Anasayfa

‘Kadınlık Hikayelerimiz’ İnternette

01 Haz 2008

Editör 

http://kadinlikhikayelerimiz.blogspot.com

3nesilkadın, toplumda tabu olarak kabul edilmesine rağmen, kadın olmanın doğal sonucu olarak bedeninizde yaşanan pek çok durumun rahatça dile getirilmesi amacıyla bir araya gelen bir kadın topluluğu. Oluşturulan bu platformda, bilinmeyen, konuşulmayan bu hikâyeleri herkesle paylaşarak aslında kadınların yaşadığı durumların ne kadar benzeştiğini keşfetmek, farkındalık yaratmak ve bunun sonucunda kadınlar üzerine yapıştırılan eksiklik, yetersizlik, zayıflık gibi tanımları dönüştürmek istiyor 3nesilkadın.


Sizleri tanıyalım?

Bahar Yiğitbaş Akça: 34 yaşındayım, 10 yıldır Yıldız Teknik Üniv.’de hazırlık öğrencilerine İngilizce dersi veriyorum. Boğaziçi Üniv. İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunuyum. İstanbul Üniv. Kadın Çalışmaları’nda master yaptım. Evliyim, 6 aylık hamileyim…

Canay Türe Candan: Boğaziçi Üniv. İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde hazırlık öğrencilerine İngilizce dersi veriyorum.

Tülay Ayalp Kılıçdağı: Boğaziçi Üniversitesi, Siyaset Bilimi Bölümü mezunuyum. Aynı bölümde master yaptım. Şu anda bir işadamları derneğinde çalışıyorum.

Asuman Kırlangıç: Boğaziçi Üniversitesi, Felsefe Bölümü mezunuyum. İstanbul Teknik Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü’nde master yaptım ve şu anda aynı bölümde doktoraya devam ediyorum.

-Neden 3nesilkadın?

Çünkü nesilden nesile aktarılan deneyimlerin, kadınlığımızı oluşturan en önemli yapıtaşları olduğunu düşünüyoruz. Bu deneyimlerin ne kadarı gelecek nesillere aktarılıyor, ne kadarı kaybolup gidiyor? 3nesilkadın olarak anneanne, anne ve kızı ekseninde bu süreci görünür kılmayı amaçlıyoruz.

- Siteyi açmak kimin fikriydi? Üç nesil sözüyle anne ve anneannenizden bahsediyorsunuz sanırım…

Onların siteye katkısı oldu mu? Olduysa nasıl oldu? Onlardan da biraz sözeder misiniz?

2000lerin başında Bahar arkadaşımız bu meseleler üzerine düşünürken kendi anne ve anneannesinin hikayelerini merak ediyor. Hatta bir ara arkadaşının kamerasıyla bir çekim gerçekleştiriyor ve annesi ve anneannesi ile bir görüşme yapıp bu sohbeti kayda alıyor. 2006 da annesini kanserden kaybedince bu konuşmaların kıymetini daha çok anlıyor. Bu konuyu etrafındaki arkadaşlarıyla paylaşmaya başlıyor. Derken 2007 de bu konuşmalarla bir grup oluşuyor ve dördümüzün bir araya geldiği 3nesilkadın platformunu oluşturuyoruz.

Düzenli toplantılar, okumalar sonrasında projenin ilk ayağı olarak blog açma fikri gelişti. Blogla başlama fikri blogun kendi kendine gelişme olanakları taşıması itibariyle de hepimiz için cazipti. Blog kendini beslerken biz de projenin diğer ayaklarıyla uğraşma imkanına sahip oluyoruz böylece.

- Siteyi açmaktaki amacınız neydi?
Aslında henüz bir site değil, blog üzerinden hikayeleri topluyoruz. Genel derdimiz bu konularda bir bellek oluşturabilmek, blogun olanaklarından bu konuda faydalanmak istedik. Blogta kadınlar hikayelerini daha rahat paylaşabiliyorlar, daha çok kadına ulaşma şansı oluyor. Ancak, blogun aslında bazı kısıtlamaları da var. Örneğin, çoğunlukla internet kullanıcısı olan genç bir kadın kitlesine ulaşabiliyoruz. Bu yüzden blog projemizin ayaklarından bir tanesi. Bir taraftan kadınlarla yüzyüze derinlemesine görüşmeler de yapıyoruz.

- Site ne zaman açıldı?

8 Mart 2008 haftasında paylaşıma açtık. Özellikle bu haftaya denk getirmeye çalıştık, Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle…

- Konu başlıkları neye göre seçildi?

Derdimiz genel anlamda kadın, beden ve tabu. Tabulara baktığımızda bunların bedenimizdeki doğal süreçlere dayandığını gördük. Örneğin, herbirimiz bedenimizdeki değişikliklerin doğal bir sonucu olarak regl olmamıza rağmen, bu evreyi hiç de doğalmış gibi yaşayamıyoruz, özellikle başlangıçta. Bu nedenle seçtiğimiz başlıklarda bunları tespit etmeye çalıştık.

- Kadınların konulara ilgisi ve katılımı ne kadar oldu?

Oldukça iyi. Blog’u önce email olarak çevremize yaydık, onların da kendi arkadaşlarıyla paylaşmasını istedik. Dolayısıyla katılım iyi oldu. Arjantin’den, Kanada’dan, Hollanda’dan bile ilgilenenler oluyor.

| Dergiler, sanal oda, sayı 8 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

E-bay: Yağ satarım, Bal Satarım

01 Haz 2008

Efe Babacan

E-bay: Yağ satarım, Bal Satarım

 

Amerika da 10 bin nüfuslu bir kasabada yaşayınca satın almak istediğiniz ürünleri bulmakta zorlanabiliyorsunuz.Bende arkadaşımın tavsiyesi ile almak istediğim fotoğraf makinesini E-bay e bakarak buldum.Hemen kendime bir hesap açtım ve heyecanla arttırmaya katıldım.Gittigidiyor.com a benzeyen ama bu web sitesinin çok daha gelişmiş ve organize olmuş bir versiyonuydu E-bay.

   Kısa bir zaman içinde açık arttırmalar katılarak aldığım ürünler dışında siteyi her gün saatlerce inceledim ve artık sadece almak yerine kendiminde bir şeyler satabileceğine karar verdim. Öncelikle evde satmak istediğim eşyaların teker teker fotoğraflarını çektim, daha sonra özenle ürünün tanıtımını, özelliklerini postalama ücretini bildiren listeler yapıp, bu listeleri açık arttırma usulü satışlara sunarak büyük pazardaki küçük yerimi aldım. Düşük bir bütçem olduğu için pazardaki devlerle mücadele edemeyeceğimi, Türk zekâmı kullanarak son derece yaratıcı olmam gerektiğini biliyordum…

  

Araba mezarlığı

 

İlk iş olarak araba mezarlığına giderek, oradaki tüm hurdalaşmış arabaların plakalarını tornavidayla söktüm ve 180 adet plakayla eve geri döndüm. Bu tozlanmış plakaların hepsini tek tek yıkayıp, fotoğrafını çektikten sonra E-bay de listeledim ve tanesini 3 ila 45 $ arası sattım. Araba plakası diye geçmeyin, başta Avustralya, Kanada, Amerika, Japonya olmak üzere dünyanın birçok yerinde araba plakası koleksiyonu yapan kişilerin kurduğu cemiyetlere rastladım. Bu cemiyetlerle yazışarak, dünyanın dört bir tarafına araba plakası sattım. Artık sinemaya gitmek veya alışveriş merkezine gitmek yerine araba hurdalıklarında dolaşıyordum. Oturduğum bölgedeki tüm araba hurdalıklarını gezmiş ve kendimi son derece yorgun hissederken yakın bir arkadaşım beni hafta sonu için Scottsdale a çağırdı.

 

Kimi golf oynar, kimi top toplar

 

Arkadaşımın ısrarlarıyla hiç ilgilenmediğim bir oyun olan golf oynamak için golf klubüne gittik ve orda aynı araba hurdalığında olduğu gibi aklımda bir şimşek çaktı. Yeni fikrim golf klublerinin etrafında dolaşıp, golf toplarını toplamak ve satmaktı. Bir iki saatlik bir yürüyüşle sağa sola atılmış yüzlerce golf topunu plastik torbalara koyarak topladım ve satışa sundum. Araba plakalarındaki başarı elde edilmese de sıfır maliyetle satılacak yeni bir ürün bulmuştum. Buradan kazandığım üç beş kuruşla, Amerikanın en kaliteli battaniyesi olan orijini Oregon dan gelen rengârenk üstünde Kızılderili motifleri olan Pendleton battaniyelerini ve toptan dvd filmler aldım.

  Artık daha çok ürünle hizmet verirken, yavaş yavaş feedbacklerimi arttırıyordum. Feedback İngilizce bir kelime olup, geri dönüşüm veya yorum gibi anlamlara gelmektedir. Sattığınız her ürün için, alıcı size pozitif veya negatif yorum bırakır. Eğer alıcıya gönderdiğiniz ürün, yazdığınız özelliklere uyuyorsa, kırılmadan, dökülmeden vaad edilen sürede alıcının eline geçmişse pozitif feedback almamak için bir nedeniniz yoktur. Altı ay gibi kısa bir sürede 450 feedback e ulaşmıştım. Bu da günde ortalama 7 ürün sattığımı ve bu ürünleri postalamak üzere haftada 4 defa postahaneye gitmem gerektiğini gösteriyordu. Sıfır maliyetle satmaya başladığım ürünlere, birçok kaliteli tekstil ürünleri, hediyelik eşyalar, dvd, beysbol şapkaları, beysbol kartları, fotoğraf makineleri, compact flash cardlar, tablolar gibi değişik ürünler eklemiştim.

   250 pozitif feedback yaptıktan sonra, trading assistant dedikleri yani ticari asistan olup, başkalarının eşyalarını satmaya başlamıştım. Vakti olmayıp veya E-bayde ayrıntılı şekilde listeleme yapmayı bilmeyen kişiler bu ticari asistanları arar ve satmak istediği ürünleri onlara belli bir yüzde vererek ticari asistanlar aracılığıyla satarlardı.

 

Ticari Asistanlık ve Rüya Takımı yaratmak

 

   Artık sadece kendi ürünlerimi değil, başkalarının da ürünlerini satıyor ve her gün postaneye gidiyordum. O sıralar yaptığım işi bırakarak yanıma 2 kişi almış ve E-bay e 4 elle sarılmıştım. Artık paketleme, postalama ve müşteri sorularını cevaplama işlemleriyle yanımda part time çalışan 12 yaşındaki öğrenci Oliver ve 64 yaşındaki emekli asker Steve uğraşıyordu. Biz artık E-bay in rüya takımıydık. Yanımda 7 den 77 ye insanlar çalışıyor diyerek, daha da büyümek için can atıyordum. Önemli olan kimsenin aklına gelmeyecek ilginç ürünler ve bu ürünleri iyi fiyatlara bulmaktı. Diğer E-bay satıcılarını ve E-bay online dükkânlarını incelediğimde çok değişik ürünler dikkatimi çekmişti. Mesela eski kız arkadaşının çıplak fotoğraflarını satanlar, sokakta sıradan bir insanla akşam yemeğine gitmeye hak kazanmak, boş bir kavanozun içinde Brad Pitt in Malibu da soluduğu hava, Jennifer Aniston un çiğnediği sakız, Meksika da bir masaj salonunda kullanılmak üzere hediye kuponları, dünyanın dört bir tarafında satılan Lacoste t-shirtleri, ipod ve psp gibi ürünleri satan toptancıların iletişim listeleri…

   Uzun yıllar yurtdışında bulunup, gurbet özlemi çeken biri olarak, Avrupa Yakası gibi dizilerden tutun da, tüm Türk filmlerini E-bayden satın almış ve izlemiştim. İşin güzel tarafı bu filmleri izledikten sonra, aynı fiyata satabilmekti.

 

         E-bay Mahkemelerinde davalıda oldum, davacıda

 

   Almak ve satmak bir tutku haline dönüşmüştü.500 pozitif feedbackimi tamamladıktan sonra E-bay den bana tebrik belgesi gelmiş ve bu belgeyi çerçeveletip evime asmıştım. Her gün saatlerce yaptığım E-bay araştırmalarına devam ederken, 4 müşteriyle E-bay mahkemesine çıkmıştım. Bu tip mahkemelerde sanal ortamda olup son kararı E-bay otoritesi veriyordu. Satın aldığım compact flash cardlar sahte çıkınca e-bay mahkemesine çıkmış ve satıcıyı dava etmiştim. Bir defasında da geç postalanan bir magazin dergisi yüzünden bu sefer davalı olmuştum…

  

        E-bay Üniversitesi,  Konferansları ve Posta Ofisi kolaylıkları

 

   E-bay her sene Amerika da başka bir şehirde toplanarak, on binlerce kişinin katıldığı devasa konferanslar düzenler ve bu platformda birbirlerinin stantlarını gezerek, fikir alışverişinde bulunurlar. Amerikan Posta Ofisinden de büyük destek alan bu kuruluş, E-bay de ürünlerini pazarlayan kişilere, posta bilgilerini bilgisayarda kaydedip, etiketlerini yazıcıda basarak postahane kurumunu aracı kullanmadan, satıcıların ürünlerini kendi kendine postalama ayrıcalığında bulunmuştur. Ürünü hangi yolla (ekonomi, yurtdışı, medya, express) seçeceğini belirledikten sonra, ürünün ağırlığını ekrandaki forma girip, ne kadar ücret ödeyeceğinizi gösteren posta etiketini basıp, içinde ürün bulunan paketin üstüne bu etiketi yapıştırıp, postaneye bırakmanız yeterlidir. Artık uzun uzun postahane sıralarında beklemeye gerek yoktur.Aynı şekilde bu belgenin üstündeki rakamları usps.com a girerek, ürünün hangi saatte, hangi şehirde, varılması gereken yerde ne zaman olacağı hakkında bilginiz olur.

   

    Konferanslar dışında E-bay Üniversitelerininde kurulduğunu biliyorum ama bu konuyla ilgili bir araştırma yapmadım. Bence Amerikalılar her şeyi paraya dönüştürmekte, çeşitli sektörler yaratmakta, yoktan var etmekte usta insanlar, her ne kadar biz onları spor ayakkabılı, rahat kıyafetli, zekâ seviyesi düşük insanlar olarak görsek de!

Soba Skandalı ve Starbucks taki Köstebek

 

   Postalama işlemlerinde en çok soba satışında zorlanmıştım.Bir kargo şirketiyle anlaşarak, 3 kişi yerinden kaldıramadığımız 4000 dolarlık sobayı, Amerikanın en güney eyaleti New Mexico dan en kuzey eyaleti Wisconsin’e 400 dolar karşılığı yollamıştım.

   Harman marka adlı soba piyasadaki tekeli oluşturmaktaydı.2005 senesinde piyasaya yeteri kadar soba sürmemişler, arz ve talepte büyük bir patlama yaşanmış ve tüketiciler aylarca yeni sobalarına kavuşmak için beklemişlerdi. Amerika gibi süper bir devin yaşadığı soba skandalı gerçekten kulağa komik geliyor.

   Soba gibi son derece ağır ürünler yanı sıra Starbucks kahve etiketleri kadar hafif ürünlerde satmıştım. Postalama ücreti sadece 30 cent olan Starbucks meraklıları tarafından kapış kapış gitmişti. Sadece bu stickerları ele geçirmek için 1 ay boyunca Starbucks da part time çalışmıştım.

 

E-bay’de Türkler

  E-bay, e-bay dedik ama ya e-bay deki Türkler, bundan hiç bahsetmedik. Her yerde olduğu gibi, E-bay de başta Amerika, İngiltere ve Almanya olmak üzere ürün satan birçok Türk var. Türklerin sattığı ürünleri genelde halı, fes, çay bardağı, semaver, eski paralar, antik eşyalar, Türk filmleri, posterleri, nazar boncuğu, tespih olarak sıralayabiliriz.

 

En önemli soru! Gölde tutulan balıklar satılır mı?

 

   Vaktimi araba hurdalıklarında, golf klüblerinin etrafında dolaşarak, starbucks kahve etiketleri almak için Starbucks da çalışarak harcamıştım. Sonuçta 1 sene boyunca her türlü araştırmayı yapmış, birbirinden değişik 64 ürün satmış, sene boyunca satış ve kar istatistiklerini izlemiştim. Artık sorulacak tek bir soru vardı. Listeleme ücreti, postalama ücreti,  harcanan zaman ve emek, satıştan sonra E-bay in aldığı final satış komisyonu ve tüm bunlar karşısında yapılan kar. Bu işten zaman zaman iyi para kazansam da kendimi Migros un yanında ayakta durmaya çalışan bakkal Kemal Amca gibi hissetmiştim. Bakkal Kemal Amca gibi kepenkleri indirdim, çıraklarımla vedalaştım ve pazarı devlere bıraktım. Artık sadece balık tutmaya gidecektim, bilgisayarın başında müşterilerin sorularını yanıtlamak, yeni listeler yapmak yerine. Aklımda gene bir soru işareti belirmişti. Gölde tuttuğum balıkları E-bayde satabilir miyim?

| Dergiler, sanal oda, sayı 8 | 2 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Zamanım Ağlayacaktı

01 Haz 2008

Ali Şerik

Kibirlice omzuma dokundu sonat

gözümü yumdum, odanın içi ağlayacaktı saadettin ılıcasında

pencereden günbatımının soluk aldığını duydum

kedersiz biri gibi rahat ve huzurluydu

sonra yıldızı kıskandıran dolunay göründü

eteğini yukarı kaldırmıştı göle girerken, dantelli şallından kutup ışığı

ateşböceği ve evler hafiften gerildi, gece vaktinin yorgunluğuna doğru

serin rüzgârın karışık işi yoktu, elinde tırtıl kozası

peri kızların sesini toplar intihar eden uğurböcekleri

tellerin mızrabında gölayağına inen mırıltıların coşkusu

Sahnede sanatçı çalgısıyla, ikisinin ortasında şair

biri güneş diğeri dünya, kimin kim olduğunu seçemedim

dönüyordu yüreğimde insan olmanın bahtiyarlığı

gözkapaklarımda edalı kızlar ayak parmakların üstünde yürüdü

sevdiğinin koyunundan geliyor terlikleri

usulca sordum kimin şehvetinde yürüdüklerini

aman efendim dediler, kimsenin şarkısı yarım kalmasın

yoksa tekrar sürerler çığırından çıkmış zamanın balkını burguya

| Dergiler, sayı 8, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Televizyon

01 Haz 2008

Fehmi Özgök

Sen konuşma

Ben senin yerine konuşuyorum

Sen otur dinle.

Sen düşünüp de kafanı yorma

Ben senin yerine düşünüyorum

Sen otur ızle

Sen üretme;

Ben senin yerine üretiyorum

Sen otur keyfine bak sana ne

Sen yeme içme;

Ben senin yerine yiyor içiyorum

Sen otur bak öylece.

Sen yaşamaya özenme

Ben senin yerine yaşıyorum

Sen ölsen de. 

| Dergiler, sayı 8, Şiir | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Tanrının Vadisinde (In The Valley Of Elah)

01 Haz 2008

Can Çelebi

Amerikan cephesinde yeni birşey yok / IRAK sendromu

in the valley of elahTanrının Vadisinde (In The Valley Of Elah)

Filmin Kunyesi:
Tür : Gerilim / Dram / Gizem / Suç /Savaş
Gösterim Tarihi : 28 Mart 2008
Yönetmen : Paul Haggis
Senaryo : Mark Boal , Paul Haggis
Görüntü Yönetmeni : Roger Deakins
Müzik : Mark Isham
Yapım : 2007, ABD , 121 dk.
Oyuncular Tommy Lee Jones (Hank Deerfield) , Charlize Theron (Emily Sanders) , Jason Patric (Lt. Kirklander) , Susan Sarandon (Joan Deerfield) , James Franco (Dan Carnelli) , Barry Corbin (Arnold Bickman)

Sanırım bir filmi izlemeden önce, (genelde) ilk olarak ilgimizi çeken şey, o filme verilmiş olan isimdir. Ben bu filmin ismini “Allahın Vadisinde” olarak çevirmek isterdim ama bu yazı için Türkiye’de vizyona girdiği ismini kullanmayı uygun gördüm.

Film ismini hani şu bildik Tevrat hikayesinden alıyor. Yenilmez, güçlü savaşçı Calut (Goliath) bir vadide uzun süre gidip gelmiş ve karşısındaki ordudan kendisine bir rakip çıkartmasını beklemiştir, günlerce ona karşı çıkmaya kimse cesaret edememiş, nihayet daha çok genç ve deneyimsiz olmasına rağmen Hz. Davud cesaretle Calut’un karşısına çıkmış ve onu, sapanıyla attığı tek bir taş ile yere serivermiştir. Davud peygamber ile Calut ün dövüşmüş oldukları vadi işte bu “Elah Vadisi” dir.

Filmin özeti:

in the valley of elahEski bir Vietnam gazisi olan Baba Hank Deerfield (Tommy Lee Jones), armut dibine düşmeli misali, her iki oğlunu da kendisi gibi asker yetiştirmiş, birini bir helkopter kazasında kaybetmiş, diğerini önce Bosnaya sonra Irak savaşına yollamıştır. Yani tam bir vatansever aileden gelen, Irak savaşında örnek bir asker olarak görev yapmakta olan oğul Mike Deerfield (Jonathan Tucker), ülkesine dönüşündeki ilk hafta sonunda gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Babası Hank ile annesi Joan (Susan Sarandon) Mike ‘ı aramak için polis dedektifi Emily Sanders (Charlize Theron) ile anlaşırlar.

Gittikçe çoğalan kanıtlarla genç askerin bir cinayete kurban gittiği ortaya çıkmaya başlar. Emily ve Hank soruşturmanın kontrolünü ellerinde tutmaya çalışırken, karşılarına Calut (Goliath) gibi dikilen, yüksek rütbeli subaylara karşı mücadele vermek zorunda kalırlar. Ancak Mike’ın Irak’ta geçirdiği dönemle ilgili gerçeklerin şu yüzüne çıkmaya başlamasıyla Hank’in tüm dünyası allak bullak olacak; öğlunun ortadan kayboluşunun ardındaki gizemi çözmek için o güne kadar sıkı sıkı sarıldığı tüm inançlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaktır.

Babalar ve oğullar:

Asker emeklisi – gazi baba Deerfield, sonderece vatan sever, emekli olmasına rağmen asker titizliğini, disiplinini ve düzenini asla terk etmemiş bir karakter olarak perdede ilk göründüğü andan son kareye kadar inandırıcılığını koruyor. Oğullarına da aynı ilkeleri benimsetmeye çalışmış, onları tam bir – Amerikan – vatansever – asker – olarak yetiştirmiştir. Aslında bu film, aynı zamanda, iste bu kısaca sözünü ettiğimiz baba karakterinin kendi iç hesaplaşmasını da ince ince, ustalıkla işleyen anti- militarist bir yapıt. Oğlunun yaşadıklarına değişik biçimlerde tanıklık ettikçe, onu tanıyacak ve ona ne büyük bir haksızlık – kötülük ettiğini, her iki oğluna da asker olmaktan başka hiç bir seçenek bırakmadığını kavrayacaktir. Bu olaylar zinciri içinde kendisiyle ilgili bir takım kemikleşmiş gerçeklerin de farkına varacaktir. Sadece Meksika kökenli olduğu için muhtemel şüpheli konumuna getirilen bir asker üzerinden, ne kadar ön yargılı, hatta ırkçı olduğunu anlayacaktir. (Yönetmen bu konuda ne kadar duyarlı olduğunu Crash filminde çok güzel anlatmıştı)

Amerikan ordusunu (militarizm), en düşük rütbeli erinden en yüksek rütbeli subayına kadar cesur ve acımasızca eleştiren bu film, bu bakımdan sürekli eleştirilerin hedefinde yer alan Amerikan sinemasının ne denli cesur ve ne kadar özgür olduğunu da bizlere gösteriyor. (Darısı Turk sinemacılarının başına ) Kutlamak lazım. Türkiyeyi örnek aldığımızda, Askerlik kurumuna -Türk ordusuna böylesi eleştirel yaklaşan bir film yapmak – bir tabu – nerede ise imkansız gibi.

Suzan Sarandon özel yaşantısında savaş karşıtı aktivitelerde ön plana çıkan bir isim olmasına rağmen, Anne, Joan Deerfield (Susan Sarandon ) film de oldukça geri planda kalıyor.

Emily Sanders rolündeki Charlize Theron her zaman olduğu gibi muhteşem. Bu kadının ( Monster) Canavar filmindeki seri katili canlandıran kadın olduğuna inanmanız mümkün değil. Amerikan toplumundaki iş yaşantısında, kadın erkek ayrımcılığının bu karakter üzerinden işlenmesi bana filmi ana konusundan uzaklaştirmiş bir zorlama gibi geldi.

Oyuncular açısından söylenecek fazla bir şey yok gibi, filmde üç tane Oscar’la tescillenmiş büyük oyuncu var ve onların oyunculukları eleştiri kabul etmeyen cinsten. Bu film sadece bu üç oyuncu ve onlara katılmış olan Barry Corbin nin sergiledikleri muhteşem performans için bile izlenmeye değer, inanın.

Amerikan cephesinde yeni birşey yok:

Hepimizin bildiği gibi, “In The Valley Of Elah” anti-militarizm ve savaşın insanlar üzerindeki etkileri gerçeğini anlatan– belki de artık biraz klişe – ilk film değil, Amerika yıllardır Hollywood usulü günah çıkartıp duruyor, “Vietnamdan, Irak ‘a batı cephesinde değişen bir şey yok” dercesine, bıkmadan usanmadan kendisiyle yüzleşiyor da yüzleşiyor.

80 lı ve 90 li yıllarda bunu Vietnam için; “Müfreze”, “Doğum Günü 4 Temmuz” “Apocalypse Now”, “Full Metal Jacket” – say say bitmez – gibi filmlerle defalarca yapmıştı zaten.
2000 li yıllarda, sadece Hollywood değıl dünya sineması doğuyu keşfetti,11 Eylül saldırılarından sonraki gergin ortamdan nemalanmak isteyen, kamerasını kaptığı gibi soluğu ya Afganistan’da ya da Irak ‘ta aldı. Hatta Türk sineması bile komşusu Iraktaki durumu duyarsız kalmayıp, değişik açılardan bir kaç kez işledi.( Bkz. Kurtlar Vadisi Irak, Maskeli Besler Irak.)
Hollywood da son zamanlarda, sıkça Amerikan yönetimi ve küçük oğul Bush’un ateşiyle kaynayan kazan, ortadoğuya eleştirel bakan filmler yaptı. Birkaç örnek vermek gerekirse “Syriana”, “The Kingdom Rendition”, bunlardan ilk akla gelenler.

Yönetmen Paul Haggis’in daha önce, çarpışma (senaryo – yönetmen), milyonluk bebek (senaryo), jamesbond casino royal (senaryo) gibi filmlerini seyretmiştim. Bu son filminde Haggis bizlere başarısının tesadüfi olmadığını, dahası oldukça iyi bir senarist ve yönetmen olduğunu da kanıtlıyor. Film her ne kadar ağır ilerleyen – zaman zaman sıkıcı – bir atmosphere sahip olsa da , olay ve karakterlerin işlenmesindeki ustalığıyla dikkatinizin dağılmasına asla izin vermiyor.
Yönetmen, 2004 yılında bir dergide yayınlanan – sanırım Playboy – Irak’tan ülkesine döner dönmez öldürülen Irak gazisi Richard Davis in hikayesinin konu edildiği “Death and Dishonor” adlı bir öyküden etkilenerek, bu senaryoyu yazıp filme almış. Yani Film gerçek bir olaya dayanıyor. Bu dipnotun ışığında, filmin bazı sahnelerini tüyleriniz diken diken olarak izliyorsunuz.
Örneğin, Mike in cep telefonuna kaydettiği, Irakta çekilmiş görüntüler ya da filmin sonunda, katil olduğu ortaya çıkan askerin, cinayeti itiraf ederkenki soğukkanlılığı ve Iraktaki insanlara yaptıkları hunharca – canavarca işkenceleri anlatırkenki sadist gülümsemesi sizi koltuğunuza çivileyip soğuk terler dökmenize neden oluyor.

Özgün müzikler yine Crash filminin de müziklerini yapmış olan Mark İşham a ait ve oldukça etkileyici.

Yılların ustası Roger Deakıns, görüntü yönetmeni olarak son derece net, pırıl pırıl , doğal renklerle bezenmiş ve doğru hesaplanmış karelerle, diğer çalışmalarına olduğu gibi bu filme de çok şey katıyor. (Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı (2007)
The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford, İhtiyarlara yer yok (2007), no country for old man Akıl oyunları (2001), A Beautiful Mind ya da Fargo ( 1996) bir kaç örnek.)

Filmin Sonu çok etkileyici:

Gelelim filmin sonuna.
Evet bu filmin sonu seyirciye simgesel bir dille, sağduyulu bir alternatifin var olduğunu gösteriyor.
Filmin başında ters asılmış bir Amerikan bayrağını düzeltip yerine özenle – titizlikle tekrar asan Hank Deerfield, filmin finalinde bayrağı kendisi bilerek ters olarak göndere çekiyor.
Filmin doruk noktası diyebileceğimiz bu sahne, bizlere baba Deerfield in değişim – dönüşümünü anlatıyor aslında. Bilindiği gibi – açıklandığı gibi – bir bayrağın ters asılması o ülkelerde ( topraklarda) birşeylerin kontrolden çıkmış olduğuna ,yolunda gitmediğine , imdat istendiğine dikkat çekmek için yapılan bir hareket, bir başkaldırı.

Bu bana 2008 yılının kasım ayında yapılacak olan Amerikan başkanlık seçimlerini hatırlattı ve ben filmin bu ön ve son oyun bölümlerini, bu noktaya yönetmen tarafından bilinçli olarak dikkat çekmek amaciyla yapılmış, etkileyici bir gönderme olarak kabulettim. Orta doğunun barış ortamına kavuşması adına, Amerikan yönetimindeki zihniyetlerin değişmesi bir umut olabilir mi? sorusunu da kendime sormadım değil.

Bakalım filmi izleyince sizler bana katılacak mısınız.

Hepinize şimdiden iyi seyirler dilerim.

| Dergiler, sayı 8, Sinema | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Şehr-i Ala

01 Haz 2008

Şeyda Koç

Tutuşturulmuş bir alevdin sen

Gözlerimde söndüremediğim

Yeşilliğin iç yakan irem kapısıydı

Tepelerinden sızan hayali şelalelerinle

Boğazın sularına dans ettirirdin

Seyrine ram olmuş şairlerin kadar

Yorgun düşen emekçi insanlarınla

Balıkçılarını selamlayan deniz kızı kulenden

Nağmelerin geliyordu kulağıma

Ah… o eski İstanbul demeyeceğim sana

Biçare türküler söylemekte yakışmaz

Derdinle yoğrulmuş, aşkınla kavrulmuş

Selamlar getir bana

Semalarından bıraktığın yağmurunla

Yaşım çok genç değil henüz otuz

Bir bayana yakışırmı ömrün ortasında olmak

Ama tarihin davetkar, çarşıların bereketli

Camilerinde sezilir ömrün akibeti

Gönül evimin tahtında oluşturduğun saray

Koynundaki saraylardan kıymetli

Sen yaşanılası şehir, sen evlerinde şaşa

Ey güzeller güzeli !…. ŞEHR-İ ALA

| Dergiler, sayı 8, Şiir | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Durunca

01 Haz 2008

Şeyda Koç

Durunca

Durunca dünya durdu,

 susunca sustu ellerin

Ellerin kına yangınında su

Ellerin kehribar sarısı

Ellerin semaya kalktığında

Sonsuzluğa açılan tor

Ellerin bana yöneldiğinde

Tabiatım  canlanır

Olur yer gök nur !

| Dergiler, sayı 8, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

İsabella

01 Haz 2008

Osman Özbaş

İsabella

Burası randevu evi gibi kullanılan, ayaküstü sevişmeler için düzenlenmiş ucuz bir pansiyon odası. Pek kullanışlı olduğu söylenemez; taban karolarının bir kısmı kırık, bazıları yerinden oynuyor, yağlı tabaklar orta yerlere bırakılmış. Rahatsız etmeyin sinyalini veren ‘meşgul’ ışığı kaç kere kendisi için yandı anımsamıyor İsabella. Duvarda bir-iki çıplak kadın posteri asılmış. Etajerin üstünde son ödeme tarihi geçmiş faturalar birikmiş. Pencerenin yanında, duvara yaslı küçük bir dolap var, üstündeki camın sırrı belli belirsiz görüntüyü yansıtıyor. Bu küçük ve berbat odanın en işe yaramazı o. İsabella için yasak bölge sayılabilir orası, gururunu kıran, çeşitli maskaralıklarla yüzüne gülen bambaşka biri var orada; aslında birçok kimse var ama gölgelere saklanmışlar; kulağına sessizce fısıldayan, ama insanın yüreğine işleyen, ‘bizi nerelere sürükledin’ diyen sesler bunlar, şikâyetçi ruhlar. İsabella onları görmek için başını her çevirişinde onlar da yer değiştiriyorlar, zırt pırt aynı şey, ‘biz buradayız!’… Nanik işareti yapıyorlar. Nerede oldukları belli değil gölgelerin, hatta tanınmamak için kılık değiştiriyorlar, en çok da böcek şekline giriyorlar. Kimileri koluna sürünerek, yanağını yapışarak, sırtından aşağısına, donunun içine girmek üzere hazırlanıyorlar; kollarını birbirine sürterek bilenmeleri alçaltıcı bir meydan okuma sanki, teninin üzerinde gezinen o tırmalayıcı sataşmalar zehirli birer ısırık, gözünün içine dolan o fütursuz bakışlar can almaya hazır birer kıyıcı; hepsi de İsabella’ ya kendinden olan ne varsa hepsini tüketmek, ısırılıp kemirilmek ve yok olmak için bir başka benliğinin kabuğuna ittiriyor. Bununla kalsa iyi, İsabella bu sonuca dünden razı, hiç huysuzluk çıkarmaya niyetli değil; vücudunu hantalca bırakıyor yatağa, ifadesiz bir yüzle müşterisine ya da böceklere üzerinde gezinme hakkı tanıyor; etini istedikleri gibi yiyip-bitirsinler. Mesela gözlerinin içini oymakla işe başlayabilirler, çok yumuşak bir et çünkü.

Ama ne tuhaftır ki ne böcekler ne de diğerleri başladığı işi bitirebiliyor; en kötüsü bu işte, kimileri göz kırparak canlı canlı beslenmenin daha hoş olduğunu söylüyorlar birbirine, taze kan, taze beyin. İsabella ellerinden kurtulmaya çalıştıkça onunla eğleniyorlar, peşlerinden koşturtuyorlar, saçlarının arkasına, eşyaların arasına kaçıveriyorlar. İsabella çıldırıyor, parmaklarının ucunda ezmek geliyor içinden kara şeytanları, eşyaları sağa sola dağıtıyor hırsla, böceklerden birini tam yakalayacağı sırada hemen yer değiştiriyorlar. Zırt-pırt! Gücü tükeniyor nihayet. Duvara yaslıyor sırtını. Herşeyin yok olmasını isterken bedenine tutsaklığının değişmemesi ne kötü, çok kötü! Onu en çok korkutan kara şeytanların ruhunu ele geçirmesi; onlardan korkmadığını biliyor ama umut diye bir şey taşımıyor yüreğinde; bu nedenle günlerin avutucu hiçbir özelliği yok artık. Ölüme hazır olmak için bundan iyi fırsat olabilir mi?

Şimdi ne zamandır hayalini kurduğu bir ölüm şekli düşünüyor, ses getiren bir intihar olmalı, hafızalarından kolay kolay çıkmayacak, görenlerin görmeyenlere anlatırken ne kadar şanslı olduklarını düşüneceği, sakin, fazla acı çekmeden bu işi bitirecek bir ölüm şekli üzerinde düşünüyor. Tıpkı pencereden aşağıya kendini bırakıvermek gibi, kanatlarını salıveren bir gevşeklik anında sürpriz bir kurşunla vurulmuş gibi. Hele küçük bir su birikintisinin yanına düşerse ki İsabella ölümünün böyle olmasını istiyor, bir damla serinlik akmalı boğazından; ağız kuruluğu kötü bir şey, hele can verirken. Acaba cesedi nasıl görünür: Yüzü şişkin mi yoksa kanı çekilmiş bir halde mi? Son nefesini verirken göğsünü şişirebilecek mi; başında toplananlar haline üzülecekler mi? Son bakışının bırakacağı izlenimleri düşünüyor şimdi. Herşeye karşın muhakkak samimi bir ifade olmalı yüzünde; o zaman cesedini görmek isteyen kalabalıklar tepesi üstünde meraklı konuşmalara girişirler, eve döndüklerinde belki ailelerine anlatırlar İsabella’ yı. Gazetelerde boy boy fotoğrafları çıkmalı, onu tanıyanlarla röportajlar yapılmalı. Nihayet rahata kavuştu denilmeli ardından, huzur içinde şimdi. Aman dikkat!.. yüzünde yılgınlığın izi bulunmamalı, bu durum ev sakinlerinin dikkatini çekecektir. Bu fikrini olumluyor başıyla İsabella. Bu hareket tepkisiz bir şaşkınlığı gösterir onda; iyi bir fikir anlamında, bazen bir şey yapmaktan alıkoyan bir yük ya da neşeyle çarpıldığı bir sürpriz gibi… Tıpkı öğle uykusuna yatar gibi, benliğindeki uyuşukluğa bile bile kanar gibi, içindeki hayat coşkusunu alıştığı günlük alışkanlıklarının üstüne taşırır gibi; adını koyamadığı ama karşılaşınca tanıyacağı birinin, ’Seni bekliyordum,’ demesine karşılık, ‘Ölüm dediğin bu muydu,’ diyerek ve sevinerek eski bir dosta sarılırcasına tüm duygularıyla bırakmak kendini… Kuşlar gibi.. Ah bir kanatlanabilse…

O an gözkapağına vuran pırıltıları seyretti İsabella, beyni, yaşadıklarının gerçek olup olmadıkları konusunda bir tuhaf bilinçle uyarılıyordu, kuşlar gibi, kuşlarla birlikte sonsuz çimenlik alanın üstünde kanat çırpıyordu; ; ruhu rüzgârın üstüne binmiş, bir dalganın tepesinde yalpa vura vura uyuşuyordu. Birden başında kavak yelleri estiren bir sevinç dalgasıyla çarpıştı, üzerine ağan sımsıcak apaydınlık bir sarı ışıktı, geniş bir aydınlığa aktı, aşağı yukarı salındı, çevresinde kanatları allı pullu renklerle bezeli sakalar çevreyi şenlendirmekte, onlarca ışık damlacığına dönüşmekteydi İsabella. Her şey öyle birdenbire şekilleniyordu ki, ışık dağılıyor, büyük bir hevesle kayalıkların yükseklerindeki pınarlara karışıyordu. Çağıldayan suların içinde şimdi ruhu özgür; çağlayanların akıntısıyla yarışıyordu; aşağılara doğru suyun derinliği artıyor, kıyılarından sıyırıp çayır otlarının tepesinden süzülüyor İsabella. Keskin dönüşlerle kanatlarını kıstı, mermi gibi ırmağın üstünde pike yaptı, gövdesini suya yasladı… Birkaç yalıkaçkını ürküyor bu sıra, fırr, diye kaçışıveriyorlar; hemen üstünde buğu hâlesi oluşmuş, dalgalanan başını bulutlara gömdü İsabella… Duru aydınlık maviliğe karışıyordu şimdi, son bir kanat çırpınışıyla sanki sonsuzluğa karışacak…

Büyük bir hızla sıçrayıp hiç korkmadan, yumuşacık çekti kanatlarını.

O an öyle bir serinlik özlemiyle yanıp-kavruluyor ki, rüzgâr doğanın sunduğu en büyük lütuf o an: daha yükseklere, altında koskocaca bir insanlık selini bırakarak daha da yükseklere çıkacak İsabella, devinen yıldızlar bir atkı gibi gezegenin tepesinde akıp giderken zerreye dönen hayatları görecek, geleneğe bağlılık andıyla olumlanan, geri çekilen ya da dışa vurulan biçim çeşitliliğini dışlayan, gerçeğin üstüne yaldızlanan bir yürek mührü gibi işlenen yüksekliğe ulaşacak İsabella, kendini tazeledikçe, duygudan-nesneye değişen-yenilenen bir güçle benliğinin hamurundan ayrı bir varlık şekillendirecek… Göz beneklerinde ışıyan ‘şeyler’ bir aydınlık aşısının daha da büyüttüğü kıpırdanışlarla hareketlenen ‘an’ lar, belki bir bulut kümesi, un torbası gibi dağılıyor; öyle yükseklere sıçrıyor ki eğlendiği bile söylenebilir; belki avaz avaz bağırması gerekecek İsabella’ nın,-

Bu dehşetli çekimin sürtünmesinden çekinik ama hiçbir şaşkınlık göstermeden dünyaların üstüne çıkıyor, yükseliyor, yükseliyor İsabella. Yeryüzü tıpkı oya oya çizilen düşlerle bezeli şimdi; ışıl ışıl bir yer, tomurcuk tomurcuk her bir toprak; her biri ayrı renk, ayrı biçim ayrı hisle dokunan bu dehşetli güzellliğe büyülenmiş gibi bakıyor Boyut değiştirdiğinin farkında değil, küçük bir yolculuk sadece; uçuyor İsabella; içinden avaz avaz bağırmak geliyor, ta ki aydınlıkta bir nokta, ışık huzmesindeki tozlardan biri olana dek uçmak istiyor…Vücudunun iki yanında kanatlar, ruh, yepyeni bir etkiyle onu sarıp-sarmalıyor, dipten gelen dalganın çekimi ayrı bir evren fikrinde içselleştirdiği tuhaf bir girdaba kapılıyor İsabella,

Uç İsabella, daha tepeye İsabella…daha!… ta ki aydınlıkta bir nokta, ışık huzmesindeki tozlardan biri olana dek uç…

Çok geçmeden kulağı tiz bir sesin bekleyişine odaklı hareketsizce kaldı, ne yönden, nasıl gelecek bir çığlıktı bu? Dengesini yitirdi, başı iradesizce oynamaya başladı; dizlerini sertçe yere koydu, parmakları kasılmıştı.

Kimbilir belki de bir kuşun kanatlarında taşıyabildiklerini sırtlanmak istemiş olmalı İsabella. Tıpkı kollarını salıveren bir gevşeklik anında sürpriz bir kurşunla vurulmuş gibi atlamış yüksekten.


Onu küçük bir su birikintisinin yanında buldular

| Dergiler, Öykü, sayı 8 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Korku Kovanı

01 Haz 2008

Gülay Kaya

Dolunayın mat aydınlığı amansız ve mutlak karanlığa yaslanan sis bloklarını garip bir biçimde mistik ve ölümcül kılıyordu;  sanki oradaki lanetin yüreğine yuvalanmış, zehirli ağlarıyla pusuda çatal dilli ifritlerle iblis pigmelermiş gibi.

Şeytan bilir ya! Belki de öyleydi.

Tabii zihnin bu varsanıyı resmetmek için hangarından bulup çıkardığı imgelerin dehşet vericiliği, tüyler ürpertici sislerin içinde beliren o şeyi görene dekti. Emin olun bu dehşetten öte bir şeydi.

O her neyse cenaze levazımatçısı gibi giyinmişti. Siyah melon bir şapka takıyordu. Kadavra suratı ağaç kabuğu gibi kıvrımlı ve tuhaf bir şekilde kıvıl kıvıldı. Kör kuyuları andıran gözyuvaları zifiri, bakışları ejderimsiydi. Kapkara dudaklarında seğiren tebessüm zehirli ve inanılmaz çekiciydi. Kızılderili kafa avcılarınınkine benzer bir tutumla kaldırdığı elinde bir nesne sallanıyordu. Fakat birden bastıran sis yüzünden ne olduğu anlaşılamıyordu. Tam o sırada rüzgârın ani pikesiyle karşılaşan sis dalgası çözülüp dağıldı.

O şeyin iskelet elinde tuttuğu nesne bir çıkrıktı.

Ve eğirdiği kesinlikle yün değildi!

 

 

Atmaca suratlı karısı tarafından dışlanmış, örselenmiş ve küçümsenmiş bir zavallı olan madenciyi, sabahın üç buçuğunda uykusundan adeta hortlatan, tek seferlik cadılar bayramı şakası gibi kulağının arzında patlayan çınlamalardı. Bu binlerce orkestra ziliyle kastanyetinin hep birden birbirini dövmesine benzer bir şeydi. O sırada zihnin idrak çipini devreye sokmakta gecikmesi madenciyi afallatıp alık bir düzeye indirgese de bilincin akıl mantık düzlemine oturması kısa olmuştu.

Midesine inen akkor kütle müthişti. Yüreği kızgın tepside kavrulan baklalar gibi zıpzıptı. Göğüs kaslarını darma duman eden adrenalin erozyonu devasaydı. Vücudu kasılmış, bir titreme almıştı. Başı yanıyor, korkunç zonkluyordu. Sanki o uyurken biri bu başı cendereye almış ve sıkmıştı. Perişan bir haldeydi. Heyecan asitleri amansızdı. Zihnini ateşli bir çember içine alan kara düşünce orak sallıyordu.

Oraya nasıl gelmişti? Anımsamıyordu. Bildiği kadarıyla uyurgezer değildi. Öyleyse iki tür varsanıya gidilebilirdi. 

İlki o uyurken beyni diğer uyku evrelerine geçişte bir engele toslamış, bunun sonucunda da bilinçten sorumlu korteks bölgesi uyuduğu halde, duygu ve hareketlerden sorumlu olan kısım uyanmıştı.

Ötekiyse madenciyi avlanmak üzere çemberine çeken kötücül bir yaratığın korkunç esrarıydı.

İblisin elinde testeresiyle çıkagelip birden önünde hortlayıvermesini imgeleyen düşünceleri akıl yiyiciydi. Ödü patlıyordu. Korku vahşi ve ısırgandı. Madenciyi olduğu yere mıhlamıştı. Şaşkın ve kararsızdı. Kılcal damarları fırlamış kıpkırmızı gözleri ürkek ve telaşlı etrafı taradığında… gördüğü her nasılsa karşısında durduğu tekinsiz evle kör labirentleri ve cehennem kuyularını andıran ormanın dehşet vericiliğiydi.

 Safran sarısı dolunayın gölgelere boğduğu ve bir resim kadar hareketsiz geceye esrarlı bir derinlik hakimdi. Göğün madenini paslatan kirli pus dalgaları her an çözülüp dağılarak bu derinliği şiddetle bilemekteydi.

Madencinin garip bulduğu öteki şeyse sessizlikti. Sanki ormanın iç ahengi sökülüp alınmıştı. Oysa sağır değildi. Tersine en miniskül sesleri bile alabiliyordu.

Madencinin iri, sağlam ve adaleli kalıbı hâlâ kaskatıydı. Sinir şebekesi çuvallamıştı. Bir kuvvetle silkinip geriye çekildi. Bir müddet tirşe rengi köknarın yanında bekleyecekti.

 

 

 Acilen toparlanmalıydı. Her nasılsa içine düştüğü bilmece arapsaçından farksızdı. Madencinin zihni şimdi garip oyunlar peşindeydi. Nedense o dehşet anında birden aklına karısını getirmişti. Aslında bu o kadar garip değildi. Çünkü karısı bu yolculuğun biletini kesen gerekçelerden biriydi.

Madencinin karısı tombul, şirret ve kısırdı. Ev yönetmekten aciz ve tembeldi. Avına hortumunu salmış homur homur iştahla özünü emen bir böceği andırırdı. Komutlanmış bir otomat gibi kocasını gördüğü an üst perdeden zırıldamaya başlardı.

Madencinin evliliği için kıvamını bir müddet koruduktan sonra ekşiyip bozulan yoğurda benzerdi demek yanlış olmazdı. Ne var ki janjanlı hayaller içi dolu bir kese kâğıdının ansızın alttan patlayıvermesi gibi boşalıp gitmişti.

Madenciyi uğursuz bir yazgıya kelepçeli olduğunu düşündüren salt bu evlilik değildi elbet. Bir de o maden vardı. Madenle evi çeviren o kıraç araziyi cimri dayısından kendisine nasılsa kalan bir miktar parayla satın almıştı. Damı galvanizli saclarla kaplı ev karısı kadar kişiliksizdi. Karısı her seferinde o madenin değil altın kömür tozu bile vermeyeceğini, kaldı ki bunu bir aptalın bile anlayabileceğini söylerdi. Gel gör ki insan bir inanca körkütük bağlanmasın. Madenci umutluydu. Bu sıcak ve kabarcıklı duyguysa okyanusun kapkara ve soğuk sularını dehşetle yaran titanik boyutuna taşınmıştı.

O güne değin… Mayıs ayının baygın günlerinden biriydi. Hava kararsızdı. Kah açıyor kah kapanıyordu.

Madenci için mutad sayılan bir gündü. Ta ki maden gizini kusana dek…  Madenciye heyecan, tereddüt ve sevinci aynı paralelde yaşatan o nesne, iki santim çapında, ortası delik bir çemberdi.  Kahverengi siyah karışımı bir renkteydi.  Üzerinde simetrik olmayan oyuklar vardı.

Garip bir ruh çeşnisi içinde kalan madenci bulduğu nesne hakkında bilgi kırıntısına bile sahip değildi. Bunu olsa olsa yaşlı otacı bilirdi. Çünkü onun deneyim ve fikir yelpazesi herkesinkinden genişti. Fakat öyle olmadı. Kızılderili büyücüsünü andıran otacı sarsak ve benekli elleri arasında evirip çevirdiği nesneyi bilememiş, o sırada yanında bulunan kara karga kılıklı bir adam mevzuya dalarak bu taşın obsidyen olabileceğini söylemişti.

Obsidyense sönmüş volkanik dağların ürettiği bir elementti. Kaldı ki o yöre bir tepsi kadar düz ve engebeliydi. Değil volkanik bir tepe bile yoktu. Yüzeyi bir cam kadar parlak taşın altın nispetinde bir değeri de… 

Ruh haline bir de hayal kırıklığı bulanmış madenci gene de bir nebze mutluydu. Çünkü maden işe yaramasa da bir şey vermişti. Günün gölgeleri uzattığı bir vakitte eve dönen madenci bu taşa bir sicim geçirerek boynuna asmış ve her ne oldu ya da olacaksa ondan sonra olmuştu.

O taşın tuhaf bir tılsımı vardı ve madenci bunu o gece anlamıştı. Çünkü rüyalarına sonsuz bir heyecan ve korku seli içinde bırakan karabasanlar bulaşmıştı. Düşünüyordu. Fakat düşünceleri Kalahari çölünün uçsuz bucaksız kumları kadar boştu. İyi kötü her yöne çeken bir merak içindeydi. Günlerin ve gecelerin birbirini karıncalar gibi izlediği bir gün, yüreği tılsıma uymasını fısıldadığında da bir an olsun tereddüt etmedi.

İki günlük hırpani bir yolculuğun getirdiği yerse şu an bulunduğu yerdi.

 

Nihayet kendini toparlaması gerekliydi. Birtakım saçma kuruntuların esiri olup kalmakta bir mana yoktu. Sonuçta budala bir adam değildi. Yaşamda buna benzer rastlantılar olabilirdi. Onu etkisine almaya çalışan gerçekler garipse de üzerinde durmaya değmezdi. Saklanmak saçma ve anlamsızdı. Korku ve hezeyanların zihnini kemirip tüketmesine izin vermemeliydi.  Neticede oradaki terkedilmiş bir evdi. Gulyabani ve hortlak sürüsünün ini değil.

O sırada dinamit patlamasını andıran patlamalar oldu. Bunu birçok gürültü izledi. Hava birden kapkara kesilmiş, yağmur kuvvetle inmişti. Ardına bile bakmadan eve koştu. İçerisi yıllardır kapalı kalmış bir lahit gibi kokuyordu. Zifiri bir karanlık her yeri örtmüştü.

Pencerelerin camsız kasnakları vücuda gelen hayaletler gibiydi. Geceyi sarmış olan fırtına ve çakan şimşek flaşları ürkütücüydü. Evin holü cehennem ağzını andırıyordu. Üst kata çıkan merdivenler bu cehennemin karanlık sislerine bulanmıştı. O sislerin içinde de korkunç vampirler vardı.

Madencinin peş peşe devrilen düşünceleri o vampirleri dehşetle resimliyor, şimdi ödü patlıyordu. Midesi bulanıyor, başı dönüyordu. Ucu elektrikli dikenli tellere sarılmış gibiydi. Birden öğürüp kusmaya başladı. Bayılmak üzereydi. Safra suyunu boşalttıktan sonra geri çekilip pencereye dayandı. Derin bir nefes alacakken birden kaskatı kesildi.

Arkasında bir kıpırtı işitmişti. Bir yılanın kupkuru yapraklar arasında kıvrılırken çıkardığınkine benzer bir ses… Orada karanlığın yalayıp yuttuğu kapı eşiğinde bir şey vardı. Yemin edebilirdi. O her neyse bu dünyadan olmadığı kesindi.

Madencinin kanı çekilmiş gibiydi. Yüreğini dondurup iliklerine dehşet saçan o şey karanlıktan çıkmaya başlamıştı.

İlkin sıyrılan iskelet bir el ve bu elin tuttuğu çıkrıktı.

Madenci bunun sürekli gördüğü o karabasanlardan biri olmasını tüm kalbiyle diledi Ne var ki değildi.

Papaz kılıklı çıkrıkçı hepten karanlıktan çıkmıştı. Kendisine doğru yürüyordu.

Madencinin ağzından kurusıkı bir çığlık koptu. Gök gürültüsü bu çığlığı bastırmakta bir an gecikmedi.

O iğrenç hayaletin kadavra suratındaki tebessüm inanılmaz çekici ve ipnotikti.  O kapkara ağız birden korkunç bir kahkaha patlattı. Zehirli ağzında simsiyah böceklerle kurtlar kaynıyordu. Katran karası gözleri de kıvıl kıvıldı.

Çıkrık sallanıyordu. Boştu.

Cennetten kovulduğundan beri ruh eğiren çıkrıkçı şimdi madencininkini istiyordu

Daha da! Daha da yaklaşmıştı.

Madenci adeta put kesilmişti. Onu gören biri yalnız dehşetin yuvalandığı gözlerinin diriliğine hükmederdi.

Çıkrıkçı tam önündeydi. Çıkrık dönüyordu. Hızı ivme kazanmıştı.

Üzerine şeffaf bir şeyler dolanmaktaydı. Bu madencinin ruhuydu. Tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Madenci gayret üstü bir kuvvetle boynundaki taşı çıkarıp çıkrığın üzerine attı.

Bu hamle şeytanın halefini sendeletip asit gibi yakmaya başladı. Yaratık hafifçe titredi. Üzerine tuz atılmış bir sümüklüböcek gibi kıvrandı. Vücudu gitgide garip bir şekil alarak şeffaflaştı ve sonunda eriyip buharlaştı.

 

 

Madenci kendini kaybetmişti. Hatırında kalan tek şey yağlı ve soğuk bir dokunuştu.


| Dergiler, Öykü, sayı 8 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

İmparatorluktan Sonra

01 Haz 2008

Kitap Biti

Kitap biti bu sayıda sizlere Emmanuel Todd’un İmparatorluktan Sonra adlı kitabını okumanızı tavsiye ediyor.

imparatorluktan sonraGelecekte Amerika’nın dünyadaki yeri ne olacak? Todd’a göre bir Amerikan İmparatorluğu olmayacak. Çünkü dünya o kadar geniş, o kadar çeşitli ve dinamik ki bir tek gücün hakimiyeti düşünülemez. Dünyamızı her geçen gün değiştiren nüfussal, kültürel, sınai, parasal, ideolojik ve askeri güçler incelendiğinde Amerika’nın yerinin pek de sağlam olmadığı anlaşılıyor. Todd bu kitapta bir zamanların tartışılmaz süper gücünün yakın gelecekte kaçınılmaz olarak nasıl düşüşe geçeceğini çok disiplinli bir yaklaşımla belirliyor. ABD bir zamanlar dünyadaki dengelerin oturması için kaçınılmaz bir öneme sahipti; oysa şimdi dünyayı haraca kesmeksizin kendi ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale geldi. Güçsüz ve çapsız ülkelere karşı girişilen askeri saldırıların nedeni de işte bu düşüşü maskelemek. “Terörizme karşı savaş”, “şer ekseni” gibi kavram ve deyişler, bu harekatların bahaneleri. Avrupa, Rusya, Japonya ve Çin gibi büyük iktisadi ve stratejik etmenleri artık denetimi altında tutamaz hale gelen Amerika dünyaya tek başına hakim olma oyununu kaybedecek; yeniden sahneye döndüğündeyse gücü diğerlerininkinden hiç de fazla olmayacaktır.
Kitaptan seçme önermeler:

1 – 11 Eylül saldırısı sonrasında Amerika’nin (Amerikalıların) kafa yapısı belli oldu. Joseph Nye’nin Soft Power adlı yapıtında yazdığı şeyin gerçek olduğunu kavradık. Amerika sadece silahının gücüyle yönetmiyor, değerleri, kurumları ve kültürüyle dünyaya egemen oluyordu. Kısacası bizim Amerika’nın gönüllü köleleri olduğumuz ortaya çıkmıştır.

2 – Amerikan dış siyasetini yönlendiren gizemli etken onun sahip olduğu aşırı güç değil, içine düştüğü zafiyettir. Amerika’nın baştan aşağı yanlışlarla dolu, saldırganlık üzerine kurulmuş stratejisi, tek güç şımarık tavırları ancak bu yetersizlik korkusuyla açıklanabilir.

3 – Eğitim düzeyini artırıp nüfusunun gelişimini sağlamış ve demokrasisini kurmuş ülkeler, Amerika olmadan da yaşayabileceklerini görmeye başlamışken ABD diğer ülkeler olmadan yaşayamayacağını anlamıştı.

4 – Demokrasi zayıf olduğu ülkelerde giderek güçlenmekte, güçlü olduğu ülkelerde ise zayıflamaktadır.

Bir yardımcı kitap:

captive stateİki hafta önce, the Telegraph, benimsenmesi halinde yeni bir terörist saldırıyı engelleyeceğini öne sürdüğü, “Britanya kimliğinin 10 temel değerinin” listesini yayımladı. (6) Bunlar bağrımıza basmayı tercih edeceğimiz değerler değildi, ama “kimliğimizin tartışılmaz bileşenleriydi”. Bunların arasında, “kraliyetin parlamentodaki egemenliği” (“Lordlar, Avam ve kraliyet bu topraklardaki en üst yetkeyi oluşturur”), “özel mülkiyet”, “aile”, “tarih” (“Britanyalı çocuklar … bir dizi muazzam ulusal başarıyı miras alırlar”) ve “İngilizce’nin konuşulduğu dünya” (“11 Eylül 2001′deki acımasız saldırılar yabancı bir ülkeye karşı değil, anglodünyaya karşı düzenlenmiştir”) yer alıyordu. Bu tartışılmaz talepler teröristlerinkinden o kadar da farklı değil. Ebedi bir halife yerine ebedi bir monarşi. İslami bir tarih görüşü yerine Eton usulü bir tarih görüşü. Ümmet yerine, anglodünya.

5 – Evrensel terörizim kavramı sadece, sürekli savaş halinde olacak bir Eski Dünya’ya gereksinimi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin işine yaramaktadır.

6 – Toplumların belli bir modernleşme sürecinden sonra barışı sağladığı ve erktekelci olmayan, çoğunluğun kabullendiği bir yönetim şekli oturtmayı başardıkları görülmektedir.

7 – ABD’den, yeniden diğer ülkelerden farksız liberal ve demokratik bir ülke olması, askeri kadrolarını azaltması ve after the empiredünyada barışın sağlanmasına katkılarından dolayı kendisine minnettar olan dış dünyanın takdirini toplayarak hak ettiği emekliliği alması istenecektir.

8 – İmparatorluk Boyutu: ABD İmparatorluğu! Atina’ya mı, Roma’ya mı benziyor?
9 – Hiç kuşkusuz ABD ilk zamanlarda dünyanın büyük bir bölümüne barış ve refah getirme iddiasında tamamen haklıydı.

10- Rakamlar (Sayfa.74) bize büyük ya da küçük servetlerin üretimle değil, dış dünya üzerinde kurulan siyasi egemenliğin sonucunda elde edildiğini anlatmaktadır.

11- Evrensellikten uzaklaşma: Amerikalılar, bazı yabancıları kendilerinin benzeri ve eşiti, bazılarını da kendilerinden farklı ve aşağı görüyorlar. Avrupa ne kadar evrensel?

| Dergiler, Kitap, sayı 8 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Suya yazdım adını

01 Haz 2008

Can Çelebi

Eğer insan, uyuyup uyanıp aynı düş’ü görüyorsa, her seferinde kaldığı yerden tüm ayrıntılarıyla aynı düş’ü görüyorsa, bir süre sonra yitiriyor gerçekliğe ınancını.

 

Yine bir düş gördüm:

 

Okuldan çıkmışım, evimizin olduğu sokaktayım.  Elimde kitaplarım, üzerimde okul üniforması yerine, annemin bayram için diktiği pembe mavi çiçeklerle süslü elbisem var.  Adını “bahar” koyduğum bu elbisemi çok seviyorum.  Ayaklarımda deri yapraklarla çevrili, yeşil rugan ayakkablarım.  Bir gün önce yağan yağmurdan balçıklaşmış sokağımızda ilerliyorum. Ayakkabılarım kirleniyor. Üzülüyorum.  İçimde tarif edemediğim bir sıkıntı var.  Sanki birilerine karşı bilerek bir suç işlemişimde onlarla karşılaşmaktan çekiniyormuşum gibi.  Gökyüzünde gri, yüklü bulutlar var.  Sonsuz bir hızla birbirleri ardı sıra hareket ediyorlar.  Az sonra sağ yanımda küçük, yılan gibi kıvrım kıvrım, dar bir sokak görüyorum. İki yanını bahçe duvarlarının çevrelediği sokağın sonunda yemyeşil kırlar uzanıyor.  Ama sokak öylesine dar ve uzun ki, kırları gördüğümde dudağımın kenarında oluşan küçük mutluluk bir anda donuveriyor.  Az sonra, sokağın sonunda bir uğultu eşliğinde, bir örnek, simsiyah giyinmiş kalabalık bir kadın gurubu beliriyor. Bana doğru ilerliyor ve yaklaştıkça çoğalıyorlar.  Onlar çoğaldıkça uzak, yeşil kırlarım görünmez oluyor.  Korkuyorum.  Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.  Bir kaç adım yaklaşıp sokağa dikkatle bakıyorum.  En önde büyükannemi görüyorum.  Korkum büyüyor.  Kalın siyah kaşlarını çatmış, kızgın kalabalığın önünde, bir yere varmak istercesine acele ve kararlı yürüyor.  Herkes bir ağızdan uğultu halinde konuşuyor.  Hareketleri öylesine sert ki, onlar yürüdükçe kadife siyah elbiseleri gümüşü ışıklar saçarak yalazlanıyor.

Kimi zaman kadınlar ellerini göğe kaldırıp birine beddua edercesine söyleniyor, söyleniyorlar.Onlar yaklaştıkça korkum kat ve kat artıyor. Kaçmak istiyorum ama yapamıyorum. Gökyüzünde bulutlar son sürat, dört bir yana savruluyorlar.  Olduğum yere çakılı kalmışım; ayaklarım, ellerim taş kesmiş, dilim ağzımda dönmüyor.  “Büyükanne” demek istiyorum.  Boşuna. Taştan bir heykel gibiyim. Bedenim kaskatı, kımıltısız.

Az sonra kalabalık gelip önümde duruyor.  Büyükannem gözleri gözlerimde, derin derin soluyor.  Yüzünün yarısı çürümüş. Yer yer kemikleri görünüyor. Gözlerinin akı yok olmuş.  Tüm gözleri dipsiz kuyular gibi simsiyah.  Hiç kırpmıyor gözkapaklarını.  Sanki bir yüzyıl öylece bakışıyoruz. Neden sonra usumdan geçenleri, kelimelere başvurmadan ona aktarabildiğimi fark ediyorum.  Dudaklarımız kıpırdamadan, dilimiz dönmeden, yüreklerimiz atmadan, kaskatı olduğumuz yerlerde çakılı konuşabiliyoruz.

‘’Tenzile’’ bir fısıltı halinde defalarca yıneliyor adımı.

‘’Ten- zi- le. ’’ Üç hecenin üzerine hırsla basarak vurguluyor.

“Büyükanne bu kalabalık ne?”diye soruyorum.

“Dostlarım “ diyor.  “Gittiğim yerde dost edindim onları. ”

“Peki” diyorum “neden böyle simsiyah giyindiniz?”

“Yas tutuyorum “diyor kısaca. 

“Kimin yası bu?”

“Kendi yasım. ”

Kalabalık huzursuzlanıyor. Büyükannem kalabalığa dönüp yatıştırmak için ellerini kaldırınca, beline yakın biryerlerde, ensesinden sırtına, kalın bir zincirle asılı gümüşten büyük bir haç olduğunu görüyorum.  Kuzguni siyah kadifenin üzerinde haç, parıl parıl ışıldıyor, bir süre gözlerimi alamıyorum. Kalabalık yatışıp da o tekrar bana döndüğünde, şaşkın, kekeliyerek, soruyorum

“Büyükanne sen Hıristiyan mısın? Neden taktın o haçı boynuna”?

Kızgın kelimeleri eze eze konuşuyor.

“Ben takmadım. ”diyor.  Oradakiler, zorla taktılar. Senin yüzünden dinden ettiler beni. ”

“Benim yüzümden mi?” “Ama ben ne yaptım ki?”

“Onu kocana sor”diye homurdanıyor.

“Kocama mı? Ama ben daha küçüğüm.  Evli değilim ki. ”

“Kanın akmadı mı bacak arandan?”diye aşağılarcasına soruyor.

Suçlu ve çaresiz hissediyorum kendimi “ Aktı” diyorum usulca.

“Eeee! “diye diretiyor.  “O zaman ne diye evli değilim diyorsun.  Aktıysa kanın, oradakiler biliyorlardır…. . ” Sonra başını, kızgın iki yana sallıyor

 “Ah Tenzile”  diyor bıkkın  ” sen var mısın sen.  Ne büyük günahkarsın. ”

Sonra kızgın bagırıyor.  ” Seni iblis seni. ”

“Ne olur büyükanne böyle yapma, böyle davranma bana.  Ben seni çok seviyorum.  Yine sarıl bana yine göğsünde uyuyayım.” diye yalvarmaya başlıyorum.

“Sen git de” diyor “o gavur kocanın kasıklarında uyu.”

“Ben birşey yapmadım. ”diyerek ağlamaya başlıyorum.

Büyükannem azarlıyor beni. “Sus” diyor.“Neyi yapma dediysem yaptın.”

Sonra da bir biri ardına sıralıyor.  “Geceleri lavaboya kaynar sular boşaltmadın mı? Banyo yaparken, nasılsa sularla gider diye işemedin mi olduğun yere? İki duvarın birleştiği yerlerde yatmadın mı?  O gavuru, o sünnetsizi, koca diye sevmedin mi?”

Duruyor, derin bir nefes alıyor.  Sonra hiç beklemediğim bir anda var gücüyle tükürüyor yüzüme.  İrin çıkıyor ağzından, kanla karışık irin.  Kaplıyor tüm yüzümü.  Bir el işareti yapıyor kalabalığa “hadi” dercesine, bir anda tüm kadınlar üşüşüyorlar üzerime, kitaplarım savrulup düşüyor elimden.  Uzun tırnaklarıyla, güçlü elleriyle, elbisemi bir anda paramparça edip çıkartıyorlar üzerimden.

“Elbisem, elbisem.  Baharım. ” diye ağlıyorum.  Sonra simsiyah bir elbise çıkartıyorlar ortaya.  Tıpkı kendi giydikleri gibi.  Zorla, direterek giydiriyorlar elbiseyi bana.  Büyük, gümüş bir haçı boynuma ters takıyorlar. Sırtımda haçın metalsı yakıcı soğukluğunu hissediyorum. Ve artık direnmiyorum. 

Büyük annem elbisemin dışında kalan bembeyaz kollarımı tutup havaya kaldırıyor ve var gücüyle bağırıyor.  “Ne duruyorsunuz? Yiyin. ”diyor.  “Yiyin. Onun etini yemek bize sünnettir. ”

Her kadın gelip bir parça etimi kopartıyor.  Hiç canım yanmıyor.  Sadece her seferinde içimdeki sıkıntının bir parça daha eksildiğini hissediyorum.  Bir süre sonra kollarım, boynum yüzüm yer yer kemikleşiyor.  Kanım akmıyor, ama etimin kopan kısımları kıpkırmızı. 

Büyükannem dönüp kalabalıktan yaşlıca bir kadını yakasından tutup çekiyor ortalık yere.  “Şimdi sıra sende” diyor.  “Ne yanda oturuyordu senin o kafir kızın?”

Bu kez kadın gurubun başına geçiyor, yol göstermek için.  Kadınlar yine uğultuyla, söylene söylene ilerlemeye başlıyorlar.  Ben de takılıyorum peşlerine.  Kitaplarımı görüyorum en son, yolun ortasında, balçığa bulanmış yatıyorlar.  Dönüp almak istiyorum, niyetimi anlayan büyükannem omuzumdan tutup itekliyor beni.

 Sonra da söylenmeye başlıyor.

“Hala kitap diyor kafir.  Hep o kitaplar bozdu seni.  O kitaplar yüzünden geldi ne geldiyse başına.  Gitseydin Kur-an kursuna, yetişseydin bir mümine gibi, olmaz miydi sanki.  Ama yok hep burnunun dikine…Yürü…-itekliyor-Yürü kafir…”

 

Yürüyoruz.  Kadınlar bağırıp söyleniyor.

Biz yürüyoruz

Gökyüzünde bulutlar hala son sürrat…

 

 

Bu gün de, sabahın ilk ışıklarıyla uyandım.  Bir süre öylece kenarında oturdum yatağımızın.  Küçücük odamızı izledim.  Elbise dolabının kapağı hala öyle yarı aralık.  Çorapların orada, burada.  İlaçların komodinin üzerinde, şeffaf plastiğin içinde yeşil, mavi öylece duruyorlar.  İlaç kutusuna, sana zamanı hatırlatan digital saatini susturmak için bir çok kez dokunmak zorunda kaldım.  Onun dışında her şey ama her şey bıraktığın gibi.  El değmemiş.

Korkuyorum.  Sanki dokunursam onlara, dolabın kapağını kilitlersem, çekmeceleri kapatırsam, çoraplarını toplarsam ya da çöpe atarsam ilaçlarını yitecek gibi gerçekliğin.  Varlığını alacaklarmış gibi benden.  Yaşadığını unutturacaklarmış, seni hiç varolmamış kılacaklarmış gibi. 

Bir boşluğa açılacakmış gibi herşey, uzayda nereye gittiği bilinmeyen birer karadeliğe dönüşecekler, senin varolduğunu yutacaklarmış gibi.  Bu korkuyla yaşıyorum uzun zamandır.  Varlığını yitirmeye, seni birdaha hiç görememeye, sana dokunamamaya, seninle uyanamamaya dayanamıyorum; dahası alışamıyorum. 

Aylardır, ben sana hala ölmüş diyemiyorum.  Demek istemiyorum.

Buna inanmamak, alışmamak içın ne gerektiyse yaptım.  Dahası, hala herşeyi yapmaya hazırım.  Hiç yorulmadım, hıç yakınmadım.  Vazgeçmeye de hıç niyetim yok.  Bir yolculuğa çıktığına, gittiğin uzaklardan bir gün ansızın geri geleceğine inandırdım kendimi.  Bir gün bir yerde karşılaşacağımıza olan inancımı hep diri tuttum.  Seni bir kez daha görmek…

                           

Başucumda, komidinin üzerinde duran, otuzlu yaşlarını sürerken çektirdiğin, siyah beyaz resmine takılıyor sık sık bakışlarım.

Sen o’sun, oradasın, bir kağıdın üzerinde suretin.  Seni hiç tanımayan bir yabancı için ancak bu kağıdın sınırları kadar bir anlık gerçekliğin.  İki parmağının arasında sıkı sıkıya tuttuğun, yarım sigaran sanki hala yanıyor, dumanı dalgalanıyor yanağında.  Siyah deri ceketin, dağınık saçların, canlı gencecik gözlerin, ince bir çizgi gibi ağzınla, o sensin.  Benim için bu kağıt parçasının sınırları kadar değilsin, hiç olmadın, olmayacaksın. 

 

Kabuğundan çıkan bir salyangoz gibi ağır, yapış yapış, ağdali, terliklerimi sürüyerek çıkıyorum yatak odasından.  Koridoru geçip mutfağa ilerliyorum.  Bir hayal gibi algılıyorum herşeyi.  Bu oda, bu ev, bu mutfak… Yaşamla aramda aylardır kalın bir buzlu cam var sanki.  Herşeyi onun ardından görüyorum.

 

Geçenlerde, dışarı çıktığımda zihnim yine o kadar çok seninle meşgüldü ki, bir anda nasıl oldu anlamadım yolumu kaybediverdim.  Sokakların hepsi birbirine benziyormuş gibi geldi bana.  Evimizin olduğu sokağı bulmakta zorlanıyordum, saatlerce “o sokak mı, bu sokak mı?” derken, en sonunda karşıma çıkan gencecik bir polisten, yardım istemeye karar verdim.  Bana sorduğu sorulara, uzunca bir süre,  karışmış bir yığın yün yumağının içinde, toplu iğne ara gibi yanıtlar aradım, ama bir türlü vermem gereken doğru cevapları veremiyordum.  Karşı çıkmama rağmen, beni ısrarla Marnixstraat’taki merkezlerine götürdü.  “Şekerim düşmüş olmalı” dedim, gülerek.  Orada bir süre dinlendim.  Bir bardak meyva suyu içtim.  Sonra bir polis aracına bindirilip evimizin kapısına kadar götürüldüm.  Meraklı komşular, yarı bellerine kadar – kukla tiyatrolarındakiler gibi – camlardan sarmış, bana bakıyorlardı.  Utanmadım değil tabii.

Ertesi gün erken denebilecek bir saatte, ev doktorumuz olan o kara kuru, çok bilmiş kadın eşşikte belirdi.

Benim şu buzlu cam’a, beş dakika içinde,  Demantia Syndrome of Depression gibi karma karışık bir isim koyuverdi.  (Bilirsin bunların bir şeylere hemencecik isim koymada üstlerine yoktur. )

Bir de randevu ayarladı benim için uzman bir buzlu cam kırıcısıyla.

Arkası yapışkanlı sarı bir sevk kağıdına, düzgün bir el yazısıyla uzun uzun yazdı hastalığımın adıni, sonra, boş gözlerle, hala kağıdın yüzeyindeki mürekkebin kurumamışlığına bakan bana uzatip:

“Profesyonel yardım almalısınız”.  dedi “Sevk ettiğim doktora mutlaka gitmek zorundasınız “

Şaşırdım.  “Zorunda olmak?…”

“Ne’ye? Ne için?”

Yani senin anlayacağın, onların istediği gibi, onların algıladığı gibi bu hayata devam etmeye mecburum.  Aksi takdir de yaşlı, hasta bir kadınım, zavalliyim, yardıma muhtacim.

Çay için şu dolduruyorum ısıtıcıya.  Küçük anahtarını çevirince kırmızı ışığı yanıveriyor, kendiliğinden sönene dek beklemeliyim.

Balkon kapısını açıyorum.  Hava kapalı.  Sisli, gri, kurşun rengi,ağır mı ağır bir Aralık sabahı.  Balkonumuzdan göründüğü kadarıyla WesterKerk’e bakıyorum.  Kulesi sisler ardından, bir hayal gibi görünüyor.  Evlerin çatıları, bahçelerindeki ağaçlar, pencere pervazlarına tünemiş kış kuşları hepsi, herşey sanki bir düş kentine ait. 

Kış, yalnızlık, Amsterdam, soğuk ve hüzün. 

 

“Hiç bir güzel söz bana; aşk sözleri de dahil, güneşli, aydınlık günlerimde söylenmedi ki. ”

 

Düşünebildiklerim bunlar.  Bu düşüncelerle, üşüyorum.  İki elimle çay fincanına sıkı sıkıya sarılıp bir parça sıcaklık arıyorum. Avuç içlerim yanıyor.

 

“Hüzün nasılda yakışıyor bu şehre” diyen sesin hala yankılanıyor kulaklarımda. .

Hüzün.  O, içimde yüklü yağmür bulutları. 

Hüzün.  Ruhumu oluşturan metalsı bir element.

Zihnimde bıkmadan usanmadan , yorulmadan seninle konuşuyorum.  Uzunca sayılabilecek bir süredir senin dışın da kimse yok hayatımda.  Şu an artık iyiden benim olan senin dişında kimseyle konuşmak istemiyorum.  Yine de bazen inanamıyorum kendime.  Bazen senin varlığını sorguluyor benliğim – en çok da özlemin dayanılmaz olduğunda-.  Sen varmıydın? Gerçekten biz birlikte yaşadık mı? Seviştik mı geceler boyu, uyuyup uyanıp? O acı günler, mutluluklar bedenlerimizi yalayıp geçtı mi?

 

Seninle ilk sevişmemizde, sen ilk kez bana dokunup beni okşayıp beni öptüğünde, ilk kez varlığını içimde hissettiğimde derin derin, öylesine tarif edilmez, güçlü bir duyguya kapılmıştım ki, o duygunun etkisiyle senin içimde devinen bedenine batırıp parmaklarımı, gizlice ağlamıştım.  Bugulanmış gözlerimle,kabarmıs, hassaslaşmış tenimle,zorlanan nefesimle boşluğa tutunup tanrıya teşekkür etmiştim sonra.  Bir de hemen, o an, oracıkta ölmek istemiştim.  Tanrım demiştim şu an bu dünyadan alabilirsin beni, şu an ölsem hiç gam yemem, hiç üzülmem. 

Gerçek miydi o?

Ama şimdi düşününce inanası gelmiyor insanın.  Şu an bir hiç olan sen, o an, orada mıydın, gerçek miydi varlığın.  Üzerimde hissettiğim sıcaklığın, ağırlığın gerçek miydi.  Peki ya o duygu? Benim zihnimden, benim bedenimden mi kaynaklanıyordu.  Benden mi fışkırıyordu tüm o yoğunluk, o dirim.

Ne tuhaf, alğıladığımız bu gerçeklik: sessiz, hiç ışık almamış, ürkütücü bir ormanda saklı, zümrüt yeşili, dipsiz, dingin bir göl suyu. 

Yaşanan herşey işte o suların üstüne, bir bir yazılan cümleler gibi.  Hızla, iz bırakmadan, sesiz sedasız, kayboluyorlar.

O halde nedir gerçek?

Ne yazık ki, yaşanılanların tekrarı ya da muhafaza edilmesi imkansız.

En azından bazı yaşanan anlarımız için kullanabileceğimiz böyle bir hakkımızın olmayışı ne acı, ne büyük bir adaletsizlik.

 

Balkon duvarını çevreleyen bitkiler, canlı sağlıklı görünüyorlar.  Çiçeklenen taç yapraklarını açmışlar yeni güne.  Yer yer çığ damlacıkları oluşmuş üzerlerinde , canlı renklerini çiçeklerinin bir büyüteç gibi yansıtıyorlar.  Onlara yeni bir isim verdim.  Senden yadiğarlarım diye seviyorum onları.  Gözüm gibi bakıyorum hepsine.  Bazen konuşuyorum onlarla.  En çok da seni anlatıyorum.  Sessiz sabırla dinliyorlar beni.  Bazı zamanlar bir de bakıyorum ki, yapraklarını, çiçeklerini, kaşla göz arası, hiç sezdirmeden, bana, sesime çevirivermişler.  İşte o an, ne çok seviniyorum anlatamam.  Ben de karşılık verip ellerimle tek tek dokunuyorum hepsine.  Senin onlara dokunup sevdiğin gibi.  Hayalimde bir bakıma, senin o yeşil yapraklardaki ellerinin izini sürüyorum, uzun uzun.  Sıcaklığın hala orada öylece duruyor gibi geliyor bana.

 

İzmiri hatırlıyor musun? Babamın mezarına gittiğimiz günü? Kuru, yakıcı, tozlu, sarı bir Temmuz öğle sonrası.  Sadece, beyaz gri damarlı bir mermer lahitten ibaret olan babamla, yıllar sonra tekrar kavuşmam ne çok heyecanlandırmıştı beni.  Çevrede ölülerin kurak topraklarına su döken kadınlara bakıp “saçma “demiştin.  “Bir ölünün toprağı kuru ya da ıslak ne farkeder ki?” “Bir gelenek iste” demiştim bende.  “Bu insanlar unutamıyorlar sevdiklerini.  Hayatın kaynağını vermek istiyorlar onlara, suyla beraber yeniden göversinler, yeniden hayat bulsunlar istiyorlar. ”

Küçük çocuklar, mezarlığı ikiye bölen toprak yolun sonundaki çeşmeden, pet şişelerle güle oynaya şu taşımışlardı durmadan ,belki de hiç görmedikleri dedelerine, ninelerine, genç yiten ağabeylerine, babalarına ve daha kimlerine kimlerine.  Sesleri çınlatmıştı mermer yazıtları.  Okunan Kur-an sesine zıt düşmüştü neşeli kahkahaları.  Hafızlar kafaları karıştıkça başa dönmüş, yeniden yeniden okumuşlardı dualarını.

Babam ölmeden önce vasiyet etmişti.  “Mezarıma, mutlaka bir kadeh rakı ile gelin” Demişti.

 

Ramazan ayıydı, bir gece yarısı, efkar ve ay ışığının eşlik ettiği fakir sofrasında yalnızdı.  Sahura kalkan büyükannem namaz kılmayı reddetmişti o evde, gecenin bir yarısı toplamış tüm eşyalarını, amcamlara gitmişti.  Kapıdan çıkarken, “Kafir” demişti babama.  “Alkolik Kafir. ” Annem sabaha dek tespih çekmiş, gözyaşı dökmüştü. 

Belki de babamın efkarı bu yüzdendi. 

Bunu sana anlatınca, çok hoşuna gitmiş, gülmüştün.  Mavi gözlerin muzırca kısılmış “yapalım” demiştin.  Ertesi gün, bir kadeh rakıyı, gülsuyu şişesi içinde getirip dökmüştük, mezarın ortasındaki toprak havuzcuğa.  Sonra sen, o havuzcuğun içerisinde gövermiş, kan kırmızı sardunyaları gösterip bana “İşte hayat böyle birşey’’ demiştin.  “Sevinçle – hüzün, ölümle – dirim, hayalle – gerçek, iç içe. ”

İlk gençliğimde çok korkardım ölümden.  Her gece yatmadan önce dua ederdim o zamanlar.  Büyükannemden kalma bir alışkanlıktı.  O öğretmişti bizlere şükür duasını, bana ve teyze oğullarına, küçük kız kardeşime.

 

Şükür duasında tanrıya verdikleri için teşekkür edilirdi.  Her gece hep bir ağızdan bir küçükler korosu oluşturur, minicik ağızlarımızla, tanrıya doğru açılmış minicik ellerimizle, büyükannemin dediğine göre tertemiz yüreklerimizle tanrıyla konuşur ona sonsuz teşekkür eder, bu dünyada bize fazla acı çektirmemesi, bizleri ve büyüklerimizi koruması, dahası vatana ve millete zeval vermemesi için yalvarırdık.

Biraz daha büyüyünce, onlu yaşlarımın ortalarına doğru yani, o tertemiz yüreğime birşeyler oldu.  Yüreciğimin tam ortasına, kapkara, kocaman bir korku yerleşti.  Ölüm korkusu.  Bu korku tonlarca ağırlığında ve taşınamaz büyüklükteydi.  İlk kez, ölmüş birini, cansız bir bedeni gördüğümde hissettim onu.  İşin ilginç yani bu ölü, herkesden çok sevdiğim büyükannemdi.

O güzelim tonton ihtiyar, o nur yüzlü, akca kadın, öylesine çirkinleşmişti ki anlatamam.  Göz çevreleri, dudakları mosmor olmuş, tüm teni kararmıştı.  Beyaz saçları, rüzgarlara tutulmuşcasına darmadağanıktı.

Annem “Yüzüne bak. ” demese bakamazdım.  “Çok severdi seni, bir daha göremezsin.  Son kez bak, uğurla onu” demişti.  O son bakışın, o bir anlık uğurlamanın bende böylesine büyük, yıllarca sürecek bir korkuya neden olacağını bilemezdim; bilseydim, inanki bakmazdım.  Hiç bakmazdım.  Değil bakmak, ölü odasına dahi girmezdim.

Daha çocuk yaşımdaydım ve ölümü görüp bir nevi yaşamdan soğumuştum.

Küçük amcam öpmüştü onu.  Ellerini ellerinin arasına alıp yaşlı gözlerle öpmüş, öpmüş , yanağına gözlerine tüm yüzüne sürmüştü.  Bunları yaparken kendinden geçmiş, “Anam.  Güzel anam” diye inliyordu.  Çok düşkündü annesine.  Uzunca bir süre kimse cesaret edememişti ona annesinin ölüm haberini vermeyi.  Herkes ne yapacağını düşünürken, babam iki sokak ötedeki evinin önündeydi bile.  Görenlerin anlattığına göre; Kapıyı çalmış, karşısında duran amcama

gayet soğukkanlı “Annem öldü. ” demişti.  “Hazırlan çabucak, bitirelim şu defin işini. ” Sonra çığlıklar atan amcami sıkı sıkı tutmuş “Ne bağırıyorsun be! Ölüm bu.  Hepimiz öleceğiz iste” diye azarlamıştı.  Defalarca, babamsız aile toplantılarının tek konusu bu olay oldu.  Kimilerine göre bu, annesinin kendisinden daha çok sevdiği küçük kardeşinden alınmış bir öçtü, kimilerine göreyse katı yürekliliğin, duygusuzluğun bir göstergesı.  Annesinin ardından hiç ağlamamıştı babam.  Aslında kimsenin ardından ağlamamıştı.  Onun gözyaşı döktüğünü gören olmamıştı.  Benden başka.

Düğün günümüzde, odama geldi, gelinliğimin içindeki beni, uzun uzun seyredip, hayranlıkla yüzüme baktı “Ne de güzelsin benim akıllı kızım “dedi.  Hep akıllı kızım diye severdi beni.

Her defasında, imrenerek okumuş insanları böyle taktir ederdi.  “Akıllı işidir okumak, adam olmak” derdi.  Benimle de övünürdü. 

Bir altın bilezik vardı elinde. 

Tüm kuyumcu dükkanlarının ampul ışığıyla ısınmış parlak, sıcak vitrinlerini yansıtıyordu ışıl ışıl gözleri. 

Gülümseyip bileğime takması için uzattığımda kolumu, tereddüt etti.  Sonra, yapamadı, çekingen, çarçabuk avucuma bırakıp bileziği arkasını dönüverdi.  Çıkmak için tam kapıya yaklaşmıştı ki “Baba” deyip durdurdum onu.  İlk kez öylesine güçlü, duygulu, gerçek ‘’baba’’ diyordum ona.  Durdu.  Yanına gidip yaşlarla ıslanmış, yumuşacık yanaklarından öptüm.  Onun kalpsiz ve katı bir adam olduğuna hiç inanmadım.  Bazı insanlar böyledir işte, anlatamazlar kendilerini.  Duygularını gösteremez, göz yaşlarını içlerine akıtırlar. Aldırmaz görünürler, boşvermis.  Babam da onlardan biriydi.  Şımaracağımızdan korkar, kızkardeşimle beni geceleri uykularımızda severdi.  Kimbilir belki, o da bunu kendi babasından öğrenmişti.  Belki o da bir çok geceler babasının sevgisini duyumsamak için uyuyor numarası yapmak zorunda kalmıştı, benim gibi, kızkadesim gibi.  O da bizler gibi uykuda sevilen çocuklardan olmalıydı.

 

Sedirde yatıyordu büyükannem, öyle, boylu boyunca.  Karbeyazı çarşaflara sarılıydı, çıplakti, sessizdi.  Tek bir kıpırtı yoktu yüzünde.  Mutsuz görünüyordu.  Uzun zamandır çekmekte olduğu bir ağrı, bir türlü deva bulmamış, kaskatı, donmuş, yapışıp kalıvermiş gibiydi yüzüne.  Korkmuştum.  Çok korkmuştum.  Sessizliği ürkütücüydü.  Sanki dokunsan hoplayıp kalkıverecek, engellenmesi imkansız bir canavara dönüşüp bizleri tek tek yutacak gibiydi.  Sedir örtüsüne işlenmiş kırmızı, mavi, yeşil, sarı, mor renkteki çevre çiçekleri bir anda renklerini yitirdi gözümde.  Soldular, donuklaştılar, siyaha griye dönüştüler.  Uzunca bir süre benim için herşey rengini yitirdi.  Herşey.

Okunmuş gül sularıyla pişirdi annem helvasını, günlerce gitmedi evden gül kokusu.  Taziyeye gelenlere; ortası gül desenli tatlı tabaklarında ben ikram ettim fıstıklı irmik helvasını. 

Bir rüyada gibiydim, uçar gibiydim, duygusuz boş bakıyordum.  Aynalarda gördüğüm gözlerim ışıksızdı, işitmiyor, konuşmuyordum. 

Bu halimi görenlerin ardımdan söyledikleri gibi yıkılmıştım.  Bir daha onarılmayacak denli yıkılmıştım.  İlk kez yaşamın ucunu görmüştüm.  Böylece şimdiden herşey son bulmuştu benim için.  Bir daha asla eskisi gibi yaşayamayacaktım.  Korunaksız hissediyordum kendimi, boşlukta bir ipin ucunda öylece asılı kalmış, her an düşüverecekmiş, her an ölüverecekmiş gibi.

Büyük annem öyle aniden ölmüştü.  Banyo sobasını yakarken kucağında odunlarla yere yığılıvermişti.  Gürültüye koşan babam kucağında çıkartmişti onu banyodan.  Çıplakti, kuş gibi hafifti, hiç ağırlığı yok gibiydi.  Banyo yapmak niyetiyle girip ölü çıkmıştı oradan.  Aniden içi boşalmış, cansız kalıvermişti işte.  Aniden oluvermişti herşey.

Annem “Allahın sevgili kuluydu, çektirmedi, elden ayaktan düşürmedi, bizlere hiç yük olmadı. ”deyip kapı kapı geziyordu.

Demek bir de böyle bir yanı vardı ölümün.  Ağır ağır, elden ayaktan düşürerek geliyordu.  Yavaş yavaş boşalıyordu beden.  Ama ben, bu ikincisinden çok aniden ölmekten korkuyordum.  Bir anda herşeyi yarım bırakıp o boşluğa gitmekten, kararmaktan, öylesine çirkinleşmekten korkuyordum.  Ölümden ölesiye korkuyordum.

Bunları sana hiç anlatmamıştım değil mi? Aslında ne çok şey var böyle, hiç konuşmadığımız, birbirimize anlatmadığımız, ikimizin arasında, dile getirilmek için sırasını bekleyen.  Dedim ya, senin hiçliğinle beraber, kafamın içinde durmadan konuşur oldum.  Konuştukça zihnim boşalıyor, engel olamıyorum.  Sırasını bekleyen sabırsız anılarım, her gün, birbirlerini ite kaka, tek tek çıkıyorlar ortaya.  Ele geçiriyorlar tüm benliğimi, her gün bir anıdan bir diğerine, çağrışımlara yenik, geçmişimle, yaşanmışlıklarımla yeniden yeniden buluşuyorum sanki.

 

İlk günlerde gelen sık telefonlar kesildi.  Eş, dost artık öyle arayıp sormuyor beni.  Merak etmiyor.  Elimi eteğimi bu dünyadan çekip, içime , kendi dünyama kapandığımı hatta belkı de delirdiğimi düşünüyor olmalılar.  Kimbilir belki de haklılar.  Eşini kaybetmiş yarı deli, yaşlı bir kadını ne diye merak etsinler ki? Aslında ben de pek yakınmıyorum.  Dahası hoşuma bile gidiyor.  Kimseye ihtiyacım yok, başımda durup “dır dır” etmesinler yeter.  Senin yokluğunla beraber yepyeni bir dünyam var artık. Sevdigim, beni sıcacık sarıp sarmalayan,korunaklı kabuk kabuk örülen.  Kendiliğinden oluştu herşey.  Bir anda düşlere çekili verdi bilincim.  Yaşadığım anılara paralel düşlerime hapsoldum.  Adam sen de kurtulmak isteyen kim? Varsın acıtsınlar her yanımı.  Şimdi ben anılarımızla yaşıyor ve sessiz sedasız kimseyi rahatsız etmeden ölümümü bekliyorum.  Artık bu hayattan hiçbir beklentim de kalmadı.  “Yaşadım iste” diye teselli ediyorum kendimi sık sık, bir çokları gibi yaşadım.  Mutluluklarim

oldu, aşık oldum, acı çektim, yaşama karşı epey bir savaş verdim, sonunda yapayalnız kaldim.  Biraz param var ve daha elden ayaktan da düşmedim.  Kimseye muhtaç değilim henüz.  Bir tek seni delicesine özlüyor ve dayanılmaz bir acı çekiyorum.  Anılarımla, teselli ediyorum özlemimi.  Yaslı bedenim acılarıma, düşlerimle direnebiliyor ancak.

 

Herşey geçer.  Zaman akıp gidince, anılar, ağır ağır sırlanır, nasırlaşır; bir de bakarsın bir düş parçası oluvermiş tüm yaşananlar.  Anılar bir süre sonra gerçekliğinden kurtulup düşlere geçmiş. 

O zaman, bir düş parçasından başka nedir ki yaşanan? Kime benziyor, neyi andırıyorsa, iste o düşün bir parçası.

 

Bugün ev doktorundan bir mektup daha aldım. 

Komik, resmi bir dille; benim adıma, tedavim için ayarladığı randevuyu, gidip görmem gereken doktorun adını ve adresini yeniden bildiriyor.

Vazgeçmeyecek.  Amacına ulaşana kadar, ısrarla, ard arda bu mektupları yollamaya devam edecek.  Ancak ben o doktora gidersem, işini iyi yaptığına ikna olacak ve içi huzur bulacak, biliyorum.

 

Hastalık sigortamız, seni unutmam ve bu hayata yeniden dönmem için gerekli bütün giderleri de, son kurusuna kadar karşılıyor. 

İşte sosyal devlet kapımızda birtanem.  Bana düşen şey verilen tarihte, tam da o saatte senin hayalini de yanıma alıp oraya gitmek.  Hiç tanımadığım birine, bedenime, ruhuma, evime, herşeyime sinmiş, derin derin işlemiş olan senin varlığını, benim olan şeylerden ayırması için izin vermek.  Eğer gerekli bulursa, o hiç tanımadığım kişinin bana vereceği rengerenk ilaçları, onun uzmanca belirleyeceği düzene göre, hiç aksatmadan almak.  Daha olmadı, birçok yeni metodun denendiğe psiko-terapilere katılmak.

 

İşte hepsi bu.

Gitmek.

Yapmam gereken sadece bu.

İçinde yaşadığım dünyayı bu şekilde algılamam neden yanlış, neden hastalıklı, neden yardıma muhtaç.  Bunu da sorguluyorum, kaç zamandır.

Evet, bazen benliğim darmadağan olmuş bir puzzl gibi; ya da söyle söyleyeyim:birbirinden tamamiyle farklı iki ayrı resim oluşturan, iki ayrı puzzl’ın küçük parçaları birbirine karışmış gibi. 

Ama ben bunları birbirlerinden ayırmalarını hiç istemiyorum.  Çünkü her iki resim de aslında benim ve onları cok seviyorum. 

Onlara yabancılaşmak ölesiye korkutuyor beni.

 

“Doktorlar bana,yıllar önce, o hastane odasında, içimin boşaltildiğini, artık asla çocuk sahibi olamayacağımı söylediklerinde yanımdaydın değil mi.  Elimden tutmuştun.  Hasta odamın, yüksek pencerelerinin ardından görünen yağmur altındaki, puslu şehir, şu çocukların bilgisayar ekranında oynadıkları; kendi hayal güçlerine göre, kurup, geliştirip yıktıkları dijital oyunlardaki şehirlerden farksızdı. 

Camlardan süzülen damlalar, senin sevkatle gülen yüzün, odaya sinmiş ilaç kokusu, vücuduma bağlı ince, şeffaf, plastik borular, bacaklarımın arasında bir türlü kurumak

bilmeyen, yapıskan, üşüten ıslaklık, hepsi ama hepsi hala zihnimde capcanlı duruyor.  Şimdi düşününce, bütün bu görüntülerin aslında gördüğüm düşlerden biri olma ihtimali ne kadar yüksek.  Geçmişteki hiçbir güne; yaşanmıştı, gerçekti diyemiyorum.  Bir anı, bir düş parçası da olabilirler.  Herşey aslında bize usumuzun oynadığı bir oyun olabilir?”

Olsun ben böyle mutluyum.

 

Mektubu tek bir kez okuduktan sonra, avucumun içinde, buruşturup uzunca bir süre sıktım.  Bu ısrarlar beni kızdırmıyor artık, aksine daha çok pekiştiriyor kararlılığımı.

Sensiz kendimi, kollarım omuzbaşlarımdam kopartilmiş gibi hissetsem de, yokluğuna karşı ne kadar güçsüz olsam da….

Evet kararlıyım.

O doktora gitmeyeceğim.

 

Onun yerine ne yapacağım biliyor musun? Bu gün yine sokaklarına çıkacağım Amsterdam’ın.  Pardesü’mü ve şu geçirmeyen botlarımı giyip şemsiyemi alacağım elime.  -Beremi ve eldivenlerimi unutmamalıyım. –

Hava kararana dek, yorulup, bithap düşene dek, amaçsız, sarsık, başım önümde; kanal kıyılarında, parklarında, daracık köprülerinde, seninle el ele dolaşacağım.  Kanalların titreyen sularına bakınca, her zamanki gibi yine gözlerim dalacak uzun uzun. O suların üzerine yansıyan şehrin bölük pörçük görüntüsünü seveceğim en çok.  Çıplak, cılız kış ağaçlarına yaslanıp dinlendireceğim bedenimi. O meydandaki büyük kafede oturup bir bardak ılık süt içerken, bir süpriz yapacak güneş, gösteriverecek belki, bulutların arasından sarı, sıcak yüzününü.  Ardından, karşımda duran senin hayal gözlerine bakıp yine çekilivereceğim

anılarıma. 

Her bir buluşmasında iki dudağımın, adın birbiri ardına, fısıltıyla tekrarlanıp duracak.  Sen gözlerini gezdirirken yüzümün çizgilerinde, dirseğini dayadığın masaya , işaret parmağınla yine anlatamadıklarını yazacaksın. 

Öylece izlerken seni, varlığım havada asılı bir sarkaç gibi, zamanın iki üçü arasında ağır ağır sallanıp duracak. 

Ben bir düşten bir diğerine, son sürrat izini süreceğim varlığımın.

 

İzmirdeki evimizde, büyük odada; daha önce büyükannemin olan, o büyük yatakta uyanıyorum.  Bu odayı ne çok özlediğimi hatırlıyorum ansızın.  Büyükannemin şevkatiı,ağır beni her saat yanına ,küçük kollarına çağıran kokusunu, özlemle duyumsuyorum.  Korkulu gecelerimde sığındığım bu yatak o zamanki kadar büyük ve sıcak sarmalamış beni.  Hiçbirşey

değişmemis.  Herşey eski, kendi gerçekliğinde, hiç dokunulmamıs.  Çocukluk sabahlarımdan kalma bir alışkanlıkla uzun uzun tavan süslerini seyrediyorum.  Yalnızım.  Büyükannem yok.  Sadece ona ait bir sıcaklık hissi var her yanımda.  Sanki yine sabahlara kadar küçük güçlü elleriyle, sırtıma, omuzbaşlarıma dokunup beni ısıtmış, korkularımı dindirmek için teselli etmiş, baş ucumda dualar okumuş gibi.  Şimdi de o zamanlardaki kadar mutlu ve dingin olduğumu düşünüyorum.

Alt kattan, mutfağımızın olduğu yerden gelen radyonun sesiyle bir anda boşalıyor gözyaşlarım.  “Annem” diyorum usulca.  Eski günlerdeki gibi, mutfakta çalışırken radyo dinliyor, dinlerken eşlik ediyor hıü şarkılara.  Bana kahvaltı hazırlıyor olmalı.  Okul yok, demek ki hafta sonu, yoksa çoktan uyandırırdı beni.  Kızarmış ekmek, tereyağ ve yazdan kalma incir reçelinin tadini duyumsuyorum zihnimde.  “Annem” diye yineliyorum.  Hala yaşıyor.  Ama çok yıllar önce yitirmemiş miydim onu? Yataktan kalkıp kapıya yöneliyorum.  Hemencecik göreyim istiyorum annemin aydınlık yüzünü, boynuna atılayım, dolgun gerdanından küçük küçük öpeyim istiyorum.  Ona anlatacağım ne de çok şey var.  Bilmediği, tanık olmadığı, köşe bucak sakladığım, benim bir başıma yaşadığım, yaşamak zorunda kaldığım, ne çok şey. . .  Aceleyle kalkıyorum yataktan, uzanıp kapının pirinç tokmağını,  çeviriyorum.  Dokunduğum herşey, yatak, kapının tokmağı, tutunduğum duvar, dokunuşumdan merkezi bir ivme alıp suya düşen damlacıkların yüzeyde oluşturdukları dalgalar gibi bir süre halka halka açılıyor, sonra usul ve dingin tekrar ulaşıyor eski gerçekliğine.  Kapıyı açıyorum, çocukluk geceliğim içeri dolan havayla beraber ağır ağır dalgalanıyor.  Az sonra ulaşacağımı düşündüğüm koridora aceleci bir adım atıyorum, ama koridor yok.  Koridorumuzun olması gereken yerde büyükoda var.  Ne tuhaf ben yine aynı odaya geçiyorum.  Aynı odadan çıkıp aynı odaya geçiyorum.  Sonra dönüp ardımda bıraktiğim kapıyı tekrar açıyorum, giriyorum yine aynı odaya.  Şaşkın, ağlamaklı birkaç kez çıkıyor ve her seferinde ardımda bıraktiğim aynı odaya tekrar tekrar giriyorum.  İki oda da ayni.  Çıkmak istiyorum bu odadan.  Annem aşsağıda, sesini duyuyorum. Ona ulaşmam lazım. 

Bana çok uzaklardan gelip kulaklarımda yankılanan, hüzünlü şarkı hiç de tanıdık, bildik değil.  Sözleri bir garip.  Annemi görmek istiyorum.  Haps edilmiş bir kuş gibi güçsüz, çaresiz hissediyorum kendimi.  Yakıcı bir özlem duygusu delice sarıyor beni.  Bir yol arıyorum, çıkış yolu.  Camlarına koşuyorum odanın, sakızbeyazı tül perdeler dalgalanıyor.  Ardında sokağımızın görüntüsünü barındırıyor olmalı.  Pencereyi açıp dışarıya seslenmek, bana yardım edin diye bağırmak istiyorum.  Ama  pencereler yok.  Duvar örülmüş camlarımıza.  Zamanla yosun tutmuş tuğlalar, çıplak, sıvasız.

Paniğe kapılıyor, var gücümle bağırmak istiyorum.  Aşağıda olduğunu bildiğim annem tek kurtarıcim.  Bir anda radyodan gelen müzik sesi öylesine yükseliyor öylesine yükseliyor ki, bastırıyor benim cılız çığlığımı.  Radyodaki şarkı tamamlamak üzere olduğu kreşendo’da Kaçış Yok diyor.  Her iki oda da aynı.  Gerçekle düş aynı.

Çöküp kaldığım kapı aralığında, ağlıyorum.  Sesim bastırılmış, boğuk.  Tüm hıçkırıklarım içime içime akıyor.  Tam ortasındayım iki aynı odanın.  Bir sağımdaki bir de solumdaki odaya bakıyorum.  Hiç fark yok.  Tam tamına aynı.

 İyi sırlanmış, usta işi taş aynalardaki yansımalar gibi.

Ya da;

 durgun bir suyun aynamsı yüzeyi, dalga dalga yansıtıyor bir odayı bir diğerine.

 

Zihnimde duyduğum ses, büyük, karanlık, ürkütücü dağlara ard arda çarparak yankılanıyor. 

Bir odayı, bir diğerine,

bir odayı, bir diğerine,

bir odayı bir…………………………. .

| Dergiler, Öykü, sayı 8 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Televizyon

01 Haz 2008

Fehmi Özgök

Sen konuşma
Ben senin yerine konuşuyorum
Sen otur dinle.

Sen düşünüp de kafanı yorma
Ben senin yerine düşünüyorum
Sen otur izle

Sen üretme;
Ben senin yerine üretiyorum
Sen otur keyfine bak sana ne

Sen yeme içme;
Ben senin yerine yiyor içiyorum
Sen otur bak öylece.

Sen yaşamaya özenme
Ben senin yerine yaşıyorum
Sen ölsen de.

| Dergiler, sayı 8, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Ruh Vestiyeri

01 Haz 2008

Sadık Yemni

Canımı yavaşça ılık suya salıyorum. Baygınlık ölüm taklidi yaparcasına geliyor ve gidiyor. Ruhumu vestiyerden almaya yakınım. Vestiyercinin çürük benzi öfkeli. Ölüm korkusundan sıtkımı sıyırabileceğimi öngöremediği için gazabı suretini burmuş. İnsan kalıbından iyice taşmış durumda. Sıfatların tanımlamakta yaya kalacağı görünümü kapalı göz kapaklarımın ardından nüfuz ediyor beynime. Hışırtı tıslatan dili anlamadığım kelimeler sarfetmeye devam ediyor. Üzerime saldığı  ağır dehşete rağmen kararlıyım. Tiksintimi bastırmak için küvette giderek kızıllaşan suyu ellerimle girdaplıyoum. Geri dönüşsüz pişmanlık çağrıştıran bir eylem. Can suyu köpüklerine boş gözlerle bakıp durmaktayım.
Annem ve babam oturma odasındalar. Cuma akşamı. Saat 21.03. Bir dizi eşliğinde zeytinyağlı pırasanın lezzet tayfını tartışıyorlar. Kızkardeşim odasında ders çalışıyor numarası yaparak çetliyor kendini. Onlara birazdan vereceğim gam ve şok için üzgünüm. Lavabonun üzerindeki aynaya sakızla yapıştırdığım kağıda. Sorunlarım vardı. Kaldıramadım. yazdım. Çekecekleri acıyı biraz olsun azaltmak için sizleri çok seviyorum cinsinden sözcükler eklemedim.
Bugün yaşgünüm. Perşembe olduğu için yaşgünü partisini cumartesiye ertelediğim mavalını herkes yuttu. Son cumartesim dört gün geride kaldı.  19 yaşında bilincim sonlanıyor. Ölümden sonraki hayata inanmıyorum. Kuvantum fiziği ile new age karışımı zırvalara da karnım tok. Ruhumu vestiyerden geri alacak numaramdır 19. Algım sonlanacak. Beni ben yapan en önemli şeyi artık hatırlamaz hale geleceğim.
Her şey on bir ay önce başladı.
Bir yaz akşamı birinci kattaki uzak bir akrabamızın nuh nebiden kalma televizyon antenini düzeltmek için çatıya çıktım. On dakikada işi hallettim. Çatıya daha önce birkaç kez çıkmışlığım vardı. Etrafımız yedi sekiz katlı apartmanlarla çevrilidir. Bizim dört katlı ve çatısı eğimli apartmanımızın penceresiz yan yüzüne bakan çift daireli apartmanın, üçten itibaren sayarsak, on iki dairesinin perdeleri açıktı. Bir sürü kimseyi aynı anda çeşitli şeyler yaparken görmek gözlemci yanımı uyarmıştı. Küçük bir yaradan içeri sızan mikropçuklar.
Ruh vestiyercisi o gece bana geldi. Tecessüs kalıbındaydı. Erotik bir parfüm sürmüştü.  Oturma ve yatak odalarının pencerelerinden dışarı sızan hayat parçalarından bir elbise vardı üzerinde. Git bak. Orada. Sıradan yaşamı sıradan yaşamların yardımıyla sıradışı formatlara indirge demekteydi. Saat iki buçuk falandı. Evde yalnızdım. Ailem dayımların Eski Foça’daki yazlığındaydı. Üzerimdeki tek giysiyi kalçamdan sıyırdım ve kapıyı aralayıp dışarı süzüldüm. En üst katta oturduğumuz ve karşı dairedeki yaşlı çift aylardır başka şehirde olduklarından görülme riskim çok azdı. Evin anahtarını bir ip yardımıyla kolye yapıp boynuma asmıştım. Bu şekilde komşu apartmanlardaki hayatları gözleyen genç bir adamın öyküsünden etkilenmiştim sanırım.
Daha önce çeşitli yerlerde raslantıların azizliğiyle insanların gizlice icra ettikleri bazı durumlara tanık olmuşluğum vardır. Taşaklarına pudra süren yaşlı bir amca, minicik beyaz bir külodu giye çıkara test eden yeni yetme bir kız, koynundan çıkardığı paraları sayan bir şişman teyze, cebinden dökülen minik hapları telaşla yerden toplayan dalgın bakışlı bir abi gibi. Ama ilk geceki durum çok farklıydı. Bu farkın karşı konamaz çekiciği şimdi ölüm nedenim.
Yaz gecesi iki otuz dörtte on iki dairenin hemen hepsinde hayat tamamiyle uyku fazına geçmemişti. Televizyon seyredenler, kağıt oynayanlar, telefonla bitmez tükenmez konuşmalar icra edenler, oturma odasında volta atanlar, divanda sevişenler, tartışanlar, yemek yiyenler yaz gecesini uzun kullanma kredisinden yararlanmaktaydılar. O’nu hemen göremedim. Seyirle oyalanırken içimde bir isteksizlik, sıradan yaşamlara gözlemsel müdahalenin verdiği bir çeşit bıkkınlık duygusu belirmişti ki, beşinci katın bana göre sol dairesinin oturma odasında oturan kızı farkettim. Üzerinde sarı bol bir tişört ve etek vardı. Divanda kaykılarak oturmuştu. Ayakları çıplaktı. Kulağında mp3 vardı, elinde de bir kitap. Yıldırım gibi eve gidip küçük dürbünü alıp geldim. Ne okuduğunu merak etmiştim. Kahverengi eteğinin zaten saklamadığı yerleri değil. Ben çet kuşağından olmama rağmen okurobur biri olarak yetiştim. Annemi kopyaladım sanırım. Babam ve kız kardeşim bizim cinsimizden değiller.
Döndüğümde yoktu. Perdeleri açık duran üç camdan da görünmüyordu. Dakikalar geçti. Işığı hâlâ yanan oturma odasına geri gelmedi. Beni farketmiş olabileceği fikri pek baskılı değildi. Bacaya dayanmış otururken görülebileceğimi hiç sanmıyordum. Sabırla bekledim. Işık sönmedi, kız da geri gelmedi. Arka taraftaki yatak odasına gitmişti belki. Işığı da açık unutmuştu. Bunların mizansen, heyecan damarının cidarlarını geren bir gizemli oyun olduğunu çok sonra, iş işten geçtikten sonra çakozlayabildim ancak.
Ertesi gece iki civarında dünkü kıyafetimle bacanın önünde yerimi aldığımda kız oturma odasında dans etmekteydi. Yalnızdı. Üzerinde kırmızı bir atlet ve sarı bir pantolon vardı. Yüzü hoştu. Yuvarlakları iddialı değildi. On yedi yaşlarında falandı. Sıradan seksi görünümü yerini hızla tekinsiz bir gizemliliğe bıraktı. Davranışları normal gibiydi, ama yolunda olmayan bir şeyin kokusunu almıştım. Dürbünü yüzüne odaklayınca göz göze geldik. Sol gözünü kırptı. Az kalsın dürbünü elimden atıp ayaklanacaktım. Kendimi toparlayıp tekrar baktım. Hafif bir ritimle dansa koyulmuştu yeniden. Kalbim deli gibi atıyordu. O mesafeden bacanın kara gölgesinde beni göremezdi. Bir raslantı olmalıydı. Kız bir ara durdu. Ellerini beline koyarak bana doğru baktı. Dürbünü yüzüne çevirdim yeniden. Bakışları benim tarafıma dönük değildi. Birden geri döndü ve seri adımlarla odadan çıktı. Sabah beşe kadar geri gelmedi. Yatağa girdiğimde kızı bulmaya karar verdim. Bu semtte doğmuş büyümüştüm. Kızı hiçbir yerden tanımıyordum. Yeni taşınmışlardı belki. O apartmanda oturan birini tanımaktaydım. Kıl tipin tekiydi. Ama samimileşecektik yakında yeniden.
Aradan bir hafta geçmişti. Apatmanın beşinci katında oturan genç kızı ne sokakta görebilmiş, ne de hakkında tek bir malumat elde edebilmiştim. Camlardan gördüğüm bir çok kimseye berberde, kasapta, bakkalda, otobüs durağında, markette raslamaktaydım, ama o adını dahi bilmediğim kız sır kalmıştı. İki kat üstünde oturan eski arkadaşım bile kızı görmemişti. Yazdı. Belki ailesi yazlıktaydı. Evde yalnız kalmaktaydı. Sokağa pek çıkmıyordu. Bazı şeyler daha o sıralardan garipti. Kız her gece oturma odasındaydı. Hep yalnızdı. Sabaha kadar kitap okuyor, dans ediyor, bir şeyler yazıyordu.
Bu arada o apartmandaki hayata da dalmaya başlamıştım. Dalmak diyorum çünkü sıradan bir gözlem değildi. Bakışlarımı kime çevirirsem sanki elimde dürbün varmış gibi o tarafa yaklaşıyordum. Kulaklarım da aşırı hassaslaşmış gibiydi. Yirmi metre mesafeden konuşmaları duyuyor ve bazı kelimeleri sökebiliyordum. Bunları yaparken saatin nasıl akıp gittiğini bilmiyordum. Gün doğarken garip bir dinçlikle eve dönüyor, ama başımı yastığa koyar koymaz derin bir uykuya dalıyordum.
Ailem tatilden döndü. Kimse bende bir değişiklik farketmedi. Annem biraz zayıflamışsın demekle yetindi. Onlar varken çok dikkatli olmam gerekmekteydi. Her gece çırılçıplak bacanın dibinde yerimi alıp apartman hayatını o sıradan görünümlü gizemli şovuna dalmaya devam ettim. Ağustos sonunda havalar sıcaktı hâlâ. Sonbahar ve kış gelince gözlemlerime giyimli ve şemsiyeli olarak devam edecektim herhalde.
Bir gece bütün hayatlarla birlikte o kumral saçlı kızı da seyrederken ansızın soyunmaya başladı. Yüzü bana dönüktü. Sadece sarı külot ve sutyeniyle camın hemen önünde durmuştu. Başını bir melodiye uygun şekilde sallamaktaydı. Tam o sırada yağmur çiselemeye başlamıştı. Gün boyunca aldığı ısıyı geri vermekte olan kiremitler gibi tenim de keyiflenmişti. Kamışım sertleşmiş ve elim benden habersiz harekete başlamıştı. Geceler boyunca sayısız sevişmelere, frikiklere tanık olmuş, ama tek bir kez bile mastürbasyon yapmamıştım. Dediğim gibi kızın iddialı yuvarlakları da yoktu. Seksi bile denemezdi. Başka bir hali vardı. İzahı o anda zor olan bir farklılık. Artık kim olduğunu, yani ne olduğunu tahmin edebilmekteyim.
Bir şey duygularımı ateşlemişti. Hızla olup bitti. Şaşkınlıkla ne yapacağımı düşünürken yağmur birden hızlandı. Su ilaç gibi gelmekteydi. Bir çeşit arınma haline girmiştim. Bedenle ilgili olmadığını şimdi iyi biliyorum. Su, içinde bulunduğum hipnozu arındırıyordu bir şekilde. Ve o kızı yeniden gördüm. O gece iki ilke imza atmıştım. İkincisi yaşam boyu esaret fermanımdı.
Camın önünde duran kız kadın formundan sıyrılmıştı. Üzerinde sayısız siyah benekleri olan dev bir plastik çamur gibiydi. Canlı dokulara sahip bir sakız kütlesi. Sayısız duyargalara sahip bu amorf kütleyi görmenin içime saldığı dehşetle yerimden doğruldum ve hızla aşağıya indim. Her tarafım zangır zangır titreyerek evimin kapısını açıp içeri süzüldüm. Sıradan kabuslara gebe uykuları kıskanarak odama girdim. Kurulandım. Pijamamın altını giyerken kapı çaldı. Önce O geldi sandım. Kız kılığına girmiş insan olmayan yaratık asıl suretini görmemi cezalandırmaya gelmişti. Bu beklentim doğruydu, ama gelen O değildi.
Kapıcıydı. Yanında uzun boylu bir adam durmaktaydı. Kapıyı babam açmıştı. Bizim çatıda birini görmüşlerdi. Hırsız olabilirdi. Merdivenlerde ıslak ayak izleri vardı. Hapı yutmuştum. Çatıdan bizim kapıya inen ayakkabısız izler tek kişiyi işaret ederdi. Bunları düşünürken kapıcı izlerin en alt kata kadar indiğini, failin büyük ihtimalle kaçıp gittiğini söyleyince rahatladım. Basamaklardaki fazladan adımların kimin tarafından atıldığını falan düşünebilecek durumda değildim. Hırsız sanılmıştı o esrarengiz gölge.
Bizim eve bir tasallut söz konusu olmadığı için herkes uykusuna dönünce bir şeyi farkettim. Çatı katından dönüşlerde hemen uyuya kalırdım ve hiç rüya görmezdim. Şimdi de tüm heyecanıma rağmen göz kapaklarım altın gibi ağırlaşmıştı. Uyumamak, olan biteni irdelemek isteyen yanım basbas bağırmasına rağmen yatağa serilip bilinç perdelerimi örtüverdim. Bu uyku şu ana kadarkilerden farklıydı. Çünkü O’nun kurduğu gerçekliğe uyanacaktım.
Yeni gerçeklik sabah hızla kendini belli etti. Nereye gidersem gideyim, ne yapasam yapayım gözetlendiğim duygusunu silemiyordum. Her an izleniyorum duygusu bir hücre hapsine benzemekteydi. Işıkları günde 24 saat yanan, sayısız kamerayla kuşatılmış bir hücre hayal edin. Nereye gidersem gideyim, ne yaparsam yapayım, otobüste, üniversitede sınıfta, kantinde, tuvalette, akla gelebilecek her yerde bu duyguyla dolup taşmaktaydım. İçkiyle aram iyi değildi. Alkolle kaçışı denedim. Kusacak kadar içince bile O’nu beynimden silmeyi başaramıyordum. Bayram tatilinde otobüsle şehrimden 1000 kilometre uzağa kaçmayı denedim. Nafile. O şey neyse gözlem ağının dışına çıkamıyordum.
Çağımız gözetlenme, fişlenme ve etiketlenme çağıydı. Her yerde kameraların sayısı artıyordu, ama bu farklıydı. Kameraların giremediği yerler vardı hâlâ. Sözün kaydedilemediği, uyduların gözleyemediği mekânlar vardı. O’nun giremediği tek bir alan keşfedememiştim. Ne yöntemler denediysem de başarılı olamadım. Okulu aksatmaya başladım. Kendi kendime konuşuyor ve odamdan dışarı çıkmıyordum. Ailem sonunda delirdiğimi düşündü. Psikologlara O’ndan söz ettim. Dünya dışı mütecessis bir zeka olabileceğini söyledim. Düşüncelerimizi, hayallerimizi, idrak ettiğimiz her şeyi emiyor ve bunla besleniyor dedim. Antidepresan önermekten öteye geçemediler. En ağır dozlu ilaçlar bile etkin olamadı. Sayısız duyargaların her saniye dokunduğu kırılgan bir üniteydim.
Bir sabah elimde çevredeki bir inşaattan aşırdığım uzun saplı ağır balyoz o apartmana gittim. Beşinci katın kapısını kırıp içeri girdim. Daha beş dakika geçmeden kapıcı ve iki polis içeri girdiğinde bomboş ve eşyasız dairenin oturma odasının penceresinden bizim dama bakmaktaydım. O şey içerideydi ve görünmezdi. Bütün evlerdeydi belki de. Evlerin iç yüzeylerine yaymıştı kendini. Yaşam emen şeffaf dokuları her milimetre karede kıpır kıpırdı. Babam aylardır boş duran dairenin kapısını yaptırdı. Psikologtan raporum vardı. Hapse girmedim. Sokaklarda başıboş gezinerek ne yapmam gerektiğini düşündüm. İşsiz, fakir, hasta, yaşlı, yalnız olanlara bile gıpta ettiğim umarsız anlardı.
O iğrenç yaratığı genç bir kız zannettiğim anlara dönmek istiyordum. Geri kalan ömrümün her gecesini damda geçirmeye hazır mıydım? Beni başka yerlere de sürecekti kuşkusuz. O’nun insan duyularını kullanarak yaşamları gözlediğini düşünmekteydim. Beni akıllı bir kamera yapıyordu. Eve gelip uyuyunca topladığım bilgiyi benden sağıyordu. Bu nedenle ruhumu vestiyerde tutuyordu. Beni yıldırmak için vestiyeri de gösterdi uykumda. Yüzlerce huzursuz ruhun kapatıldığı ucu bucağı olmayan bir tüneldi. Onları da benim gibi insan yaşamlarını izleyen kayıt aracı olarak kullanmaktaydı. Her yaştan, cinsten ve millettendiler. Acı çekiyorlardı. Kızgın yağa atılmış ıstakozlar gibi cızırtılı sesler çıkartıyorlardı. Bu işlevle ömrümün sonuna kadar gidecektim. Yalnız ve düşsüz. Ömür boyu kontratla çalışılıyordu. Anneannem rahmet der, yağmur beni uyandırmıştı.
Su gözümün bağını yıkamış götürmüştü. Vestiyeri farketmiştim. Ruhumu her saniye baskı altında tutan mekanizmayı algılamıştım. Başka türlü topladığım bilgileri sağamazdı. Bendeki bilgiyi indirmek için hiç aralıksız gözlemlenmem gerekiyordu. Günde yirmi dört saat çalışan bir çevrimiçi olmaya dayanamadım.
Canımı suya salmaya karar verdim. Ruhumu vestiyerden geri alıp evrenin öğütücü kargaşasına salacağım. Kendime vereceğim en anlamlı yaşgünü hediyem olacak. Sonuncu baygınlık üzerime abanırken dudaklarım güç bela aralanıyor.
“Numara 19 lütfen.”

| Dergiler, Öykü, sayı 8 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Onsekizine Ekmek Banarken

01 Haz 2008

Osman DUman

Babasını küçük yaşta kaybeden Yavuz daha çocukken tanışmış yoksullukla. Hafıza teyzeyse genç yaşta alışmış fitreye zekâta. Bu yardımlarla Yavuz’u büyüttüğünü söyler annem. Ne zaman Yavuz’dan açılsa konu ‘babasından kalan şu ev de olmasa’ diye tamamlar sözlerini. Annem o kadar çok tekrar etmiş olacak ki ‘hep bir evim olsun, sonra çocuğum olsun’ diye söylenirim sağda solda.

Kapı komşumuz Hafıza teyze oğlunu, on yedi yıl önce soğuk bir kış günü şu sözlerle uğurlamış kapıdan.
—Oğlum dışarıda gene kar yağıyor, ayakların ıslanacak be Yavuz’um
—Anacım merak etme sen bütün gün sobanın yanında çalışıyorum zaten, hemencecik kuruyorlar.
—Yenisini alsak, hiç üşümese ayakların
—Ana hem yırtığı bile yok. Bakkal Remzi efendiye de söz verdik bu ay, borcumuzu kapatacağız diye.
—Oğlum kışta kıyamette…
—Ana zaten havaların ısınmasına ne kaldı, çiçekler açacak neredeyse kayısı da
—Akıllı Yavuz’um benim. Varır varmaz ayaklarını kurut emi sobada.
—Tamam anacığım, merak etme sen.
—Peki güle güle oğlum
—Güle güle ana

Annemin anlattıklarına göre hafıza teyzeyle oğlunun son konuşmasıymış bu. İşten çıktıktan sonra bir daha gören olmamış Yavuz’u. Ne ölüsüne rastlanmış ne dirisine geçen onca yılda. Ümidini yitirmeyen bir tek Hafıza teyze kalmış bizim mahalleden, üstelik Yavuz’suz on sekizine ekmek banarken

Hafıza teyzenin gece eve gelmeyen oğlunu merak etmesi üzerine gittiği iş yerinde, arkadaşlarına sorduğu ilk soru şu olmuş;

—Yavuz’um dün sobada ayaklarını ısıttı mı?

Arkadaşlarının dudaklarından süzülen cevap ne zaman aklıma gelse hep gözlerim yaşarır.

—Teyzecim burada soba yok ki…

| Dergiler, Öykü, sayı 8 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Yolculuk – 2

01 Haz 2008

Mesut Balık

(Yolculuk – 1′in devamıdır)
Yavaş yavaş hareket eden trenin penceresinden içeriye sızan çamların hoş kokusu, ne kadar da huzur verici. Aynı dili konuşan irili ufaklı binalar serpiştirilmiş yemyeşil bir örtüye. Bir yerlerden bir yerlere çağlayıp duran, hayat dolu gençlik seli. Kulağıma ulaşan kuş seslerine, gitar çalan entel görünümlü gencin melodisi karışıyor. Ardından hayranlarının alkışları. Birisi arkadaşlarına heyecanlı heyecanlı birşeyler anlatıyor, arada sırada ellerini, kollarını da kullanarak. Ne kadar da hayat dolu, kıskanilacak kadar. Onu bu kadar çok heyecanlandıran konu ne olabilirdi ki acaba? Kaç seferdir sınavlarını alamadığı dersin kendisine zıt giden hocası, bir türlü kadir kıymet bilmeyen kız arkadaşının artık çekilmez hale gelen kaprisleri, insafsızca zam yapan ev sahibinin bitmek tükenmek bilmeyen para hırsı, türlü teknik hilelerle donatılmış bir filminin hikayesinden ziyade, göz kamaştıran ve de akıl karıştıran sahneleri. Hepsi de çok uzaklarda terkedilmiş vagonlar aslında.
-Biletiniz lütfen.
Sol cebimdeki kağıt parçasını uzattım, beni büyülemekte olan dışarıdaki hayat dolu dünyadan gözlerimi kısa bir an için bile çekmeden.
-Ne o evlat, oldukca uzaklara gitmeye niyetlenmişsin.
Kulaklarıma ulaşan bu ses, tanıdığım birisini anımsatmıştı bana. Hızlıca çevirdim başımı.
-Hulusi Hocam. Siz ha!
Arkaya taranmış, hafif beyaz saçları, uçları inceltilmiş, yukarıya doğru kıvrılan ince bıyıkları, tebessümü eksik olmayan geniş yüzü, hayat dolu gözleriyle karşımda duruyordu, yıllarını üniversiteye adamış bu sevecen insan, kucaklaşıp sarılmaya davet eden en babacan tavrıyla.
Sağ elimi omzuma koydu. Biraz önce dalgınlıkla ona vermiş olduğum fotoğrafı cam kenarındaki küçük masacığın üstüne bıraktı. Karşısındaki insanın ruh halini anlamaya istekli bir yüz ifadesiyle şöyle bir gözlerime baktı.
-Bu yolculuklar için çok gençsin evlat. önünde daha yıllar var. Hadi benim yaşımda olsan neyse. İnsan yaşlandıkça, vagonlarının sayısı gittikçe artıyor.  Emekli olduğumdan beri duramıyorum olduğum yerde.
-Hocam çok oluyor mu emekli olalı?
-Siz mezun olduktan kısa bir süre sonra okuldan ayrılmaya karar verdim. Zaten son dönemlerde öğrencilerin derslerime olan ilgisi epeyce azalmıştı. Ben de eskisi kadar heyecanla derse girmiyordum. Sanırım sahneden çekilmenin zamanı çoktan gelmişti de geçiyordu bile.
-Peki şimdi memnun musunuz hayatınızdan hocam?
-Memnun olmayıp da ne yapacağım. Artık kilometreyi doldurmak üzereyim.
Bir an durakladı sonra devam etti.
-Düşünmeye çok vakti oluyor insanın. Aslında hep neyi hayal etmişimdir biliyor musun?
-Neyi hocam?
-Gece gündüz trenlerde yolculuk etmeyi. Bir bilet kontrolorü olarak çalışsaydım daha çok mutlu olurdum herhalde. Düşünsene ne zevkli olurdu, bir yerlerden bir yerlere gitmek, değişik değişik insanların arasında.
-Gerçekten ister miydiniz?
-Hem de nasıl. Üniversitede ders verdiğim yıllarda aklıma birkaç fikir gelmişti. Örneğin koltukların arkasında, trenlerin tarihçelerini anlatan kitapçıklar bulundurmak. Boş bir zamanımda böyle bir örnek hazırlamıştım. Atılmamışsa eğer, oyuncak trenlerimin bulunduğu odanın bir köşesinde olması lazım.Ya da biletlerin seri numaralarından yola çıkarak, belli dönemlerde çekilişler yapıp, trenlerle ilgili hediyeler dağıtmak. Yetkililere bunlara benzer bazı fikirlerimi yazıp göndermiştim. Sanırım beni pek ciddiye almadılar.
-Belki meraklı bir yetkili zamanı geldiğinde önerilerinizi unutuldukları yerde bulur, ortaya çıkarır, ve de hayata geçirir.
-Kim bilir evlat, belki de kim bilir…Neyse anlat anlat bitmez. Ben en iyisi yoluma devam edeyim.
-Hocam sizinle bunca zaman sonra karsilastigimiza çok sevindim.
-Ben de evlat ben de. Bakarsın yine bir gün karşılaşırız, başka bir vagonda.
Ne tuhaf, bana mesleğini çok seviyormuş gibi gelirdi. En azından derslerini anlatırkenki tavrı öyleydi. Kimse derslerini ciddiye almıyordu. Bense dersi dinliyormuş gibi görünüp, Esin’in olduğu alemlerde dolaşıyordum.
Bir keresinde bana doğru yaklaşarak:
-Derslerimi dinleyen tek bir kişi bile olsa, anlatmaya devam edeceğim, demişti, bütün sınıfın iyice azıttığı, moralinin oldukça bozuk olduğu bir anda. Son sınavda en yüksek notu aldığımda da, hafif alaycı gözlerle sınıftakilere doğru bakarak:
-Gördünüz mü, dersi takip eden belli oluyor, demişti.
Kopya cektigimi bilen arkadaslarım basmışlardı kahkahayı ardından.

…….…
Ağır ağır hareket etmekte olan treni görünce geçmişlerini özlemle hatırlamışlar mıydı bilmiyorum. Başı sonu belli olmayan bu meydanda, kendilerine hiç de yakışmayan bir sessizliğin içine gömülüp kalmışlardı, büyük çarpışmaların yaşandığı bir savaş sonrası sessizliğine. Yan yana dizilmiş, üst üste yığılmış bu cansız varlıkların arasında gizlice gezinen, zaman zaman sallanan bir ağaç dalında, ya da yükselen bir toz bulutunda kendini belli eden rüzgar, bir ağıt gibi derin ve de dokunaklı. Son bir kez tüm güçlerini toplayıp arkamızdan gelmek istiyorlardı sanki. Onları bir arada tutan, sırf mesaisini doldurmaya çalışan bir bekçinin tavrındaki tel örgüler, onlara karşı hiç direnmeyeceklermiş gibi duruyorlardı. Ne kadar uğraşsa da hiçbir zaman hedefine ulaşamayacağını bilen birisinin çaresizliği bulaşmıştı, çoktan sönmüş olan kırık dökük farlarına. Yine de herşey bitmiş değildi. En azından birkaç afacanın oyunlarına mekan oluyorlardı. Bu kırık dökük arabaların arasında saklambaç oynamak ne kadar da zevkli olurdu ama… Onların arasına karışsam. Sorumluluklarımdan sıyrılıp tekrar çocuk olsam. Düşünmesem sadece duygulansam. Lacivert arabanın içindeki afacanlar nereye gitmeye hazırlanıyorlar bilmiyorum. Ama ben olsam masallardaki ülkelere giderdim, aracın önünde dikelmekte olan çocuğu da ikna ederek. Sanki o hep burada yaşamış gibi. Zamanla arabaların rengi üzerine bulaşmış, birbirine karışmış.  Elindeki sopayla, önünde duran lacivert renkli metal kutuya amaçsızca vuran çocuk, sanki izlendiğinin farkında. Bana doğru bakıyor bir an. Uzaklaştıkça, şiddeti gittikçe artan sesler ulaşıyor kulağıma, öfkenin karıştığı sesler.
Sağı solu delirmişçesine yumruklayan kişi, kapının açıldığını farkedince, hızlıca vagonu terk etti, bir bacağını tam olarak kullanamamasına rağmen. Belli ki korkutmuştum onu. Oysa biraz meraktan, biraz da yardım edebilme isteğimdendi onu rahatsız edişim.
Kapılar açıldı kapılar kapandı. Boş koltukların rahatça yolculuk ettikleri vagonlardan akıp geçtik, onların rahatını bozarak. Gittikçe yorulan bacaklarım için belki de saklambaç oynamak daha uygun olurdu. Son kapı açıldı, son kapı kapandı. Kalp atışlarını duyuyordum, nefes alıp verişini. Ter kokusu karışmıştı, hızlıca ciğerlerimize çekip bıraktığımız havaya.
Yavaşça geriye dönen yabancı, sonunda sessizliğini bozmuştu.
-Bırak artık peşimi, çık git hayatımdan.
-Kadir…
Yüzündeki ifade öyle yerleşmişti ki hafızama, yıllar boyu terketmeyecekti beni. Yüreğindeki kırgınlık ve de kızgınlık ağır gelmeye başlamıştı, bütün vücuduna. Öfkenin resmini yapmam istenseydi şayet, sadece onun gözlerini kağıda işlemem yeterli olurdu sanırım. Bir zamanlar dostça selamlaşmalarımıza ve kucaklaşmalarımıza tanıklık etmiş olan elleri yumruk olmuş, sanki parmaklarının arasında ben eziliyordum
- Neden seni hatirlayip duruyorum ki ben? Seninle karşılaşmak zorunda mıyım hep?
-Kadir ne olur böyle söyleme, çok üzülüyorum.
-Üzülmek ha! Sen bilir misin üzülmenin ne olduğunu? Herkesten kaçmanın, geçmişle yaşamanın, insanın içini kemirip duran o yalnızlığın ne olduğunu?
-Ben de çok yalnızım Kadir. Hem de tahmin edemiyecegin kadar cok.
-Sus, seni duymak istemiyorum. Hepiniz ne güzel sınavları kazanıp üniversitelere gittiniz. Ya ben? Bütün hayallerim suya düştü. Futbol hayatım da. Dost sandığım sizler bir kerecik bile olsun arayıp sormadınız beni. Öyle ya, yeni yaşamlarınızda eskilere ne gerek vardı ki?
Ne dese haklıydı. Çok yoğundum. Hep aramayı düşündüm ama fırsat olmadı. Böyle diyemezdim, sustum. Zaten uzun olan boyu, daha da uzamaya başlamışıi sanki. Kıvırcık gece siyahı saçları gittikçe gürleşiyor, gözleri iyice incelip kararıyor, rengi iyice atmış beyaz yuvarlak yüzü, genişledikçe geriliyor, hala kuvvetli görünen elleri iyice irileşiyordu. Belki de sadece ben küçülüyordum bu öfkeli bakışların altında.
Beni dinlemek istemeyen kırgın ve de kızgın dostumun bu halini görmeye dayanamıyordum artık. Gözlerimi kapadım bütün gücümle, tekrar açılsınlar istemiyordum. Sesler dolaşıyordu etrafımda. Birbirinin içine girmiş konuşmalar.
Amcam yine her zamanki gibi öğütler veriyordu. Ama bu kez lacivert arabasını vermeye ikna etmiştim. Çok sevinçliydim. Dinlemiyordum onu, hayaller kuruyordum.
Esin babasının ne kadar hızlı araba kullandığını anlatıyordu zaman zaman hayranlıkla. Onu büyük bir heyecanla dinliyordum hep, seviyordum.
Kadir neden ciddi görüntüsüyle her teklifime karşı çıkardı? “Bu fırsat bir daha elimize geçmez” deyişim içime tam olarak sinmemişti ama. Heyecanlıydım.
Kadir Esin’e ne kadar süratli araba kullandığımı anlattıkça hayranlığı artacaktı bana. Hızlandıkça, aşkına, ona daha da yakınlaştığımı hissediyordum. Her dönemecin ardında onu bulacağımı hayal ediyordum. Ve son dönemeç. Heyecanlarımızın korkuya dönüştüğü an. Arabayla birlikte savrulan  geleceklerimiz.
Kadir’in koltuk değnekleriyle futbol yaşamına veda edişi.
Esin’in öfke dolu bakışlarından, sözlerinden kaçışım, saklanışım.
Birbirinden parça parça kopan gelecekler.
O gün belki de sadece saklambaç oynamalıydık.
Kapı kapandı, gözlerimi açtım. Avazım çıktığınca bağırdım.
-Arayacağım seni. Hem de en kısa zamanda. Söz veriyorum.
Bu sefer duymuş muydu beni?

…….…
Her yer karardı birden, sonra ışıklar yandı. Bir dağı delip geçiyorduk anlaşılan.
Camda görünen babamın aksiydi; kahverengi, ince sarı çizgili takım elbisesi, dedemden kalma cep saatinin, yeleğinin cebinden sarkan gümüs zinciri, yanından hiç ayırmadığı siyah taşlı tesbihi, biraz ak düşmüş hafif dağınık saçları, yine o çok düşünceli dalgın esmer yüzü.
Hep merak etmişimdir neler düşündüğünü, o derin bakan gözlerinin gerisinde saklı duran dünyaları soramadım hiç. “Oku adam ol, bizler gibi sürünme”, deyişin hala kulaklarımda. Herşeyin bittiğini  sandığım zamanlarda, elini omuzuma koyup, “Evlat söyle bakalım, bugüne kadar azmin elinden kurtulan olmuş mu?” diye soruşun, ardından da çok sevdiğin bir eşyayı hediye edişin
Bir keresinde dalgın dalgın oturduğumu  farkedip yanıma gelmiştin.
-Aşk zaman zaman konuşamamaktır, uzaklara dalıp için için düsünmektir. Bazen dilin söylemeye cesaret edemediğini, güzel bir mektup anlatıverir, demiştin.
Cesaretsizliğimin tek şahidi dolma kalemin hala yanimda. Duygularımı açıkca yazıya dökmüş olsaydım…
“Bu kasabada doğdum, Allah bilir ya bu kasabada da öleceğim. Sen kurtar kendini” deyişin hala zihnimde canlı. Mezun oluşumu görmeyi ne kadar da arzu etmiştin.
Keşke şu an elini omuzuma koyup, beni yüreklendirecek birkaç söz söyleyebilseydin.

…….…
Güneş olabildiğince doldurmuştu vagonun her bir köşesini, içim ısınmıştı. Yemyeşil tarlaların arasından ilerliyorduk; biraz oyalanıp, etrafindaki güzelliklerin herbirine uğramak isteyen bir dere misali. Artık ihtiyaçları olmayan kardan şapkalarını çoktan çıkarmış olan dağları bulutlar gizleyemez olmuştu, heybetli cüsseleriyle yükseliyolardı karşıda. Önlerine, sarının ve de yeşilin tonlarının birbirine karıştığı ovaya tek tük evler serpiştirilmiş, birkaç ağaçla birlikte. Bahçenin birinde, bir çınarın gölgesinde, ahşap sandalyede oturup çay içmek, uzun uzun hayallere dalıp. Dışarıya uzattığım başımı okşayan rüzgar ne kadar da şefkat dolu. İlkbahar gelmiş, duyuyorum sabırsızca açmakta olan çiçekleri. Nice zaman sonra geriye dönmüş olan göçmen kuşlara takıldı gözlerim, gökyüzündeki sevinç dolu kanat çırpınışlarına ve de huzur dolu süzülüşlerine.
Birbirine iyice sokulmuş, kalın siyah harfleri bir arada tutmaya zorlanan kara şeritli beyaz levha, asılı durduğu duvarı işgal etmeye çalışmasa, belki de buranın bir istasyon olduğunu farkedemeden devam edip gidecektik. Ama neyse ki durmuştuk, telaşlı ve de gürültülü kalabalığın arasından geçerek. Beni mi karşılamaya gelmişlerdi yoksa?
Kimseler farketmemişti trenden inişimi. Demek ki unutulmuştum. Niye yadırgıyordum ki bunu, aradan bunca zaman geçmiş. Anne babalarıyla dikelmekte olan şık giyimli çocukların yanına birer çanta konuçlanmıştı. Bir gelenektir aslında, kasaba dışına gidilirken en güzel elbiseler giyilir. Çocukların yüzlerinde tarif edilemeyecek cinsinden bir heyecan var. Biraz da tedirginler. Annelerinin çoğunun bir eli çocuklarının başında, bir eli mendilli, gözlerinde. Babalar aynı ritmi tutturmuşlar, ciğerlerinin en derin köşelerine kadar inmiş olan dumanı bulutlara ulaştırmaya çalışıyorlar. Ara sıra birbirleriyle konuşuyorlar, heyecanlarını belli etmemek için olağanüstü bir çaba sarfediyorlar. Çoğunu tanıyorum bu insanların. Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen hiç yaşlanmamışlar. Sanırım doğal hayatın nimetleri bunlar. Şehrin, insanı her geçen gün azar azar eritip yok eden o stresli günlerinden çok uzakta buralar. Çalar saatlerin horoz, rengarenk bahçeleriyle her ev sahibinin birer manav olduğu yerler.
Birazcık ileride, yere diz çökmüş olan sakin tavırlı, şık giyimli kadın, sırtı hafif bana dönük olan mavi takım elbiseli küçüğün elinden tutmuş bir şeyler anlatmakta. Yavaş adımlarla ve de meraklı bakışlarla birazcık daha yaklaştım onlara doğru.
Kumral yüzüne değen güneş, hafifçe dalgalanan düz uzun saçlarında yansıyor, binlerce parıltıya dönüşüp etrafa saçılıyordu adeta. İnsana huzur veren bu sesin sahibi, daha iyi yerlere gelebilmemiz için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış olan ilkokul öğretmenimiz Münevver Hanımdı.
Heyecandan yerinde durmakta zorlanan ufaklık, öğretmeninin elinden kurtulsa biran için, uçup gidiverecekmiş gibi.
-Öğretmenim, annem geç kalmaz değil mi?
-Merak etme oğlum, birazdan gelir. Sakin ol, heyecanlanma.
-Öğretmenim korkuyorum, ya bu sınavı kazanamazsam.
-Düşündüğün şeye bak. Sen elinden geleni yaptın. Dünyanin sonu değil ya. Kaygılanma bu kadar.
-Uğraşıyorum ama olmuyor bir türlü öğretmenim.
-Biliyorum yavrum, biliyorum, kolay değil.
Başını yere  doğru eğdi. Çok duygulanmıştı sanırım.
-Oğlum bak, poğaçaları yetiştirdim sana.
Öğretmeninin ellerinden sıyrılan mavi takım elbiseli küçük, birden geriye döndü annesinin kollarına atılıverdi.
-Oğlum benim. Bak gördün mü hemen gidip geldim. Evden çıkarken kapının arkasında unutmuşuz torbayı. Yolda arkadaşlarınla birlikte yersin. Bu yeşil torbadakiler Esin’in. Şehire vardığında ona verirsin, olur mu?
-Tamam anneciğim, olur.
Acı acı bağıran trenin sesi yankılandı heryerde. Son bir kez daha sarıldılar, ağlamaklı.

SON

| Dergiler, Öykü, sayı 8 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Fondaki kadınlar serisi:Ben Emine

01 Haz 2008

Nazan Bilen

Ben geldiğimde herkes gitmiş olur. Nadiren birileri mesaiye kalır. Kalan her seferinde bir erkektir. Onu rahatsız etmemek için ilk önce boş odaları temizlerim. Beni görürse ne düşüneceğini bilirim çünkü. Tepeden tırnağa siyahlar içinde, başımda siyah başörtüsü, elimde de şeker pembesi bir deterjan şişesi, hatırı sayılır cüssemle karşısına çıkarsam korkabilir. Aslında daha renkli kıyafetler giyebilmek isterdim, ama o zaman da daha çok dikkat çekerim.
Yaşıtım kadınlar saat beş olunca şirketi ilk terkedenler. Bekleyenleri sevenleri var tabii. Yaş dedim de, bazen unuturum yaşımı. Tahminlerse hep kırk üzeri. Pasaportumu açar bakarım ara sıra tramvayda otururken. Pembe yanaklı, cılız bir tebessüm hatırlatır henüz yirmi dokuz olduğumu. Kendimi yıllar geçtikçe gövdesi kalınlaşan bir ağaca benzetirim. Eğer beni tam ortadan kesseler sadece yağ halkaları görürler. Bir ağaca her yıl yeni bir halka eklenirken ben bu yağ katmanlarına birkaç yılda sahip oldum.

İş dönüşü otobüsten indikten sonra, parkın içinden geçip eve doğru yürürken bir kenarda yığılı duran, kim bilir ne zaman topraktan sökülmüş, enine kesilmiş kütükleri görürüm. İçim her seferinde bir ürperti zelzelesine tutulur. Kalbimden aşağı birkaç küçük Emine daha atlar uçuruma. Düştükleri yer her seferinde meçhuldür, ölü kütüklerle yeşil ağaçlar arasında bir arafta gezinir dururlar tahminimce. Kalpten aşağı ip sarkıtamam hiçbir zaman. İçimden gelmez. Her azalan benle birlikte zayıflayacağımımı düşünürüm gizliden, yoksa giden gider kalan sağlar daha çok ben miyimdir diye, bilemem. Bilmiyorum işte, bilemiyorum. Ne güzel bir kelime bilmemek, ama hemen yanına bir söz kondurmuşlar onun da: bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp diye. Şimdi siz de şaşıracaksınız bu nasıl iş, bir biliyor bir bilmiyor diye.
Durun biraz daha gerilere gidelim, halkaların birbirini sıkıştırmadığı, kızım kadar zayıf olduğum dönemlere. Ama ne fayda o zamanlar zayıflığın kıymeti mi vardı. Ben kendimi görmeden onlar gördü beni.

***
Güzel bir yaz akşamıydı. Komşu köyden birkaç kişi ziyarete gelmişti. Dışarıda renkleri, neredeyse çivileri de atmış tahta sandalyelerde, ince belli bardaklardaki çaylarımızı diz üstü yapmış otururken birden ışıklar söndü. Bardağı hemen yere bırakıp dikkatli adımlarla mutfağa yürüdüm. El yordamıyla aradığım, herkesin evinde aynılarından bulunan orta boydaki beyaz mumlar sırra kadem basmıştı. Çekmece her kurcalayış sonrası yenilediğim bul emrine “yok” diyordu. Bu yoku işiten babam küçük kardeşimi komşuya gönderip büyük el fenerini ödünç almasını söyledi. Göz gözü görmeliydi.
“Gııız ocağı yak ta çayı üstüne koy ısınsın,” diye bağırdı annem göz görmeyince kulağın da işitmediğinden yola çıkarak.
Alevin mavi ışığı mutfağı aydınlattığında kız kardeşimin de yanımda olduğunu gördüm. Herkesten önce çaylarımızı tazeleyip, millet ikinci bardaklar için beklerken biz bergamot çayımızı fazladan zevkini çıkartarak yudumladık.
Annemle babam elektriğin kesilmesi kendi kabahatleriymiş gibi binbir nefsi müdafa tekniği uygularken ben bu özürlerin neden kusurdan bu kadar büyük olmalarını anlamaya çalışıyordum. On beş yaşındaydım, inceciktim, upuzun, katmerli saçlarım vardı, babam yazları Türkiye’de kışları Hollanda’daydı, yani Avrupa’ya açılan bir arka kapım vardı ve bu sakallı, bıyıklı, külahlı adam benim babamdı.
“Aha da geldi lamba,” dediğini duydum babamın. Kız kardeşim ve ben aynı anda tavana baktık. Ampul kördü hâlâ.
“Selâmun aleyküm,”
“Ve aleyküm selaaaam,”
Erkek kardeşim fenere elini deydiremeden, yolda açıp kapayamadan gerisin geri dönmüştü anlaşılan. Süleyman amca da merakını bastıramayıp fenerle ne yapılacağını görmeye gelmişti.
“Eh hele bakın neye bakacaksanız da ben de gidiverem. Pili de az zaten gavurun malının.” dedi Süleyman amca, “Hemi de bizimki evde yalınız korkar,”
“Emine,”
Elim bardağı hemencecik yanıma bıraktı, dışarı fırladım. Dondum, gözlerim kamaştı. Hiçbir şey göremiyordum. Kocaman el fenerini zifiri karanlığa değil bana tutmaktaydılar. Daha derinden dondum. Üzerimde balta girmemiş ormanlardan çıkma kocaman görünmez bir böcek gezinmekteydi sanki. Elimi gözlerime siper edip bakacaktım ki, “indir elini,” diye kükredi babam. Işıktan böcek bir süre gezindi üzerimde. Sonra el fenerini kapadılar, ben de içeri geçtim. Bir rüyada gibiydim. Gözümün önünde o artçıl ışık topu kalbik bir ritimde atmaktaydı. İçime istemediğim bir ışık kaçmıştı. Gözlerimi yumup sol gözümü sol elimle sağ gözümü de sağ elimle kapattım. Karanlığım ne kadar artarsa ışık o kadar çabuk çıkardı dışarı.
“Görücüler seni beğendiler,”  dedi annem mutfağa girdiğinde. Kendinden çıkma bir malın müşteri tarafından beğenilmesi dolaylı olarak kendi kalitesinin de takdir edildiğini tasdiklediğinden memnundu.
Birkaç güne kadar gelecekler, tatlısı yenip, söz kesilecekti.
“Ama ben oğlanı görmedim ki,” dedi cılız bir sesle.
Evlenince nasılsa sabah akşam görecek, altından girip üstünden çıkacaktı. Boşversindi, oğlan iyiydi, hoştu, mülayimdi.
Daha evvel her hangi bir erkekle bir elleşmeliğin, birlikteliğin olmamışsa pek korkmazsın, bir beklentin yoksa hayal kırıklığına uğrama ihtimalin de yok gibidir. Ama içimden bir ses bunun sadece kaderin zorunlu şıklarından bir tanesi olduğunu fısıldıyordu. İlerde seçmeli olanlarla da karşılaşacaktım ve o zaman kararımı alırken (h) şıkkını, yani Hollanda’yı kullanacaktım. Bu fikir beni bir anlığına okuma yazma bilmediğim için harf-i H, ömrü hayatımda karşıma çıkar, ben de onu tanımayıp kaçırırsam diye hayıflandırdı, ama çok geçmeden Hayal kırıklığının H’sinden eser kalmadı. Bu bir geçiş dönemi, kaderin çok meşgul olduğu zamanlarda yürürlüğe soktuğu bir B-planıydı. Böcek’in B’si, Boktan’ın B’si, Bir yıl sonra Bebeğin BB’si …

***

“Amina, bir odayı temizlemeyi unutmuşsun,” dedi birden arkamda biten Fas’lı şefim Ahmed. Beni hep böyle çağırırdı: Amina. Pek önemsemezdim, Emine’nin Arapça karşılığıydı. Yüzümü ondan yana döndüğümde popoma baktığını sandım. Gerçi belimin nerede bitip popomun nerede başladığı pek de belli değil ama. Bir anlığına kendimi büronun üzerine sırt üstü yatmış, Ahmed’i de üzerimde ritmik hareketler çalışırken gördüm. Şahsıma yönelik bakışların beğeni mi, yoksa tiksinti kaynaklı mı olduğundan hiçbir zaman emin olmamanın verdiği tereddüt yüzünden tahayyüllerim kısa ömürlü olur. Üzerlerine çamaşır suyu dökmüşüm gibi soluverirler. Daha birkaç salise önce hayal ettiğim Ahmed’in hiç de fena olmayan yüzünü mermer renkli, ele avuca gelen, taş gibi göğüsleri arasına bastırmış, iddialı, renkli kıyafetler içerisindeki, şuh, aşüfte Emine hemencecik gider, ben şekilsiz obezi oracıkta düşük kan şekerim, “tatlı tatlı” diye zonklayan bilincim ve fantaziden gerçeğe sızmış yeni bir travma ceniniyle başbaşa bırakır. Bu değişimin ikinci safhasında Ahmed’i kendimden itelemiş, memelerimi örtmüş, üstlerine de namus bayrağını dikmişimdir. Bir kez daha kazanmıştır çirkinlik.

Temizlemeyi unutttuğum odanın kapısını aralıyorum. Her şey normal görünüyor, pislikten eser yok. Zaten bazen odalar o kadar temiz oluyorlar ki, kameraların olmadığı bir köşeye bir sandalye atıp uyukluyorum. Şimdiye dek bir defa yakalandım, onda da deterjan başıma vurdu dedim. Ahmet bu odanın temizlenmediğini nasıl anladı acaba? Onun işi iyi sadece kontrol ediyor. İşi ilerletirsem belki ben de kontrolcü olurum, ama Hollandaca bilmemem, hele de okuma yazma bilmemem yüzünden pek ihtimal vermiyorum buna. Amaaan olsun, evden uzaklaşayım benim o Şam şeytanının yüzünü görmeyeyim de gerisi önemli değil. Bu arada insanın işi temizlik yapmak olunca bir süre sonra kendi evini temizlemekten nefret eder hale geliyor. Özel hayatla iş karışıyor yani. Tanıdığım bir sürü temizilikçi kendi evlerini temizletmek için adam tutuyor.
Çıplak ellerimi masanın üzerinde gezdiriyorum, toz yok, leke yok. Okşanmayalı ne kadar oldu? Masanın altına bakıyorum. Evet delil orada. İçi iki çürük elma, bir içecek şisesi, alabildiğine kırıştırılıp, gözden çıkarılmış kağıt parçalarıyla dolu bir çöp kutusu. Yanımda gezdirdiğim siyah plastik torbayı çıkarıp, çöpü içine boşaltıyorum. Başka hiçbir şeye dokunmadan çıkıyorum odadan. Kapı kendiliğinden kapanıyor.
“Eski günler hayalimden gitmiyor, dün dediğin bugününü tutmuyor, yiğidim ya sana sözüm geçmiyor…” diye mırıldanıyorum. Zaten çalışırken çok kısık sesle de olsa sürekli şarkı söylerim. Ahmet böyle sessizce arkamdan gelip beni gözetlemese cep telefonundaki şarkılardan da dinlerim ama, yasak.
Birazdan Gülendam’a mı uğrasam? Ama yok, bizimki yine yemek yapmadığımı görürse bu sefer dilinden kurtulamam. Birinci yine iyiydi. İkinci kocamın benimle neden evlendiğini aslında herkes biliyor. Yakışıklı adam, tatlı dilli – başkalarına karşı -, oturup kalkmasını bilir, ama ben sevemedim. Bir hoş kokuyor. Bakalım oturum iznini alınca beni terkedecek mi? Türkiye’de yazıştığı, telefonlaştığı tığ gibi ince bir sevgilisi var. Fotoğrafını buldum kızın, bir de birbirlerine yazdıkları mektupları. Bilmiyormuş gibi yapıyorum. Ben de ara sıra o kalabalık meydanda gördüğüm taksi şöförünü düşünüyorum. Taksi durağının yanından geçerken: “Benimle yatmaya ne dersin, elli euro veririm,” demişti gülümseyerek. Kocam işini görmek istediğinde ya o taksi şöförünü ya da Ahmed’i hayal ederim. Herşey birkaç dakikada olup biter.

| Dergiler, Öykü, sayı 8 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Eczahane-İ Yorgaki Morayeti:Eczacı M.Georges Moraïtıs’in İzmir’deki 25 Yılı

01 Haz 2008

Aybala Yentürk - Nejat Yentürk

İzmir eczacılığında büyük bir isim: G.Moraïtis

Eczacı M.Georges MoraïtısCumhuriyet öncesi İzmir’inde önemli bir eczacı ve işadamı olan M.Georges Moraïtis, 30 Ekim 1873 tarihinde Skiathos Adası’nda dünyaya gelir. Kaptan olan babası Alexandre Moraïtis, oğlu Georges’in kendisi gibi denizcilikle ilgilenmesini değil, yeğeni Dr. Alexandre Moraïtis gibi hekim olmasını arzu etmektedir. İlk öğrenimini adanın okulunda görmeye başlayan Georges, daha sonra Volos’ta bir okula devam eder. Bu yıllarda babasının ani ölümü Georges’in hayatının gidişatını da tümden değiştirecektir.

İlk adım İstanbul…

Georges Moraïtis, babasının ölümüyle öğrenimini yarıda bırakarak birkaç yıldan beri İstanbul’da yaşayan ağabeyi Jean’ın yanına gider ve oraya yerleşir. Bir gün şehirdeki eczanelerden birine yolu düşer ve eczanenin atmosferinden çok etkilenir ve eczacı olmayı, eczane açmayı aklına koyar. Bir yandan bir eczanede çırak olarak çalışırken diğer yandan da Türkçe dersleri almaya başlar.. Üç yıl süren yoğun çalışma döneminin ardından çabaları meyvesini verir. Sınavları başarıyla vererek Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’ye girer. 1895 yılında 1386 diploma numarası ile mezun olur. [1]

Okulda en yakın arkadaşı İzmirli bir genç olan Leonidas Chionis’tir.( Leonidas Chionis, daha sonraları İzmir’in önemli eczacılarından Kemal Kamil Aktaş’ın 1924 yılında Hilal Eczanesi’ni açmak üzere satın aldığı eczanenin sahibi olacaktır.[2]) Chionis onu okulu bitirdikten sonra İzmir’e gelmeye ikna eder. Amcası Panayottaki Chionis de İzmir’de eczacıdır; Hükümet Caddesi’nde, Tilkilik’teki Sıhhat Eczanesi’nin bir şubesini işletmektedir.[3] Georges Moraïtis’in yaşamında İzmir sayfası böylece açılmış olur. Chionis ailesi genç G.Moraïtis’i çok sever ve destekler, çok geçmeden P.Chionis onu eczanesine mesul müdür yapar.

Şehre gelişinden 6 ay sonra Dr. Mustafa Bey yönetimindeki Gureba-i Müslimin Hastanesi’nde “başeczacı” olarak çalışmaya başlar.[4] Yeni mezun ve henüz kendi eczanesini açmaya yetecek sermayeye sahip olmayan genç bir eczacı olan Moraïtis’in bu göreve uygun görülmesi olağan bir şeydir, çünkü o tarihte bir hastanede başeczacılık görevi için eczane sahibi olmayan eczacılar tercih edilirdi, zaten eczacı kendi iş yerini açtığında hastanedeki görevini bırakmak zorunda kalırdı. O günlerde ise İzmir’de henüz Müslüman Türk bir eczacı bulunmamaktaydı. (İzmir’de eczane açan ilk Müslüman Türk eczacı, 1901 mezunu olan ve 1903 yılında eczanesini açan Mehmet Esat Kipman’dı.)

Osmanlı’nın eczacılık alanındaki en büyük kuruluşlarından birinin temeli İzmir’de atılıyor..

Ancak Moraitis kendi kanatları ile uçmak istemektedir, bir hastanede maaşlı çalışmak ona göre değildir. 1897 yılının nisan ayında hastanedeki görevinden kendi eczanesini kurmak üzere ayrılır. Mali açıdan gereken desteği, Georges’in eczacılık alanında parlak bir geleceğe sahip olacağını sezen Nicolas Elliadi’den alır. Elliadi bu başarılı ve hırslı genç adama ileriki yıllarda kızını da verecektir. Kayınpeder Elliadi, kendi adını taşıyan bir ihracat şirketinin sahibi önemli bir tüccar olmanın yanı sıra İzmir Yunan Hastanesi kurucu delegesidir ve birçok sosyal kurumda etkin bir kişidir. Moraïtis bu evlilik sonucunda gerek iş, gerekse aile çevresi olarak İzmir’in oldukça etkin bir çevresine girecektir.

Aldığı bu ilk mali destekle Moraitis, 120 lira vererek eczacı G. Sclavos’un “L’Abeille” – Bal Arısı adındaki eczanesini satın alır. Daha çocuk denecek yaşta iken İstanbul’da hayalini kurmaya başladığı şey sonunda gerçek olmuştur. Şehrin ticari açıdan en hareketli ve verimli bölümlerinden biri olan Frenk mahallesinde, Aya Fotini kavşağında bulunan eczaneye kendi adını verir: “PHARMACIE G. MORAÏTIS”.

İşler büyüyor…

Geçen üç yıl boyunca gittikçe büyüyen iş hacmi ve kendi adını taşıyan müstahzar üretme arzusu Moraïtis’i eczanesinden ayrı bir laboratuar kurmaya yöneltir.

Bu amaçla 1900 yılında, Basmacıoğlu pasajında hipodermik enjeksiyonlar için steril ampuller, fizyolojik serumlar üretmek üzere ilk laboratuarını oluşturur. Bunların yanı sıra kendi adını taşıyan ürünler de bir bir ortaya çıkmaya başlamıştır. “Fer Granulé Moraïtis”, “Kola Granulée Moraïtis” bu yıllarda kendi adını vererek ürettiği ürünler arasında yerini alır..

Moraïtis, ürünlerinin üstünlüğünü katıldığı sergilerde kazandığı madalyalarla da kanıtlar: Laboratuarını açtığı ilk yıl Paris Sergisi’nde altın madalya, yine aynı yıl Marsilya Sergisi’nde altın madalya, 1901’de Nice’de büyük ödül, 1902’de onur ödülü ve altın madalya alır. Ayrıca, 1901 Lyon Sergisi’nde ve 1902 Londra Sergisi’nde jüri üyeliği yapar. Moraïtis marka ürünler artık uluslar arası bir üne kavuşmuştur. Eczanesini açtığı 1897 yılından itibaren beş yıl gibi kısa bir süre içerisinde gelinen nokta önemlidir ve Moraïtis’i daha büyük ve ciddi adımlar atmakta teşvik eder. Çok geçmeden 1903 yılında Yovanoğlu ferhanesinde “DROGUERIE CENTRAL d’ASIE MINEUR” adını verdiği bir ecza deposu kurar ve depo kısa zamanda İzmir ve civarının kendi alanında en işlek alışveriş merkezi haline gelir.

Aynı yıl, meslek hayatındaki çıkışını yapmak üzere sermayesini sağlayan Nicolas Elliadi’nin kızı Agnès Elliadi ile evlenir. G. Moraïtis ve Agnès Elliadi’nin Nicolas, Alex ve Constantin adında üç oğlu olacaktır.

Yıllar geçtikçe, birbirinden ayrı yerlerde hizmet veren bu üç farklı işletme artan taleplere cevap veremez hale gelir. 1908 yılında Moraïtis, sahibi olduğu eczaneyi, laboratuarı ve depoyu birleştirerek, Crédit Lyonnais’nin Frenk Sokağı’ndaki eski binasına taşır. Yeni işletmesinin adı bundan sonra “ETABLISSEMENTS PHARMACEUTIQUE G. MORAÏTIS” tir.

Moraïtis, Avrupa’ya yaptığı seyahatler ile kendi alanındaki yenilikleri sürekli takip eder, büyük ve önemli laboratuarları ziyaret eder, eczacılık bilimindeki yeni keşifler konusunda bilgi sahibi olur, onları uygular. Bu seyahatleri sırasında büyük firmalarla yeni bağlantılar kurar ve açtığı yeni mekanda satışa sunduğu ürünler günden güne çeşitlenir. Bu arada Moraïtis markalı ürünler de çeşitlenmeye devam eder ve “Quina Granulé Moraïtis” satışa sunulur.

“ETABLISSEMENTS PHARMACEUTIQUE G. MORAÏTIS” kısa sürede doktorların, diş hekimlerinin, cerrahların, eczacıların ve kimyagerlerin aradıkları her şeyi bulabilecekleri zengin bir satış yeri olarak ünlenir. O güne kadar Avrupa’dan ancak sipariş yoluyla elde edilebilen birçok şey buradan temin edilebilmektedir. Zengin ürün çeşitliği ile kuruluş, laboratuarları ve farklı bölümleri ile sadece İzmir ve çevresine değil, Anadolu ve Adalar’ın ihtiyaçlarına da cevap verebilir hale gelir.

İzmir’in en önemli ticari arteri olan Frenk Sokağı’nda, No:59,60,61 adresindeki bu yeni işletme, 60 m uzunluk, 25 m genişlikte bir alana oturan iki katlı ( daha sonra da üç katlı ) büyük bir binada yer almakta, zemin katta birbirinden bağımsız, her birinin uzman şefi ayrı olmak üzere 7 reyon bulunmaktadır:

1. Parfümeri ve güzellik malzemeleri bölümü,

2. Tıbbî müstahzarların sunulduğu bölüm,

3. Normal ve dietetik gıdaların sunulduğu bölüm,

4. Reçete kabul bölümü,

5. Cerrahi aletlerin ve mobilyaların sunulduğu bölüm,

6. Diş hekimliği aletlerinin ve mobilyalarının sunulduğu bölüm,

7. Ecza deposu ve herboristeri bölümü. [5]

Birinci kat korse ve kemerlerin sunulduğu kattır. Kadınlar ve erkekler için ayrı deneme odaları bulunmaktadır. Hastalar için büyük bir bekleme salonu ve üç adet tıbbi kabin bulunmaktadır. Ayrıca, idari bürolar, muhasebe, muamelat servisi ve arşiv de bu katta yer almaktadır.

İkinci katta sterilizasyon laboratuarı, distilasyon laboratuarı, Moraïtis markalı müstahzaratın, tentür ve sıvı ekstrelerinin, komprime tabletlerin üretildiği laboratuarlar ile yemekhane bulunmaktadır.

Kuruluşta kadın ve erkeklerden oluşan 120 personel görev yapmaktadır ve bunların yaklaşık 12-15’i eczacı ve kimyagerdir. İşletmenin sermayesi ise milyonlarca lirayı bulmaktadır.

İzmir’deki Moraïtis kuruluşu sadece İstanbul’un değil, Avrupa’daki benzerlerinin en iyileriyle de karşılaştırılabilecek özelliklerdeydi ve dış görünümü ile şehrin en güzel yapıları arasında yer alıyordu.

G. Moraïtis’nin diğer faaliyetleri

İşlerinin yoğunluğu, milliyetçi bir kişiliğe sahip Moraïtis’in Yunan Kolonisi’ne karşı hissettiği sorumluluklar doğrultusunda çalışmasını engellemiyordu. Moraïtis, Rumlara ait Aghios Charalambos Hastanesi’nin yönetim kurulunun üyesi olmanın yanı sıra, I. Dünya Savaşı sırasında Doktor A. Psaltof, gazeteci S. Solomonidis ve G. Lavdéos I. Dünya Savaşı’nda büyük önemi olan İzmir Aşevi’ni kurmuştu.

Ocak 1919’da, İhtiyar Heyeti ve Metropolit Hrisostomos’un olağanüstü delegesi olarak, I. Dünya Savaşı sırasında İzmir Sancağı’ndan ‘dahile’ gönderilmiş, mütareke ile birlikte evlerine dönmüş yoksul Rumlar için para toplamak amacı ile Atina’ya gitti. Burada, kurduğu bir komite ile Atinalı İzmirlilerden para toplamaya girişti. Bir süre sonra İzmir’deki yoksul Rumlara dağıtılmak üzere 15.000 lira para ve giysi yardımının Atina’dan gönderilmesini sağladı.

Moraïtis ile ilgili, Nail Moralı’nın anılarında kaydettiği şu cümleler onun bu yönünü vurgular niteliktedir: “Yine Frenk Mahallesi’nde ‘Etniki Eteryacı’ların karargahı ‘Moraiti’ eczanesi vardı. Moraiti zengin bir müessese idi. Avrupa müstahzarları, Welcome Borogh’un bütün ilaçları, Harp sonuna kadar Moraiti’de eksik olmadı. İsim benzerliği için bana özel iltifatı vardı.”[6]

Yunan Kralının ziyareti…

Haziran 1921’de Yunan Kralı Konstantin,, Helenizmin uğruna yüzyıllardır savaştığı topraklar olarak nitelendirdiği Anadolu’daki ordularının başına geçmek üzere, Lemnos gemisi ile, işgal altındaki İzmir’e doğru yola çıkar. 11 Haziran 1921’de İzmir Körfezi açıklarında demirleyen gemiden Kral ve maiyeti Kordon’daki Kramer Oteli’nin bulunduğu yerden İzmir’e ayak basar.

Karşılanışı muhteşem bir tören ve coşkuyla kutlanan Kral Konstantin ve Kraliçe Sophie’nin İzmir’e gelişleri sırasında ziyaret ettikleri yerlerin başında G. Moraïtis’e ait işletme de yer almaktadır. Kral ve kraliçe ziyaretlerinin sonucunda işletmenin kurucusunu tebrik ederler. Bu ziyaretin yapılmasında işletmenin başarılarının yarattığı ün kadar, hiç kuşkusuz sahibi G. Moraïtis’in Küçük Asya’nın helenizmi için harcadığı çabalar da etkili olmuştur.[7]

Kurtuluş Savaşı’nın son günleri…

Ağustos 1922’de Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nın sonlarına adım adım yaklaşılırken G. Moraïtis, üç oğlu ve karısı ile Fransa’da bulunmaktadır. Bu zamansız gibi görünen seyahate ailesi ile birlikte çıkmış olmasına, belki de 1922 yılının yaz aylarında gücünü tamamen yitirmeye başlayan Yunan ordusunun durumu ve savaşın kendilerinin aleyhine döneceği endişesi neden olmuştu. Belki de ciddi ticari ilişkiler içerisinde olduğu Fransa’da, yaklaştığını sezdiği tehlikelerden işletmesini farklı ve resmi kanallardan koruma altına almak istemesi onu bu seyahate sürüklemişti..

Hangi nedenle olursa olsun evinden ve büyük çabalarla kurduğu işletmesinden kilometrelerce uzak olmanın verdiği çaresizlik içinde Anadolu’da durumu kötüye gitmeye başlayan Yunan Ordusu’nun kayıplarını endişe ile izliyordu. Evet kendisi ve ailesi güvendeydi ama sahip olduğu her şey İzmir’de kalmıştı.

Sonunda, Fransa’da ticaret yaptığı büyük firmaların aracılığı ile Dış İşleri Bakanı ile görüşme ayarlamayı başardı. Bakan, Fransız eczacılık endüstrisinin çıkarlarını da yakından ilgilendiren G. Moraïtis işletmesi’nin korunması için yoğun ilgi gösterdi. Yapılan girişimler sonunda İzmir’deki Fransız konsolosu ve diğer Fransız memurlarına işe koyulmaları için gerekli emirler ulaştırıldı, ancak bu diplomatik müdahaleler ne yazık ki sonuçsuz kaldı.

Moraïtis İzmir’e dönüyor….

İşletmesin durumu konusunda yoğun kaygılar içinde olan Moraïtis, Eylül 1922’de karısı ve çocuklarını Fransa’da bırakarak “Pierre Loti” gemisi ile İzmir’e dönmek üzere yola çıkar. 13 Eylül’de gemi Pire limanına yanaştığında aldığı haberler korkunçtur. Yunan askerinin İzmir’den sökülüp atılmış olmasının yarattığı yeni durumla baş edebilecek diplomatik desteğe sahip olsa bile, İzmir’in alev alev yandığı haberi yeni endişeler doğurur.

Moraïtis zaman kaybetmeden Atina’ya geçer. Orada basın yolu ile kurtulmuş iş arkadaşlarına ulaşmaya çalışır ve sonunda işletmesinin yangında tamamen yok olduğunu öğrenir. İlk eczanesini açarak kendi işini kurmasının 25. yılını kutlayacağı tarih olan 1922’de her şeyini tamamen yitirmiştir.

O günlerde G. Moraïtis’e Avrupa’nın çeşitli yerindeki büyük şirketlerden geçmiş olsun mesajları gelir. Özellikle işletmesinin zarar görmemesi, korunabilmesi için yoğun ilgi ve çaba göstermiş olan Fransız şirketleri eski günlerine tekrar ve kısa süre içerisinde kavuşabilmesi için gerekli yardım konusunda gayret gösterirler. Bu arada G. Moraïtis, zaman yitirmeden yeni işletmesini Atina’da kurabilme olasılıklarını araştırmaya başlamıştır. Fransa’da bıraktığı eşi, üç çocuğu ile ona eşlik eder.

Ancak savaş sonrası ağır yenilgi ve kayıpların altında ezilen Yunanistan kaynayan bir kazan gibidir, Atina’da durum hiç de iç açıcı değildir. Mültecilerin sayısı hızla artmaktadır ve ekonominin durumu oldukça kötüdür. Kabul etmekte zorlansa da G. Moraïtis, yeni yaşamını burada kuramayacağına kanaat getirir. Yunan ideallerinin gerçekleşebilmesi için etkin bir şekilde çalışan milliyetçi bir insanın, uğruna bu kadar çaba gösterdiği Yunanistan’da barınamaması G.Moraïtis’ye kaderin garip bir oyunu gibidir.

Ancak düşmüş olduğu bu durum onu yıldırmaz. Her şey bir yana, o, mesleğini seven ve işini iyi yapan bir insandır. Sonuçta bir ticaret adamıdır. Gerek ailesinin, gerekse işinin geleceği için, çok sevdiği arkadaşlarından İskenderiye’de yaşamakta olan Dr.C.Kehayas’ın önerisine uymaya ve Mısır’a gitmeye karar verir. Geçici olarak ailesini Fransa’da bir eve yerleştirerek 1 Kasım 1922’de İskenderiye’ye gitmek üzere yola çıkar.

Bir hayatı yeniden kurmak…

Mısır’a vardığı akşam, Dr. Crendiropoulo ve Dr. Kehayas onu, kendisini yüreklendirmeye çalışacak birçok Yunanlı ile tanışacağı Yunanlıların kurmuş oldukları derneğe davet ederler. Burada büyük ilgi ve sıcaklıkla karşılanır. Yeni mezun, çiçeği burnunda bir eczacı iken İzmir onu nasıl kucaklamışsa şimdi de İskenderiye yaralarını sarmaktadır.

Çok geçmeden 7 Nisan 1923’te Mısır’da pamuk ticareti yapan büyük bir şirketin sahibi M.Michel Casulli ile ortak olarak “ETABLISSEMENTS PHARMACEUTIQUE G. MORAÏTIS & CIE.” adı altında şirketini tekrar kurar. Bu kuruluş da İzmir Frenk Mahallesi’ndeki binadan geri kalmaz, hatta mimari olarak aynısını ortaya koymak için çaba harcanır.

Sahip olduğu her şeyi bir anda yitirmiş iş adamı bir eczacının, yeni işletmesini sıfırdan, hem de aynı güçte olmak kaydıyla, başka bir ülkede 8 ay gibi kısa bir süre sonra yeniden hayata geçirebilmiş olmasını, yatırımlarının bir kısmını İzmir dışında da gerçekleştirmiş olabileceği olasılığıyla, ya da yakın çevre desteği, ya da bir Helen desteği ile açıklamaya çalışmak yeterli değildir. Zaten bir Yunan milliyetçisi olarak kendine Yunanistan’da destek bulamamış, İskenderiye’ye yerleşmek zorunda kalmıştır. Olayların bu şekilde gelişimi, G. Moraïtis’in ve eski şirketinin saygın bir isme ve çok büyük bir iş hacmine sahip, güvenilir bir ticari kuruluş olmasının, yeni kaynaklar bulunmasında oldukça önemli bir paya sahip olduğunu düşündürmektedir. Avrupa’da sermaye çevrelerinin tutumu da buna işaret eder niteliktedir. G. Moraïtis’in sağlam ticari bağlantılarının bulunduğu ve alanında, zamanın önemli isimleri arasında yer aldığı oldukça açıktır. Bu konumu, onun kısa sürede kendine sermaye sağlayacak bir ortak bulmasına ve toparlanmasına imkan sağlamıştır.

Yeni işletme de çok geçmeden İzmir’dekini aratmayacak başarıya ulaşır ve İskenderiye’nin önemli kuruluşlarından biri haline gelir. Kuruluşundan dört yıl sonra Moraïtis’nin ortağı M.M. Casulli ortaklıktan çekilir. Bu tarihten itibaren Moraïtis’nin üç oğlu, Nicolas, Alexandre ve Constantin şirketin yeni ortakları olur. Babalarının izinden giden bu üç oğul, şirkete farklı bir güç ve dinamizm kazandıracak, böylece kuruluş kısa sürede daha da büyüyecektir.

1933 yılında Beyrut’ta Ortopedik malzemeler konusunda özelleşmiş bir şube açılır ve başına Moraïtis’nin büyük oğlu Nicolas Moraïtis geçer. Daha sonra bir başka şube de Kahire’de açılacak, “ETABLISSEMENTS PHARMACEUTIQUE G. MORAÏTIS & CIE.” şubeleri işe birlikte Orta Doğu’nun önemli işletmelerinden biri haline gelecektir.

1937 yılının Ekim ayında G. Moraïtis sevgili eşi Agnès Moraïtis’i kaybetmenin acısını yaşar. Hayatının en zorlu günlerinde daima yanında yer alan ve onu destekleyen eşini yitirmek Moraïtis’i derinden sarsacaktır ancak üç yıl sonra büyük oğlu Nicolas’ı kaybetmek onu ve tüm aileyi perişan eden ikinci büyük bir darbe olacaktır. Moraïtis, büyük oğlu Nicolas’ın ölümü ile sadece bir oğul değil, aynı zamanda iş hayatında önemli bir destekçi ve başarılı bir ortak da yitirmiştir.

Bu kayıplar ile ciddi yaralar almış olan G.Moraïtis’in ayakta kalmasını sağlayan en önemli şey, diğer iki oğlunun varlığı ve neredeyse tüm yaşamını adadığı şirketi olacaktır.


Tekstvak: 19. yüzyılda Osmanlı’da eczacılık ve ecza depoculuğu  Ülkemizde bugünkü anlamda ilk eczanelerin açılmaya başladığı 19. yüzyılın başında, eczanelerde ancak bir iki hazır ilaç bulunurdu. Bunların dışındaki ilaçların hemen tamamı, hekimin reçetesi uyarınca eczanede her bir hasta için özel olarak hazırlanıyordu. 1850’lerden itibaren, eczanelerde bulunan hazır ilaç adeti büyük bir hızla artmaya başlamıştı. O yıllarda geniş mekanlara sahip olan eczanelerin birçoğu bünyelerinde hekimler, diş hekimleri, ebelerle birlikte çalışmakta, bu kişilerin önerdikleri reçeteler hemen eczanede hazırlanmakta ve hastaya sunulmakta idi. Henüz muayenehane açmamış genç hekimler kadar devrin isim yapmış büyük hekimleri de eczanelerde hasta kabul etmeyi tercih etmekteydiler. Bu dönemde, eczacının ya da hekimin rağbet gören bazı formülasyonları, hazır ilaç / müstahzar olarak önceden hazır edilmeye, kendine özgü ambalaj ve etiketlerle satışa sunulmaya başlanmıştı. Bu müstahzar ilaçlar sayesinde, hekim de önereceği tertibi reçetesinde her defasında formüle etmekten kurtuluyor, sadece ilacın markalaşmış adını yazıyordu. Müstahzar ilaçlar sayesinde, hekim tarafından tertip edilen ilacın eczacı tarafından reçeteye uygun olarak yapıldığı hakkında hekimler ve halk arasında oluşan şüpheler de ortadan kalkmış oluyordu.     Müstahzar ilaçları hekim talep etmeden imal edip hazır olarak eczane raflarında bekletmek, güçlü bir sermayeyi ve yatırımın karşılığını alabilecek işleyen bir eczane etkinliğine sahip olmayı gerektiriyordu ki, belli başlı eczaneler dışında hazır ilaç imal etmek kolay değildi. Büyük kentlerde toplanmış bu tür eczaneler, taşraya da hazır ilaç gönderirlerdi. İşte bu noktada eczanelerle birlikte depoculuk etkinliği de boy göstermeye başladı. Bu müstahzar ilaçları, ayrıca ilaçlara bileşen olarak girecek olan kimyevi maddeleri, diğer eczacı ve hekimlerin ihtiyaç duyacakları alet ve edevatı ve birçok tıbbi malzemeyi toptan olarak satma gayesi ile açılan ecza depolarına özellikle büyük kentlerde rastlanıyor, bu depolar taşradan gelen siparişleri posta ile cevaplıyorlardı.     1890 yıllarında İstanbul’da 260, Anadolu’da ise 100 kadar “eczacı dükkanı” bulunuyordu. Bu tarihlerde İstanbul, çağdaş eczacı ve eczaneleri, zengin ecza depoları ve tıbbi müstahzar yapım laboratuarları ile Osmanlı eczacılığının merkezi durumunda idi. Ancak, gerek nüfus yoğunluğu, gerek toplumsal yapısı ile İzmir’in diğer Anadolu kentlerinden ayrı bir konumu mevcuttu; İstanbul’dan sonra eczane sayısı yönünden en zengin kent İzmir’di ve 1890 yılında İzmir’de 40 eczane bulunuyordu. Bu dönemde nüfus 500.000 civarında olduğuna göre, yaklaşık 12.500 kişiye bir eczane düştüğü görülmektedir. 1922 yılına gelindiğinde ise İzmir’de 50 eczane vardır. Bunların sahiplerinin kökenleri şöyledir: 37 Rum, 4 Türk, 4 Levanten, 2 Yahudi ve 2 Ermeni.     19. yüzyıl İzmir’inde İstanbullu benzerleriyle bile karşılaştırıldığında bir eczane ve sahibi olan eczacı, kolaylıkla öne çıkıyordu: Moraïtis Eczanesi ve onun sahibi eczacı M.Georges Moraïtis…



 

[1] Cinquante Ans de Labeur de M.G. Moraïtis ( 1897-1947 ), Smyrne-Alexandrie, Alexandrie, 1947

 

[2] Kemal Kamil Aktaş’ın oğlu Semih Aktaş ile yapılan sözlü tarih görüşmesi, İzmir, 1997

 

[3] Indicateur Des Professions Commerciales & Industrielles de Smyrne, de L’Anatolie etc.,1895

 

[4] Cinquante Ans de Labeur de M.G. Moraïtis ( 1897-1947 ), Smyrne-Alexandrie, Alexandrie, 1947

 

[5] Cinquante Ans de Labeur de M.G. Moraïtis ( 1897-1947 ), Smyrne-Alexandrie, Alexandrie, 1947

 

[6] Moralı, Nail, Mütareke’de İzmir Önceleri ve Sonraları, İstanbul, 1976

 

[7] Cinquante Ans de Labeur de M.G. Moraïtis ( 1897-1947 ), Smyrne-Alexandrie, Alexandrie, 1947

| Çeyiz Odası, Dergiler, sayı 8 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Yaşam Kırpıntıları

01 Haz 2008

Ezgi Gürçay

”Bak Koray, böyle kafana her estiğinde ara verirsek, bir sonuca ulaşamayacağız. Daha sabırlı…”
Koray, Türkan’ın kalemliğindeki makası almış, çıkardığı hışırtılara aldırmaksızın cam sehpanın üzerinde bulunan derginin sayfalarını tırtıklamaktaydı. İki haftadır randevularını eken kendisi değilmiş gibi büründüğü fütursuz halini parazitleyen derginin çıkardığı o rahatsızlık verici sesti. Sabır topcukları yuvarlayan bir akrobat gibiydi. Allahım sabır ver lerin ardı arkası kesilmiyordu. Geçen hafta da konuşmalarının ortasında birden ayağa kalkıp odanın duvarında asılı duran çerçeveleri düzeltmeye başlamıştı. Hiç dikkat etmiyorsun Türkan. Evet, işte…böyle daha düzgün duruyorlar. Adamı o an gırtlağından yakalayıp tüm gücüyle sıkmak istemişti. Kendini yutmak üzere ağzını açmış olan öfkenin üstüne düşen gölgesi ürkütücü boyuttaydı.
Bir miktar sakinleşebildi. Fakat adamın elindeki makasın bilemeye kurulmuş yüzlerinden taşan irite edici ses sinir uçlarını taramaya devam etmekteydi. Adam çok dakikti. Türkan da bir müddetten beri hastasının kurnaz olan yanını asla küçümsememesi gerektiğinin farkındaydı. Adam, doktorunun çileden çıkıp ağzını açmaya davrandığını hissettiği an elindeki işi bırakıp konuşmasına kaydığı yerden devam ediyordu. Uyarı paylamasını dilinin altına gömmek zorunda kalıyordu Türkan da. Radarvari antenlerine sinir dedektörleri takılmış gibi işleyen o şaşmaz dakikliğiyle yüzünü kadından yana çevirdi.
“Türkan nolur beni bırakma…daha düzenli gelicem söz..o yeşil haplara da devam, güzel uyuyorum bir iki tanesiyle..Türkan, sevdin mi çerçevelettiğim fotoğrafımızı, masanın üstünde yok, hani göremiyorum, eve mi götürdün yoksa…buna…bak ne kadar sevindirdin beni…söz Türkan…Ama inan ki annemle konuşmaya çalıştım…Leman yok mu, Leman…Bana neler saydı bilsen…”
Türkan İngiltere’de doktora yaptığı sıralarda evini bir Türk kızla paylaşmıştı. Kızdaki tek kusur dilini ilerletmek için yarı İngilizce yarı Türkçe konuşmasıydı. Yorucu oluyordu iki dil arasında sekmek Koray’ı da şimdi en az o kız kadar zor takip ediyordu. Tamamlanmamış cümleler yokuşunu alan motoru su kaynatmak üzereydi. Adamın düzensiz bir kalp atışı misali alçalıp yükselen ruh dalgaları her seans sonrası bir iki başağrısı ilacına mahkum ediyordu Türkan’ı. Hastalarına baka baka kazandığı tahammül idmanı sağolsun adamın sadece on beş dakikasının kaldığını fısıldıyordu.
Koray hemen hemen her seansta bu miras davasını açmaktaydı. Türkan’ın daha önceden karşılaştığı vakalardan biriydi. Miras payı abileri tarafından elinden alınan Melda adlı hastası da bir sene kadar kendisinde terapi görmüştü. Kızcağızı adam edene kadar çok uğraşmıştı. Annesinden duyduğu kadarıyla hâlâ arada bir tanıdık tanımadık herkese gülümsediği oluyordu. Koray’la ne yapması gerektiğini biliyordu. Fakat adamın Türkan’ı oyuncaklarım listesine alması profesyonellik pelerinini kalbura çeviren çuvaldız gibiydi. Zaman zaman masaya bıraktığı duygu sömürüsü kartı, her an tatsız bir süprize açılabilecek o çift nazar istasyonu, ortalığı yıldırımlara boğacak antik Yunan tanrılarını andıran sureti ile dört başı mamur bir teslis gibiydi. Anaokullarında el ele duran kağıt çocuk çalışmalarını hatırladı. Koray da karakter makaslıyordu işte. Gün geçtikce çoğalan kağıt çocukları metamorfozuydu hasta koltuğunda.
”Tamam, kendisine söyle hemen geliyorum.”
Saatine baktı, 17.48′i gösteriyordu. Koray’ ı az önce en nihayet gönderebilmişti. Seans harici vakitten onbeş dakika daha kotarmıştı herif. Boş midesinin kaynamasına boşvererek iki aspirin aldı. Renan’ın gelişini haber veren sekretere ”bekleme salonuna al” dedikten sonra masasının arkasında bir müddet kararsız bir şekilde bekledi. Eli en üstteki çekmeye uzandı sonra kendiliğinden. Aynaya fikir sormanın vakti değildi ama Renan çift yüzlü aynayasını hatırlatmıştı ona yeniden. Görüntüyü büyüten tarafı çevirerek artık sivilceler yerine çizgiler bitiren orta yaş yüzünü seyretti. Edepsizlik görmüş  birinin şahit olduğu manzarayı parmağıyla işaret ederek faş etmesi gibi, elmacık kemiklerinin üstündeki pembe kılcal damarlar da o orta yaşını faş ediyordu.
Yüzün konuşuyor Türkan yüzün, artık şu genç kız işi giyimleri bıraksan diyorum. Bak o damarlardan baldırlarında da var, iyi bak kız iyi bak, bir tanesi nah şuraya kadar. 44′ü buldu kalçan,  Renan’la… Kimle aşık atıyorsun sen 25′lik bir bahar dalıyla mı. Kızma ama Türkan’cık, sende de var o dallardan,  ama ne çare pembe pembe olmuşlar…
Koray sıyırtığına sinirleri bozulmuştu besbelli. Tekrar tekrar aynı şeyleri düşünme öksesine ayağını kaptırmış bir güvercin gibiydi beyni. Alel acele saçlarına şekil verdi ve aynayı aldığı çekmeceye tıkarak odadan çıktı.
Buzlu camın arkasındaki gölge kat kat büyüyordu. Renan bir yanının Türkan’ı görmekten rahatsızlık duyduğunu yeniden farketti. Geldiği kapıdan çekip gitmek isteyen yanı fotonlar tarafından gözetlenen elektronlar gibi kaçınıktı. Yakınlaşan gövdeye bu kadar sakınımlı olmasının sebebini bilemiyordu. Kapı birden kuvvetle açıldı. Dana butu gibi bacaklarıyla iri bir deniz anasını andırıyordu Türkan. Renan aklına birden geliveren bu yakıştırmadan dolayı utandı. Kadının kucaklamak için kendisine açılan kollarına yaklaşırken düşüncelerini okuyan biri varmış gibi etrafındakileri süzüverdi.
”Çok bekletmedim değil mi canım, bakıyım..pek bir  güzelleşmişsin.”
Öpüşürken ikisinin de pek çıkıntılı olan elmacık kemikleri çarpıştı. Gülüştüler.
”Türkan abla sen de çok iyi görünüyorsun. Herzamanki gibi çok şık giyinmişsin.”
Bu kız kispet gibi duran şu eteği görmüyor muydu. Dikiş yerlerinden ilmekleri atıcak diye nasıl ödü patlıyordu oysa. Çoğu zaman rahat rahat koltuğuna kaykılamıyordu mesela.
”Saol Renan’cım..Ama ne anlaşmıştık senle, ablacım yok, arkadaşız şurda yahu. İki genç kız..” diye göz kırptı.
Kadının içten selamlayışı Renan’ın tarif edemediği duygularında bir nebze olsun cezir etkisi yarattı. Iki duygu arasında yay gibi gerilmiş, midesine kramp saplanmıştı kadını beklerken.
“Aradığımda yoğundun sanırım. Sen gel diye ısrar edince..”
“Getirme aklına öyle şey, Renan’cımla şöyle bir alışverişe çıkmaya da vaktim olmıycak mı..Akşamları beşten sonra müsaitim. Yolun düştükçe uğrarsın.”
Sekreter kız onlar çıkarken Koray adlı hastasının bir sonraki randevu tarihini almadan gittiğini söyledi. Türkan’ın Koray adına tepkimesi elindeki paltosunu yere düşürerek oldu. Durumun bu kadar ciddi olduğunu anlaması için bu aklı bir karış havada sekreterin Koray’ın randevularının haftada bir kere olduğunu hâlâ ezberleyememesi yeterliydi demek. Yerdeki pardesüsünü aldı, Renan çıkış kapısında onu beklemekteydi. Şu kızın ağzından birkaç bilgi sökebilse tüm günün demlediği acı çayın üstüne şekerleme yemiş gibi hissedecekti kendini. Sekretere cevap vermeden Renan’a doğru yürüdü. Böyle şeyler bekletilmeye gelmezdi.

*
Suat elindeki bitmiş romana adeta huşuyla baktı. Güneşli bir öğle vakti sere serpe yayılmış bir kedi misali siyah deri koltuğuna iyice kaykıldı. Keyif salıncağı tıngır mıngır sallanmaktaydı. Bittiğine kanaat getirene kadar kimbilir kaçıncı kez okumuştu romanını. Düzenli bir zikir gibi tekrarladığı bu işlemde binlik tespih boncukları gibiydi cümleler. Bir derviş sabrıyla çekmişti her birini. Normal yazıcı yerine daha hızlı basım yapan lazer printerleri keşfettiğinde cümleler arasındaki gelgitlerin cebine yüklediği külfet daha az hissedilir olmuştu. Beyaz yüzeyin üzerindeki kara mürekkep taze basımın ışıl ışıl rengini üfürüyordu. Renan’a diye yazdı ilk sayfaya. Bilgisayarının açık kaldığı bir gün, kızı göz ucuyla yazdıklarını okurken yakalamıştı. Kendisini son kontrolör olarak seçtiğini söyleyerek merak jaluzilerini bir miktar indirebilmişti. Yoksa her sabah üç dört saat tıkırdayan klavyenin sesi  kızın sabır soslu yemeğine şarap katmak gibi olacaktı. Uzun süre önce tasarladığı romanına bir kaç sanat dergisi için yazdığı uzun soluklu öyküler nedeniyle ara vermişti. Rötar kampanaları bir sene önce polisiye romanı için tekrar çalmaya başladığında hikayesinin başına geçmişti yeniden.
Kurgunun iskeletini oturtmadan bilgisayarının başına geçerek cümlelerine ten yamamak adeti değildi. Romanın ortalarına doğru usta romancı yanının sezildemliğine tarifini yapamadıği bir memnuniyetsizlik takılmıştı. Kahramanı Evren kendine biçilen minik bir rol kaftanına bürünmeye yanaşmamış, kendine daha geniş bir mahel yaratmıştı. Göz açılıp kapanıncaya kadar Evren, orta yaşlı dedektif olan ana karakteri Ziya’ın kucağındaydı. Suat ilişkiyi bu şekilde kurgulamamıştı. Kadın kahramanın yaptığı bir çeşit meydan okuyuştu, ve bunun sonrasında hikayedeki taşlar kendiliğinden yerine oturmuştu. Yazarın derinliğine kavrayamadığı bir alan fabrikai üretimini gerçekleştirmişti kadının rolünü biçimlendirirken. Sözler kimi zaman kağıda sapır sapır dökülen bilinçaltı kamışları gibiydi. Antremanın mavi boncuğu derdi Renan buna. Beyin tüm bu idmana kıyak geçer, hiç beklenmeyen bir avuçtan çıkarıverirdi mavi boncuğunu. Bütün bu idmana rağmen, roman tarafını avuçlayan eline amorti vurmakla kaldığı da olurdu. Allaha şükürdü ki cümlelerine tumturak tenekecikleri bağlayan acemilik iplerini artık daha kolaylıkla kesip atabiliyordu. Kitabı için tasarladığı önsözü az önce bitirmişti. Hiç de tasarladığı gibi yazamamıştı oysa. Aktif bir yoğunluğun edilgen kurgucusu gibi seyretmişti cümlelerin birbirine kenetlenmesini. Yine tarifi imkansız bir kurulumun anaforuna vakumlanmıştı. Mavi boncuk şoför mahallindeydi yani. Suat bir cezbe semesi içindeymişcesine dökülmüş olan cümlelere baktı.

Kelebek tozlu Leylak’ın bir şiir sandığı varmış. Hep yatağının altında dururmuş. Bir gün S.A. rümuzlu bir fare o sandığı merak edip ucundan kemirerek içine girmiş.
Bir de ne görsün; Kanatlı kelimeler, esin tozlu düşünce kıymıkları ve Leylağın kendine yazdığı mektup.
Mektup tek satırlıkmış. “Ya yaz, ya geber.”
Farecik zarfı kapatıp sandıktan çıkmış. Sonra yatakta uyuyan Leylağın yanına gitmiş. Soluğunu koklayarak ona yepyeni bir hikaye anlatmış.
Leylak uykuda duymuş, anlamış. Ama uyanınca unutmuş. Yaşam boyu yavaş yavaş hatırlayacakmış artık hepsini.  10.06.2007
Kızın odasındaki mevcudiyetine 365 gün için toptan imza atmasının negatifi gibiydi önsözsü şey.  Her cümle başında Renan kalkıp burdayım demekteydi sanki. Yazdıklarını aseton gibi uçucu buldu. Meşe yapımı masanın gözlerinden birine tıktı kağıdı. Bunu yaparken kapı tarafını da yangözle kolaçan etmişti sessiz bir misafir ihtimaline karşı. Sapır sapır dökülen kamışlar diye fısıldadı. Şişede durduğu gibi durmayan bir tek bâde değildi belki de.
Antika telefonun sesiyle gömüldüğü düşüncelerinden sıyrıldı. Annesinin bu eve gelin geldiği sene Istanbul- Ankara arasına telefon hattı çekilmişti. Kadın Ankara’daki ailesini hep bu telefonla aramıştı. Suat medyateklerde sık sık gördüğü ve almayı düşündüğü hızlı tuşlu yeni dönem telefonlarını bu kara kutunun depoladığı anılara kıymet vererek eve sokmamıştı. Küçükken bu telefonla masal çocuk hattını çevirir, hikaye bitene kadar kapının girişinde bulunan eski ağaç portmantonun üstüne tünerdi. Portmanto da annesinden sonra hâlâ holün girişinde durmaktaydı. Nermin hanım, biz de sizin gibi miadımızı bekliyoruz der gibiydi yıllanmış dekoratifler. Telefondaki ses Füsun’a aitti. Paris’deki arkadaşı. Ses eşinden ayrıldığından başlayarak kısa bir geçmiş zaman özeti sunuverdi. Kadın bir kaç güne kadar İstanbul’a gelecekti ve onu da görmek istiyordu. O da ister miydi ? Suat kadına onu memnuniyetle göreceğini söyledi. Üniversitede kız arkadaşı olan Füsun bir Fransızın peşine takılıp on sene önce oralara yerleşmişti. Bitmesi  birinden birinin restine bakıyordu. Füsunun fişi çeken taraf olması Suat’ın işine gelmişti. Adam almacı yerine koyarken amma hoppala bir kızdı şu Füsun diye geçirdi içinden.
*
Dergi günlük uğultusuyla çalkalanmaktaydı. Tuğba ile Sacide yanyana bulunan masalarında biraz daha yaklaşmış, işe başlayan yeni kızı süzerek konuşmaktaydılar. Kız onlara malzeme kazandıramayacak kadar işinin başında görünüyordu. Hülya hiçbirine selam vermeden Mustafa’nın odasına yöneldi. Kadınlar Hülya’yı görüp, derhal vaziyet değiştirdiler. Merak ampüllerinin watt’ı tavan yapmış olmalıydı. Hülya bir gün bu ikilinin henüz birbirlerini sokmamış dillerinin arasındaki takozun yerinden kalkacağına emindi. Dedikodu tamburu asıl o zaman neşeli ezgiler tımbırdatacaktı.
Hülya kapının kolunu zorladı ama kilitliydi. Adam dün olduğu gibi bugün de yerinde değildi anlaşılan. Bu ara yıllık fuarların start aldığı bir dönemdi. Onlardan birine katılmış olabilirdi.
“Dönene kadar bekleyeceğim bu kez. Bir yere gitmek yok.”
“Bir şey mi dedin?”
Hülya Avni beyin sesiyle irkilerek kendine geldi. Odanın kapısının önünde hareketsiz bir şekilde dikildiğinin o ana kadar farkında değildi. İki kadın uzaktan kendisini kesiyordu.

“Siz misiniz Avni abi. Korktum birden.”
“Benim ya. Kaç gündür nerelerdesin yahu.”
Hülya sırtını merak ampülleri ısınan kadınlardan yana çevirerek sesini bir miktar kıstı.
“İstifa edicem Avni abi. Ben etmesem de, kıçıma tekmeyi basacaklar yakında.”
“Ne oldu, anlat hele. Bu dergide de haberler kendilerini en son bana salık veriyor.”
“Şu son röportaj olayı…Kadına kendimi kovdurdum resmen. O da hemen dergiyi aramış. Şu ikisi de Mustafa’ya kesin birşeyler anlattılar ama…”
Son cümleyi söylerken iki kadına işaret etmişti farkında olmadan. Havada kalan elini indiren Avni bey oldu. Kadını koluna takarak dışarı çıkardı. Az sonra dergi binasının altında bulunan cafedelerdi. Yazın öğle tatillerinde buraya iner, buz gibi gazoz ısmarlarlardı birbirlerine. Adam siparişleri verirken Hülya, Avni bey için kimbilir kaçıncı kez aklımı başına toplamam için telkinde bulunacak diye düşündü. Şurup usaraleriyle ruh ağartmalara alışmış birine yeni seciye sayfaları açmak olmayan bir evi ipotek göstermek gibiydi. Kendini seyrettiği mazgalda aleladelik mülahazaları yarıştıran bir kadın görüyordu. Mührünü kıran şifre bir süreliğine Avni bey olacaktı. Kendini ikna etmesini bekliyordu onu alıp askıya asacak belboyundan.
“Ne soracaktım o kadına. Şiirlerinde estetiği nasıl yakaladığını mı?”
Avni bey bıyık altından o sen de haklısın ya gülüşünü bırakınca Hülya sözünün devamını getiremedi. Eli bastıramadığı kıkırdamasına kepenk oluşturarak yardım etti. Yen içinde kalmış gülümsemenin anlamı bu ikilinin manalı bakışları arasında sarmalanmıştı apar topar. Avni bey Hülya’ya sesini alçaltmasını ima eden bir el işareti yaptı. Çalışanlar dergi efradını tek tek tanırdı çünkü. Kulak misafiri olmalarını istemezlerdi. Hülya en son mankenlikten şairliğe transfer etmek isteyen bir bayanla röportaj yapmak için görevlendirilmiş, işi son anda eline yüzüne bulaştırmıştı. Kadın ertesi gün dergiyi arayıp editöre şiirlerinde cinsel özgürlüğü yansıttığını ve onların bunu anlamaktan çok uzak olduklarını  haykırmıştı. Ertesi gün Mustafa’nın odasına çağırarak anlattıklarını kendisi zaten söyleyecekti. Bir kaç saat arayla geç kalmıştı.  Derginin magazini de sırtlamak isteyen yanını ıskaladığı o gün, Mustafa ilk defa alkolle güreşiyormuşsun imasında bulunmuştu.
“Ama şiirler gerçekten kötüydü. Kadın iç çamaşırı envanterini çıkartmış.”
“Dergide elden ele dolaşan kitap değil mi bahsettiğin. Mor sütyenlerin işbitirimcileri.”
Avni bey durur durur böyle yeni terimler buluverirdi. Hülya kaçıncı kez kafa adam diye geçirdi içinden. İkilinin yüzünde set çekemedikleri o muzip gülümseme belirmişti yine. Garson dergiden müşterilerine hoşgeldiniz diyerek iki uludağ gazozonu masaya bıraktı. Hülya alelacele birkaç iri yudum içti. Son yudumu dilinin altında gezdirdi bir müddet. Heyecandan dili kabarmıştı. O gün manken zarfına kalifiye lirik pulu tükürükleyememişti. Aslında dersini çalışmadan gitmişti o röportaja. Kitabı son anda temin etmişti mesela. Şiirleri okurken yüzünde beliren üsluptan kadın durumu anında fark etmişti.  Bütün bunlara rağmen evden apar topar gönderilişini vernikleyen yanıyla gurur duyuyordu hala.
“Sen bir konseptle git. Hazırlığını yap ve sun. Bugüne değin yazdıklarına kıymet vermese seni daha o günden sepetlemez miydi?”
“Bugün değilse de, yarın ama. Bir kez daha benzeri bir göreve verildiğimde…”
“Git konuş Mustafayla. Böyleyken böyle de… Hep aynı teraneli konuları verecek başkasını bulur o.”
“Öyle mi diyorsun.”
“Tabii öyle. Sarıl işine biraz yahu. Ne bu ilk poyrazda alabora kayık gibi yan yatmak.”
Hülyanın dudakları çekinme ve komik bulma eylemleri arasında gidip geldi. Ardından geniş bir gülümsemeye sıçradı.
“Haklısın da…’’
“Hadi artık düşünüp durma kukumav kuşları gibi. Kafamda bir konu canlandı bile senin için. Ne demiş Türkan Şoray ablamız?
“Takma kafana!”
“He ya, işte böyle. Takma kafana.”
Alelacele gazozlarını yudumladılar. Kapıda dikilen garson gazozlarını tokuşturan ikiliye bakıp dergide işler kıyak herhalde diye düşündü.
*
“Nermin anne tam bir ecza deposu.”
Kız konuşurken Özkan kızın hareketlerini izlemekle yetinmişti. Büyükadadaki son ziyaret gününde Renan’la bir bahçe sohbetciği kadar yalnız kalabilmişlerdi. Kızsa ona Suat’ın annesi Nermin hanımın nasıl yakı hazırladığı, bitki karışımlarıyla nasıl cilt ve saç maskeleri yaptığını anlatıp durmuştu.
“Bu lotus kokusu…” diyebilmişti Özkan kendi kendine. Onla ilgili ne zaman bir konu açmak istemişse kız uyduruk bir tarifeyi konuşmalarının arasına cıvatalayıvermişti. Bugün fitoterapistten aldığı lotus aroma terapisi Renanca bir kafa tütsüleyicisiydi. Kızın saçlarına hazırladığı lotus çiçeğinin koku zerreleri aromaterapistin kapısından girer girmez burun kıvrımlarından içeri süzülmüştü. Aroma yağını alır almaz atölyesine gelmiş çizim yapmak için kolları sıvamıştı. Nergis adında bir sevgilisi olmuştu bir zamanlar. Kısa süren ilişkileri fırçasının terkisine yükleyemiyordu, az önce anlamıştı. Çiçeğin sapı keşfini teyit makamından öylece tuale asılı kalmıştı. Oysa bu soğanlı çiçeği diğer çeşitlerinden ayıracak olan turuncu sarı renk fırçanın ucunda kurumaktaydı. Devamı gelmiyor diye mırıldandı. Birden omzunu dürten sağlam bir elle kendine geldi. Tuncay’dı gelen. Akşamki toplantının koordinatlarını bildirmek için uğramıştı muhtemelen. Sadece bu değildi tabii, yoksa telefonla da bildirebilirdi durumu. Bir göz atmak istemişti atölyeye.
“Mestanelik olmuşsun bakıyorum. Kendi kendine ne mırıldanıyordun yine.”
Özkan adamın içki kokan nefesini içine çekmek zorunda kaldı. Akşamları birkaç tek atan sadece oymuş gibi dedikodusunu ısıtıp ısıtıp ortaya sürüyordu. Meclislerin maç, ülkenin hali ve kadın üçgeni açıları arası seken hasbihallerinden sonra en heybetli konusu haline geldiğini arkadaşı Necmi söylemişti birkaç hafta önce. Özkan artık dikkat etsen demişti. Uyarıdaki ahbaphane ışık yemyeşildi, arkadaşı samimiyetlerine binaen bahsini açmıştı konunun.
“Kelle ayık. Düşünüyordum sadece.”
“Fazla dalma düşünce deryasına boğulursun alimallah. Bu akşam Birol’un yerindeyiz. Sen de geliyorsun. Yediyi aşma ama. Demlendiğimize değsin di mi.”
Sattığı tablolarıyla geçinen bir ressam olmasıydı bu dört başı mamur alkolik takımdan kendisini ayıran. Testi kırılsa da kulpu elinde kalan cinstendi hepsi. Ressamlıkları hobiydi. Geçimini sağlayan fırçası alkol yüzünden yalpalar hale gelince dile düşüvermişti. Onu en randımanlı çalıştığı zamanda da görmüşlerdi oysa. Ensesi kalın olanlara mahsus bir ayrıcalık gibi tangıramaktaydı bu ruh kemirme tamtamı.
Tuncay atölyedeki eski tabloları göz ucuyla süzüp dışarı çıktıktan sonra Özkan da atölyesinin mütevazı mutfağına giderek kendine kahve koydu. Adamın fazla kalmadan gitmesine sevinmişti. Söylenenlere kulak tıkayacaktı bundan böyle.. Beş, altı defa adamakıllı birşeyler çizebilse ardarda seri üretime geçecekti tabloları. Disiplin kolay kazanılmıyordu geriye. Acilen birşeyler çizmeliydi. Büyükadadaki o günden sonra defalarca lady lotusu çizmeyi istemişse de eli varmamıştı. Olmayacaktı da. Beraber olmadığı kadını çizemeyen bir tarafı ortalığa cafcaflı konfetiler saçıyordu. Kızla konuşmanın bir yolunu bulmalıydı. Tek telefona bakan bir mesele olsa çoktan çözerdi. Suat’la Renan arasındaki ihtimal ilişki niyetini karıncalandırıyordu. Bu akşam son kez Birol’un yerinde demlenecekti. Hepsine güzel bir maval sıkacaktı önce. Hikaye şu ara herşey kıyak gidiyor şeklinde başlıyordu. Meşeden yapılma askılığa bıraktığı ceketini kaparak kapıya yöneldi, bugün çalıştığı bu kadarlıktı. Yakın bir zamanda akşam yemeği için Suat’ı arayacaktı. Renan’ı görme işini ertelemeyecekti artık. Kalın bir topak haline dönüşmüş anahtarlığın arasından atölyeye ait olanını buldu. Ensesine şıp diye inen bir damla ile bakışları gökyüzüne çevrildi. Gri gri kümelenmiş bulutlar adamakıllı bir yağışın o daha dolmuş durağına varmadan kendisini yakalayacağını söylüyordu. Babasının rakı sofrasında sık sık tekrarladığı mısraları hatırladı.
Bâdenin çarkıfeleği olmaksa mukadderâtımız
Merdümgirizliği bırak, meclise koş
Bahtımızı kucaklasın hammâlımız
Kapıyı kilitlerken lotus aromasının havaya yayılmış zerrecikleri son kez burnundan öptü. Keyfi yerine gelmişti yeniden.

| Dergiler, Öykü, sayı 8 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

KÜÇÜK ayrıntılar & büyük AYRINTILAR

01 Nis 2008

Cansu Aksu (Janus)

KÜÇÜK ayrıntılar

bulutsuzluk özlemi hatası:
düşündüğümü bir daha düşünemememdi.
gerçek;
yarattığındır; ve ölümü biz yaratmadık.
o zaten vardı ,
aranılıyorken.

büyük AYRINTILAR

o bütün bir ömrün
ayrıntısını değil de;
tek tek günleri yırtıyordu hafızasından,
beklemekti aslolanı varlığından.
ben ikisini de kullanmıyorum.
ölüme sordum ;
geri kalan yaşamımın ilk gününü gösteren
takvimi
benden gülerek uzaklaştı…

Böyle düşünmüştüm o günlerde gömlek değiştirir gibi sevgili değiştirdiğim, onda varolmaktan, bir daha yenileyemem korkusundan aslında beklemek ve düşüncelerin hızlı değişimi arasında kalmaktan korkardım. O zaten son dönemlerimde zuhur etmişti korktum, ama bedenime hakim olamamıştım. Şimdi genç bir iş kadınıyım . Çalışmaktan bahsediyorum. Nefes almanın ve uzaklara gitmenin özlemi içerisinde farklı farklı hayaller kuruyorum. Tanrı’ya şükür kitaplarım var, onları ziyaret edip bir çay içip gidiyorum, yatıya kalmıyorum, çünkü erken uyanmam gerekiyor. Yatıya kaldığım tek bir yer var ama o da artık bana gelmez oldu, ben nasılsa onda yatıya kalıyorum. İsteyememe özürlüyüm sanırım. Geleceğimde istediğim bir nokta yok. Bazen sadece bir kadın olmak istiyorum; evet normal bir kadın. Süslü püslü, alışveriş yapan, kendini düşünen, yormayan, irdelemeyen huzurlu ve neşeli bir kadın, ama gecenin saks mavisi gibi bir anda belirip  kayboluyor. Bir arkadaşımla siyaset konuşuyoruz. Dini ve felsefeyi, cumhuriyetimizi  kurtarıyoruz. Kızıyoruz ama değiştiremiyoruz. Bunlar da iki parıltılı çanta görünce kaybolanlardan gibi . Yazar olmak arzusu zuhur ediyor sonra; diyorum evet yazıyorum ve belki de bazı şeyleri yazamıyorum. Bir de oturup yazamadığım şeylere üzülüyorum. Bir müddet önceki tırnak törpüleyen kadın da değilim. Ne tuhaf sadece bir ay oluyor. Gittikçe yüzeysel ve biraz daha gerçekçi oluyorum. Velhasıl güzelim bana kırmızı çok yakışıyor diyorum ve ekliyorum aslında KÜÇÜK büyük değil, büyük ayrıntılar KÜÇÜK bir zaman diliminde olacak. İddia ediyorum öyleyse kadınım iç burkucuyum,  dramım.

| Dergiler, Öykü, sayı 7 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Düğün Fotoğrafları

01 Nis 2008

Efe Babacan

Aşk Gemisinden Las Vegasa

aaaaaaa-014.jpg

3 sene yolcu gemilerinde fotoğrafçı olarak çalışıp, Fotoğraf Müdürü pozisyonuna gelmiştim. Bu terfiyle birlikte artık binlerce gemi yolcusunun fotoğrafını çekmek yerine sadece gemide gerçeklesen çok önemli düğünleri veya kaptan ve masasında oturan misafirleri çekiyordum.

Düğün kalmadı, Rodeo verelim!

Güzel bir meslek ve güzel bir hayata sahipken arkadaşlarımın hep bir ayağın karada olmalı dediği gibi ben de evlendikten sonra gemilere veda ettim ve karaya yerleştim.En büyük amacım iyi bir fotoğrafçı olmaktı ama acaba bunun için doğru yerde miydim. Las Vegas’ta evlenmiş ve bu işin yapılabileceği en iyi yer olan Las Vegas’tan, eşimin dedesinin işine yardımcı olmak icin, nüfusunun yüzde 80 inin Navaho Kızılderililerin oluşturduğu 10 bin kişinin yaşadığı Gallup adında bir kasabaya taşınmıştık. Büyük ümitlerle gittiğim kasaba meydanında sadece 3 tane fotoğraf stüdyosu vardı. Buradaki stüdyolara çalışmak icin başvurduğumda sahibi Zulu kabilesinden olan bir adam, bana bu aralar fazla düğün olmadığını ama önümüzdeki günlerde yapılacak rodeo festivalinde yarışacak kovboyları çekebileceğimi söyledi..Ben iyi bir düğün fotoğrafçısı olma yolunda giderken atacağım ilk adım rodeodakı ineklerin ve boğaların fotoğrafını çekmek olmuştu.Neyse orada yaşadığım altı ay boyunca zaman zaman rodeo organizasyonlarını, zaman zaman da düşük butçeli Kızılderili düğünlerini çektim.Küçükken Kızılderili kovboy filmlerinde sempati duyduğum o Kızılderililerin bana verebileceği bir şey yoktu.Artık o kasabadan sıçramalı ve atılım yapmak üzere Amerikalıların şaka olsun diye söylediği Snobbsdale asıl ismiyle Scottsdale’e taşındık.

Kızılderililerden Jet Sete, Farklı Dünyalar

Scottsdale estetikli memeleri, ince uzun bacaklı kadınları, son model arabaları, milyon dolarlık evleri, lüks alışveriş merkezleri ve sosyal ortamlarıyla Arizona eyaletinin Beverly Hillsiydı. Kendimi bir anda çok değişik bir dünyada bulmustum. Şehirdeki yaklaşık 200 300 arası düğün fotoğrafçısı vardı. Kısa surede bu fotoğrafçıların bazılarıyla kontak kurdum ve çalışmalara başladık. Bu fotoğrafçılar genelde 1500 4000 dolar arası düğün paketleri satarken, kimi zaman 2, kimi zaman 3, hatta bazen 4 fotoğrafçı düğün çekiyorduk. Bu fiyatlar California da 15.000 dolarlara kadar yükseliyordu.

Kaçan gelin, kızgın papaz, huysuz golfçular

aaaaaaa-010.jpg

Ben damadı ve arkadaşlarının hazırlığını çekerken, ortağım Lilet gelin ve arkadaşlarının fotoğrafını cekıyordu. Erkekler her zaman rahat bir havadayken, kimileri tören öncesi içer, kimileri bilardo oynarken gelin ve etrafında müthiş bir stres olurdu. Saatler boyunca bitmek bilmeyen makyaj, sac, elbiseler, ayakkabılar, aksesuarlar derken tam bir curcuna yasanırdı. Bir keresinde Afgan pilotla evlenecek, Amerikalı bir gelin çekimlerin ortasında hiç bir şey söylemeden kaçıp gıtmıstı. Bu kaçışın nedeni de tören yerinde tam zamanında olmak ve konukları bekletmeme ıstegıydı. Durumdan utanan Afgan damat bana ve asistan fotoğrafçıya gecenin sonunda çok büyük bir bahşiş vermıstı. Stresli gelinlerden başka bir sorunda kiliselerdeki papazlardı. Bazıları tören sırasında bizim resim çekmemizden hoşlanmaz hatta buna izin vermezdi. Çoğu zaman flaşsız, uzaktan zoom lensle, gizli bir şekilde tören resimlerini çeksem de bir defasında yakalanmış ve çok kotu azar yemiştim. Golf klüblerindeki düğünlerde de kimi zaman golfçular zorluk çıkarırdı. O güzel yeşilliklerde biz damat ve gelini ölümsüzleştirmek ısterken, onlarda oyunlarının bölünmesini istemezdi.

Uzolu, Tekilalı, Haremlik Selamlık ve 16 saatlik uzun düğünler

Sinirli papazlara, çekimi bırakıp kaçan geline, anlayışsız golfçulara rağmen bu isten her zaman müthiş zevk almısım. Ortalama bir düğün 7 8 saat sürerken Hint, Vietnam gibi Uzak Doğu düğünleri, çoğunlukla sabah 8 de başlayıp, gece yarısı bıterdı. Evet, 16 saatlik çekim yaptığımız yorucu düğünler olmuştu ama biz her zaman klasikleşmiş Amerikan düğünlerinden farklı şeyler görmenin beklentisi icindeydik. Uzo içilen Yunan, Tekila içilen Meksika düğünlerinde son kısımlara doğru ayık bir kişi görmek zordu. Haremlik ve selamlık Filistin düğünlerinde kadınların utangaçlığı ısımı zorlaştırmış olsa da bir kaç saat sonra, artık çok daha rahat poz vermeye başlamışlardı. O düğünün güzel yanı kıvrak Arap müzikleri ve bana ikram edilen lezzetli baklavaydı.

dört dörtlük fotoğraf yoktur varsa da Sebastiao Salgado dur

Fotoğrafçılar genelde fotoğraf çekerken büyük bir yoğunlaşma icindedir çünkü her şey ani yakalamak üzerine kurulmuştur. Bazen an yakalanırken ışık yetersiz, bazen an ve ışık mükemmelken bu sefer kadrajda zorlanabilirsiniz. Ani yakaladınız, ışık, kadraj her şey mükemmel, bu seferde bu resimde gerçekten duygular var mı diye sorarsınız? Bence 4 4 lük resim yoktur, her zaman bir şeyler eksik olacak ve fotoğrafçı her zaman bu sanatsal kaygıları yaşacaktır. Dunyanın en iyi fotoğrafçıları olan Magnum fotoğrafçıları, Sebastiao Salgado ve Ara Güler en favori fotoğrafçılarımdır, hazır 4 te 4 luk demişken, bunlar bırakın 4te 4 u, 4 te 5 bile çekerler. Fotograf çekmekteki en büyük kaygıda, ayni mizahçılarda olduğu gibi daha önce yapılmamış bir espriyi bulmaktır. Yeri gelince bir duvarın üstüne çıkar, yeri gelince bir duvar deliğinin arkasından veya arabanın penceresinden, sağdan soldan yukarıdan aşağıdan çekip değişik açıları yakalamaya calisirsiniz. Bir gün, gene bir amerikan düğününde, sıcak bir günde yere yatıp değişik bir açıdan fotoğraf çektim. Sonuç basarîliydi ama ben yere yatınca gelinin babası sıcaktan bayıldığımı düşünmüş ve bana su getirmişti. Hepimiz bu olaya çok gülmüştük.

Demir, Çimento yerine Gözyaşı, Tango ve Gülücükler

Gelin ve damat o günün en önemli kişisidir. Özellikle de gelin. Gelin ve fotoğrafçının diyalogu çok önemlidir çünkü ben rejisörken gelin başrol oyuncusudur. Bu fotoğraf çekimlerini bazen film çekimi gibi dusunurum. Mesela gelinin mutluluğunu kıskanan gelinin bazı arkadaşları kotu karakterler gibidir. Bu karakterler dışında etrafta birçok figüran vardır. Bunların hepsini ayni anda gözlemlersiniz çünkü hiç beklemediğiniz bir anda size samimi bir gülüş, kadeh kaldırma, başka bir figüranla el sakalaşması gibi malzemeler verebilirler. Bir inşaatın malzemesi demir, çimento ise bu isteki malzemeler küçük bir detay, ağlayan bir kadın, iki kişinin birbirine sarılması, tango yapan bir ciftin hareketlerindeki kıvraklık gibi pek de elle tutulmayan şeylerdir.

Düğün değil Hisseli Harikalar Kumpanyası

aaaaaaa-009.jpg
Bence düğünler dünyanın her yerinde aynidir, tıpkı tüm kadınların ayni olduğu ama hepsinin de özel olduğu gibi. Amerikan düğünleri sanki 5 yıldızlı bir otelin animasyon takiminin yarattığı atraksiyonlar, sanki Hisseli Harikalar Kumpanyası gibiyken, bizim düğünler biraz daha sadedir. Amerikan düğünlerinde ortasında gelin ve damadın oturduğu uzunca bir masa vardır. Bu masanın diğer üyeleri gelin ve damadın en yakin arkadaşları olup, hepsi ayni tarz, ayni renk kıyafet giyer ve bu masa diğer tüm davetlileri görecek bir şekilde onlara donuktur. Aksam yemeği başlamadan önce damat ve gelin in arkadaşları şampanya kadehi kaldırıp, çocukluk veya akademik hayatlarıyla ilgili anılar anlatıp, evlenen çiftlere mutluluklar dileyerek, konuşma yaparlar. Yemek bittikten sonra gelin ve damat ilk dans, daha sonra gelin ve babası, damat ve annesi dansları yapılır. Bu danslar bitince tüm davetliler dans eder ve gecenin dj i veya sunucusu 10 seneden fazla evli olanların dansa devam edeceğini diğerlerinin dans pisti dışına çıkmasını rica eder. Bu 15, 20, 30 ve 40 seneden fazla evli olanların elenmesine kadar devam eder. Salonda en uzun sureli evli çift seçilir ve onlar dans eder. Okullarda örnek öğrenci seçilmesi gibi bir şey herhalde. Bakin yani 48 sene evli kalmışsınız ve bunun ödülü salondaki herkes size imrenerek bakıyor. Daha sonra para dansı baslar, damadın önünde bayanlar, gelinin önünde baylar sıra yapar ve aşağı yukarı yârim dakika dans edip, damada bayanlar, gelinede baylar para verir. Bu para genelde 1 dolar gibi sembolik bir şeyken, bazen 5,10 veya 20 dolar verenlerde olur. Tüm davetliler gelin ve damatla dans etme şerefine erdikten sonra en heyecanlı kısma gelinir. Davetteki tüm bekâr bayanlar çağırılır ve gelin arkasını dönerek onlara çiçeğini atar, kimi düğünlerde kıyasıya saç saça başlasa mücadele olurken, kimi düğünlerde bu eğlence sakin geçer. Bu tip atraksiyonlar artik bizim düğünlerde de yapılmaya başlandı. Bence, artik gelinin damadın ayağının üstüne basması dışında da renk getirecek şeyler yapılmalı. Gene bir amerikan düğününde aşırı alkol alan damat ve arkadaşları piramit yapmaya çalışmış ve herkese çok eğlenceli dakikalar yaşatmışlardı. Düşünsenize en altta dört kişi, onun üstünde üç ve onun üstünde iki seklinde gidiyor. Sanki 19 Mayıs spor ve gençlik bayramı gösterileri…

Nikâh şahidim foklar, nikâh memurum Elvis Presley

Her düğün ayrı bir hikâye, her düğün ayrı bir mutluluktu. Alaska da helikoptere binerek sadece helikopter pilotu, damat gelin ve nikâh memurundan oluşan buzulun üstünde çektiğim bu çok soğuk ama çok orijinal, davetlilerin sadece foklardan oluştuğu buzullar üstündeki düğünden, Las Vegasda nikâhı kıyan Elvis Presley kostümlü nikâh memurunun kıydığı düğüne kadar birçok düğünde fotoğraf makinesinin arkasında bulundum. Gördüğüm tüm düğünler çok duygusal ve anlamlıydı ama fotoğrafçının duygulara yeri yoktur. Fotoğraf çekmeyi bırakıp, ağlayamazsınız veya halay çeken gruba dâhil olup dans edemezsiniz çünkü göreviniz bu anları yakalayıp, deklanşöre basmaktır. İyi bir düğün fotoğrafçısı çok duygusal olan ama duygularını kontrol edebilen fotoğrafçıdır.

İyi bir fotoğrafçı

İyi bir düğün fotoğrafçısı en az damat kadar şık ve prezentable olmalı, davetlilerle iyi iletişim kurmalı, gerekirse saatlerce yemek yemeden su içmeden gelin ve damadın peşinden ayrılmayarak onların gölgesi olmalı, yeri gelince oteldeki temizlikçilerden birini ikna edip, otelin 12. katındaki bir odaya çıkıp tören alanını yukardan çekmeli, çekilen karelerin arkasındaki backgroundları iyi kullanmalı, güneşin batışını, ışığın nasıl düştüğünü veya düşeceğini hesaplarken, fotoğrafı çekilen kişi veya kişilerin hangi psikolojide olduğunu bilmelidir. İyi bir fotoğrafçı olup olmadığınız grup çekimlerine de bağlıdır.45 kişilik bir grubun fotoğrafını çekerken, eğer 45 kişide kameraya bakıyorsa, bu 45 kişiden 45 ininde yüzünü net bir şekilde görebiliyorsanız, iri kişileri arka plana atmış, kısa boyluları öne çıkartmış ama bunu yaparken kimseyi kırmadan yapmış, bu grupta gözlük takanların hepsinin gözlüğünün parlayıp parlamadığını kontrol etmiş, elinde gereksiz aksesuar olan kişilerin aksesuarlarını almış ve saklamış, esprilerinizi arka arkaya patlatarak, insanların rahatlamasını sağlayarak bu işi 3 dakika gibi bir sürede yapmışsanız o zaman doğru yoldasınız.

Renkli insanlarımız ve renkli düğünlerimiz

Dünyanın dört bir tarafında düğün çekmiş biri olarak Türk düğünlerinin her zaman çok daha özel olduğuna inanırım. Türk düğünlerinde eğer davette 200 kişi varsa, bu kişinin 150 kişisinin halay çektiği anlar yaşanır. Halaya katılmayan 50 kişide ya yaşlılardır, ya da küçük çocuklardır. Aynı şekilde 6 bayanın aynı anda tuvalete gidip davetteki kişiler hakkında fikir alışverişi yaptığı yegâne düğünler Türk düğünleridir. Bizim düğünlerimizde belki bir amerikan düğünü kadar toplu halde yapılan atraksiyon yoktur ama düğündeki her karakter zaten aslan sütüyle alınmış bir enerjiyle tek başına bir şovdur. Renkli insanlarımızla, en renkli düğünler Türk düğünleridir…

| Dergiler, Karanlık Oda, sayı 7 | 24 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Second Life (SL) / İkinci Hayat (İH)

01 Nis 2008

İmdat Kaymaz

secondlife.jpgMerhabalar. Dergimizin bu sayısında işlemek istediğim konu

Second Life (SL). Second Life’ı İkinci Hayat (İH) şeklinde Türkçeleştirebiliriz.

ODA dergimizin hedeflerinden biri de, güzel Türkçe’mizi yaşatmak ve yarınlara taşımaktır! Bu yüzden, bilinçli bir şekilde ağırlıklı olarak Second Life (SL) yerine,

İkinci Hayat (İH) diyerek devam edeceğim.

Az çok (görsel) gündemi takip eden veya çok okuyan biriyseniz, muhakkak İkinci Hayat hakkında bir şeyler duymuş veya okumuşunuzdur. Peki, bu İkinci Hayat nedir, nasıldır ve ne zaman icat edilmiştir?

İkinci Hayat Amerikan Birleşik Devletlerinde 2003 yılında (aslen) bir oyun olarak Linden Laboratuarlarında geliştirilmiş bir sanal ortamdır. Hakkında çok sayıda kitap yazılıp basılmıştır.

Katılım için kendine özgü avatar adı verilen  bir kişilik seçmelisiniz. Tıpkı gerçek hayattaki gibi, İkinci Hayatta avatarlar yaşayıp, çalışıp, eğlenmektedirler. İsteyenler istediği gibi şekil verebiliyorlar bu avatarlara. Örneğin gerçek hayatta kilo problemleriniz varsa ve bundan rahatsız iseniz, bir avatar olarak manken gibi gözükebilirsiniz. Veya son derece sıkıcı bir mesleğiniz var ise, İkinci Hayatta değiştirebilirsiniz. Bunlar var olan bir çok olanaktan sadece bir kaçı.

Başka ne mi var? İkinci Hayat’ın kendine özgü bir ekonomisi, birde (dünya) borsası var! World Stock Exchange (WSE) veya LindeX diye de adlandırılıyor. Bir Amerikan Doları ise aşağı yukarı 250 Linden Dolarına eşit. Normal hayattaki gibi gidip (online) borsadan hisse senetleri alıp gerçekten Dolar milyoneri/zengini olma imkanınız da var tabi.

Gün geçtikçe İkinci Hayat’ın üyesi artmakta ve bol kazançlar elde edilmektedir.

Bu ‘oyun’ bununla da kalmıyor aslında. Gerçek hayatta sınırlar varken bu sınırların bir kısmı İkinci Hayatta ortadan kalkmış durumdadır. Kendinize bir ‘alan’ veya bir ada satın alıp düzenleyebilirsiniz. Burayı da istediğiniz şekil kendiniz dizayn edip bazı hakları elde edebilirsiniz. Bu bir yerde gerekli, zira gelip başkaları sizin emek sarf ettiğiniz yer veya şeyi, yıkmasın veya el koymaya çalışmasın.

Az önce belirttiğim gibi, gittikçe daha fazla kişi ve (büyük) şirketler bir büro veya bir kol açmaktadır İkinci Hayatta. Şu an el değiştirmiş ABN bankası, Nike, Reebok veya Randstad olsun, bunların her birinin İkinci Hayatta temsilciliği veya birer bayisi var. Bir avatar olarak İkinci Hayatta Randstad’a gidip gerçek hayatta çalışmak için iş bulabilirsiniz. Veya bir konser yada kongreyede katilabilirsiniz. İmkanları oldukca geniş bir ‘oyun’ yani.

Dünyanın ilki değil ama Hollanda’nın ilk üniversitesi olarak Amsterdam’in Vrije Üniversiteside (VU) kapılarını Ikinci Hayatta açtı ve bir kampüsü bulunmaktadır.

Ne dersiniz? Sizde öğrenci olun veya olmayın, gelecekte birlikte Ikinci Hayatta bir fincan Türk kahvesi içmeye ne dersiniz?

Size de şimdiden afiyet olsun..!

| Dergiler, sanal oda, sayı 7 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Ortalık gene adam

01 Nis 2008

Handan Kalsın

Titrek ışıklı fahişeler sokağındaBütün böcekler kir pas içinde

Kapının demiri Madam Doriet’in elinde

Gelen her müşteri için avanta beklemekte

Maşadan yeni çıkmış buklelerin kokusu

Ve ilk iş gününde çaylak kızın korkusu

Parfüm kokusu kaplı tenlerde

İnadına şehvet kokusu

İşler durgun lakin paskalya yortusu

Fakat üzülmeyiniz Madam

Ortalık gene adam gene adam…

| Dergiler, sayı 7, Şiir | 3 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Uykuyla Öpüşme

01 Nis 2008

Handan Kalsın

Uykuyla öpüşmeden çok önceSonsuz serin su içinde

Var olma savaşında insan

Yaşam boğum boğum

Kati bir sondur doğum

Bazen son başlangıçtır

Ve gece dudaklarımdan öpen kırlangıçtır

| Dergiler, sayı 7, Şiir | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Varsa bir fincan ilham perisi

01 Nis 2008

Handan Kalsın

Varsa bir fincan ilham perisi

İyi günler

”O” yolladı beni

Varsa bir fincan ilham perisi

Fazla değil

Sadece bir fincan

Önemli değil gerisi

Alır almaz iade edecek yarın

İsterseniz paketle verin

Her yer kapalı malum

Aa! O bizim sehpa değil mi maun?

Toz alırken dışarı koymuştuk

Biz de kapıcının günahını aldık

Neyse canım sağlık olsun

Aldık biz yenisini sağolun

O tv kaç ekran sahi

Terlikle de girdim ama

Zaten altı pek kirli değil

Evde giyerim ben bunu

Hayvanlı terlikler moda şimdi

Çıkartayım bakın

Deneyin isterseniz

Sahi ayak numaramız aynı gibi

İnce ekranmış vallahi hoş

Giyin giyin siz sorun değil

Bende taşa basmamış olurum

Halının renkleri güzelmiş

Kalmadı şimdi bu eski halılar

Evde epey güzel

Aa! Tv koltuğu

Hep görüyodum ama

Oturmak bugüne kısmetmiş

Vallahi rahatmış

Rengi de güzel

İki tv olması iyi oluyor evde

Bizimki bozuk

Artık dizileri izlemeye gelirim arada

Zaten ”O” tv olayını pek sevmiyor

Ben de kendi kendimi davet ettirmiş gibi oldum ama

Uf mutfakdan kokular geliyor

Aa! Mikrodalganız mı var?

Tehlikeli diyorlar epey

Aman napın edin atın bunu

Neme lazım di mi ama

Radyasyon madyasyon

”O” cep bile kullanmıyor pek

Benim tanıdığım beyaz eşyacı var

İkinci el alıyor o

Verelim gitsin

Hatta şimdi arayayım

Modeli ne bunun?

Sahi vakit geç oldu

Çoktan kapatmıştır dükkanı

Terliklerimi alabilir miyim?

Fincanı unutuyordum

Periler tazedir inşallah

”O” titizdir epey

Aa! Az kalsın unutuyordum

Börek pişince biraz yollar mısınız?

Gece gece canım çekti de

Teşekkürler iyi geceler

Görüşmek üzere

Tabi kumandayı da buyrun

Elimde kalmış dalgınlık

İyi geceler

| Dergiler, sayı 7, Şiir | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

TOHUM

01 Nis 2008

Ali Şerik

TOHUM

Bakarken vatanın unutulan sokaklarına

bir kahve fincanı içinde, sığındım eski bir dosta

Yüzündeki yara izi, kesik yeşil elma parçası

gömmüş çekirdeğini sevdiğinin yüreğine

sevdiği üstelik uzakta

Onu düşündükçe çocukluğu geçer gözlerimin önünden

Tahta bir atta binmiş el sallıyor annesine

geceleri yetim bırakılmış yedi sekiz yaşları

İlk yıllarında üzüntüleri şeker sanıp yerdi

sitemleri suyu tükenmeyen değirmen

Büyümesini öğrendi meze masasında ağlayan bıyıkların gözyaşında

Büyük insanların dünyalarına girmekten öylesine korkardı ki

yalanlar kuyusuna atılmasını yeğlerdi hep

Şimdi düşünmemek için durmadan

radyodaki tüm haber bültenlerini ezberler

Kan damlıyor tekrarladığı tüm cümlelerden

kısa ömrüne daha ne kadar hicran sığar

Taşıyor dudaklarından ölümün akrep kuyruğu

Şimdi tekrar oralardan ayrılıyorum

dostumun kederli ve sıcak gözlerine

baharda haberler toplamak için

Oralardan uzaklaştıktan sonra

serçe gibi sekerek girmiş güneş

yüreğindeki kara tohuma

| Dergiler, sayı 7, Şiir | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

LAHEY Şiirleri

01 Nis 2008

Haydar Eroğlu

“İş yok” diye yazılmış camına Türkçe

kapısından döndügüm bir çiçek bahçesinin

umut denizindeki son gemisi de batmış

kendini kurtaran kaptan olarak

evine dönerken ben

“yabancı” nedir bilmiyor olmalı

bana el sallayan Hollandalı çocuk

önü çiçekli bir pencereden

| Dergiler, sayı 7, Şiir | 3 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Bayağılaşma

01 Nis 2008

Ezgi Gürçay

Bayağılaşma

Sen, tutam tutam bu
Yüzüklerimin taşı düşüyor
Damdan bahçeye kaskatı bir karga düşüyor
Tüm köpekler kurtuluyor iplerinden
Yere en son kırık dökük bir heykel düşüyor.

Siyah beyaz gölgeler yayılıyor eve
Köşegenler yalayıp geçiyor gövdeleri
Bir pergel ayağı gibi örümcek lambalar, daireler çiziyor
Bütün konuşmalarımız kurtuluyor teferruatlardan
Dik merdivenlere suskun insanlar düşüyor.

Köpük tebaasından yatırımlarımız
Sapmış arzularımıza kızgın damlalar düşüyor
Yanık tenimizden geriye donmuş parafin düşüyor
Tek solukta ebter* kılıyoruz tüm hasletlerimizi
Haklı haksız, haksız haklı düşüyor.

* Ebter: Arapça, soyu kesik anlamında

| Dergiler, sayı 7, Şiir | 3 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Dünya Hrönir Cumhuriyeti

01 Nis 2008

Sadık Yemni

hronir.jpgDünya Hrönir Cumhuriyeti

Kasım sonunda Rotterdam’da, bir gazete binasının çatı katında,  küçük bir grup Borges’in dünyaca ünlü Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius adlı öyküsünü okuduk. Geçici olarak bir Borges okuma grubu oluşturmuştuk. Bitiminde kartonlara hazırlanmış Borgestanırlık sertifikalarını bölüştük. Hoş entelektüel bir esinti anı şimdi arkada kalan. Tlön’ü üçüncü kez okumaya hazırlanırken yaptığım bir keşfi (daha sonra araştırınca başkalarının da aynı keşfi yaptığını görerek sevindim) o gece arkadaşlarıma da açtım.

Stanislaw Lem, Solaris adlı ünlü bilimkurgu yapıtına Borges’in bu öyküsünden esinlenmiş olabilir.

Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçeği düşünün. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi Rheya ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Atom yapısı insanlarınkinden farklı olduğu için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, göz bebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Rheya bir çeşit hrönirdir. Chris’in zihninin ürünüdür. Solaris gezegenindeki zeka taşıyan okyanus ise bir Tlön gerçekliğidir. Bu nedenle insanın düz mantığa şartlanmış aklıyla anlaşılamaz.

1940’larda yazılmış öyküyü okuyanlar Tlön gezegeninin tartışma kışkırtıcı kurgusunun Berkeleyci idealizmin üzerine kurulduğunu biliyorlar. Tlön gezegenine ait bilgiler önce dünyada basılan ansiklopedilerde arzı endam ederler. Yirminci yüzyılın başlarındaki basım şartlarında klişeleri hazırlanmamış, dizilmemiş olmalarına rağmen basılmış bazı ansiklopedilerde yer almışlardır. İki arkadaş bunların peşine düşerler ve sonunda bir tanesini ele geçirirler. Ansiklopedinin sözdizininde Tlön bahsi geçmez ama onlarca sayfa bilgi olarak bazı ciltlerde mevcutturlar. Giderek bu kaçak sayfalara daha sık raslanmaktadır. Tlön gerçekliği kendini bizim bilinen dünya gerçekliğine sinsice eklemlemiştir. İdealist sızıntıdır bir çeşit yani.

Borges’in öykülerinin hemen hepsinde olduğu gibi, Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius’un da özetlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle bazı pasajlardan örnek vererek hrönire değinmek istiyorum.
Yüzyıllar ve yüzyıllarca süren idealizm, sonuçta gerçekliği de etkilemekten geri durmamıştır. Tlön’ün en eski yörelerinde, kaybolan eşyaların tıpkısının ortaya çıkması sıkça raslanan bir olaydır. İki kişi bir kurşunkalemi ararlar, birincisi kalemi bulur ve sesini çıkarmaz;ikincisi bundan daha az gerçek olmayan, ama kendi beklentilerine daha uygun olan ikinci bir kalem bulur. Bu ikincil nesnelere hrönir denir ve azıcık biçimsiz olmakla birlikte birincilerden biraz daha uzun olurlar. Son zamanlara kadar, hrönirler dalgınlıkla unutkanlığın raslantısal ürünleriydi. Bunların düzenli bir biçimde üretilmesinin yüzyılı bile bulmayan bir geçmişe dayalı oluşu inanılmaz bir şey gibi görünmektedir, ama XI. Cilt bize bunun böyle olduğunu söylemektedir.İlk girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ne var ki, modus operandi (çalışma yöntemleri) anlatılmaya değer. Devlet hapisanelerinin yöneticilerinden biri, tutuklulara tarih öncesinden kalma bir ırmak yatağında bazı mezarlar bulunduğunu ve önemli bir şeyler bulana özgürlüğünü bağışlayacağını söylemişti. Kazı öncesi aylarda tutuklulara bulacakları şeylerin fotoğrafları gösterilmişti. Bu ilk girişim, beklentiyle gerilimin kişiyi engelleyici olabileceğini kanıtladı.,kazma kürekle yapılan bir haftalık çalışma sonucunda hrön olarak, hemen kazı öncesi devre ait paslı bir tekerlekten başka bir şey çıkmadı topraktan.  Ama bu gizli tutuldu ve aynı işlem sonradan dört okulda tekrarlandı. Bunlardan üçünde hemen kesin başarısızlıkla karşılaşıldı; dördüncüsünda (ki bunun yöneticisi ilk kazılar sırasında kaza sonucu öldü) öğrenciler altın bir maske, tarihöncesi bir kılıç, iki üç seramik vazo ve göğsünde bugüne kadar çözülemeyen bir yazı bulunan, belden aşağısı kopuk bir kral bedeni çıkardılar – ya da tıpkısını ürettiler. Böylece kazının deneysel niteliğinden haberli olanlara da güvenilemeyeceği ortaya çıktı. Geniş kitlelerce yapılan araştırmalar. Birbirleriyle çelişen eşyalar da çıkardı ortaya; şimdilerde bireysel ve daha hazırlıksız girişimler yeğleniyor. Hrönirlerin düzenli olarak üretilmesi  (diyor XI. Cilt) arkeologlara müthiş yararlar sağladı. Bu, günümüzde gelecekten daha az esnek ve yumuşakbaşlı olmayan geçmişin sorgulanmasını ve hatta dönüştürülmesini mümkün kıldı.
……

Tlön’deki eşyaların tıpkısı ortaya çıkıyor dedik; eşyalar aynı zamanda siliniyor bozulma eğilimi de gösteriyor ve unutulduklarında ayrıntıları kayboluyor. En iyi bilinen örnek, bir dilenci tarafından aşındırıldığı sürece varolmayı sürdüren, o öldüğündeyse yokolan kapı eşiğidir. Zaman zaman birkaç kuşun ya da bir atın, açıkhava  tiyatrosu kalıntılarını kurtardığı olmuştur.

Uzun öykü ironik ve her kafadan şaşkolozvari itiraz hışırtıları fışırdatan şu cümlelerle sona erer.

İngilizler, Fransızlar ve İspanyolcuklar yeryüzünden silinecek. Dünya Tlön olacak. Ben bütün bunlara hiç aldırış etmeden Adrogue’deki otelde geçen günlerimin tüm sessizliği içinde, Browne’un Urn Burial’ının Quevedo tarzı bir çevirisini yapmakla uğraşıyorum – çeviriye pek güvenim yok, yayımlamayı düşünmüyorum.
Fatih Özgüven’in çevirisiyle:Yolları çatallaşan bahçe,
Can yayınları, 1985

Totalitarizme ürkek bir eleştiri içeren dedektifvari kurgu, edebi kritikler, dil ve dilkökenbilim değinmeleriyle tıka basa yüklü öyküyü henüz basılmamış en yeni Tlön ansiklopedisinde bir eğretileme olarak bırakıp hrönirleri ele alalım.

Dünya Tlönleşirken diller, bilim, sanat ve daha da önemlisi ruh hallerimiz yeniden şekillenecek. Şu anda bizleri tanımlayan ve aramıza sınırlar çeken her şey hızla kağşayıp, değişip yenilenecek. Ve yüz ciltlik muhteşem Tlön ansiklopedisi her kitapçıda, her kütüphanede bulunur hale gelecek. O günlerde hayatımız baştan aşağı bir hrönir gerçekliğiyle yüklü olacak.

Bu değişim yavaş yavaş ivmelenecek, ama sonucun içine nano tepkimeleri bile aşan bir hızla dalacağız. Masallardaki göz açıp kapamayla ulaşılan beldelerde yaşanankilere benzer bir değişme olmayacak bu. O diyarlara gidenler eski bilinçlerini kuşanmış olduklarından gördükleri şeylere şaşıp kalırlar. Tlön gerçekliğine tamamen geçildiğinde şaşkınlığın yerini huşu soslu hafif, ama sürekli bir merak beklentisi alacak.

Hrönirleşme en ütopik ve kurnaz bakışın bile hayal edemediği mükemmelikte bir küreselleşme yaratacak.  Şu anlarda can çekiştiği için iyice vahşileşen kapitalizm en ilkel sınırlarına çekilecek ve sonlanacak. Lüks tüketimi duracak. Çünkü en lüks maddelerin anında üretim gerektirmeyen kopyalarıyla dolacak ortalık. Hiçbir nesne, son moda giyim eşyası, hatta sofistike aparatlar bile kimseye züppelik yapma ve ayrıcalık yaşama fırsatı vermeyecek. Sol devrim denemelerinin başaramadığı şeyi hrönirleştirebildiklerimiz başaracak. Lüks tüketimi durunca kapitalizm de duracak.

Hrönirleşme gerçekliğinde seçim yapılmayacak, ama ideal demokrasi altın devrini yaşayacak. Çünkü oylamalar, aday tespitleri, idareciler, bakanlar ve küresel cumhurbaşkanı belli güçlerin bürolarında tespit edilemeyecek artık. Hergün güneş doğarken raslantısal bir piyangonun, zihinler arası etkileşimin fırdöndüsü ya da, etkisiyle idareci kadro yenilenecek. Hiçbir makam, iktidar, mevki, birkaç haftadan uzun süremeyecek. Kimse çocuklarına iktidar ve kapital devredemeyecek. Kraliyetler, cemaatler, esoterik kurumların hepsi dağılıp bu fırdöndüsel piyangonun etkisine tabi olacaklar. Meslekler, uzmanlıklar herkesin malı olacak. Kalifiye olmayan işler herkesin elini öpecek. Bir sabah masanızın üzerinde kendi kendine beliren bir zarfta o gün, bir hafta ya da en fazla iki üç hafta boyunca yaş, cinsiyet ve zihin kalibrenize uygun olarak kasaplık, terzilik, hamallık, çiftçilik, öğrencilik, laborantlık, aylaklık ya da küresel dünyanın cumhurbaşkanlığını yapacaksınız. Bir anda eski işinizin belleğinizdeki kayıtları gevşeyecek ve yeni işinize uyarlanacaksınız.

Süpermarketler yerini mahalle bakkallarına, bakkallar da şahsi üretime bırakacaklar. Giyecekler, makamlar, para ve tahviller gibi yiyecekler de hrönirleşecekler. Mahalle bakkalları birer birer ortadan kalktığında tarım üretimi kendini epey sınırlamak zorunda kalacak, ama tamamen sonlanmayacak. Pırasa ekip pancar biçmek, pancarları eve götürürken bazılarının patlıcana dönüşmesine alışılacak. Hergün beliren yeni bir maydanoz çeşidine ad vermekte direnenler çıkacak. Kapkalın defterlere yazdıkları adlar sayfalardan taşıp sokaklara dökülecekler. İnsanlar yeniden sebze meyve toplayıcı çağlarına geri dönecekler. Çocuklar ve yaşlılar çıtır çıtır taze ekmeği, peyniri, domatesi bakkaldan almaktansa ağaç tepelerinden toplamayı yeğleyecekler. Tüfekle, okla yayla yapılan avcılık bitecek. Geyiğin zihni de hrönir tuttuğundan avcıya kaya parçası gibi görünecek. Son tüfek te değişip başka bir şeye dönüşene kadar avcılar geyik sanıp kayalara, kuş sanıp ağaç dallarında yetişen muz kokulu karpuzlara ateş edip duracaklar. Balıkçılık da bitecek. Oltalar sarmaşıklaşmadan önce teknelere mercan parçaları çekip duracaklar.

Hayvansal protein kaynağı hayvanlar olmaktan çıkacak. Bütün gerekli aminoasitleri kendimiz ağaç dallarında, yastıklarımızn altında, bazı günlerde yarı şaka olarak boş ayakkabılarımızın içinde çeşitli renklerde lezzetli nohutçuklar olarak bulacağız.

Enerji sorunu denen şey kökünden yokolacak. Herkes kendi ışığı ve ısısıyla haşır neşir olacak. Bir zamanlar benzin, gaz yakarak, atomun çekirdeğini parçalayarak enerji elde edildiğini hatırlayan tek bir kişi bile kalmayacak. Zihnimiz şişe, hrönirleşme cin olacak ve istekten türeyen çevre kirletmeyen enerji çeşitlerine gark olacağız.

Psikoanaliz, antidepresan, yoga, meditasyon, alkollu içki tüketimi, eroin, kokain ve esrar kullanımı tarihe karışacak. Hrönir gerçekliğinde kafa sürekli bu aşamalar ve işlem zenginliği üzerine kurulduğundan hep yüksek durumda kalacak. Kimse kendini uzun süreli meyus, depresif, gamlı ve kederli durumda tutamayacak. Bu tür arızalar maziden ekolanmış uyuzluklar olarak kısa süreli ziyaretlerde bulunabilecekler sadece.

Zaman da hröniroidsel bir kıvamda akacak. Takvimler, saatli radyolar falan anlamsızlaşacaklar. Kimse bugün günlerden ne diye sormayacak. Saat taşımak anlamsızlaşacak. Randevu diye bir şey kalmayacak. Görüşmek istediğiniz kimseye inşallah, umarım, yakında kelimelerinden birini kullanmanız yetecek. O kimseyi anı gelip gördüğünüzde bunun rasgele meydana geldiğini, ama ikinizin de hoşunuza giden bir tesadüf olduğunu düşüneceksiniz.

Gelecek tasası tamamen ortadan kalkacak. Yaşlılık bir sürü engellerle kuşatılma hali olmayacak artık. Ölüm baki kalacak. Bir an gelip diğerleri için arkada bıraktığı izlerle hatırlanan biri olacaksınız. Eskiden ölümsüz ruh denen şey bu izlerin direnginliği, aynı şeyi isteyenlerin şevkli bellek desteği olacak. Siz hatırladığınız için varkalan malzeme başkaları tarafından özenle belleklerine kazınacak. Kayıtları tutulacak. Bu kayıtlardan dev arşivler peydahlanacak. Rüyalarda bu arşivleri ziyaret ederek ölülerle sohbet etmek mümkün olacak. Arşiv tozu kıpır kıpırlığı diye bir laf sık sık kullanılacak.

Mükemmelüstü, nirvana ötesi demeli belki,  küreselleşmede tek bir gezegen ailesi mevcut olacak. Bu nedenle savaşlar, seri cinayetler, boks maçları, kavgalar ve intiharlar mazinin baskısıyla zar zor hatırlanabilen eski marifetler olarak kalacaklar. Ordu, rütbe, tank, tüfek, biyolojik, kimyasal ve nükleer silah kelimeleri yavaş yavaş unutulacak. En zor çapraz bulmacalarda alın kırıştıran kelimelere dönüşecekler.

İyilikler, yapılmaya fırsat bulunan kabahatler, kötücül şakalar falan hep toplumsal belleğin parçası olarak kalacak. Bu nedenle hrönir hareketililğinin en hızlı etkileşim sürecine tabi olacaklar. Birinin kafasına taş indirmek isteyen biri son saniyede taşın bir demet kurumuş papatyaya dönüştüğünü görerek sevinecek. Bir diğerine takılan çelme onu düşürmek yerine ünlü bir baleden hoş ve kısa bir alıntı yaptırtacak. Seyredenler, eşek şakasını icra eden de dahil alkışlayacaklar.

Restoranlarda mönü kartları bulunmayacak. Aralarındaki fark da bitecek. Önünüze gelen yemek aklın sınır berisiyle güç bela sezilen bir sistematiğin seçimi sonucu zaten ağız tadınıza uygun olacak.

Para, çek, kredi kartı uygulamaları sıfırlanacak. Emek ve takasın doğru orantılı mevcudiyeti bankaları gereksiz kılacak.  Ve şehirlerin en iyi yerlerini ele geçirmiş olan banka binaları kütüphanelere dönüştürülecek.

İnsanların önemli bir kısmı evden çıkıp işe falan gitmeyecek. İşler, güçler ve idare evlerden, mahallelerden de yönetilebilecek. Şehirlere doluşmuş nüfus yavaşça kırsala çekilecek. Şehirlerin vaadedebileceği tek bir üstünlük kalmayınca, iletişimin zihinle yapılması nedeniyle mobil telefonların, internetin, uyduların, kablolu telefonun işlevi de bitecek.  Televizyon şirketleriyse çoktan tarihe karışmış olacak.

Artık küçük çocuklar için ne kreş, ne de oyun bahçesi inşa etmeye gerek kalmayacak. Oyun beklenmedik belirmelerle her yaşta ve aldığınız her solukta zaten var olacak. Pedagoji denen bilim dalı kendini bu gerçekliğe uyarlayıp iptal edecek.

Bilimler de tümden değişikliğe uğrayacak haliyle. Sosyoloji, felsefe ve psikolojinin yanı sıra en başta tarih bilimi tarihe karışacak. Mazi geleceğe basınç yapamadığında, kayda kuyda da gerek kalmayacağından tarih kitapları tarihe karışacak. Bir zamanlar tarih bilinci denen şey anın yetkin tasavvuru  formatına dönüşecek. Fizik manyetik alanlar arası ilişkilerin farfaralı trafiği konularını işleyecek. Matematik denklemleri ilk kez herkese hitap edebilmenin hazzıyla kağıt yüzeylerden, kara tahtalardan sıyrılıp üç küsur boyut kazanacaklar. Kimya deneyleri bil bakalım tüpten bu defa ne çıkacak oyununa dönüşecek.  C + O2 = H2S denklemi bazı tişörtlerin ön yüzlerinde zaman zaman belirip yokolacak.

Birbirinden berbat ve kötücül ruhlu filmlerden de kurtulacağız. Ücretli, havalı, afurlu tafurlu aktörlük, yönetmenlik falan bitecek. Bütün videotekler kapanacak. Bazı sinema salonları kalacak, bazıları yok olup gidecek. Kalanlar her an, her dakika başka başka, nabza, isteğe göre filmlere beşik olacaklar. Kar kristallerinin, parmak izlerinin tekinin bile diğeriyle aynı olmadığı gibi, diğeriyle tamamen aynı tek bir film mevcut olmayacak. Film sayısı gezegende yaşayan zihin sayısının onlarca, yüzlerce katına ulaşacak.

Sayısız kulüpler ve cemiyetler kurulup bozulacaklar. Hiçbir üye diğerinden daha kıdemli olmayacak. Herkes potansiyel kurucu üye sıfatıyla doğacak. Birisi herkes, herkes birisi ya da birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için sözleri bu gerçeklikte hiçbir mana ifade etmeyecek.

Daha da ilginci belki, bazı kimseler gökte akıllı yıldızların göz kırptığını, ışığın mana taşıdığını görmenin mahçup şaşkınlığını yaşayacaklar.

Bir dakika… Bunları yazarken masamın üzerinde beyaz bir zarf belirdi. Açıyorum. Yarın sabahtan itibaren hrönir gerçekliğinin yeni cumhurbaşkanı ben olacakmışım. Bugün mahallenin çöplerini toplayan takımdaydım. Dün ne iş yaptığımı ise hatırlamıyorum.

| Dergiler, Fikir Yongalama, sayı 7 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

John Gray – Küresel yanılgılar

01 Nis 2008

Kitap Biti

John Gray – Küresel yanılgılar

Yaşadığımız dönemde dünyaya yeni bir biçim veriliyor, her toplumun aynı kalıba sokulması, aynı değerleri benimsemesi isteniyor. Elinizdeki kitapta John Gray, büyük bir ustalıkla çağımızın egemen düşünce biçiminin arkasında yatan hesapları ortaya çıkarıyor. Köhnemiş ilerleme düşüncesini ve dolayısıyla ilerici gerici ikilemini, hümanizm yanılgısını, bilim efsanesini, özgür bir dünya vaadden komünizm sonrası düzenin baskıcılığını, neo-con’ların saplantılarını hem felsefi kökleriyle, hemde güncel boyutlarıyla inceliyor, 11 Eylül sonrası dünya siyasetinin gidişatını yorumluyor, insanlığın tabiatı hoyratça sömürmesi sonucu dünyayı bekleyen biliçli bir şekilde anlamak için okumamız gereken zengin bir kitap Küresel Yanılgılar.

kureselyanilgilar.jpgListe Fiyatı: 11,00  YTL.SİTE
Yayın Yılı: 2006
207 sayfa
İthal Kağıt
13,5×21 cm
Karton Kapak
ISBN:975269232x
Dili: TÜRKÇE

Matrix’(t)e inanç bölümünden seçme fikir yongaları.

1-Matrix filminden iyi tanıdığımız ajan Smith bir sahnede şöyle der: “Birinci Matrix’in içinde kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olduğu mükemmel insani bir dünya olarak tasarımlandığını biliyor muydun? Sonuç bir felaket oldu.” Matrix sonuçta insanların bir koza içinde yaşadığı, hayalinde işe gittiğini, sokaklarda yürüdüğünü, aşık olduğunu, savaştığını düşündüğü sanal bir dünya. Bunu yapanlar da bilgisayarlar. Kimbilir kaçıncı kez insanlığın mükemmel bir dünya arayışı hüsranla sonuçlanmakta.

2- İnsanın kozaların içindeki enerji kaynağı olarak kullanılması, çalıştırılması yani, matrix programının hedefi değildi. Hedef mükemmel bir dünya yaratmaktı.

3-Matrix üzerine çeşitli yorumlar vardır. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorgulamaktalar, din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici  ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.

4-Şu sıralar politikaya inanç önemli ölçüde yokolmuş ve teknoloji dönüştürülmüş dünya rüyasını tek başına ifade eder hale gelmiştir. Çok az kimse refahın daha adil bölüştürülmesiyle açlık ve fakirliğin bertaraf edileceğine inanmaktadır. Politikayla ne Irak’ın işgalini engelleyebildik, ne de açlık sorununu.

5-Anenevi şekilde süren sosyal kontrol bitip gittiğinde cürümle mücadele için yerine video kameralarını ikame ettik. Terörizme destek veren ülkelere karşı akıllı bombalar, hayal kırıklığı ve depresyon gibi insani tepkilere karşı prozak. Çevreye kafayı takmamak için de walkman.

6-Matrix insanın daha iyi bir dünya için doğallıktan uzaklaşmış istek ve arzularının en gelişmiş teknolojiyle kaçtığı bir rotadır.

7- Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat (düşomat/hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü. Phantomat bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak.

8-Cypher davranışı/vakası. Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı. Şu anda Batı dünyasında kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır.

9- Matrix kendini sonsuza kadar yenileyebilecek şekilde  inşa edilmemiştir. Er ya da geç kader ya da zaman nedeniyle yokolup gidecektir.

10- Matrix üzerine yapılan yorumlardan birinde sistem içinde arıza yaratacak bir kaynağa değinilir. Bu insani serbest iradedir. Koza içinde yaşayanlar bir sanrı içinde yaşarlar. Ama bir kez bunun sanrı olduğunu keşfederlerse karşı çıkabilirler.

11-Gerçekliğin problemlerimizin aslında çoğunun çözümsüz durduğu bir pazarı yoktur.

12-Matrix filmleri teknolojik sihirin harika bir sanat ürünüdür. Eğer bir mesajları varsa, bu teknolojinin sihir olmadığıdır. Teknoloji gerçekte insan hayatını değiştiremez.

| Dergiler, Kitap, sayı 7 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Kefaret bu yılın İngiliz Hasta’sı…

01 Nis 2008

Can Çelebi

kefaret.jpgFilmin künyesi
Yönetmen :
Joe Wright
Senaryo : Christopher Hampton, Ian McEwan (Kitap)
Oyuncular : Keira Knightley (Cecilia Tallis), James McAvoy (Robbie Turner), Romola Garai(Briony – 18 yaşında), Saoirse Ronan (Briony Tallis – 13 yaşında)
Müzik : Dario Marianelli
Görüntü : Seamus McGarvey
Kurgu : Paul Tothill
Prodüksiyon Tasarımı : Sarah Greenwood
Sanat Yönetimi : Ian Bailie
Kostüm : Jacqueline Durran
Tür : Drama
Yapım : 2007, İngiltere-Fransa, 130′

Savaş her nekadar, arzulanmayan, acı veren birşey olsa da ona birçok şey yakışabiliyor. Ölüm yakışıyor, hayatta kalma çabası yakışıyor, kan yakışıyor, kan kırmızısı gelincik tarlaları yakışıyor, dostluk, esaret, hatta savaşın en büyük düşmanı barış bile yakışıyor, daha sayamadığımız bir çokşey yakışıyor da bir tek ASK yakışmıyor. Heminway’in “Canlar Kimin İçin Çalıyor” adlı eserinden beri hep bunu söylemek istedim. Atonement – Kefaret filmi de sanki bu düşüncelerimin üzerine bir kaç gün önce beyaz bir sinema perdesinin üzerine sessiz sedasız düşüverdi.
Film bitip de perde karardığında Cecille nin şu cümlesi yakıyordu dudaklarımı.

“I love you… Come back to me.”

Filmin Konusu:
1935 yılında henüz 13 yaşında acemi bir yazar olan Briony Tallis (Saoirse Ronan) ve ailesi, görkemli malikanelerinde zengin ve seçkin bir yaşam sürmektedirler. Yılın en sıcak gününde Briony’nin keskin hayalgücünü ateşleyecek bir gelişme yaşanır. Evin hizmetçisinin eğitimli oğlu Robbie Turner (James McAvoy), Briony’nin inatçı ve dikbaşlı ablası Cecilia’ya (Keira Knightley) kur yapmaktadır. Robbie, Cecilia’nın da benzer duygular hissettiğini ummaktadır. İkisi arasındaki ilişkinin alev alması için tek bir kıvılcım yeter. Ancak olaya tanıklık eden küçük Briony’nin de gizliden gizliye Robbie’ye ilgisi olduğu için öfkeye kapılır ve hayal gücünü çalıştırarak Robbie’yi işlemediği bir tecavuz olayindan dolayi suçlayacak kadar ileri gider.
Cecilia ile Robbie artık birbirlerini sevdiklerini açıklamışlardır ama Robbie tecavuz iddiasıyla tutuklanır. Briony’nin de yalancı tanıklık yapmasıyla üçünün hayatı sonsuza kadar değişecektir.

Briony sonraki yıllarda çocukken işlediği günah için affedilmenin yolunu aramaya devam edecektir. Sonunda müthiş cüretkar hayal gücünün de yardımıyla günahının kefaretini ödemenin çaresini bulabildigini sanarak, kalıcı sevginin gücüne eşlik eden anlayışlılığa ulaşmayı başaracak, bu iki insane itiraf edemedigi gercegi bir kitap yazarak tum dunyaya ilan edecektir.

Film hakkında:

80. Oscar ödülleri Los Angeles’ta düzenlenen muhteşem bir törenle sahiplerini buldu. Gecenin galibi hiç şüphesiz 4 dalda oscar kazanan “No Country For Old Men” di.Kısaca hafızalarımızı tazelersek; en iyi erkek oyuncu ödülü ingiliz Daniel Day Lewis’e, en iyi kadın oyuncu ödülü Fransız Marion Cotillard’e gitti.
The Bourne Ultimatum (Son Ültimatom) 3 Dalda,There Will Be Blood (Kan Dökülecek) 2 Dalda, La Vie En Rose (Kaldırım Serçesi) 2 Dalda,Michael Clayton (Avukat) 1 Dalda, ,Juno 1 Dalda, Elizabeth: The Golden Age 1 Dalda ve Atonement (Kefaret) 1 Dalda OSCAR ödülü kazandılar.

Dört dalda Oscar adayı “Pride and Prejudice – Aşk ve Gurur”un yönetmeniyle, baş kadın oyuncusu Keira Knightley’i birkez daha bir araya getiren, tamı tamına otubeş milyon dolar bütçeli “Atonement – Kefaret”in bu yarışta en iyi müzik dalında o çok arzulanan altın (bolca estetik kaygılar taşıyan) heykelciği hakkıyla kazandığına inananlardanım.
Dario Marianelli imzalı müzikler, perdeye yansıyan tüm objeleri içine alıp onlardan beslenerek bizleri sarıp sarmalıyor ve atmosfer yaratmada sanki filmin bir baş oyuncusuymuşçasına önem taşıyor. Bir kaç örnek vermek gerekirse;camda vızıldayan arı, duvara vurulan lastik top,koridorda hızlı adımlarla yürünürken ahşap zeminin çıkarttığı çatırtılar ve tabii en unutulmazı filmin başından sonuna kadar kulaklarımızı delercesine basılan daktilo sesleri, tek kelimeyle MUHTEŞEM. Hatta Marianelli tıpkı bir önceki film Pride and Prejudice da yaptığı gibi, melodilerini salona gelen izleyicilerin kulaklarına takip evlerine götürmelerine de {ister istemez} izinveriyor. Bu film sadece Müzikleri için tekrar seyredilmeye değer.

İngiliz yazar Ian Mc Ewan’in 2001 yılında kaleme aldığı Atonement – Kefaret ( Türkçe baskısı-KEFARET – Ian McEwan – çeviri Püren Özgören – Can Yayınları – İstanbul, Aralık. 2003) adlı romanl, edebiyat çevrelerince yüzyılın en iyi 100 romanı içersinde gösterilen Booker ödüllü bir başyapıt. Çocukluğu, aşkı, savaşı, İngiliz toplumunu ve sınıf ayrımını akıcı ve etkileyici bir anlatımla sunarken, okuyucusunu utanç ve bağışlama, kefaret ve günahları hoşgörmenin güçlüğü üzerinde düşünmeye yöneltiyor. Aynı adlı romandan senaryosunu yazansa, Dangerous Liaisons – Tehlikeli İlişkilerle en iyi senaryo oscarını evinin başköşesine götürüp koyan Christopher Hampton. Bu senaryosunda, Hampton “Tehlikeli İlişkilerin” ağdalı dilini koparırcasına, anlatımında olabildiğince ekonomik davranmış.Hemen filmin başlarında, sanırım 10 dakika içinde bizleri filmdeki tüm karakterlerle tanıştırıyor.Sanki daha başlardayız bekle seyirci şuraları hemencecik geçelim daha anlatılacak çok şey var dermişcesine.
Aslında konu biz Türk izleyicilerin pekte yabancısı olmadığı şu Zengin kız Fakir oğlan hikayelerine benziyor.İçinde mavi panjurlu beyaz bir ev bile var. Biraz daha ileri gidersem, konu özünde (Kanava) bana Ömer Seyfettinin “KASAĞIŞINI” da hatırlatmadı değil. Ama itiraf etmeliyim ki,işleniş tekniği, kurgunun mükemmelliği ve yönetmenin ustalığı, filmdeki basma kalıpları seyirciye neredeyse hiç hissettirmiyor. Bu film bize aralarındaki sınıf farkına rağmen birbirlerini deliçesine seven iki genç âşığın kavuşamamaları ve onlara engel olmuş olan üçüncü kişinin pişmanlığı, vicdan azabı gibi klişelerle aynı kulvarda koşar adım giden bir öykü anlatırken, daha kapsamlı ve daha derin şeyler hakkında düşünme imkanı veriyor: Masumiyetin göreceliliği ve ‘telafi etmenin’ imkansızlığı gibi.

Beni düşündüren tek şey filmin sonu. Sanki herşey bir anda bıçakla kesilir gibi bitiveriyor. Bizleri 2. dünya savaşının o kirli puslu, yıkık,yaralı atmosferinden alıp bir anda 2001 in teknolojisi bol bir TV programına götüruveriyorlar. Birden bire 120 dakika sonra hiç tanımadığımız, filme yeni katılan yeni bir kadın karaktere adapte olmanız neredeyse bir120 dakikanızı daha alıyor.Bu ne diyorsunuz, yabancilastirma desem degil…

Finaline rağmen filmin özgün ve vurucu bir anlatımı var. Zaman zaman, bir olayı , filmin üç karakterinin gözlerinden ayrı ayrı, iki kez izleme olanağı bulabiliyoruz ve bu, olayın etkisini azaltmiyor, aksine katlanarak çoğaltiyor. Daha açık söylemek gerekirse hikaye sıralı bir şekilde değil de esnetilerek geriye dönmeli farklı açılardan yorumlanmış ve boylece siirsel bir dil yakalanmis.
Joe Wright daha bu ikinci filminde ne kadar yetenekli olduğunu kanıtlıyor.Klasik sinemanin tum araclarini seyirciye sezdirmeden ustaca kullanmis.Hatta tam yerinde zamani geri dondurme metaforuna gonderme yaparak hic basite kacmadan,su bildik perdedeki goruntuleri geri sarma numarasini bile yapiyor. Yani adam döktürüyor da döktürüyor…Büyük bütçeli projeleri ve kalabalık kadroları idare etmedeki becerisini ilk filmi ‘Aşk & Gurur’ da açık bir şekilde ortaya koymuştu zaten. Her ne kadar sinema kollektif bir sanat gibi görünse de burada bir kez daha anlıyoruz ki aslında sinema sanatı, tartışmasız, Yönetmenin sanatıdır.
Yine de her iki filmi boyunca sürekli karşımıza çıkan o muhteşem görüntü ve manzaralar yönetmeni olduğu kadar görüntü yönetmeni – sanat direktörünü de unutmamamız gerektiğini bize hatırlatıyor. Her bir kare üzerinde uzun uzun düşünülerek – özenle çalışılmış. Sahne geçişleri ve kurgu karakterlerin iç dünyalarını seyirciye ulaştırmada özel bir önem taşıyor. (Neden en iyi kurgu dalında da bir oscar alamadığını anlamakta zorlandim.).Ayrıca yönetmen Joe Wright bu filmle kendisini ilk filmi Pride and Prejudice daki James Ivory etkisinden de kurtarmış gibi görünüyor.Aynı şeyi oyunculuğu açısından Keira Knightley için söylemem mümkün değil ama yine de rolünün altından başarıyla kalkmış diyebilirim.
Küçük kız kardeş Briony’i oynayan Saoirse Ronan’nin sergilediği oyunculuk benim için daha bir değerli.Hani derler ya cuk oturmuş bu role. Çok inandırıcı, hatta öyle inandırıcı ki zaman zaman insanın gidip “ o “ kızı boğası geliyor.Eminim ileride kendisini başka başka rollerde de bol bol izleyeceğiz.
Filmin basrol erkek oyuncusu James mcavoy bana sürekli olarak Russel Crow un gençliğini hatırlatsa da bu filmdeki performansı gerçekten takdire değer ve izlerken son derece keyif verici. Kendisini Narnia Günlükleri’ndeki Bay Tumnus rolünden sonra bu ikinci izleyişim ama bundan sonra gözüm hep üzerinde olacak.

Sadede gelecek olursak; ben filmi pek sevdim. Ağlatacak noktaya getirip ağlatmayan, ortada hiç birşey yokken bir anda tokatlayan, müzikleriyle ilgimizin dağılmasına izin vermeyen, görüntüleriyle büyüleyip duygularıyla içimizi oyabilen ama o derece de ajitasyondan – duygu sömürüsünden uzak, tempolu, dahası, son derece vakur, kendinden emin ve bir kaç noktayı saymazsak ( o kadarı kadı kızında da olur) sonderece ayakları üzerinde duran, kendisinden uzun süre söz ettirecek, etkileyici bir film.

Kaç Oscar heykelciği kaldırdığı bu bağlamda beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Academy üyeleri – bu bazda- kendilerine daha başka filmler mutlaka bulacaklardır ama ben şimdiden bu filmin DVD’sini satın alıp arşivime kattım bile.

Bana sorarsanız “evet en iyi film(dram) dalında altın küre ödülü de almis olan bu filmi izlemek lazım, sakin kaçırmayın” derim

İyi seyirler.

| Dergiler, sayı 7, Sinema | 2 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Edebiyat ve Fikir Yongalama

Yazarlar

Abone ol

Email :
İsim :
  Abone ol
Abonelikten çık