Anasayfa

Kedili Ev

01 Kas 2009

Fatih Danacı

İşlek bir caddenin kenarında ayakta kalmayı başarabilmiş bir ev vardı. Yıllar yılı pek çok yangın, deprem ve felaket görmesine rağmen çökmemiş, yok olmamıştı. Ahşap görünümü eskise de temelleri zamana inat yıkılmamıştı. Parmaklıklarla çevrili bahçesinin içinde üç katlı ev varlığını koruyabilmişti.
Evin ne zaman yapıldığı bilinmiyordu. Ya da kimin tarafından inşa edildiğine dair kayıtlar bulunmuyordu. Çevrede yaşayanlar için daima gizemini muhafaza etmişti. Özellikle civar mahallelerdeki çocukların oyunlarına bile konu olmuştu. Bakımsız bahçesine girmek için iddiaya tutuşmalardan, camlarından bir tanesini kırmak için erkeklik ispatlamalara kadar pek çok oyun çeşidi türetilmişti. En çok da pencere önünde oturanlar merak edilirdi. Herhangi bir çocuğun bunu öğrenebileceği bir yol yoktu. Çünkü onların babaları da, hatta dedeleri de aynı merakla büyümüştü. Küçüklüklerinde o eve girmeye çalışanlar şimdiki büyüklerdi. Babadan oğla geçen tek bilgi ise belirsizlikti.
İnsanlar bazı dönemlerde sevimli olmayan konuşmalar yapsa da onunla yaşamayı öğrenmişlerdi. Yaz, kış açılmayan kapılarıyla, camın önünden hiç eksik olmayan ev sahibi ya da sahibesiyle, ürkütücü görüntüsüyle barışmayı bilmişlerdi. Tüm garipliklerine, gerçekleşen onca ölüme rağmen ev hiçbir zaman boş kalmamıştı. Genel inanışa göre evde yalnızca bir kişi oturuyordu. Yalnız geçen hayatı ölümle sonlandığında ise ansızın bir mirasçı beliriyor, hayatını ölümüne kadar oturacağı sandalyesinde, tozlu pencerenin arkasında geçiriyordu.
Burada yaşamaya başlayanlar dışarı çıkmazdı. Gerçek hayatı da oturdukları yerden takip ederlerdi. İnsanları, hayvanları, olayları, binaları buradan öğrenirdi. Belki de yalnızlığını paylaşacağı tek yer dış dünyaya açılan penceresiydi. Zor bir hayata mirasçı bulmaları ise yaptıkları en iyi şeydi. Büyük ve eski bir evin içinde yalnız başına yaşamayı kabul etmek için neyin ya da nelerin vaat edildiği ise vasiyetnameye yazılırdı. Mahallenin yaşlıları bunu büyü ile başardıklarına inanırken, orta yaşlılar milyonlara bağlarlardı. Korkusuz küçükler ise Grimm kardeşlerin masallarındaki peri hikâyelerine benzetirlerdi. Farklı yorumlara rağmen vasiyetnameyi kimse görememişti. Belki de içinde sunulan yalnızlığı paylaşacak sadık bir dosttu…
Evin en son sahibesi yakın zamanda ölmüştü. Sabahın ilk saatlerinde havanın aydınlanmasıyla beraber işe giden insanlar tarafından fark edilmişti. Onu görenler her zamanki sandalyesinde oturduğunu, omzuna düşen başının ise tek ölüm belirtisinin olduğunu söylemişlerdi. Yaşayış şekli gibi ölümü de alışılmış değildi. Polisler cesedi almak için içeri girmek zorunda kaldığında en cesur olanları bile tereddüt etmişti. Bilinmezlik insanoğlunun en büyük korkusuydu çünkü. Belki bir yaratık, belki bir hayalet, belki bir cin ürpertirdi. Ancak bilinmeyenin korkusu daha derin ve daha keskindi. Genç olanlardan bir tanesi isteksizce gönüllü olmuştu. Üzerindeki üniforması yeni olan ve henüz tam gelişememiş bedenine büyük gelen yeni mezun polis, aklını sürekli başka konularla meşgul etmeye çalışmıştı. Doğduğu mahallede görev yapıyordu ve kısa bir süre önce perili olduğuna inandığı eve girmek zorunda kalmıştı. Tahta kapısı kolayca açılıp içeri girdiğinde bir kez daha şok hali tüm vücudunu sarmıştı. Eski, kirli ve dağınık bir ev beklerken hayal etmediği bir görüntüyle karşılaşmıştı. Çöp evlere benzeyeceğini düşünürken, cilalı mobilyalara, antika eşyalara, değerli tablolara sahip odalarla karşılaşmıştı. Bakımsız görünüşüne rağmen iç mimarisi ve düzeni gayet zevkli insanların ellerinden çıkmış gibiydi.
Ürkek adımlarla aldığı bedeni dışarı çıkarmış, yaşadığı garip tecrübeyi mübalağa katarak çevreye aktarmıştı. Yıkanıp, kefene sarılan yaşlı sahibe yalnız hayatının ardından yine yalnız kalmaya devam edeceği tabutuna konmuştu. Üzerine toprak serpildikten sonra bir dönem kapanmış, yeni varisinin kim olacağı ise merak konusu olmuştu.
Yaşlı sahibenin ölümü ağızdan ağza yayıldı. Kimileri yüz yaşından fazla yaşadığını iddia etti. Kimileri yalnızlıktan intihar ettiği söylentisini çıkardı. Daha birçoğu farklı dudaklarda, sahte de olsa bir gerçekliğe kavuştu. Ancak herkesin dilinde ortak bir söylenti vardı. İçindeki kıymetli eşyaların gerçekliğiydi! Paha biçilemeyecek kadar değerli mobilyalardı. Ziynet ve altınlardı. Var olduğu düşünülen çelik kasanın içinde yatanlardı. Tüm bunların yeni sahibi ise ortalıkta belirmemişti henüz. Bir varis olmak zorundaydı. Yıllardır böyle devam ediyordu.
Soğuk bir gecenin geç saatlerinde boş sokaklar rüzgarın yardımıyla vızıldıyor, sessizliğe gölge düşürüyordu. Sokak lambalarının cılız ışıklarında beliren bir gölgenin adımları ise bu sesin arkasına sığınıyordu. Uzun boylu hırsız, siyah kıyafetleriyle temkinli bir şekilde ilerliyordu. Çevresindeki binaların hiçbir katında uyanık insan yoktu. Caddenin gün içerisinde hızla akan trafiği ise karanlığa gömülmüşçesine silinmişti. Deri ceketli adamın sinsice yaklaştığı yer boş bir evdi. Kısa bir süre önce ölen yaşlı kadının boşalttığı üç katlı ahşap ev…
Genç polis memurunun yaydığı havadisler hırsızların kulağına kadar gitmişti. Suçluları yakalayanların hikayeleri suçluları teşvik etmiş, trajik bir olayın başlamasına neden olmuştu. Fırsatçılığı maharet olarak değerlendirenlerden en hızlı davrananı ise Murat adında bir hırsızdı. Boşalan evi soymak için uygun zamanı beklemişti. Yeni sahibi ortaya çıkmadan alabileceği her şeyi almayı umuyordu. Ne de olsa içeride kimse yoktu ve istediklerini gerçekleştirmek için önünde birden fazla günün olduğuna inanıyordu. Parmaklıklarla çevrili bir bahçenin ötesinde bir cennet yatıyordu. Her ne kadar görünümü aksini iddia etse de korunmayan bir bölge hısızlar için bu şekilde ifade edilirdi.
Düşünceleri arasında boğulmamaya özen gösteriyordu Murat. Sahip olabileceklerini düşündükçe iştahı kabarıyordu. Hayalini kurması bile heyecanlanmasına yetiyordu. Sefil hayatını sonlandırabilmek için karşısına çıkmış bir fırsattı. Ancak tüm bunlara rağmen içinde biraz da olsa korku vardı. Bu mahallede büyümemişti ve ev hakkında çok bilgisi yoktu. Bulunduğu mekanlarda konuşulurken işitmişti ve birkaç kişinin ağzını yoklamıştı. Keşfettiği gerçekler, duyduğu tekin olmayan cümleler ise huzursuz olmasına neden olmuştu. Antika eşyalar ve mücevherler ise korkusunun önüne geçmeyi kolaylıkla başarıyordu.
Demir parmaklıkların önüne geldiğine durdu. Etrafa iyice bakındı. Kendisini izleyen gözlerin olmadığından emin olmak zorundaydı. Ufak bir dikkatsizliğinin sonunu getireceğini bilecek kadar uzun süredir bu işi yapıyordu. Son kez çevreyi gözleyerek işine başladı.
Ucu sivrilmiş ok gibi uzayan direklerin üzerinden geçemeyeceğine karar verdi. Hem çok uzun, hem de riskliydi. Bu yüzden bahçeye açılan kemerli kapıyı kullanacaktı. Açılırken ses çıkarmaması için dua etti. Birbirine değen iki kapıyı yavaşça itti. Tekerlekli mekanizması olan paslı demir kapı sessizce yuvasında ilerledi. Yıllardır yağlanmamış olmasına rağmen tek bir gürültü çıkarmamıştı. Yalnızca kirli ve rutubetten kabarmış gri boyaları dökülmüştü. Bahçeye attığı ilk adımıyla beraber içinin ürperdiğini hissetti. Sararıp kurumuş çimlerin üzerinde gezinirken herhangi bir tehlike ile karşılaşmayacağını umdu. Bildiği kadarıyla bir köpek ya da bekçi yoktu. Kurumuş dalları ile gece yaratıklarını anımsatan ağaçlar, yerlere dökülmüş yapraklar ve üzerine basılmadığı için kuruyup çatlayan topraktan başka hiçbir şey bulunmuyordu. Evin içinde de olmasını arzuladığı boşluğa ve sessizliğe sahipti.
Soğuk bir geceydi ve yerlere kırağı düşmüştü. Çamuru mıknatıs gibi çeken tabanları yürümesini zorlaştırıyordu. Bahçe dışarıdan gözüktüğünden daha büyüktü. İşlek ve nezih bir semtte, her karışı değerli olan bu yerin nasıl zengin tüccarlara satılmadığını düşündü. Şimdiye kadar yerine büyük binalar ya da dükkânlar inşa edilmiş olmalıydı. Bunun tek bir açıklaması olabilirdi. Sürekli yalnız yaşayan sahip ve sahibeleri çok köklü bir aileden geliyorlardı. Asırlardır satma ihtiyacı duymayacak kadar zenginlerdi. İşte bu düşüncesi tam da doğru yerde olduğunun ispatıydı.
Önünde beş basamaklı bir merdiven duruyordu. Hemen tepesinde de eve açılan tahta kapı vardı. Verandaya geçmeden önce başını kaldırarak eve son kez baktı. Işık ya da hayat belirtisi yoktu. Tozlu camlarının ardında beliren bir gölge de! Eskimiş ve tahtakuruları tarafından yıllardır yenen ahşap kaplaması bile yalnızlığı anlatıyordu. Çatısının eksik olan kiremitleri terk edilmişliği yansıtıyordu. Pencerelerin dökülen parçaları evin ziyaretçisi olmadığını söylüyordu.
Merdivenlerin zemininde, ayakkabılarındaki çamuru bırakmasına aldırmadan yürüdü. Kapının yanına geldiğinde bir isim ya da posta kutusunun olmadığını fark etti. Ya sökülmüş ya da hiç konulmamıştı. Sessizce içeri girdi. Bahçe kapısından sonra karşısına çıkan ikinci kapı da kolayca açılmıştı. Tekrar kapadığında hafif loş ortama gözlerini alıştırmaya çalıştı. Tek gözünü açık bırakarak bunu kolaylaştırdı. El feneri ya da ışık kullanmamasına rağmen şimdi önündeki yolu seçebilecek kadar görüyordu. Büyük bir odaya açılan holde ilerlerken lüks yaşama dair her şey sergileniyordu. Birkaç saniye sonra salona vardığında tıpkı polis memuru gibi büyülenmişti. Dışarıdaki tüm pisliğe rağmen içerisi az evvel temizlenmişçesine düzenliydi. Sanki gelecek bir ziyaretçiyi karşılamak için hazırlanmış gibiydi. Eşyalar yerli yerinde ve muhteşem bir simetri ile dizilmişlerdi. Sanattan çok anlamamasına rağmen asilzadelere yakışır bir tasarımla yapılmış olduğunu düşündü. Ortada büyük bir masa vardı ve sandalyelerinin arkalıkları insan boyuna yaklaşıyordu. Koltuk takımı birden fazla parçadan oluşuyordu ve U şeklinde yerleştirilmişti. Odanın doğuya bakan yakasında ise bir pencere, önünde ise sandalye duruyordu. Herkesin bahsettiği, parlak ayın hafif de olsa üzerine çöktüğü sandalye…
Şimdi nereden başlayacağını bilemiyordu. Beklentilerinin de ötesinde bir manzaraydı tanık olduğu. İki katı daha vardı bakması gereken ama buradan çıkmak istemiyordu. Odada var olan her şeye sahip olmak istiyordu. Duvarları kaplayan çerçeve ve aynalara, kumaş ve değerli taşlarla örülmüş abajura, eskitilmiş kilime, sarı boynuzlu gramofona! Her bir parçaya karşı arzu duyuyordu. Bir an sonra toparlandı. Kilit vurulmuş zihniyle mantıklı düşünmeye çalıştı. Belki de bu düzenin ve ihtişamın nedeni yeni sahibiydi. Ya gelmiş ve kendisi yapmıştı –ki bunun imkansızlığını biliyordu. Ya da yakın zamanda gelecekti ve bir şekilde odanın tertibini sağlatmıştı. Ancak bilinçaltının derinliklerinde bir düşünce daha belirdi. Düşünülmemesi gereken, hastalıklı bir beyinin üretebileceği kadar karanlık olan…
Tüm bu hazırlıklar kendisi için yapılmıştı…
Perili ev diye adlandırılan bir yerde her şey mümkündü.
Tüm meşum şeylere karşı hazırlıklı olmalıydı.
Aklı karışmış, kendini büyük bir bulmacanın ortasında bulmuştu. Bir yandan değerli olan her şeye sahip olmak istiyor, diğer yandan bulanmış zihnindeki sorulara yanıt arıyordu. Titrediğini hissetti. Daha önce birçok kez yapmasına rağmen, ilk defa yapıyormuşçasına acemice davranıyordu. Ay ışığı ile aydınlanan odanın içerisinde telaşla işini yapmaya karar verdi. Tüm çekmeceleri karıştıracak, bulabildiklerini alacaktı.
Masanın hemen yanında duran büyük bir aynalık vardı. Duvarı baştan sona kaplayan mobilya üzerinde çekmeceler ve kapaklar bulunuyordu. Monte edilmiş aynası ise masanın yansımasını gösteriyordu.
Ulaştığı ilk çekmeceyi karıştırırken bir ses duydu. Ani bir refleks ile elini çekti. Kulağını gürültünün geldiği yöne çevirerek dikkatlice dinledi. Hiçbir şey duymadı. Herhangi bir saate ait saniye sesi bile yoktu. Beyninde yarattığı bir hayalden ibaret olduğuna karar verince çekmeceyi tekrar kurcalamaya başladı. Bir şeyler bulabileceğini umut ediyordu. Detaylıca inceledi. Olay yeri incelemesinde bulunan bir memur kadar titizlikle çalışıyordu. Hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmıyordu.
Daha fazla zaman kaybetmenin gereksiz olduğunu görünce yandaki çekmeceyi karıştırmaya karar verdi. Bir tanesini yavaşça kapatırken, diğerini de aynı titizlikle açtı. Ancak tam o anda aynı sesi tekrar işitti. Sert zemin üzerine hafifçe değdirilen bir cisimden yayılıyordu. Kıpırdamadan bekledi. Var gücüyle kaçmak istediyse de yapmadı. Hareketsiz vücudunu muhafaza ederek, gözleriyle etrafı taradı. Ses giderek yaklaşıyordu. Kadim bir hikayenin içinden yükselircesine artıyordu. O denli yumuşak ve zarifti ki, insan adımları olmasının imkanı yoktu. Bir hayalet ya da başka bir şey olmalıydı. Bu dünyaya ait olmayan, etrafına korku salan bir varlık!
Artık daha net duyulabiliyordu. Etrafı saran soğukluk tüm vücudunu kapladı. Düşünceleriyle daha da kuvvetlendirdiği korkusunu yenmeye çalıştıysa da, ona tamamen boyun eğdi.
Görüş alanında ufak bir hareket sezinlediğinde ilk defa kıpırdadı. Salonun ortasına açılan hole doğru baktı ve hiçbir şey göremedi. Bunun tek bir anlamı olabilirdi. Aradığı şey yanı başında, odanın içindeydi. Aynı yeri paylaştığı ve yüzleşmeye hazır olduğu gerçeği aradı. Gözleri hemen ilerisinde, yerde duran ufak şeye yöneldi. Yüz yüze geldiğinde daha da korktuğunu hissetti. Ufacık bir şeyden korkmanın yersiz olduğunu bilse de masanın üstüne ani bir hareketle zıpladı. Belki koşarak uzaklaşsa ya da camdan dışarı atlasa daha kesin bir çözüme ulaşacaktı ancak yapmadı, yapamadı. İlkel benliği devreye girmişti ve masanın üzerine çıkmasını emretmişti.
Korkunun mantığa zıt çalıştığını düşündü. Aksi takdirde kendinden kat ve kat küçük bir şey karşında aşırı tepki vermezdi. Yerde halının üzerinde duran bir cin, cüce ya da şeytan değildi. Yalnızca bir kediydi. Kimi inanışa göre şeytanın yardımcısı sayılan tüylü bir kedi. Belki siyah renkli, farklı görünümlü bir tanesi olsa doğal karşılanabilirdi yaptıkları ancak sarı renkliydi. Üzerindeki beyaz desenleri ise gökyüzündeki bulutlar kadar parlaktı. Düzenli olarak tarandığı, iyi beslendiği her halinden belliydi. Yaydığı garip aurası her zamankinden daha çok korkması için yetiyordu.
Kedileri sevmezdi Murat. Hatta nefret eden, bu nefreti zamanla korkuyla karışmış biriydi. Şu ana kadar kanun karşısında yaptıkları cesaret istese de, aynısını bir kedi söz konusu olduğunda sergileyemiyordu. Ölümle yüzleşebilir, tehlikeye karşı koyabilirdi ancak ufak bir hayvan karşısında istemsiz ve anlamsız bir duygu besliyordu. Bu yüzden onlarla karşılaşmaktan her zaman çekiniyordu. Şimdi ise kader dalga geçercesine garip bir durum yaratmıştı.
Sarı renkli kedinin daha önce gördüklerinden çok farklı olduğunu biliyordu. Hiçbirinde bu denli yoğun duygular yaşamamıştı çünkü. Onu gördüğünden beri iki kere bayılacağını hissetmiş, ayakta kalabilmeyi zor da olsa başarmıştı. Kalbinin çarpıntısını düzene sokamamıştı. Masanın üstünde durarak, uzaklaşmasını beklemekten başka yapacağı bir şey yoktu.
Kedi, arka ayaklarının üzerinde oturuyordu. Kuyruğunu altına çekmiş, zemin ile arasını yumuşatıyordu. Bir saniye bile olsun gözlerini adamın üzerinden ayırmıyordu. Kuyruğu en az vücudu kadar uzundu. Kabarık tüylerinin oturduğu yere döküldüğü uzaktan bile görülebiliyordu. Sanki geçtiği her yere işaret koymak için bilinçli bir şekilde yapıyordu. Açık ağzı arasından sivri dişleri görülüyor, bıyıkları arasından soluk alışı seçilebiliyordu. Bakmak zorunda kaldığı bu durum, en korkunç hikâyeden daha korkunç, en ürpertici filmden daha dehşetengizdi. Birbirlerine kilitlenmiş bakışlarını ayıramıyorlardı. Bu, her ikisi içinde geçerliydi. Kedi adamın en ufak hareketini dahi inceliyor, adam ise tedirgin olduğu için tüm dikkatini onun üzerinde topluyordu.
Sanki asırlarca aynı pozisyonda durdular. Ortamdaki gerilim bir an bile olsun eksilmemiş, aksine giderek artmıştı. Adam tarafından duyulan tek taraflı korku katalizör işlemi görmüştü. Ayaklarının ağrıdığını, tüm kaslarının kasıldığını hissetse de duruşunu bozamamıştı. Ölmeyi, bu eziyetten kurtulmayı bile hayal etmişti. Aslında yapması gereken, aşağı inerek evden uzaklaşmaktı. Belki de kediyi uzaklaştırmaktı. Ancak duyguları, düşüncelerinin önüne geçiyordu. Şu an yaptığına devam etmesini söylüyordu. Bekleyecekti! Tehlike bitene kadar kıpırdamadan duracaktı.
Arka ayakları üzerine oturmuş olan sarman cinsi kedi yere uzandı. İlk hareket eden tüylü şey oldu. Kuyruğunu başının altına alarak yastık vazifesi görmesini sağladı. Bir gözü hala hedefinin üzerindeydi. Ne de olsa avcı bir varlıktı. Bazen zevk için bazen de yemek amaçlı avlanıyordu. Şimdiki durumu ise daha çok eğlence amaçlıydı. Karşısındakinin korkusunu hissediyor, bundan bir çeşit zevk alıyordu sanki. Vücudunu yalamaya başladı. Sert ve pürüzlü dilinin derisine değdikçe çıkardığı ses, sessizliği yarıyordu. İç gıcıklayan bu gürültü en sabırlı insanı bile çıldırtabilirdi. Ayın ışığı bile bundan rahatsız olmuşçasına sandalyenin üzerinden kedinin parlak tüylerine yönelmişti. Dilinin her hareketi böylelikle seçilebiliyor, ıslanan tüylerinin topak oluşu görülebiliyordu. Bir perili evden yükselebilecek korkunç sesler varsa, bu en korkuncu olabilirdi.
Dışarıdan hiçbir gürültü duyulmamasına rağmen evin duvarları arasında yankılanan ses kesilmişti. Yerini ise bir başkasına bırakmıştı. Kedi şimdi de tırnaklarını biliyordu. Yatar pozisyondaydı ve patilerini sırayla ağzına götürerek tırnaklarını sivriltiyordu. Mermere sürtülen sivri bir cismin çıkardığı titreşim frekansından bile daha tizdi. On sekiz tırnağına da aynı özeni gösterdi. Azrail’in elindeki tırpanın ucu gibi eğilmişti. Uzun oldukları için patilerinin üstünden kolayca gözükebiliyordu. Yıllardır kesilmediği dokunulmadan bile anlaşılıyordu.
Murat, sağırlığın sınırına gelmişti. Kulakları sadece bu sese odaklanmış ve emiyordu. Rahatsızlığının belirtileri açığa çıkmaya başlamıştı. Bitkin ve yorgundu artık. Yaşadığı travma akıl sağlığını bile etkilemişti. Normal olmayan düşüncelerle kafasını sürekli meşgul ediyordu. Önce görünmezliği düşünmüştü. Eğer kıpırdamazsa kedinin kendisini göremeyeceğini varsaydı. Kedi ise kaybolduğunu düşünüp odadan çıkacak ya da uyuyacaktı. Zaten bunu uzunca bir süre yapmıştı. Ancak alt benliği hareketsizliğe dayanabilmesi için kendini bu şekilde motive etmişti. Başarısız olduğunu anlaması için dakikaların akması gerekmişti.
Sonra ise onunla savaşmayı hayal etti. Ne de olsa homo sapiens kendisiydi. Her durumda galip gelmeliydi. Ancak bu savaşta tekti. Onun ise yanında şeytanlar vardı. Karanlık güçler vardı. Ortaçağda öldürülen cadıların ruhları yanındaydı. Beraberce diri diri yakıldıkları çirkin görünümlü sahiplerinin çürümüş bedenlerine karşı koyamazdı. Bunda da başarılı olabilme ümidi yoktu.
Şimdi de çaresizce dikilmeye devam ediyordu. Sabah olmasını beklemekten başka bir şey yapamazdı.
Ay, pencereden uzaklaşmış, koyu karanlık tüm odayı kaplamıştı. Yalnızlık hissi daha da kuvvetlenmişti. Her şey boşluğa gömülmüştü. Gözler göremediğinde yanılsamalar üretirdi ve Murat da eşyaların hareket ettiğini düşündü. Hatta bir süre sonra oda bile dönmeye başlamıştı. Dengesini sağlamakta zorluk çekiyordu. Siyah elbiseleriyle kendisinin de yutulduğunu düşünmeye başladı. Zor da olsa toparlanıp, düşmanına baktığında daha da büyük bir heyecan sardı vücudunu. Sarı tüyleri, bulutları anımsatan beyazlıkları görmüyordu ancak boşluğun ortasında bir çift göz parlıyordu. Yeşil ile parlak maviye geçen renkleri habis varlıkların gözlerini hatırlatıyordu. Yalnızca masallarda, destanlarda ya da efsanelerde olabilecek kötülükleri anlatıyordu. Yan yana duran saydam gözler, büyülü küreler gibi hipnotize ediyordu karşısındakini. İçinde yayılan sisler, dönen spiraller yoktu ama Murat’ı büyülüyordu bir şekilde. Yanıp sönen ışıklara, sabit hareketli kürelere ihtiyaç duymadan Murat kendinden geçmişti.
Bir süre etkilenmiş zihniyle bakmaya devam etti. Kedi bunun bilincindeydi ve adama giderek yaklaşmaya başladı. Yattığı yerden kalkarak esnedi ve evin sahibiymiş gibi zarif bir şekilde yürümeye başladı. Sırtını kabartmasını Murat görmemişti ancak korkunç görüntüsünü bir şekilde hissetmişti. Parlayan gözleri giderek daha da büyüyordu. Masanın yanına gelip durduğunda ise kocaman olmuştu.
Aralarında daha fazla etkileşim olmadı. Kimse birbirine saldırmamıştı. Sadece durmuşlardı ve kedi bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Murat, kedinin gözlerindeki derinliğe baktı ve bir şeylerin cevabını aramaya çalıştı. Kedi arkasını dönüp uzaklaşmaya başladığında tek bir şey yaptı. Onu takip etti. Uzun kuyruğunun hemen gerisinden ilerledi.
Karanlık yolda giderken yolunu ilginç bir şekilde biliyordu. Hatta görme duyusu daha da keskinleşmişti. Ancak bunun altında herhangi bir gerekçe aramadı. Çok uzun süre hareketsiz durmuştu ve tekrar hareket ettiğinde dolaşımının hızlanmasıyla görme kabiliyeti yerine gelmişti. Başka açıklaması olamazdı.
Havaya dikilen kuyruğu izlemeye devam etti. Takip sona erdiğinde aynı kattaki başka bir odaya varmıştı. Büyük bir kasanın olduğu oda, sade bir şekilde dekore edilmişti. Bu yalınlığı bozan ise duvarlardaki tablolardı. Hepsine dikkatlice baktı. Evin eski sahiplerinin portreleri vardı. Köklü bir geçmişe dayandığını günler öncesinden yaptığı etüt ile öğrenmişti ancak resimler tahmininden de eskiyi işaret ediyordu. En eski olanına baktı. Bıyıklı bir adam, pencerenin önündeki bir sandalyede oturuyordu. Sonrakinde yine bir adam vardı. Kıyafeti öncekine göre daha farklıydı. Pencerenin arkasında ise at arabalarını gösteren bir manzara vardı. Daha sonrakilerde ise at arabaları, binalara, arabalara, sokak lambalarına bırakmıştı yerini. Sadece sandalyedeki siluetler değişiyordu. En son tabloya baktı ve yakın zamanda ölen kadının yüzünü gördü. Daha önce görmemişti ve yaşına bakılırsa ölümü doğal yollardan olmalıydı. Sandalyeye dikkatlice baktı. Gece boyunca durduğu odada pek çok kez gördüğüyle aynısıydı. Hatta tüm resimlerde de aynısı vardı. Yeni bir şey keşfettiğini anladığında ise sahip ve sahibelere tekrar baktı. Hepsinin kucağında bir kedi oturuyordu. Kafasını okşadıkları, dizlerinin üstünde yatan sarı renkli bir kedi!
Ama bunun imkansızlığı tartışılamazdı bile. En fazla yirmi yıl yaşardı kediler. Yüzyıllar bir insanoğlu için bile fazlayken bir hayvan için olasılık dışıydı.
Korkuyla kediye baktı. Nereye yönelse onu göreceğini hissediyordu. Resimlerde fırça darbeleriyle çizilenden farksızdı. Bunu bir şekilde biliyordu. Bakmasıyla beraber gözlerinin tekrar parladığını gördü. Bu sefer çizgi halini almış göz bebekleri farklı dünyaya açılan bir kapıyı anımsatıyordu. İnce bir hat, anahtar deliğinin gizemli patikasını işaret ediyordu. Kahverenginin hakim olduğu, üzerinde beneklerin yer aldığı gözünün içindeki siyah çizgi kedinin görüntüsünü değiştirmişti. Saldırabileceğini düşündü ancak yanılmıştı. Birden göz bebekleri irileşmeye başladı. Büyüyüp, genişlediğinde o anahtar deliğinin ötesindeki dünya gözükmüş oldu. Yuvarlak olan şeklin içinde farklı yüzler teker teker açığa çıkmaya başladı. Tablolardaki insanların ruhları sırayla belirdi. Murat tam anlamıyla kendinden geçmişti artık. Kedinin ufak gözleri tüm dünyayı kaplamışçasına büyük geliyordu şimdi.
Yaşlı sahibenin bozulmamış bedenini gördüğünde göz bebeği küçülmeye başladı. Sıradan bir çift göz olduğunda ise Murat kediye daha da yakınlaştı. Artık kendi yansımasını görüyordu. Tıpkı bir ayna gibi kendini gösteriyordu. Ve ne yapması gerektiğini biliyordu.
Kasayı açtı.
Şifre bir şekilde aklına işlenmişti.
En üstte duran bir kağıdı alarak salona geri döndü. Hava aydınlanmaya başlamış, caddede arabalar geçmeye başlamıştı. Pencerenin kenarındaki sandalyeye oturduğunda kağıdı okumaya başladı. Yaşlı sahibenin bıraktığı vasiyetnamenin en altında tüm mal varlığını Murat Altınok’a bıraktığı yazılıydı. Tarih, kadının ölümünden önce yazıldığını ve imzalandığını gösteriyordu.
Katlayarak cebine koydu. Sandalyede otururken sarı renkli kedi dizine çıkarak yattı. Başını okşarken, evin yeni sahibi camın arkasından etrafı izliyordu. Yoldan geçen mahalle sakinleri aşina olmadıkları bu yüzü görürken, hala kedinin varlığından haberdar değillerdi. Eski bir evde yalnız geçireceği hayatı düşünürlerken, en sadık dostunun her zaman yanında olacağını bilmiyorlardı.

| Dergiler, Öykü, sayı_16 | 2 yorum Sayfanın en üst kısmına git

İkİ dİlle büyüyen çocuklar

01 Kas 2009

Feyza Dayanıklı

Yurt dışında doğan ve büyüyen çocukların genellikle yaşadıkları topluma uyum sağlamada sorunları olduğu biliniyor. Bu sorunların temelinde, sağlıklı kişilik geliştirmedeki sorunlar ve anadil eksikliği vardır.

Çocuk dünyayı ve çevreyi algılamaya başladığında , ilk önce içinde bulunduğu aile ortamına bakar ve onları taklit ederek kişilik geliştirmeye çalışır. Ana-babanın birbirleriyle olan iletişimleri çocuk için örnek model oluşturur. Saygı ve sevgi temeline dayalı bir aile düzeninde büyüyen çocuk, bu iki kavramı, kendisine örnek aldığı kişilerden öğrenecek ve sonrasında uygulayacaktır. Bundan başka ebeveynler, çocuğun kişilik gelişime bizzat çocuğu aktif olarak katarak destek olmalıdırlar.

Bebeklik çağından itibaren, çocuklara birey olarak davranılmalı, onların varsa isteklerine, seçim haklarına kulak verilirken, demokratik aile modeli çerçevesinde ebeveyler sağlıklı olanı uygulamalıdır. Demokratik aile ortamında büyüyen çocuklar kendilerine önem verildiğinin, fikirlerinin değerlendirildiğinin farkında olurlar. Kendilerine saygı duyulan çocukların, kişilik gelişimi de sağlıklı olur. Ancak kendini ifade etmede sorunlar yaşayan çocukların, kişilik gelişimi de bundan olumsuz etkilenir.

İlk öğrenilen dil anadil olduğuna göre, işbu temel ne kadar sağlam olursa, sonradan öğrenilecek olan dil de o kadar sağlam olacaktır. Aile küçük yaşlardan itibaren çocuğun ana dil eğitimine özel önem vermeli, onun yarım veya yanlış kurduğu kelime veya cümleler düzeltilerek doğrusu söylenmeli, anadilinde yaşına uygun kitaplar seçilerek mümkün olduğunca hergün çocuğa okunmalıdır. Kitap okumak, günlük kullanılan dilin kısırlığından kurtulmaya ve çocuğun kelime dağarcığının genişlemesinde en faydalı yöntemdir.

Anadiline hakim olan çocuk, sonradan öğreneceği ve sosyal çevresinde kullanılan ikinci dile de o kadar hakim olacaktır. Çocuk anadilinde kavramları biliyor olacağından, iş sadece o cismin veya kavramın ikinci dildeki karşılığını öğrenmeye kalacaktır. Örneğin ‘gökkuşağı’nın anadilinde ne olduğunu bilen çocuk için, ikinci dilinde bunu öğrenmek, sadece kelime bilgisine kalacaktır.

Sağlıklı bir kişiliğe sahip olan ve anadiline iyi hakim bir çocuk için, yaşadığı topluma kendini ifade ve kabul ettirmede, önüne çıkacak sorunlarla daha kolay başa çıkacaktır.

| Dergiler, Fikir Yongalama, sayı_16 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Öteyer Fotoğrafçısı

01 Kas 2009

Sadık Yemni

oteyerÖte Yer Fotoğraf Arşivi
1902 ile 2010 arasındaki zaman dilimine ait fotoğraflar. Tanesi sadece 10 TL. Bu dünyadan göçmüş sevdiklerinizin, çocukluğunuzun artık mevcut olmayan mekânları ve geçmişte merak ettiğiniz daha nice kimselerin fotoğrafları için bize başvurun. Milyarlarca fotoğraflık arşivimizden çok memnun kalacaksınız.


Parmağım kapıya dokunduğunda her an dağılıp gidiverecek ortam beklentim sönüverdi. Kapı yüzeyindeki grimsi mavi boyanın pürtüklü yüzeyi buram buram gerçeklik soluyordu. Sıcak bir yaz sabahında yatakta ter içinde uyanıp bölük pörçük hatırlayacağım bir rüyanın içinde değildim. İşgünüydü. Bankadan öğlene kadar izin almıştım. Sol ayakkabımın burnu hafifçe sıkmaktaydı. Hava sıcaktı. Tansonu iş hanının üçüncü katında kilima milima hak getireydi. Gömleğimin koltukaltında şimdilik ping pong topu büyüklüğünde olan ter lekeciklerinin belirdiğini hissediyordum.
“Hoşgeldiniz. Kendinizi tanıtır mısınız lütfen.”
Sıradan bir iş hanından beklemediğim içdüzen nedeniyle şaşırmıştım. Bir sekreter bölmesi, gelenlerin oturması için sandalyeler, dolaplar ve diğer büro aksesuvarlarının hiçbiri mevcut değildi. Altı metreye sekiz metre ebatlarındaki uçuk sarı badanalı bomboş odayı görünce yanlış adrese geldim ya da rüyaya dönüyorum beklentisi oluşmamıştı içimde. İliklerime kadar hissettiğim şey profesyonelce bir ciddiyet ve organize erkin çığlığıydı. Bankada kredi araştırmaları yapan bölümün başı olarak bunu kolayca kestirebilecek biriyim.
“Adım Kenan. Kenan Kovan. Şeyde çalışıyorum. Biliyor musunuz, burayı çok başka türlü hayal etmiştim.”
Siyah pantolon, uçuk mavi gömlekli, orta yaşlı adam gülümsedi. “Haklısınız Kenan bey. Arşivimiz yan bölümde. Burayı sadece alımlama ve arzu edilen görsel malzemeyi sergileme yeri olarak kullanıyoruz. Tek kişilik bir müesseseyiz aslında.”
Kısa kır saçlı, etkileyici yüzlü adamın sözleri ve boş mekândan çok olumlu etkilenmiştim. Asansörle üçüncü kata çıkarkenki umutsuzluğumdan hızla sıyrılmaktaydım. Karşımda işinin erbabı biri durumaktaydı. Eğer şansım varsa kalbimin en harlı isteğine karşılık bulabilecektim.
“Sizi dinliyorum Kenan bey”
“Ben… Şey… Çok sevdiğim, bana otuz beş yıl bakmış olan halam geçenlerde öldü. Kendisini çok severdim. İlanınızı görünce, onunla ilgili…”
“Anlıyorum Kenan bey. En çok bunun için gelinir buraya. Özel bir anı var mı aklınızda?
Orta boylu, narin yapılı olmasına rağmen vekar ve güç ışıyan adama düşüncelerimi dürüstçe açmaya karar verdim ve “Bu ilanı ilk kez gördüğümde önce şaka sandım. Karıma bile bahsini etmedim, ama telefonla aradım ve sanırım sizle konuştum.”
“Bendim.”
“Sonra iş hanında gerçekten bir yeriniz olduğunu görünce hayal kırıklığı yaratacak bir arşiv ya da şarlatanca bir girişimden şüphelendim.”
“Şu anda peki?”
“Beklenti çitam çok daha yüksek, ama… Ama sabah akşam sayılarla, para hareketliliğiyle meşgul olan aklım milyarlık materyal kaynağınızı realize edemiyor.”
“Anlıyorum Kenan bey. Halanız. Oradan başlayalım. Adı soyadı, doğum tarihi ve en son nerede oturduğunu söyleyin lütfen.”
Bir çırpıda istenileni yaptım.
Adam pantolonunun cebinden çıkardığı çakmak büyüklüğündeki siyah bir nesneyi kapının tam karşısındaki duvara yöneltti ve “Şu kimse mi?” dedi.
Halamı yirmi yaşlarında o sırada ikamet ettiği evin oturma odasında gördüm. Elinde çay bardağı vardı. Ne kadar gençti. Onu bu yaşta hatırlamam mümkün değildi. Daha doğmama yirmi yıl falan vardı. Birkaç eski fotoğrafta gördüklerimden aklımda kalandan çok farklıydı. Kadını böyle genç, kocaman ve inanılmaz netlikte görmek nedeniyle kalbim huşu ile meteroloji balonu gibi genişlemişti. Sözcükler ağzımdan güçlükle dökülüverdi.
“Evet, ama bu… Bu… Nasıl erişebiliyorsunuz bu fotoğraflara?”
“Açıklayacağım. Özel bir an talebiniz var mı?”
Olmaz mıydı? Halamı düşündüm. Okuldan üşümüş, acıkmış, titrer bir şekilde yolda eve gelirken kafamdan geçen güzel dolmanın yaprak sarmanın, gününe mevsimine göre fasulye veya bezelyenin kokusu karşılardı beni. İstediğim tatlı yokluklar içinde bulunup buluşturulmuş yapılmış olur, tüm dertlerim ayakkabılarımla beraber kapının önünde kalırdı.
“Dokuz ya da on yaşındaydım. Bir gün… Çok acıkmıştım. Canım bezelye çekmişti. Son derslerde hep bunu düşünmekteydim. Konuşmaya gerek kalmayan bir insandı halam. Lisanlar üstüydü diyaloğumuz. Beden dili dersleri veren psikologlar yanında halt etmişti. Kadın dudağımın kıvrılmasından ne olduğunu hemen anlardı. Beni hissetmiş. Düşüncelerimi yani. O gün pırasa pişirecekmiş. Hatta kesmiş iki tanesi. Sonra vazgeçip bezelye yapmış. İçeri girdiğimde ve o kokuyu duyduğumda neredeyse ağlayacaktım. O gün nedense…”
“Anlıyorum Kenan bey. Şu olmalı.”
Elimdeki hiçbir fotoğrafta bulamadığım bir derinlikten bakmaktaydım geçmişe. On yaşındaki Kenan masada oturmuştu. Önündeki Bezelye tabağı boştu. Yüzü gülüyordu. Halamı profilden görüyordum. Sol yanımda ayakta duruyordu. Yüzünün çevrik olduğu yerde kendi boyunda iki şeffaf yaratık durmaktaydı. Kaşları, gözleri, yüz hatları falan mevcut değildi, ama insan suretliydiler. Halamın çocukluğunun yarısı İstanbul’da, yarısı Eskişehir’de geçmişti İstanbul’da tanıştığı görünmez arkadaşları, ışık insanlar Eskişehir’e kadar onunla gelmiş yerleşmiş bir koloni kurmuşlardı. Bir çoğuyla buluğ çağıma dek ben de oynadım. Hiç yaşlanmadılar. Uzun zamandır seslerini duymuyor yaptıkları küçük şakaları hissetmiyor, geceleri kalkıp onlarla anne ve babamdan gizlice oynamıyordum. Halamın ölümünden sonra yine seslerini duyar gibi oluyordum. İşin garibi onları çoktan unutmuştum. Güncel hayatın, ailemin, bankanın içinde spritüel kimliğimi kaybetmiştim. Ama ölümün şokuyla silkinip hepsini tekrar hatırlar olmuştum. 9 aylık oğlum da bazen sağımdaki solumdaki boşluğa bakıp gülümsediğinde, odasında biz yokken uyanıp kendi başına kahkahalar atıp oynadığında yakınımda olduklarını hissediyordum. Gözlerim dolmuştu. Uyanıp bütün bunların rüya olduğunu anlamaktan korkuyordum.
“Bunu nasıl..?” dedim. “Nereden buluyorsunuz bu fotoğrafları?”
“Tek bir fotoğraf satın alabilirsiniz. Buna talip misiniz?”
“Evet.”
“On lira.”
Cüzdanımı çıkartıp onluk bir banknotu adama uzattım. Parayı alıp pantolonunun cebine tıktı. “Bu sahne belleğinizde canlı duracak.” Dedi.
“Aşağı yukarı altı ay kadar. Sonra yavaştan yapıbozum başlayacak. Bu süreç uzun sürer merak etmeyin. Şu anki netlik biraz kaybolur, ama son nefesinize kadar baki kalacak bir alım gerçekleştirdiniz.”
“Nereden buluyorsunuz bunları? O şeffaf varlıklar? Halamın ışıktan dostlarıydı.”
“Ata ruhları der bazılarınız. Çevrenizde kıpır kıpırdırlar.”
“Peki bütün bu görüntüleri nasıl temin ediyorsunuz”
“Size bir izah borçluyum. Ben bu gerçekliğe çok benzeyen komşu bir evrenden geliyorum. Genetik açıdan pek yabancınız sayılmam, ama kendimizin gerçekleştirdiği değişimler nedeniyle aramızdaki makas epey açıldı. Şöyle izah edeyim. Yan yana duran yüzlerce tünel hayal edin. Ben üç yüzdeyim. Siz birde. Buralarda zaman değişik hızla akıyor. Biz sizden iki yüz yıl kadar ilerideyiz. Size komşu ikinci tüneldekiler şu anda bir iki ay ilerinizi yaşıyorlar. Ben ikinci tünele geçip 1902 ile 2010 yılı arasındaki her ana ve yere gidebilecek bir teknolojiye sahibim. Buraya kadar açık mı?”
“Ama görünüşünüz pek şey değil.”
“Tebdil-i suret Kenan bey. Bizim artık tek ve sabit bir görünüşümüz kalmadı. Değişken bir yumağız.”
Kandırıldığım hissine sahip değildim. Muhatabım doğru söylüyordu. Bu arada sabah akşam bir şeyleri hizaya sokan aklım bir noktayı yakalamıştı.
“Neden bizim tünelden değil de komşudan alıyorsunuz bu malzemeyi?”
“Fizik zorunluluk. Sizin tüneldeki geçmişten alınan bir malzemeyi yine size sunmak mümkün, ama çok enerji gerektiren bir iş. Masraflı yani. Bu nedenle en yakındakini tercih ediyorum.”
Kredi isteyenlere sorduğumuz ilk soruyu düşündüm ve “Peki bunu niçin yapıyorsunuz?”
“Ben bir girişimciyim.”
“Kendi dünyanızda bizim onlukların geçeceğini sanmıyorum.”
Adam gülümsedi. “Öyle tabii. Gelirimi üzerine rakamlar basılı kağıtlardan değil, izlenen fotoğraflardan temin ediyorum.”
“Nasıl yani?”
“Komşu gerçekliğe ait malzeme sizler tarafından izlenince kıvam değiştiriyorlar. Değerleri artıyor. Geleceğin kıymetli antikaları oluyor. Ben bunları depoluyorum. Siz gözleyince malzeme bir çeşit anlam derinliği kazanıyor.”
Söylediklerini kavramakta zorlanmaya başlamıştım. Adam bunu sezmiş olmalıydı. Sağ eliyle karşı duvarı işaret etti. “Resme dikkatli bakın. Bir şeyler farklı mı?”
Birden az önce bilinçsizce fark ettiğim bir noktayı keşfedince hayretten dona kaldım. Belleğimde iyice eprimiş bir sahne olmasına rağmen bir şeyi fark etmiştim. Okul üniformamın yakasında beyaz bir kurdela vardı. Yirmi beş yıl önce bazı okullarda çalışkan öğrencilere kurdela takılırdı. Ben iyi bir öğrenciydim, ama hiçbir zaman kurdela takmamıştım. Bitirdiğim ilkokulda böyle bir adet yoktu.
“Kurdela.” Dedim.
“Örneğin.”
“Başka bir fark göremiyorum.” Dedim.
“Eski bir anı bu. Çok normal. Gülümsemeniz de farklı. Burada kendi dünyanızdakinden çok daha içten, esrikçe bir hazla gülümsemektesiniz. Bu gülümseme siz izledikten sonra iyice değerlendi. Bir iç içe geçmişlik, yavaş çekimli, sırlı bir devinim kazandı. Dünya zamanıyla 209 yıl sonra bayağı kâr getiren bir sahne olacak. Bizim dünyamız çok değişti. Eskiye özlem var haliyle. Bu tür malzemelere talep giderek artıyor.”
Bir sessizlik anı oluşunca içimi çekerek bezelye yiyen çocuğa, halama, o şeffaf şeylere baktım. Ayrılma zamanının yakın olduğunu sezmekteydim.
Adam elini uzatınca otomatik olarak aynısını yaptım. Derisi, dokunuşu bilinen insan eli gibiydi.
“Nasıl diyorsunuz halk dilinde, hakkınızı helal ediyor musunuz? Sizden bir şey aldım ve bir şey verdim. ”
Başımla onayladım. “Bir şey daha sorucam. Her şeyi açıkça anlattınız. Yakalanmaktan korkmuyor musunuz?”
Adam ona yakışan bir şekilde gülümsedi yine. İri kahverengi gözleri neşeyle yanmaktaydı. “Masalvari ya da aşırı dünyevi yapılan bilimkurgu filmlerinin etkisindesiniz.” Dedi. “Her zihni bir gemi kabul etsek, her istekli için ayrı bir liman mevcut.”
Minareyi çalan kılıfını hazırlardı. Elde tek bir kanıt bile mevcut değildi. Tansonu iş hanının üçüncü katında yan yana duran kimbilir kaç liman vardı.
“Tekrar gelmek mümkün mü?”
“Maalesef. Polaroid bir fotoğraf gibi. Tek kullanımlık bir hat söz konusu.”
“Ne yapalım. İyi günler.”
“Hoşçakalın.”
Kapıya doğru yürüdüm. Eşikte durup arkama baktım. Karşı duvardaki görüntü silinmişti. Adını sormayı ancak şimdi akıl ettiğim adam bıraktığım yerde duruyordu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Hol hatırladığım gibiydi. Tekrar sıcağı ve tozu hissetmeye başlamıştım. Asansöre doğru giderken şişmanca bir kadının dışarı çıktığını gördüm.
“10 liraya eski fotoğraflar.” Dedi. “Eski fotoğrafçı. Bu kat mı?”
Alacalı bulacalı bir kumaştan şalvarımsı bir pantolon giymiş, takmış takıştırmıştı. Yüzünde iki milimetre kalınlığında fondöten sürülüydü. Esmer tenine iyi giden siklamen rengi ruj sürmüştü. Kırk ortalarında falan olmalıydı. Kilosuna rağmen sıcaktan rahatsız bir hali yoktu.
“Bu kat. Şu mavi kapı.”
Kadının ela gözleri hızla ciddi pantolonumu, gömleğimi, saç traşımı ve bunlara uygun yüz ifademi süzüp beni kategorize etti.
“Reklamda denilen şeyler doğru mu? Pul kadar bir şeydi. Tesadüfen gördüm. Milyarlarca fotoğraf. Arşivleri o kadar büyük mü gerçekten?”
Yüzünde ağzımdan çıkacak söze göre hareket edeceğini belli eden bir ifade belirmişti.
“Tek kelimeyle muhteşem.” Deyip 209 yıl sonra çok kıymetlenecek olan gülüşüme benzediğini sandığım bir ağız hali takındım.
Kadının gözlerinin içi gülmüştü. “Tahmin etmiştim.” Dedi. “İyi günler.”
“İyi günler” deyip asansörün kapısını araladım. Eve gidince burada olup bitenlerden tek kelime bile etmeyecektim. Karım beni iyi tanırdı. Çok ısrarla yinelesem söylediklerimin her kelimesine inanırdı. Ama bu sırrı kendime saklayacaktım. Belki oğlum on beş yaşına geldiğinde ikisine birden anlatırdım. Uçsuz bucaksız zaman tünellerinden birinde kıpırtısız duran bir kompartıman kiralamıştım. On liraya üstelik.
Dışarıdaki günlük hayat denen yere varınca biraz durup debelenen kalabalığı seyrettim. İnsanlar üçüncü kattaki muhteşem şeyden bihaber koşuşturmaktaydılar. Güneş gökyüzünde iyice dik konuma geldiği için sıcak artmıştı. Ensemde boza piştiğini hissederek arabamı park ettiğim yere doğru yürüdüm. Siyah bir opel geriye çıkışımı çok zorlaştıracak bir şekilde tam dibime park etmişti. Sahibini görmek için boşuna etrafıma bakındım. Dilimin ucunda galiz bir küfür şekillenirken birden kafamda bir şimşek çaktı. Şu anki esrikliğim, aşkın ruh düzeyim, hayatımı kökünden değiştirme arzumun şiddeti altı ay bile sürmeyecek, eski düzenimin çarkında çakılı kalmaya devam edecektim. Hayat böyle bir şeydi. Devinim merkezine yakın duranları taze kavrulmuş kahve çekirdeği gibi öğütürdü.
Pul kadar bir şeydi. Tesadüfen gördüm.
Arabamın kapısını açarken aklım bir kez daha vites büyülttü. Öte Yer Fotoğrafçısının reklamını internette sörf yaparken bulmuştum. O şişman kadın büyük bir ihtimalle gazetede görmüştü. Reklamın rüyalar da dahil her yerde, soluk aldığımız havada bile bulunduğunu düşündüm. Herkes biliyordu o halde. Herkes. Kimse ayrıcalıklı değildi. Herkesin geçmişinde böyle bir anı kompartımanı, bazen çok acımasız, bunaltıcı, tekdüze ve dayanılmaz olan hayata katlanmasını sağlayacak kıymetli bir tebessümü vardı.

| Dergiler, Öykü, sayı_16 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Versiyon

01 Kas 2009

Han Danca

Olaylara katılmadan izleyebildiğim kabızvari anlardan biri. Hukuk okuyan kız kardeşim ilk çaylaklık günlerini yaşıyor olmalı. Evinde kaldığı sözde ev arkadaşı olgun avukat kadın, çamurlu elleriyle kardeşimin yeni defterlerine acemice baskılar yaparak kahkahalar atıyor. O kendisine güveni tam kız kardeşim gitmiş yerine sünepe bir kız gelmiş adeta. Olanları zoraki yarım bir gülümsemeyle izliyor. Oysa kız kardeşim sayfası azıcık kıvrılan bir defteri bile kullanamaz. Hevesi kaçar. Kadın daha da ileri gidip, ellerindeki çamurları kardeşimin eşyalarına bulaştırmaya başlıyor. Bu bir avukat değil kesinlikle bir deli. Ya da her ikiside. Deli bir avukat. Kardeşimin nasıl sakince ve hatta biraz korkuyla o aptal yüz ifadesini koruduğunu dehşetle izliyorum. Kadının saçları çoktan kardeşimin parmaklarında yerini almalıydı. Fazlasıyla geçmişe dönme arzusu duyuyorum, gözlerimi yumuyorum.

İzbe bir mahzen. Normal giyimli bir cüce adam, işaretle ve tıkla oyunlarındaki gibi malzemeleri sağdan soldan toplayıp işe yarar hale getirmekle meşgul. Arada midillisiyle dışarı çıkıp eksik olan malzemeleri topluyor. Bir büyüyü bozmaya, ya da bir laneti ortadan kaldırmaya çalışıyor. Zaman hızla akıp gidiyor ben onu seyrederken. Yeterince sisli olan hava daha da kararıyor. Yapması gereken son işi duyuyorum, bataklığa gidip birkaç tane kurbağa topluyor. Kurbağaların yapışkan, nemli bedenlerini hissedebiliyorum. Daha önceden hazırladığı yan yana duran ağzı açık kutulara koyuyor. Orada gözleri ve elleri bağlı bir prenses beliriyor, fakat kurbağalardan biri dışarı çıkınca görüntü kayboluyor. Demek ki cüce sabahtan beri prensesi kurtarmak için uğraşıyor. O da nesi; bir atın üzerindeyim, elimde Don Kişotunkine benzer bir mızrak, cüceye arkadan yaklaşıp midillisinden düşürüyorum ve uzaklaşmasını söylüyorum. Garibim gık bile demeden gidiveriyor. Sudaki aksime bakıyorum. Yakışıklı bir prensim. Son kurbağayı içeri tıkıp prensesi kurtarıyorum. Onu öpüyorum ama hiçbir şey hissetmiyorum. Sonra kurbağalardan biri gene dışarı fırlıyor, aynı olayı 3 kere tekrarlayıp sonlara doğru prensesi öpmeye bile gerek duymayıp, adaletsiz dünyayı esefle kınıyorum. İyi de ben normalde kızım, bu işte bir terslik var. Hakkını aramayan zavallı cüceye ne demeli. Asıl kahraman o ve kızı öpüp kurtaran(!) ben yakışıklı kibirli prens.

Evrenler arası bir yolculuk yapıyor olmalıyım. Acaba anlatılan masalların gerçeğimiydi az önce yaşadıklarım. Gelecek ve geçmiş arasında mekik dokumaya bir son vermem gerektiğini hissederek; çalan telefonla nefsi iade durumuna geçerek, kendi evrenime geri dönüyorum. İş zamanı ve birkaç yazışma yapmam gerek. Sakin kafayla düşününce; ilk yaşadığım geleceğin asla o şekilde gelmeyeceğini ve gördüğüm geçmişin eksiksiz o biçimde yaşandığını hissediyorum. Masalcıların sadece küçükleri değil, büyükleri de nasıl uyuttuklarını yavaş yavaş kanıksıyorum. Belki zamane krallarına ve düklerine yaranmak için yazılmış onlarca palavranın düş yüzeyine vuran aksi, uyku evreninden ara sıra düşen yıldırımlarla yaşadığımız gerçekliği çarpar ve bizi uyandırır…

| Dergiler, Öykü, sayı_16 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

6. Avrupa Şiir Yarışması

01 Kas 2009

Editör 

6.Avrupa siir yarismasi.indd

| Dergiler, haberler, sayı_16 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

SEB7A adlı mini roman buzuldunya.blogspot.com’ da

01 Kas 2009

Editör 

BUZUL DÜNYA genç ve yetenekli yazarların sitesi.

buzul-dunyaSEB7A adlı mini roman buzuldunya.blogspot.com’ da.

Seb7a seri katili on gün içinde altı cinayet işlemişti. Öldürdüklerinin alınlarına suçlama etiketi yapıştırmaktaydı. Brad Pitt, Kevin Spacey ve Morgan Freeman’lı Se7en filminden esinlendiği çok açık olan cinayetlere bu nedenle Seb7a adı verilince hemen tutmuştu.
Maktullerin her biri bir günah işlemekle suçlanmaktaydı.
Ramazan’ın sonunda başlayan cinayetler devam edince sadece Türkiye’nin değil dünyanın da dikkati İstanbul’a çevrilmişti…

“Her şey eski arkadaşım Murat Savuşçugil’in Seb7a cinayetlerinin altıncı kurbanı olduğunun ortaya çıkmasıyla başladı. Kendisini severdim. Polis okulunda birlikte… Çok iyi anlaşırdık. Öğrenimini yarıda kesip baba mesleğine döndü biliyorsunuz. O dönüş nedeniyle şimdi buradayız. Kendini çok kurnaz sanıyorsun, ama yakayı ele verdin. Kapan kendini yeniden uyarladı. Şimdi yeme kanıp yakalanan av sensin.”
SIFIR’ın onur konuğu, usta kalem Sadık Yemni. Sizi koltuğunuza çivileyecek bu çarpıcı macerayı sakın kaçırmayın!

YAZAR: Sadık Yemni
EDİTÖR: Ozancan Demirışık
SON OKUMA: Onur Selamet
KAPAK TASARIMI: Gökcan Şahin
SAYFA SAYISI: 87

| Dergiler, Kitap, sayı_16 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

XASİORK 2009 KISA ÖYKÜ YARIŞMASI

01 Kas 2009

Editör 

Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü edebiyat yarışmaları devam ediyor.
2001 yılından beri yapılan ve Türkiye’de fantezi, bilimkurgu, polisiye gibi
türlerin gelişimine büyük katkılar sağlayan yarışmalar, bu yılı kısa öykü yarışması
ile sürüyor. Xasiork bir kez daha genç yazar adaylarına kendilerini gösterme fırsatı
sunuyor.

YARIŞMAYA KATILIM ŞARTLARI

– Öyküler fantastik kurgu, bilim kurgu, polisiye, gerilim, korku, macera, aksiyon
 türlerinde olacaktır. Bu türler dışında olanlar yarışmaya kabul edilmeyecektir.

– Öyküler Times New Roman yazı tipi ile 12 punto büyüklüğünde yazılacaktır.

– Öyküler en fazla 5000 kelime olabilir.

– Bir yarışmacı en fazla 2 öyküyle katılabilir yarışmaya.

– Öyküler daha önce sanal ortamda okuyucuya sunulmuş olabilir ama basılı bir
kitapta yer almamış olması gerekmektedir.

– Öyküler imlâ ve yazım kuralları açısından olabildiğince düzgün olmalıdır.
Değerlendirme sürecinde bu önemli bir kıstas olacaktır.

KATILIM ve DEĞERLENDİRME SÜRECİ

– Öyküler 1 Ekim – 15 Kasım tarihleri arasında xasiorkkoy09@gmail.com adresine
ekli dosya olarak e – posta şeklinde gönderilecektir. E – postaya ek olarak
öykülerin yanı sıra katılımcının kısa öz geçmişi ve iletişim bilgilerini içeren
bir dosya mutlaka eklenmelidir.

– 15 Kasım gece 00.00 itibariyle katılım süreci sona erecektir.

– Öyküler katılım sürecinin sonunda en kısa sürede jüri üyelerine yollanacaktır.
Jüri üyeleri öyküleri en geç 2010 Mart sonuna kadar değerlendirecektir.

– Makul bir sürede öyküler www.xasiork.biz adresinde üyelerin okumasına açılacaktır.
 Üyeler de kendi aralarında öyküleri okuyup değerlendirecekler ve yarışma sonunda tüm
öyküleri okuyup yorumlayan üyeler arasında yapılan değerlendirme sonucunda, kazanana
da ödül verilecektir.

– Mart ayından sonra iki ay içinde ödül töreni düzenlenecektir.
Net tarih www.xasiork.biz adresinde, değerlendirme sürecinin sonunda duyurulacaktır.

JÜRİ

Sadık Yemni
Hakan Bıçakçı
Aşkın Güngör
Bahadır İçel
Saygın Ersin
Seran Demiral
Haktan Kaan İçel

ÖDÜL

Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü 2009 Kısa Öykü Yarışması’nın temel amacı genç yazarları
teşvik etmek ve kariyerlerinde onlara referans olmaktır. Bu nedenle verilecek
ödüller sembolik olacaktır. Asıl amaç bu türlerin gelişmesi ve bu türlerde yazan
kişilerin desteklenmesidir.

WWW.XASİORK.BİZ

| Dergiler, haberler, sayı_16 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Sedat Çakır’la Muhteşem bir yürüyüş.

01 Kas 2009

Editör 


Kanuni Sultan Süleyman’ın ayak izlerini takip eden bir uluslararası uzun menzilli doğa ve tarih yürüyüş parkuru yapılıyor. Bu parkur Birinci ve İkinci Viyana sefer güzergâhlarını takip edecek ve Viyana’dan İstanbul’a kadar uzanacaktır.

Sultanların ayak izlerini takip ederek …

 Simmering’den  Topkapı Sarayı’na

Kanuni Sultan Süleyman 1529 yılında ilk defa Viyana’yı almayı denedi fakat başarısız kalınınca 1532 yılında ikinci bir teşebbüs oldu, ama tam anlamıyla bir sefer ve savaş olmadı.1683 yılındaki Kara Mustafa paşa emrindeki ordular yeniden Viyana’yı almaya teşebbüs etmiş olsalar da yine başarı elde edilmemiştir.

Kanuni Sultan Süleyman otağını bugünkü Viyana yakınındaki Simmering köyüne kurmuştur. Otağın bulunduğu yere daha sonraları Hanbsburg hanedanı tarafından bir şato yapılmıştır. Şato günümüzde kültürel merkez olarak hizmet vermektedir.

Simmering’de başlayacak olan yolculuğumuz Süleymaniye camiini ziyaret ettikten sonra İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda sona erecektir.

2009 yılında ilk test yürüyüşleri Sedat Çakır tarafından Viyana İstanbul güzergahı üzerinde yapılmıştır. Sofya Edirne arasında Kyra Kuitert deneme yürüyüşüne katılmış ve Kapıkule’den itibaren 7 Hollanda’lı yürüyüşçü de Sultanlar yoluna destek vermek üzere gelmişlerdir.

Sultanlar yolunu yürüyenlerin ortak kanısı bunun muhteşem olduğu yönünde birleşmiştir.

Daha geniş bilgi için: sedatcakir@hotmail.com veya kyrakuitert@hotmail.com

İlginç bir bilgi: Belki AB – Türkiye ilişkileri için bir espri yapılabilir.
NOT: Simmering is a cooking technique in which foods are cooked in hot liquids kept at or just barely below the boiling point of water[1] (at average sea level air pressure), 100°C (212°F) and higher than poaching. To keep a pot simmering, one brings it to a boil and then adjusts the heat downward until just before the formation of steam bubbles stops completely. Water normally begins to simmer at about 94°C (200°F).

| Dergiler, haberler, sayı_16 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

BOZCAADA ÖYKÜLERİ

01 Kas 2009

Editör 

Hazırlayan Kadir Aydemir
YİTİK ÜLKE YAYINLARI, Eylül 2009, 205 sf.

“Bozcaada’ya gitmek…” İki sihirli sözcük. Ada orada bizi bekliyor her zaman. Tek yapmamız gereken bir sırt çantası hazırlamak belki, belki de hiç düşünmeden ilk otobüse yer ayırtmak. “Bozcaada Öyküleri”, gidenler, gidemeyenler ve hep gitmek isteyenler için kaleme alınmış bir kitap. Uzun bir çalışmanın ürünü olan bu eşsiz kitap elinizden düşmeyecek. Tıpkı ada gibi; çantanızda, kütüphanenizde, ofisinizdeki sıkıcı çekmecenizde hep sizi bekleyecek. Okuduğunuz her öyküde daha derin bir nefes alacaksınız. Dar sokaklarıyla, üzüm bağları ve ünlü şaraplarıyla, Polente feneriyle, dev rüzgârgülleri ve kalesiyle olduğu kadar yaşanan aşklarıyla da Bozcaada sizleri çağırıyor. Sayfaları çevirin ve kaçın bu kentten…

“Bozcaada Öyküleri” kitabında 34 yazar sizi öyküleriyle yolculuğa davet ediyor. Gülsel Ceren Güneş, Çiğdem Aldatmaz, Çiler İlhan, Deniz Günal, Duygu Günkut, Ebru Durupınar, Esra E. Kutengin, Figen Alkaç, Gürgen Öz, Hasan Topçu, İdil Giray, Jak Alguadiş, Kadir Aydemir, Lâle Dilligil, Mehmet Ünver, Nefin Huvaj, Neval Sultan, Nihat Ziyalan, Nurcan Göksel, Özlem Özyurt, Reyhan Yıldırım, Sabri Kuşkonmaz, Saliha Yadigâr, Seran Demiral, Serdar Çekinmez, Serkan Türk, Sine Ergün, Sinem Karhan, Solmaz Aksoy, Turgay Yılmaz, Türkan Çim Işık, Yeşim Ağaoğlu, Zerrin Yılmaz Çelebioğlu ve Zeynep Zişan öyküleriyle kitapta yer alıyorlar. Bozcaada yolcusu kalmasın!

* * *

“Bozcaada Öyküleri”, 14 Eylül’den itibaren Türkiye’deki tüm büyük kitabevlerinde…
Genel Dağıtım: Punto Dağıtım
Türkiye ve dünyanın her yerine online satış: www.pandora.com.tr

* * *

YİTİK ÜLKE YAYINLARI “Genç Yazarların Yayınevi”
Yayınevimiz: www.yitikulkeyayinlari.com
Edebiyat sitemiz: www.yitikulke.com

| Dergiler, Kitap, sayı_16 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Avrupa Öykü Yarışması 2010 


01 Kas 2009

Editör 

Hollanda’da yayınlanan aylık Platform ve Kadın Dergisi, özellikle gençlerin Türkçe yazmalarını teşvik etmek ve edebiyatı sevdirmek amacıyla bu yıldan itibaren her yıl öykü yarışması düzenlemeye karar vermiştir.
İlk olarak bu yıl düzenlenecek olan 2010 Avrupa öykü yarışmasının Katılım şartları aşağıda sıralanmıştır.
1- 15 yaşından büyük olmak.

2- Türkçe yazmak.

3- Metinler 1000 kelimeden kısa, 3000 kelimeden uzun olmayacaktır.

4- İdeolojik yüklemli, küfür ve sataşma içerikli, tanınmış şahısları kötüleyen, pornografik öğeler içeren metinler yarışma kapsamına alınmayacaktır.

5- ç, ş, ğ gibi Türkçe’ye has harflerle yazılmayan metinler direkt olarak elenecektir.
Katılım : 01 Kasım 2009 ile 15 Ocak 2010 tarihleri arasındadır.
Konu ve tür seçimi serbesttir.
Katılımcıların Ortalama 100 kelimelik bir metinle kendilerini tanıtan bir özgeçmiş yazmaları istenmektedir.
Katılım adresi:
Postbus 69026
1060 CA Amsterdam
HOLLANDA
E Posta:info @platformmedia.nl
Tel:+ 31 (0) 20 614 53 63
Sonuçlar 2010 yılının Şubat sonunda yapılacak bir törenle açıklanacaktır.
Yarışma sonucunda başarı sağlayan öyküler kitap haline getirilecektir.
Öykü yarışmasının jüri başkanı yazar Sadık Yemni’dir.

| Dergiler, haberler, sayı_16 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Amsterdam’da Türk şiir şöleni

01 Kas 2009

Editör 

Merkezi Almanya’da bulunan Kapadokya Kültür Derneği ve Amsterdam Türkevi Derneği’nin girişimiyle düzenlenen programın açılışında konuşan Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Yakup Deliömeroğlu, Türk dünyasının kardeş olduğunu belirterek, günümüzde bu kardeşliği yoldaşlığa dönüştürebilmek amacıyla çok sayıda çalışma ve etkinlik yapıldığını ifade etti.
Bu çerçevede Batı Avrupa’daki Türklerin de bu çabalara katıldığını ve bugünkü etkinliği önemsemek gerektiğini kaydeden Deliömeroğlu, Türkler arasındaki kardeşliğin yoldaşlığa dönüştürülmesinin Batı Avrupa’dan Doğu Türkistan’a kadar bütün Türk dünyasının daha parlak bir geleceğe sahip olmasını sağlayacağını söyledi. Deliömeroğlu, Türk dünyasının birlikteliğinin yalnızca bu coğrafyaya değil, bütün dünyaya barış ve huzur getirmesine de katkı yapacağını belirtti.
Yazar Sadık Yemni de bir dili yaşatabilmenin en güçlü ögelerinden birinin şiir olduğunu belirtti ve buradan hareketle Türkçeyi Türkiye dışındaki ülkelerde daha güçlü şekilde yaşatabilmek amacıyla bu tür etkinlikleri düzenlediklerini anlattı. Yemni, şölenin başka Türkçe etkinliklerle desteklenerek, geleneksel hale dönüştürülmesinin planlandığını da kaydetti.
Zeynep Köşker’in sunuculuğunu yaptığı programda, Türkiye, Hollanda, Azerbaycan, Irak ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nden toplam 18 şair Türkçe yazdıkları şiirlerinden örnekler sundu. Şiir şölenine, Nevşehir Valisi Osman Aydın ile Lahey Büyükelçiliği, Rotterdam Başkonsolosluğu yetkilileri ve bu ülkedeki Türk kuruluş temsilcileri ile vatandaşlar katıldı.
Şölende Sincan bölgesinden bir grup da müzik dinletisi sundu.

| Dergiler, haberler, sayı_16 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Kaçak

02 Eyl 2009

Murat Şahin

“İn arabadan”

Samet bakış yönü hiç değişmeyen komutanının emrine uydu. Arabanın kapsını kapatacaktı ki doğruca önüne bakmaya devam eden yüzbaşı belinden 1940 yapımı Alman pistolünü çıkartarak kendisine doğru uzattı.

“Hedefi bul. İki atış hakkın var”

Onbaşı silahı alırken en azından infaz edilmek için gelmediğine kanaat getirmişti. Titreyen elleriyle tuttuğu silah neredeyse düşecekti. Etrafına bakındı. Rüyadaymış gibi her taraf karanlık geliyordu. Yalnızca arabaları, o da uğursuz metalik rengiyle biraz parlamaktaydı. Dört bir yandan bastıran soğuk mart ayı için gereğinden çok fazlaydı. Dahası bu soğuk bedeni değil, ruhu üşütüyordu. Korkusundan elleri zangır zangır titremekteydi ki sol yanında duran hedefi gördü. Küçük, çalı dallarından yapılmış hedef minik bir darağacını andırmaktaydı. Tek farkı asılı olanın insan yerine üzerinde kırmızı halkalar olan yuvarlak bir taş olmasıydı. Sağ elinde tuttuğu silahı kaldırıp halkalara nişan aldı. İlk atışı karavanaydı. Darağacını bile tutturamamış, iki metre ötesini vurmuştu. Yakın mesafeden daha önce hiç ıskalamamış hatta her daim tam on ikiden vurmuş birisi için bu olay bir talihsizlik sayılmalıydı. Tek sebep durmadan titreyen elleriydi. Arkasından sağından solundan geçen, önünde duran soğuk rüzgarlar kendi aralarında fısıldaşıyor gibiydi. Yasunaga askerlerinin her biri gibi o da korkunun her türlüsü karşısında eğitilmişti fakat bu bambaşka bir şeydi. Bir an dönüp Yüzbaşı Togo’ya bakmayı düşündü. Hemen ardından bu fikrinden vazgeçti. Emindi ki yüzbaşı şu an onu izliyordu ve dönüp baktığı anda alnının ortasına bir kurşun yiyecekti. Kendini toplamaya çalışıp ikinci atışını yaptı. Bu kez daha da berbat bir atış yapmıştı. Gözlerinden yaşlar boşalmaya başlamış, dizleri kendisini taşıyamaz olmuşken sırtını döndü ve arabaya doğru yürümeye başladı. Başını kaldırıp komutanına bakmaya cesareti yoktu. Neden sonra bütün bu iki aptal atışın hedefi vurmak ve vurmamakla alakası olmadığına kanaat getirdi.

Sınanıyordu! Asıl hedef darağacı modelli küçük çalı grubu değildi. Asıl hedef kendisiydi. Dört bir yanından canlı rüzgar gibi geçenler yıllardır avladıkları, peşinde koştukları, bulamadıkları, yakalayamadıkları, öldüremedikleri üç harflilerdi. Mesele hedefi tutturmak değil, her şekilde güvenliği sağlanmış arabanın dışında delirmeden durabilmekti. Kahkahayı bastı. Delilere özgü, açılmış gözleriyle bütün bedeni sarsılarak gülüyordu. Rüzgarlar durdu, ecinniler hareket etmeyi kesip birden bire çıldırmış bu askeri izlemeye koyuldular. Samet’in elleri titremeyi bırakmıştı. Hedefe, bakmaksızın ateş ettiğinde kırmızı halkalar ortasından delindi.

“Çok iyi iş başardın” Yüzbaşı arabasından çıkmıştı. Belinin sol yanında kemerine asılmış katanası sağ yanında ise az önce orada olmayan bir tabanca mevcuttu. Hemen ardından aracın şoför kapısı da açıldı ve dışarı Massimil dedikleri uzun sarı saçlı İspanyol genci çıktı. İkisinin de yüzü her zamanki gibi duygusuzduysa da gözlerinde bir parıltı vardı. Rüzgarlar çevrelerinden uzaklaşmak için hareketlenmişti ki yüzbaşının “Tengu” deyişi işitildi. Massimil koluna takılı olan bilgisayarda hızla bir şeyler yaptığında ortalık bir anda mahşer yerine döndü. Dört bir yanda koşturan, yılışık suratlarında görünmez, dokunulmaz olmanın verdiği güvenle sırıtan üç harfliler koşturmaktaydı. Henüz kendi boyutlarına adım atan üç adamın farkında değillerdi.

Soğuk rüzgarlar gitmiş, Samet’i bir tiksinti almıştı. Simsiyah bir ceketin altına bermuda şort giymiş bir cin uzun burunlarına nazire yapan biri kırmızı biri yeşil ayakkabılar giymişti. Turuncu suratı portakal gibi pürüzlüydü. Bir başka cin halen kendisini görmediğini sandığı Togo’nun karşısında çomak çekiyor, indirdiği koyu kahverengi kıçını gösteriyordu. Saniyenin onda birinde yüzbaşının kılıcı kınını terk edip havada bir yay çizerek tekrar yerine yerleşti. Kahverengi kıçlı cin acı içinde kıvranırken diğer hepsinin yüzlerindeki ifade donmuş, yerini bir panik hali almıştı. Massimil omzuna asılı olan enerji tüfeğini çıkartırken yüzbaşının biri mavi diğeri kırmızı olan gözleri ışıl ışıldı.

Togo Japon hükümetinin artan ikinci boyut baskısı üzerine ürettiği son teknoloji bir androiddi. Teknolojide geri kalmış ülkeler Samet gibi özel askerleri eski Ninja klanlarının isimleriyle kurulan paralı birliklere eğitilmeleri için yolluyor, bu birlikler de diğer boyuttan insan hayatına müdahale eden ve bundan keyif alan cinlerin avında kullanılıyordu. Öyle ki bu müdahaleler dozunu tamamen kaçırmış, o dönem dünyayı yönetmekte olan İngiliz hükümetini kontrol altına almıştı. Mistik dünyalar hakkında tonlarca efsanesi olan Çin ve Hint halkları ve şaman kültüründe yoğrulmuş bazı milletler bu tehlikeyle başa çıkmanın antik yollarını bulmuşlarsa da teknolojinin yardımını asla yadırgamıyorlardı. Paralı askerler içinde dünyaca en meşhur olanı Togo’nun birliğiydi. Nitekim insani duygular sergilemese de Togo ve Massimiliano sezgiye benzer tavırlarla karar alabiliyor ve bunda başarılı oluyorlardı. Varlıklarını hissedemedikleri ecinnileri burada bulmuş olmaları bunun bir kanıtı sayılırdı.

Massimil ve Togo önüne gelen üç harfliyi biçmekte acımasızca davranıyor, ecinniler kaleleri konumundaki bu yerden nasıl kurtulacaklarının yollarını arıyordu. Birkaçı Massimil’in enerji yüklü atışlarından kurtulmayı başarıp ona yaklaşmışsa da Togo’nun kılıcı ayrım yapmaksızın her birini parçalara bölüyordu. Samet ise ikisinden de uzaktaydı ve cinler tarafından henüz bir tehlike olarak algılanmıyordu. Yere çöküp içinden bir şarkı söylemeye başladı. Yavaşça sallanışı giderek hızlı bir ritme bağlandı. Ablak suratlı, öldürmek için çılgınca bir haz duyan cinlerin dikkati artık Samet’in üzerindeydi.

Samet doğduğu günden itibaren bütün hükümetlerin dikkatini çekmiş bir çocuktu. Doğu ve Batı’nın kesişiminde doğan çocuk ömrü boyunca izlenmişse de kendi devleti dışında kimse son üç yıl öncesine kadar hakkında söz sahibi olamamıştı. Daha doğumunun ikinci haftasında garip davranışlar sergileyen çocuğu hocaya götüren annesi, “içine cin girmiş” yorumuyla karşılaştığında nutku tutulmuştu. Ardından bu olay sık sık tekrar etmiş, her defasında sayıları giderek artan cinlerin hedefi olan çocuk suskunlaşmıştı. İşin garip yanıysa hiçbir hocanın, doktorun, ve parapsikoloji uzmanının çocuktaki cinlere hiçbir şey yapamamasıydı. Ganzfeld uyarımı ile çocuğun bedenindeki diğer boyut canlılarını algılamasına çalıştıklarında aldıkları tek cevap uzun soluklu bir kahkaha olmuştu. Oysa Samet bedenindeki canlılara bir ev sahibi gibi davranabiliyor, onları dilediği zaman kabul edip dilediği anda kapı dışına atabiliyordu.

Şimdiki şarkısı kendisini sona götüren bir şarkıydı. Ecinniler sessiz şarkıyı duydukça Samet’in bedenine girmek için yaklaşıyor, fakat diğer uçta gözlerinden alevler saçan Togo’nun amacını bildiklerinden kaçmaya çabalıyordu. Eğer istenen olur da en güçlü oldukları bu yerde Samet’in bedeninde toplanırlarsa Togo anında hepsini ebediyete gönderecek darbeyi vuracaktı. Tabi ki bu yolculukta üç harflilerin yoldaşı Samet olacaktı.

“Senle oyun oynuyor” dedi içlerinden bir tanesi.
“Bu savaşı siz başlattınız”
“Bizi öldürdüğünüzde kendi dünyanız da ölecek”
“Her insan bir cine bağlıdır.”
“Togo bunu biliyor, android bunu biliyor.”
“Yalnızca androidlerin yaşadığı bir dünya istiyorlar.”

Samet’in bedeni her gelen cinin bıraktığı anılar ve cümlelerle sarsılırken şarkı devam ediyordu. Uzaklardan, az önce burada olmayan cinler de hızla şarkının davetine cevap veriyor, Massimil’i gördükleri andaysa kaçmak için çok geç kaldıklarını fark ediyordu.

Birden Samet’in gözü ömrü boyunca gördüğü en korkunç gerçeğe takıldı. Togo gülüyordu! Davet ettiği her bir cinin ısrarla vurguladığı şey belki de gerçekti. Ölen her bir insan Togo için olası bir kimlik, her bir cin bir hafıza, bir anılar yükü demekti. Ve bütün bunlar tek bir beden üzerinde olduğunda yaşayan ne kadar android varsa hepsi birer insan sıfatı kazanmış olacaktı. Daha sonrasında aptal diye niteledikleri insanlara ihtiyaçları yoktu. Önlerindeki en büyük engel olan ecinniler kendi bedeni üzerinden yoldan çekilebileceklerdi. Aksi halde androidlerin yapımları saldırıları başlatmış olan üç harflilerin kontrolünde kalacak, böylece olası savaş hep bir adım önceden engellenebilecekti. Samet şarkıya son verdi. Sallanması kesilir kesilmez yüzbaşının gülüşü yüzünde dondu. Kılıcı kınından hızla çıkarken ayakları toprağa sımsıkı bastı. Birazdan bütün hızıyla Samet’e koşacak ve onu kesip geçecekti. Massimil komutanından emir gelmedikçe ne yapacağı konusunda kararsız gibiydi. Togo’nun ayakları yerden kesildi ve android son hızıyla Samet’e doğru pike yaptı…

Ne var ki şarkı kesildiği anda Samet’in bedeninde toplanmış onlarca ecinni çıkış yolu aramaya koyulmuş, ani bir saldırıyla yok edebilecekleri Togo’yu ise hedef olarak belirlemişti. Tam yüzbaşı yerinden fırladığında cinler Samet’in bedenini terk edip ona doğru uçuşa geçtiler. İki hasım ortada buluştuğu anda yüzbaşının bedeni parçalara ayrıldı. Havada asılı kalan kılıç elden ele hızla dolaşırken enerji tüfeğini düşmanlarına doğrultan Massimil’e dek ulaştı ve tek bir darbeyle yardımcı android de yere yığıldı. Bilgisayarın bağlı olduğu sistem çöker çökmez ecinniler ile Samet’i bir arada tutan program bozulmuştu. Bir anda her şey eski halini aldı ve cinler görünürden kayboldu. Komutanın arabası olduğu yerde duruyordu. Soğuk rüzgarlar ise ılımış, yanaklarını okşuyordu.

En doğrusunu yaptın insanoğlu. Bizden olduğunu kanıtladın.

Samet yatağından sıçrayarak uyandı. Odası buz gibi soğuktu. Yatağın yanı başındaki postalları giyip ses çıkartmadan dışarı çıktı. İnce bir kar tabakasıyla örtülmüş toprak yumuşaktı. Adımlarını hızla atıp bilgisayar dairesine ulaştı. Kamp içerisinde, herkesin birbirine duyduğu güven sayesinde korumaya ihtiyaç duyulmuyordu. Retina ve parmak izi taramasından geçip anabilgisayarı çalıştırdı. Togo ile ilgili verilere yalnızca en üst düzey yetkililer ulaşabiliyordu. Ne var ki Samet’in iç sesi bu konuda muhteşem bir yardımcıydı. Parolayı sanki kendi parolasıymış gibi girip yüzbaşına verilen emirleri okumaya koyuldu. Emir numara 121 kendine has bir sesle açılmak için çağırdığından o belgeyi açtı. Gönderilen bilgisayar kodu bağlı oldukları birimlere ait değildi. Bilakis rüyasında gördüğüne benzer bir şekilde androidlerin üretildiği merkezden geldiğine adı gibi emindi. Ecinniler torunları olan Samet’e seslenerek bu işi başlamadan bitirmesini diliyorlardı. Samet hızla bilgisayardaki kodları değiştirdi ve Togo başta olmak üzere bütün androidlerin çalışma sistemlerini çökertti. Bir sonraki üretimi iptal etmeyi başarırsa bu kendisine kaçmak ve ecinnilere sığınmak için yeterince zaman tanıyabilirdi. Hemen ardından tüm bilgisayarlara virüs mahiyetinde kodlar girdi.

Odasından kaybolup gittiğinde bütün paralı asker birlikleri sessizliğe gömülmüştü. Olayı kontrol altında tutan android dostları başlarına gelebileceklerden habersiz üretimi tekrar başlattıklarında üç harflilerin torunu atmosferi çepeçevre saran cin şehirlerine adımını atmıştı.

| Dergiler, Öykü, sayı_15 | 4 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Zor Kopya

02 Eyl 2009

Sadık Yemni

“Bir adı yok.” Dedi Can ve gülümsedi. “Olsa bize hissettirirdi.”
Mutfak masasının üzerinde duran iki pipoya bakarak içimi çektim. Can Dökmeci liseden beri arkadaşımdı. Tek dostumdu. Son yıllarda işi icabı sık sık yurtdışına gittiği için az görüşür olmuştuk. Yarım saat önce ziyaretime gelmiş ve hayatımı sonsuza dek değiştirmişti. Anlattığı şey deli saçmasından da öteydi, ama her kelimesine iliklerime kadar inanmıştım.
“Ne diyorsun? Olmaz dersen bizim turnusolcu Hikmet’e gideceğim. Seni kardeşimden fazla severim Ferhat. Çeyrek yüzyıldır sürekli görüştüğüm tek arkadaşımsın. Suzan’ı… Suzan’ı tanırsın. Beş yıldır falan görmemiştim. Dün ansızın evime geldi ve… Boşanmış. Şimdi biriyle berabermiş. Yıllar önceki sevgilim. Beraber sinemaya giderdik. Seni hatırlıyordu. Ne yaptığını falan sordu. Hâlâ güzel. Yanında iki adet gümüş çerçeveli ilkokul fotoğrafı vardı. Kısacası bu işe böyle girmiş oldum. O yüzden aklıma ilk sen geldin. Evet dersen. Ben buradan çıktıktan hemen sonra eski pipoyu bir yere gömecek ve her şeyi unutacağım. Kural böyle. Seçim serbest. Ya eskisi ya da kopyalanan gömülecek. Yenisi eskisinden kat kat…” Sağ elinin işaret parmağıyla yeni olana dokundu. “Babamın kapı gıcırtısı gibi gülüşünü, ter kokusunu, anlattığı komik fıkraları, hastalandığımda kapının kenarında durup endişeyle bana bakışını ve daha bir sürü inanılmaz sayıda ayrıntıyı hatırlayabiliyorum bu yeni pipo sayesinde. Annemi dün ziyaret ettiğimde hatırladığım şeylerle kadını şaşırttım. Rahmetli babam öleli neredeyse on yıl olacak. Her şey daha canlı şimdi. O yüzden eskisini gömeceğim. Seçim serbest. O bizden bir şey almıyor. Veriyor sadece.”
“Hayır dersem?”
Can yüzümden bunu yapmayacağımı açıkça okuduğu halde anlayışla başını salladı. “Ben kapıdan çıkar çıkmaz bütün konuştuklarımı unutacaksın.”
Arkadaşımın çekik koyu kahverengi gözleri dinginlik, ısrarsızlık, kendinden memnunluk ışıyordu. Üzerindeki kirli beyaz renkli gömlek esmer tenine yakışmıştı. Saçlarında tek tük beyaz telcikler vardı. Bir ticaret firmasının dış ilişkiler müdürüydü. İşinin verdiği stresten sıyrılmış hali etkileyiciydi. Babasının piposunu kopyalayan şeyden çok olumlu etkilenmişti. Son görüştüğümüzde yarım saat iş alanındaki sıkıntılardan söz edip durmuştu.
Can’ı kapıdan uğurladım. Metalik renkli Toyota Corona’sına binmeden önce elini salladı.
“Önümüzdeki ay görüşürüz belki. Bir iki arkadaşı da çağırır…”
“Senin işlerin çıkar yine.”
“Bakalım.”
Arabanın ardından bakarken düşüncelerim kıpraşıktı bayağı. Heyecanım üst kertelere fırlamıştı. Pipoyu kopyalayanı hissediyordum. Hava basıncı ve yerçekimi gibi her yerdeydi. Can’la tasarladığımızdan çok önce bir cenaze töreninde görüşecektik. Buraya geliş nedeninin bilgisinden sıyrılmış olacaktı. Bense lanetli bir mutluluğun sarmalında dolanmanın şokunda. Ona kızgın değilim. Kader tek gidişli bir yoldur. Araya çizgiyi ben çizdim.

*
Birkaç gün düşündüm. Bir sürü şeyi kopyalatabilirdim. Karım Meliha oğlumuz üç yaşındayken ölmüştü. Birbirimize sırılsıklam aşık olarak evlenmiştik. Oğlum Serdar aşk çocuğuydu. Meliha bir araba kazasında öldüğünde üç yaşındaydı. Şimdi altı yaşında. Ona yeni bir anne getirmedim. Annem ve babam tekrar evlenmem için çok ısrar ettiler. Henüz 42 yaşındayım. Taliplerim vardı. İçlerinde beğendiklerim de. Bir şey beni engelledi. Kısmet böylesineymiş.
Düşüne düşüne sonunda iki nesnede karar kıldım. Çok sevdiğim rahmetli dedemin el yazması romanı. Karımın nışanlıyken bir kavganın ardından bana yazdığı uzun mektup. Bunlardan birini seçecektim. Dedem kitabını el yazısıyla saman yapraklı sarı bir deftere yazmıştı. Romanım diyordu dalgayla. Roman falan değildi. Hayatı boyunca başından geçen önemli bulduğu olayları tespih taneleri gibi arka arkaya dizmişti. Kendince gırgır bir üslubu vardı. Bana vasiyet etmişti. İşletmeci olmadan önce edebiyatla sanatla yoğun ilgim vardı. Bir ara yazmayı bile hayal ederdim. Sonra hayat gailesi denen çarkların içine girince işler değişti. Şimdilerde uzaklarda tüten bir vapur bacası gibi. Hoş, nostaljik, ama erişilemez uzak.
Karımın mektubu ise inanılmaz dokunaklıydı. Okurken ağlamıştım. iyi kurulmuş cümlelerin içimde minik haset goncaları filizlendirdiğini hatırlıyorum. Meliha yazmalıydı aslında doktor olacağına. Esas yetenekli oydu. Aşkını, benden beklentilerini ne kadar etkin bir üslupla dile getirmişti. Ölümünden sonra her okuyuşumda beni yeniden ağlatan bir hitabet tarzı vardı.
İki benden yetenekli canım ciğerim kimsenin yazdığı metinlerden birini seçecektim. İkisinin de anıları beynimde giderek yavaşlamaktaydı. Oğlumun gözlerinde karımı görür gibi olduğumda içimde bir suçluluk duygusu serpiliyordu. Giderek Meliha’yı daha az düşünüyordum. Bu normaldi, ama içimi acıtıyordu yine de. Bütün yüz hatlarını aldığım dedemse her sabah traş olurken bana aynada başka şeyler fısıldamaktaydı. Sarı yapraklı kalın defterin boş sayfaları hışırdıyordu. Can’la ortak arkadaşımız turnusolcu Hikmet dedemi iyi tanırdı. Bir defasında yazılanları dijital ortama çıkarmak ve bir blogda yayınlamak için izin istemişti. Neden bilmiyorum, defteri vermemiştim. Oysa adamın ruhu şad olurdu. Birileri okur o yılların havasını solurdu. Bitmiş gitmiş bir yaşamın ardından bir iki e-posta alırdı. Garip bir kıskançlık saikiyle bir bahane uydurup arkadaşımı atlatmıştım. O ufuktaki silinmek bilmeyen baca dumanı nedeniyle belki.
Sonunda dedemin defterini seçmeye daha yakın olduğumu gördüm. Eğer Meliha’nın mektubunu kopyalatırsam ömrümün sonuna dek anısıyla yaşamayı seçecektim belki de. Çok gençtim. Kendime yeniden bir aile hayatı kurmak istiyordum. Suçluluk hissim aşırı içki sonrası akşamdan kalmalık hali gibi üzerime yüklenmişti, ama geçecekti biliyordum. O an uzak değildi. Bu akşam her an benle birlikte olan kopyacıya seçimimi bildirecektim.
Kopyacım neydi? Dünya dışı bir zeka mıydı? Cin denen ışıktan yaratılma bir varlık mıydı? Mitolojilerde adı geçen olağanüstü bir varlık mıydı? Bu gibi sorular artık kafamı meşgul etmiyordu. Onu olduğu gibi, dünyanın manyetik alanı kadar doğal kabul ediyordum. Soluduğum oksijen atomları kadar buralıydı. Dünya yerlisiydi.
Büromda gözüm bilgisayar ekranındaki rakamlarda bunları düşünürken şahsi ilişkilerim için kullandığım cep telefonum çaldı. Oğlumun bakıcısı Selma hanımdı. Serdar’ı arı sokmuştu. Hem de iki tane birden. Kadın hastahaneye götürmek üzereydi. Cumartesi olduğu için okul yoktu. Selma hanımla birlikte evdeydiler. Kadının sesindeki panik çok normaldi. Çünkü oğlum annesi gibi arı sokmasına karşı alerjikti.
Arabamla on dakikalık mesafedeki hastahaneye vardığımda Serdar komadaydı. Selma hanım iki gözü iki çeşme başucunda durmaktaydı. Oğlum nefes alamadığı için ağzına hortum sokulmuştu. Anaflaktik şok demişti doktor. Solunum güçlüğünü yenmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Tam bunu alt etmeye başladıklarında bir başka sorun belirmişti. Kalp yetmezliği. Ben içeri girdiğimde kalp kasını desteklemek için yaptıkları iğnenin sonucunu beklemekteydiler.
Oğlum sabaha karşı 4.04’de öldü. Selma hanımı taksiyle çok önceden evine yollamıştım. Başucunda yalnızdım. Bağlandığı yaşam ünitesindeki kalp eğrileri düz çizgiye dönüşmeden az önce, ben geldiğimden beri ilk kez gözlerini açtı ve bana baktı. Hem onu hem annesini aynı anda son kez görmenin sarsıntısıyla bir dilekte bulundum.
Onu kopyala. Oğlumu kopyala. Ne olur. Ne olur.
*

Aradan 18 yıl geçti. Bu akşam altmışıncı yaşımı ve emekliye ayrılmamı aynı anda kutluyorum. Küçük bir çikolatalı pasta. Altı adet mum. Mantarı açılmış bir şişe şampanya. Serdar’la beraberiz. Karşımda oturuyor. Her zamanki gibi sessiz, kıpırtısız, soluksuz. Sadece gözleri, annesinin gözleri mana ışıyor. Hâlâ altı yaşında.
Annem ve babam üç yıl önce birer ay arayla öldüler. Bütün arkadaşlarımla ilişkimi zamanla sıfırladım. Kadınlarla ev dışında oluşan bozulan çok kısa süren ilişkiler kurdum. Artık torunları olmadığı için annemle babam bana çok nadir gelirlerdi. Onlarla aşağıda sohbet ederken oğlum yukarıdaki odasında sessizce beklerdi. Bana gelmesinler diye sık sık ziyaretlerine gitmekteydim. Evlenmemi, yeniden çoluk çocuk sahibi olmam için ısrar ettiklerinde bazen gerçeği onlara anlatmak istedim. Hep son anda caydım. O kopyacıyı iliğinde kemiğinde hissetmeden durumu normal kabul etmeleri mümkün değildi. Ruhi dengelerini bozmak istemedim ve ağzımı tuttum.
Can’ı son kez oğlumun cenazesinde gördüm. Bana bir amaçla geldiğini unutmuştu gerçekten. Gözlerinde bir an bile buna işaret edecek yedek bir anlam yakalayamadım. Sonradan beni defalarca görmek istedi. Her seferinde atlattım. Bir yıl kadar sonra peşimi bıraktı.
Dedemin sarı yapraklı defterini oğlumun gömülmesinden bir hafta sonra turnusolcu Hikmet’e verdim. Hem şaşırdı, hem sevindi. Bana birkaç kez bloğunda yayınladığını bildirdi. Hiç cevap yazmadım. Merak ettiğim halde bakmadım. Sonunda o da benle ilişkiyi kesti.
Oğlumun gözleri hariç tek başına yaşamaya çok alıştım. O şey neyse oğlumu kopyalayarak diriltmedi. Gözleri canlı tutan bir ünite haline getirdi. Bu sabah ona masal okuduğumda bana sevgiyle gülümsedi. Hem o, hem Meliha aynı anda memnun memnun gülümsemekteydiler. Gözlerim doldu. Huşuyla kalbim beş kat genişlemişti sanki.
Mumları üfledim. Bir defada söndüler. Oğlumun gözlerinde mutlu bir parlaklık var. Burada babasıyla beraber olmaktan hoşnut. Pastayı kesip tabağıma bir dilim koydum. Çatalla ucundan bir parça kesip tadına baktım. Çikolatalı vişneli pasta nefisti. Bir zamanlar üçümüz de çok severdik.
Birazdan divanda yan yana oturup bir film izleyeceğiz. Şişede kalan şampanyayı içip bitireceğim. Belki divanda sızar kalırım. Uyandığımda beni seven gözlerin faunasında olacağım yine.
Yarı dolu bardağımı kaldırıp oğluma ve Meliha’ya bakıp, “Şerefinize.” Dedim. Oğlumun verdiği candan karşılığı görmenizi isterdim. Yalnız değilim. Ailemiz on sekiz yıldır tümlenmiş durumda. O nesneleri kopyalayan şeye şükranlarımı sunuyorum. Asla pişman olmadım seçimimden. Bana en derinden istediğim bir şeyi verdi. Tutkulu isteklerin gerçekleşmesinin böyle sarsıntı verici yanları olması normal.
Kimbilir kaç bin yıldır devam eden zincir bende durakladı. Yanımda oğlumun aslı ve kopyası birine gidip göstermeliydim. Bu imkânsızdı. Böylece kısa bir öykü yazıp bu tür öyküleri seven bir E- Dergi’de yayınlattım. Dünden beri dijital ortamda salınmakta.
Ben ölünce gözler de anlamlarından sıyrılacaklar. Onu besleyen koza toz olup dağılacak. Ben gömülünce sizler anlattığım öyküyü unutacaksınız. Biriniz hariç. Ne yapalım, kural böyle.

| Dergiler, Öykü, sayı_15 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Kolomb’un Terlikleri

02 Eyl 2009

Han Danca

Ne renkti Kolomb’un terlikleri
Anımsayabilirmiydi bir kızılderili
Ayak bastığında en içeri
Ne farkederdi ki
Kanların hepsi değilmiydi
Eni konu kırmızı

| Dergiler, sayı_15, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Benim Adım…

02 Eyl 2009

Han Danca

Erkek bedenine hapsolmuş dişi
Konuş benimle
Yüreğini aç…
Seni dinlemeyenlere inat
Ruhundaki bastırılmaz sesi duymayanlara inat
Buradayım ben konuş benimle…
Kararını veremediğin bir bedenin içine hapsolmuş uyandın.
Değişmek istedin kaçmak istedin kendinden.
Uykusuz geçti gecelerin ve yatağın gözyaşlarıyla ıslak..
Verdiğin bütün savaşlar kendinle oldu.
İçindeki dişiyi öldürmek istedin susturmak bastırmak..
Ama olmadı..olmadı…
Kendinden kaçamadın yapamadın.
Gözlerin az mı takıldı yakışıklılara,
Yüreğin az mı bağırdı buradayım diye..
Hep bir yere kadar sustun,hep bir yere kadar küstün kendine..
Kocaman bir yaşam geldi önüne,
Her şeyin güzel olduğu..
Beline uzanan güzel saçlarını savurduğun
Ve hoşlandığın erkeklerin gözlerine şehvetle usanmadan baktığın..
Öyle bir salınıyordun ki o yaşamda..
Ardından hayranlıkla izleyen ve iç geçiren güzel delikanlılarla flört ediyordun bir bir,
Topuklu ayakkabılarının sesi dağıtıyordu şaşkın bakışlı adamları
Sen ne güzel kadındın öyle..Ne özel..Ne güzel..
Göğüslerinde dönüyordu dünya..
Kıvrımlarında taşıyordu hayat
Ne özel iri gözlerdi onlar…
Öyle kara öyle haleli..
Bütün pazulu delikanlıların dipleri düşüyordu bir bir fırlattıkça sen acımasızca o şuh bakışlarını..
Gerdanını kırıp boynunu attıkça geriye
Nefesi kesiliyordu nice Kazanova’nın..
Ve karşına hayatının erkeği çıktı bir anda,
Öyle haşin bakışları vardı ki,
Kayaları döven dev dalgalar gibi kalbinden vurdu seni
Geniş omuzlarına tutunmak,
Başını göğsüne yaslamak istedin ve bir ömür huzurla orada öylece kalmak..
Sana yaklaştıkça daha bir hevesle umutla ilerledin ona..
Bütün kadınsılığınla ona yasladın kendini.. al beni dedin al beni…
O güçlü kollarını beline dolayıp seni sımsıkı sarmasını bekledin..
Ve karnında müthiş bir sıcaklık hissettin..
Miden bulanmaya başladı..çünkü o..
O uğruna ölebilecek kadar arzuladığın adam..
O namussuz…
Seni bıçaklamıştı…
Çünkü sen travestiydin….Çünkü senin yaşamayı hak etmediğini düşünüyordu…
İğrenerek baktı insanlar cesedine,
Kirli bir gazete örttü ordan geçen biri la havle çekerek..
Söylemedikleri laf kalmadı ardından..
En çok da..ama en çok da.. ne dokundu bana biliyor musun?
Senin ölmeyi hakkettiğini söylemeleri…
Sen sevgiydin sen aşktın sen ölemezdin….
Sen başkaydın…..suçsuzdun masumdun..
Tek suçun kendin olmaktı..tek suçun sevmek…
İşte o gün işte o an…Ben de öldüm seninle birlikte.
Ben kim miydim?
Benim adım İnsanlıktı benim adım İnsanlık…

| Dergiler, sayı_15, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Dere Sim (Gümüş Kapı)

02 Eyl 2009

Serpil Sema Karışlı

Çıkmışım dört dağın tepesine
aşk ninnileri dinliyor, türküler söylüyorum.

Bir yandan kaybetme korkusu,
baharın sevda kokusu
Bir yandan zulmün baskısı
Ve insanın başkaldırışı

İsyankarlık ve bezginlik iki düşman, iki kardeş gibi elele

Çıkmışım dört dağın tepesine,
seyreyliyorum cihani alemi
Dağların eteklerinde seyreder
sular, yeşil ve mavi beni

Destanlarda tarihin inlemesini dinliyorum

Atsam diyorum kendimi şu dört dağın ortasına
Atlayamam bilirim gökyüzünün göbeğine
Toplasam sonra teker teker
bir kendimi bir de onları, yeniden üresem
destanların ve ezgilerin ürediği gibi

| Dergiler, sayı_15, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Begonyalara Kemoterapi

02 Eyl 2009

Han Danca

Bir çiş sıcaklığında
Yaşamın önüne geçilmeyen
Serseri bir hali var
Sen koştururken
Bahçedeki çiçekler
Solmasın diye
Kendi ellerinle
Bahçıvanı haşlayarak
Diktiğin begonyalar
Terk ettiğin gün
Şimşek yüklü bir hezeyanla
Gök kubbe benle ağlarken
Çürüdüler ve sel
Sırf onları değil
Sana dair umutlarımı da
Sürükledi ve götürdü
Göğsünü aldırdığın
O kanserli günlerin
Başlangıcından bu yana
Ben seni hep sevmiştim
Biliyor musun?

| Dergiler, sayı_15, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

haddini bilme hazzı

02 Eyl 2009

Can Sever

nerde duruyor insan bazen
yersiz oluyor.

giyindim bütün kirden huylarımı
gövdeye varmadan önce.
ilk hastane yoklamasından beri anılmadı adım
yeni doğdum.sana.
sana karşı çıplağım
tut elimi beni arıt
varlığından yanayım

söküp attım ekseri kırılan kanatlarımı
suya düştükten sonra.
ilk cemreden beri toprağın altındayım
teni kök saldım.sana.
sana çiçek açığım
çek içine beni doldur
duyularına razıyım

nereye koyuyor ruh kendini bazen
sebepsiz oluyor.

| Dergiler, sayı_15, Şiir | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

dokuz doğuran dokuzuncu ay

02 Eyl 2009

Can Sever

ruh ülkesinde her köşede bi ,
eylül…

kendi yolunun çıkmaz sokağı
unutulması gereken ve bizi unutmuş bi kadının diline düşen ilk cemre
kendisine ser verip sır vermeyeceğimiz o eski bahane

eylül…

hasret toplamış içyüzümüzdeki kuruboyanmış bulut
yağmura rütbe atlatıp kar yağdıracak soğuk ruh tabakası
yılın düş celladı
haziranın sonamacı

eylül…

daha daha kapanan içimiz
dikiş tutturamadığımız yaralar
gözden kaçmış gözmezarlıklarındaki heves günü
ölü doğum diri gömü

hepsi
eylül nedenli
ve ona deli(pervane)

her eylülde bi yaz intihar eder
elinde son bi yaz kalır
her eylül sonrası…
ve ben dokuz doğarım
ne kısır bi döngü dersin içinden.

beni dünyaya terk eden küçük tanrı
aşkı yakamdan düşür!

| Dergiler, sayı_15, Şiir | 6 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Kızıl Saçlı Kadın

02 Eyl 2009

Kazım Cumert

Nermin………’nin anısına

Yıldızlı bir sonbahar akşamı. Twente’de bir köy ve o köyün kıyıcığındaki ormanda geçmişi yadederek yürüyen üç kişi: İki Hasan ve ben. Konuşmadan, ormanın sessizliğinin sesini duymaya çalışarak yürüyoruz. Suskunluğumuzu karanlıklarla paylaşırken, yalnızlığımızı bize göz kırpan yıldızlar aydınlatıyor. İçimiz duru ve aydınlık, tıpkı yıldız kaynayan gökyüzü gibi. Aylardan kasım, memleketlerden Hollanda ve onlarla inatlaşan zıt bir hava. Bu dinlendirici görüntüyü hafızamıza kaydederek yürüdüğümüz bir anda bir yıldız arkasından iz bırakarak hılıca yeryüzüne doğru iniyor.
‘Bu durumlarda biri öldü derler bizim oralarda. Birilerinin yıldızı kaydı gene,’ diyor büyük Hasan.
Büyüleyici manzarayı ürkütmemek için mi yoksa söylenenin doğru olabilme olasılığının verdiği tatsızlıktan mıdır nedir yanıt verme gereği duymuyoruz. Onaylamıyoruz da. Söz havada kalıyor. Duymazdan gelip suskun yürüyüşümüze devam ediyoruz. Bu güzel doğa olayı kimsenin ölümünün işareti olamaz ve olmalı.
Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra tekrar otele dönüyoruz.
Bilgilendirme adına bile olsa oteldeki yaşlı kadınlara akşamın bu vaktinde bile yukarda bir şeyler dinletildiğini duyuyoruz. Günboyu sırf oturdukları, sadece dinledikleri yetmezmiş gibi, hâlâ dinlemelere devam etmelerini yadırğıyoruz. Ana kapısından girdiğimiz otelin arka kapısından çıkıp bu kez arabamızı park ettiğimiz arka alanda yıldızlı gökyüzünün albenisine bırakıyoruz kendimizi. Dışarısı daha iyi: Ilık bir akşam, aydınlık bir gökyüzü, orman, ne zamandır görülmeyen dostlar. İnsan daha da güzelleşiyor böylesi ortamlarda. İnsan daha da yumuşuyor, daha da insanlaşıyor böylesi anlarda.
Otelin üst katından aşağılara kadar yayılan mikrofonun mekanik sesi havamızı bozmakla kalmıyor, içerdekilere ruhumuzu saran bu güzelliği aktarma görevi de yüklüyor bize. Kadınları bu işkenceden kurtarmalıyız! Arabanın bağajındaki sazı alıp yukarıya çıkacağız. Dersi kesip, ‘bugünlük bu kadar yeter’ diyeceğiz. ‘Artık türkü zamanı geldi. Şimdi türküleri birlikte söyleme zamanı. Gökyüzündeki yıldızlar türkü özlemişlerdir’ diyeceğiz. ‘Gelin özlem yüklü, dostluk dolu, sıla kokan türkülerimizi onlara da gönderelim. Sevda türkülerimizi onlar için söyleyelim birlikte.’ Sevinecekler biliyorum. Halay da çekeriz belki, misket de oynarız.
İşte tam bu duygularla elimde sazla otele doğru yönelirken yan taraftan cılız bir ses tırmalıyor kulaklarımı:
‘Yardım edin!’
Sesin geldiği tarafta bize doğru yürümeye çalışan bir kadın silüeti görüyoruz. Koşarak yanına varıyoruz. Elinin birini göğsüne bastırmış, diğerinde ise çantası asılı. Seminere katılan onlarca kadınımızdan biri. Arkadaşım bir koluna ben de öbürüne giriyorum. Elindeki çanta düşüyor. Diğer eli hâlâ göğsünde. ‘Neyin var anacığım?’ diye soruyorum. Yanıt veremiyor, inliyor sadece. Arkadaşımı yardım getirmesi için içeriye yolluyorum. Bir yandan da gözlerimle kadını oturtacak uygun bir yer arıyorum. Bina uzak, arabalar da öyle. O ara kadıncağızın ‘nefes alamıyorum,’ dediğini duyar gibi oluyorum. Bir elimle düşmemesi için ona destek olurken diğer elimle cep telefonumdan 112 yi aramaya çalışıyorum. Olmuyor, kadın yere yığılmak üzere, yerler ise ıslak. Düşmemesine özen gösterek hemen montumu çıkarıp yere yayıyorum. Kadın bitkin, dermanı kalmıyor ve kendini tamamen bana bırakıyor. Önce sırtüstü uzandırmaya çalışıyorum, ama o memnun değil bundan, rahatsız. Desteğimle oturur gibi yapıyor bir ara, gene olmuyor. Kıvranıyor ağrıdan. Sonunda kendim yere oturarak dizimi başına yastık yapıp yanüstü uzandırıyorum. Böyle iyi, ondan bir tepki gelmediğine göre böyle rahat, diye düşünüyorum. Tam o anda içerdekilerden bir grup sökün ediyor. Aralarındaki Hollandalı görevliye hemen 112 yi aramasını söylüyorum. Arıyor. Diğerleri yanıma çömelip kadının kimi nabzını aramaya, kimi ne olduğunu sormaya, kimi de çantasından hastalığıyla ilgili bir şeyler aramaya koyuluyorlar. Biri beyaz bir kutunun içine özenle dizilmiş birkaç çeşit ilaç çıkarıyor, bir de astım hastalarının kullandıklarını orada öğrendiğim bir nefes düzeneği. Ambulansın yolda olduğu söyleniyor. ‘Ambulans geç kaldı,’ diyor kimin getirdiğini bilmediğim sandalyeye oturan kadın. Türkiye’de olsaymış… Dizimdeki kızıl saçlı kadının boynunda nabzını bulmaya çalışıyorum: Yok. Bilekleri başkalarının elinde. ‘Hafif nabız var,’ diyor genç görevlilerden biri. İnanmak istiyorum. ‘Yok!’ diyemiyorum. ‘Ben bulamıyorum,’ diyorum sadece. Nabzın artık atmadığından çok emin değilim, belki de gerçekten bulamıyorum. Karşımdaki bayanlar sağlık görevlileri ne de olsa. Umutsuzluk boğazıma düğüm oluyor. Kendimi güçsüz hissediyorum. Yıldızlar bu halimizi izliyorlardır mutlaka. Peki, niye yardım etmiyorlar? Yıldızlara kızıyorum… Zaman ne de ağırlaştı. Nerede kaldı bu ambulans? Dizimdeki kızıla boyanmış saçlara bakıyorum ümitsizce. Yüzünü kapatmış olan saçları yana alıyorum. Elimi burnunun önüne tutarak soluk alışını hissetmek istiyorum, boşuna. Kendimi daha çaresiz ve daha işe yaramaz hissediyorum. Tepki verip vermediğini anlamak için omuzunu sıkmalıyım, diye düşünüyorum. İşte tam bu anda ambulans geliyor. İçimde tuttuğum nefesi bırakıyorum. Etraftaki meraklılar, kaygılı gözlerini geride bırakarak açılıyorlar. Dizimin üstünde yatan kızıl saçlı kadını ambulans görevlilerine teslim edip ayağa kalkıyorum. Gözlerim kararıyor, kalçam uyuşmuş, yürüme zorluğu çekiyorum. Uyuşukluğu yenmek için henüz iki adım atamadan o korkunç sözcüğü duyuyorum:
‘Maalesef!’
Gerisini duyamıyorum, kafam uyuşuyor gibi. Birilerinin bu kez benim koluma girdiğimi hissediyorum. Yerde yatan kızıl saçlı kadının üzeri bir battaniyeyle kapatılıyor, etrafındakilerdeki kaygı yerini önce paniğe, sonra da sessiz bir durgunluğa bırakıyor. Gözlerdeki umut ise korku ve çaresizliğe dönüşüyor. Soran bakışlarla, anlamsızca sağa sola gidip geliyorlar. Sessiz bir film gibi izliyorum tüm bunları. Rüyadaymış gibi. Neden sonra bir kadının acı çığlığıyla kendime geliyorum. Sessiz film birden sesleniyor. Ambulans görevlisi omuzumu okşayarak: ‘Sen yapabileceğini yapmışsın,’ diyor.
İçim burkuluyor, yüreğimdeki acıyı gözyaşlarıma aktaramıyorum ne yazık ki.

Oteldekileri büyük bir suskunluk okyanusunda buluyorum. Ağlayabilenler duygularını dışa vurabilmenin rahatlığında olmalılar, kimseler umurlarında değil, sessiz ağlayışlarını sürdürüyorlar. Benim gibi ağlamayı unutanların durumu daha da berbat. Yüzler bembeyaz, omuzlar çökük, bakışlar anlamsız ve gözler de soran ifadeler: neden?
Kadınlardan biri bir saat kadar önce kızıl saçlı kadının tuvalette mavi bir kalemle gözlerine sürme çektiğini söylüyor, biri dudaklarını kımızı rujla boyadığını. Bir diğeri onunla yemek sırasında yaptığı sohbeti, öğlenden sonra kendini iyi hissetmediğini söylediğini… İkişerli üçerli gruplar halinde kızıl saçlı kadını konuşuyorlar aralarında. Herkes tanımış onu bir günde, benden başka herkesin anlatacak bir şeyleri var onunla ilgili…
Kendime kızıyorum, daha önce tanımak için ona dikkat etmediğimden… Yüzünü bile anımsamıyorum onun, üzerindeki giysinin rengini bile bilmiyorum. Sadece kızıl saçları kalmış aklımda…
Mukadderat, diyor birileri; kader diyor bir başkası: Buraya kadarmış… Hak’kın rahmetine erdi, Hak’ka yürüdü, vefat etti, hayatını kaybetti, rahmetli oldu…gibi ölümün diğer adlarını duyuyorum. Benim için ise ölüm bir son’du. Bir bitiş’ti nihayetinde ve soğuktu. Ne var ki tanımadığım kızıl saçlı kadının bitişi benim yanımda, benim tanıklığımda oldu. ‘Yardım edin’ diyen cılız sesi hâlâ kulaklarımda. Ve ben ona yardım edememiş, bitişi ertelemesi için bir şey yapamamıştım. Kahrolmaktı bu, ezim ezim ezilmekti… Hayır hayır, kalması için yardım edememiştim belki, ama bilmeden huzurlu bir gidiş için yardımcı olmuştum ona. Montumu yorgun vücuduna yatak, dizimi de kızıl saçlı başına yastık etmiştim bilinçsizce. Yere düşmesini, üşümesini önlemiştim sözümona. Neye yarar bu? O benden huzurlu bir gidiş için değil, mutsuz da olsa kalışı için yardım istemişti. Değilse ölüm öncesi süslenmek olur mu? Ölüme makyajla mı gitmek istemişti yoksa?
Her neyse, sonuç olarak ölmüştü işte. Ölüm öylesine kolaymış meğer, an meselesi, meğer o kadar yakınmış bize. Neden insanlar elele tutuşmuyorlar öyleyse, neden yaşamı birbirlerine zorlaştırıyorlar hâlâ, neden güzellikleri paylaşmamakta direniyorlar, neden sevmiyorlar birbirlerini, neden kucaklaşmıyorlar..? Neden, neden, neden..?
Ne zaman gökyüzü yıldız kaynasa ve ne zaman bir yıldız aksa gökyüzünden kızıl saçlı kadını anacağım bundan böyle.

20 kasım 2006 – Zwolle

| Dergiler, Öykü, sayı_15 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Rehber

02 Eyl 2009

Alper Bilgili

“Tek rehber bilimdir!”
Aydınlanmanın doğurduğu bu fikir, Engin’in dudaklarından ağır ağır döküldü. Defalarca kez… Sonra bir kez, bir kez daha. Belki bu gece yüz olmuştu. Neredeyse ağzından çıkanların anlamlarını düşünmemeye başlamıştı ki birden dışarıda çöpleri toplayan kamyonun gürültüsü ile kendine geldi. “Ne derin bir cümle!” diye fısıldadı. “Aydınlanma başlayalı 200 yıldan fazla oldu ve bu cümle hâlâ bu kadar etkili. Abartıyor olamam. Aradığım bu! Yarından tezi yok dövmeciye gidiyorum ve ondan omzumla dirseğim arasında kalan bölgeyi bu cümle ile süslemesini istiyorum: Tek rehber bilimdir!”

Engin kararını vermiş olmanın huzuru ile uykuya daldı. Bugün, belki de uzun bir aradan sonra ilk kez uyumadan önce, içinde yaşadığı toplum için hayıflanmaya zaman ayırmamıştı. Oysa normalde, insanların niçin akıllarının değil başka bir gücün sesini dinlediklerini uzun uzun sorgulardı. Nihayet mantıklı bir açıklama getiremez, göz kapaklarının da uyarısı ile pes ederdi. Bazen işi, düşünmenin ötesine götürdüğü de olurdu. İnternette çeşitli gazete ve forum sitelerine yorumlar yazardı. Bu konuda çok titizdi zira bir kişiyi aydınlatsa kârdı. Aslında ufak çaplı da olsa sonuç almış, şimdiden etrafında on kişilik bir grup toplamayı başarmıştı. Ama bunlar daha başlangıç dahi sayılmazdı. Bu dava onun hayatında o kadar merkezi bir yer işgal ediyordu ki, sık sık kendisini Fransız aydınlanmasının bir neferi, hatta mücahidi olarak görüyordu. Ömür boyu sürecek bir uğraştı bu.

Şimdi gözleri kapalı, yüzünde hoşnutluk saçan bir tebessümle uzanıyordu. Gözlerini açtığı zaman kendisini bambaşka bir dünyada, hem de hükümdar olarak bulacağını sizin gibi o da tahmin edemezdi. Ancak acele etmeyin. Beni dandik korku filmlerinin kabız senaristleriyle karıştırmamanız için önlemimi almama izin verin.

Peşinen söyleyeyim, görecekleri bir rüyadan ibaretti. Etkileyici, mantık kurallarına sadık bir rüya…

Rüyasında 20 yıldır içinde yaşamakta olduğu topluma yönetici olduğunu gördü Engin. Her gün, geriliği nedeniyle eleştirdiği toplumu değiştirmek için daha iyi bir mevkide olamazdı kuşkusuz. Şimdi vakit kaybetmemeli, uyanana kadar gerçekleştirmeyi hayal ettiği projeleri hayata geçirmeliydi. Böylece hangi idealinin gerçek hayatta gerçekleşebileceğini sınayabilirdi.

İşe koyulmadan önce o genel düsturu hatırlattı kendisine: “Tek rehber bilimdir!” O halde her adım bu fikre uygun olarak atılmalıydı. Bugüne dek başlarına ne geldiyse aklı reddeden ya da aklın yanına başka unsurlar ekleyen anlayışlardan gelmişti. İnsanlığa ayak bağı olmaktan başka bir işe yaramamış bu anlayışların hepsinin zararları insanlara vakit kaybetmeden anlatılmalıydı. Hoş, bugüne kadar elinden geldiğince bunun için çabalamıştı ama kıytırık bir internet sitesinde yazı yazmakla olacak iş değildi bu. Şimdi tüm yazılı ve sözlü basın, üniversiteler ve devletin diğer beyin yıkama aygıtları emrindeydi. Artık bütün bir nesli elleriyle şekillendirebilirdi. Rasyonel, mükemmel bireyler yaratabilirdi.

Gerekli emirleri verdi. O meşhur söz kısa sürede her yeri kapladı. Hemen her sokağın başına bu temayı işleyen heykeller dikildi. Sonra bilim adamlarından oluşan bir bilim kurulu oluşturdu. Bilim dinini beraber yaratacaklardı. Vakit kaybetmeden bu yeni din için misyonerler yetiştirildi. Görüşlere muhalefet edenleri yakalamak için gizli bir teşkilat kuruldu. Muhalifleri özenle imha edecek tesisler oluşturuldu. Engin’in tüm bu kararların alınıp uygulanmasında daha önce benzer projelere girişmiş ancak talihin yardımından nasiplenmemiş liderlerden esinlendiğini gizlemeye gerek yok. Artık topluma katkı sağlamayan yaşlılar ile toplumun sırtında yük olarak gördüğü sakatların yok edilmesi size de tanıdık gelmiştir. Ama hakkını yemeyelim; Engin kendi ürettiği, geliştirdiği fikirleri de uygulamaya sokmuştu. Mesela, biyolojinin şaşmaz kurallarını kullanarak kendisi gibi kusursuz bireyler yaratacaktı. İşin aslı Engin yeni topluma örnek olarak kendisini seçmekle kendini beğenmişlik yapmıyordu. O gerçekten de son derece zeki bir gençti. Üstün zekalı çocuklar okulunda okuması buna bir kanıt sayılırdı elbette. Dahası sadece zihinsel değil, fiziksel olarak da yaşıtlarının hayli ilerisindeydi. Bugüne kadar bir kez hasta olmamıştı. Ailesinde doksanını görmeden yaşama veda eden de yoktu. Hepsi ölene kadar dinç kalmayı başarmış kişilerdi. Annesini görenler onları iki kardeş sanıyorlardı.

Evet! Şimdi daha iyi anlıyordu Engin. Bu rüyayı görmeyi herkesten çok hak ediyordu. Gerçekleşmesi en gerçek rüya bu olmalıydı. Gelecekte lider olmayı ondan daha çok hak eden birisi olamazdı. Bu yüzden seçilmiş olmalıydı. “Hadi bakalım bir prova yap genç adam!” denilmişti ona.
“Hayır” diye irkildi Engin, “seçilme falan yok!” “Safsata bunlar…”

“Ne buyurdunuz efendim?”
Engin’in tahtın üzerinde dalıp kendi kendisine konuşması baş yardımcısını telaşlandırmıştı. Bu aralar efendisini bu halde çok sık görür olmuştu.
“Bir şey yok, dalmışım. Geldi mi raporlar?”
“Geldi efendim. Ama…”
“Ama ne?” diyordu Engin’in gözleri. Aslında ne olduğunu tahmin eder gibiydi. Genelde bir karar eski inanç ve adetlerle çeliştiği zamanlarda bu yüz ifadesine bürünüyordu Engin’in yardımcıları. Engin bu duruma öfkelenmekle kalmıyor, yeni dinini özümsemeyen yardımcılarına ağır cezalar da veriyordu. Başına gelecekleri tahmin eden yardımcısı iki arada bir derede kalmıştı. Belki de bu yüzden raporda yazanları aynen okumak yerine yumuşak bir şekilde Engin’e iletmeyi denedi.
“Efendim, biliyorsunuz… Kusursuz genleri oluşturmak için uzun süredir çalışıyoruz. Size bu konuda oluşturduğumuz listeleri getirdim.”
Engin söyleneceklerin bunlardan ibaret olmadığını yardımcısının titreyen ellerinden çıkarıyordu. Yine de bozuntuya vermeden sessizce sordu.
“Demek bilim kurulunun uygun gördüğü eşleşmeler bunlar?”
“Evet.”
“Başka bir şey yoksa…”
“Aslında var efendim.” Başyardımcı söze telaşla başlamış ancak devamını getirememişti. Uzun bir sessizlikten sonra devam etti. “Geleceğin lideri ile ilgili çalışma da sonuçlanmış.”
“Öyle mi?” derken Engin’in gözleri parlamıştı. Yüzüne muzipçe bir gülümseme takınıp sordu. “Kimle çiftleşiyor muşum bakalım?”
Yardımcısı bir kerede söylemenin en iyi yol olduğunu fark etmiş olacak. “Mine… Mine Hanım…” dedi.
Engin öylece sessizce durdu bir süre. Aslında beklenen olmuştu. Yaşayan en mükemmel insanın genlerine sahipse, gelecek neslin en mükemmel genini oluşturmak için bir yakınıyla birlikte olmalıydı. Bilim bunu gerektiriyordu. İkiz kız kardeşi onun genlerine en yakın genlere sahipti. Mükemmel insanı beraber yaratacaklardı. Ama bir insan bunu nasıl kabul edebilirdi…
Engin kendine geldi. Bozulduğunu fazla belli etmemeliydi. Bu dine inanmakta zorlanan insanlar bir de liderlerinin geri adım attığını öğrenirlerse ütopya başlamadan bitebilirdi.
“Gereği neyse o yapılacak.” dedi Engin. Sesi az öncekine göre daha gürdü. “Tek rehber bilimdir!”
“Tek rehber bilimdir!” diye tekrarladı etrafındakiler. Liderlerinin bu cesareti onlara güç vermiş olmalıydı.
Oysa Engin bu esnada bir çözüm arıyordu. Kız kardeşiyle sevişmek onun bile kaldırabileceği bir tecrübe değildi. Yeni nesiller en iyi, kusursuz lidere sahip olmalı ve bu konuda bilim ne diyorsa o uygulanmalıydı ama insan kız kardeşiyle yatağa girebilir miydi?
Nihayet aklına bir çıkış yolu geldi Engin’in. Vakit kaybetmeden yardımcısını yanına çağırdı.
“Bak, ben kız kardeşimle beraber olursam çocuğumuz büyük olasılıkla sakat doğmaz mı?”
“Hem de çok büyük olasılıkla.” diyerek onayladı baş yardımcı. “İşte bu yüzden bilim kurulunun kararına göre kardeşinizle onlarca çocuk yapacaksınız. Akli ve fiziksel engeli olanlar daha sonra tarafımızdan elenecek. En sağlamı ise liderimiz seçilecek.”
Engin çözümünün bilim karşısındaki acizliğine şahit olmuştu. Şimdi bu sıkışmışlıktan kurtulmanın tek yolu rüyanın bir an önce bitmesini beklemekti.

| Dergiler, Öykü, sayı_15 | 3 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Hayal Gücü

02 Eyl 2009

Abdullah Konuksever

-Serpil, hadi çıkalım artık.
-Tamam babacığım, geliyorum.
-Necati… Serpil’in eline bırakma.
-Aslı, yine başlama!
-Ne yapayım, elimde değil. Dün yine haberlerde gördüm, küçük bir çocuk kaçırmışlar.
-Aslı, lüzumsuz programlara baka baka psikolojini bozdun! Dünyada iyi şeyler de oluyor!
– Sen inanmazsan inanma, geçen altın gününde anlattılar. Hayriye hanımın eltisinin komşunun yeğeni günlerdir kayıpmış… Zavallıyı hangi kimler kaçırdı, Allah bilir?!
-Tamam! Tamam! Elini hiç salmam!
-Necati lütfen!
-Hadi kızım, biraz daha dursak annen bizi yan odaya kilitleyip dışarı çıkarmayacak!

Necati ne zaman Serpil ile dışarı çıkmak istese, Aslı hemen aklına kötü şeyler getirip dışarı çıkmalarının engellemek istiyordu. Son zamanlarda kızının başına bir şey geleceğinden korktuğu yetmiyormuş gibi kendinin de başına bir şeyler gelecekmiş gibi felaket tellallığı yapıyordu. Eskiden gördüğü kötü rüyalara, içindeki sıkıntılara veya gözünün seyrimesine alışmıştı. Fakat içeriye hapsetmek istemesi çekilmiyordu. Daha fazla moralini bozmadan kızıyla geziye çıkmanın tadını çıkarmak istiyordu.

-Serpilciğim, parka mı gidelim yoksa ilerideki pastaneye mi?
-İlk önce pastaneye, daha sonra parka gideriz babacığım.
-Aslında ben de senin gibi düşünmüştüm.

Necati yıllardır görmediği eski iş arkadaşı Bülent’i gördü fakat gördüğüne hiç sevinmedi. Bülent oldukça geveze biriydi. Yolunu değiştirmek istedi, geç kaldı. Bülent onu görmüş sanki koşar adımlarla geliyordu. “Yine bir iki saat boş boş konuşur!” diye söylendi.

-Ooo Necati, yüzünü gören cennetlik yahu! Nerelerdesin, hiç görünmüyorsun piyasada?
-Merhaba Bülent, nasılsın!
-Necati, hiç değişmemişsin valla! Hemen resmi konuşmaya başladın!
-Can çıkar, huy çıkmaz demişler…
-Sen bu mahalleye mi taşındın?
-Evet, 5 yıl önce taşınmıştım. Sen de mi buralara taşındın yoksa !?
-Korkma canım, mahallene gelmedim. Az ileride oturan bir arkadaşımın yanına gidiyorum. Sen halen Hayalbank’ta mısın?
-Evet, halen aynı hamam aynı tas.
-Yahu seninki de iş mi yani, Hayalbank’a yerleştin kaldın. Okumuş adamsın, çık başka işlere bak. Yıllardır aynı işi yapmaktan bıkmadın mı?
-Ben halimden memnunun…
-Bırak şimdi bunları! Ticarete atıl, köşeyi dön!
-Bülent, ticari kabiliyetim yok…Dedim ya, halimden memnunun!
-Aslanım, ticari kabiliyetin yoksa, biz ne güne duruyoruz? Ortak iş yaparız! Okumuşsun, yabancı lisan da biliyorsun. Uluslararası işten bahsediyorum. Bir başlayalım hele, bak sen paralara!
-Olmaz, istemem…
-Yahu Necati, sen ne saf adamsın be! İnsanlar üç beş kuruş için atmadık takla bırakmıyor, sen kazanacağımız çuval çuval paralara burun kıvırıyorsun…
-Israr etme…
-Necati, bir yere oturup konuşalım diyecektim ama sıkıldın herhalde? Pek konuşmak istemiyormuş gibi bir halin var?
-Kızımla bir yere kadar gidecektik de… Serpil? Serpiiiil!

-Oldu mu yani şimdi? Filmin tam heyecanlı yerinde elektrikler kesildi! Kaç saatte gelir kim bilir!
-Meral, yan odadaki dolapta mumu getir de yakalım kızım.
-Küçük dolapta mı anne?
-Evet, kızım.
-Pakize, bende çakmak var. Vereyim mi?
-Ver, Fadime.
-Mumu da yaktık, cereyanın gelmesini beklemekten başka çare yok. Çok da güzel bir filmdi valla.
-Pakize teyze, benim bir fikrim var!
-Neymiş o Hülya?
-Cereyan gelinceye kadar kendimiz filmde neler olabileceğini ve nasıl biteceğini anlatalım?
-Güzel bir fikir ama ben anlatamam ki?
-Anlatabildiğimiz kadar…
-Peki sen başla!
-Ya… Ben başlamasam, büyüklere saygısızlık olmaz mı?
-Hayır kızım saygısızlık olmaz. Pakize teyzen haklı, sen başla.
-Tamam başlı-yo-ruum!

Hülya heyecanla anlatmaya başladı.

*

-Bülent! Sen bu tarafa ben de bu tarafa bakalım!
-Tamam Necati! Hemen!

Necati, Serpil’in pastaneye gitmiş olabileceğini düşünüp pasta haneye doğru koştu. İlerideki yol kavşağında kalabalık gördü ama aldırış etmedi. Hızla pastaneye gidip içeri girdi.

-Mehmet! Serpil buraya geldi mi?
-Hayır abi gelmedi, n’oldu?
-Mehmet, Necati miydi az önceki?
-Evet usta, adamın içeri girmesiyle çıkması bir oldu. Kızını sorup çıktı, kötü bir şey olmamıştır inşallah.
-İnşallah, yoksa Aslı hanım Necati’ye yapmadık eziyet bırakmaz!
-Haklısın usta, zaten adama bir şey olmamışken eziyet ediyor… Bir de kızına bir şey olursa, vay Necati abinin haline!

Necati, hemen dışarı çıkıp sağına soluna bakındı. Az önceki kalabalık dikkatini çekti, ambulans son surat kalabalığa doğru geliyordu. Yoksa.. Yoksa… Necati düşünmek bile istemedi… Kızını yoldan geçerken araba mı çarpmıştı acaba?
Koşarak kavşağa gitti ve kalabalığın içine daldı…
-Serpil! Serpil!
-Beyefendi, kızınız mı?

Necati bayılmamak için kendini zor tuttu. Serpile motosiklet çarpmış, Serpil kanlar içinde yerde yatıyordu.

-Yardım edin kızıma! Yardım edin! Allah’ım onu bana bağışla, ona yardım et!
-Korkmayın beyefendi, kızınız yaşıyor. Hemen ilk yardıma yetiştireceğiz! Siz şöyle kenarda oturun, hemşire hanım hemen ilk yardımı yapsın.

Necati, biraz olsun rahatlamıştı. “Ya Rabbi, sana şükürler olsun, kızım yaşıyor”
Ambulanstaki hemşire Serpil’e ilk yardımı yaptıktan sonra Necati’ye dönüp:

-Korkmayın beyefendi, kızınız iyi. Gördüğüm kadarıyla burnu kanamış ve yüzü yaralanmış. Biraz sonra muayene olur, inşallah başka bir şeyi yoktur.
-Peki kızım neden kıpırdamıyor?!
-Kazanın şokundan beyefendi, biraz sonra kendine gelir. Lütfen telaşlanmayın.
-Hemşire hanım, korkmayın demesi kolay ama gel sen onu bana sor!
-Anlıyorum beyefendi… Bakın, hastaneye geldik. Yardım edin lütfen!

Bir saat sonra Serpil kendine gelmişti. Burun kemiği çatlamış, yüzü de yaralanmıştı. Hastaneden çıktılar ve taksiyle eve gittiler. İçeri girdiklerinde Aslı yine gözlü yaşlı halde bol ağıtlı, dertli bir programa bakıyordu. Serpilin yüzündeki yarayı fark etmedi bile.

Aslı’nın televizyondaki senaryo ürünü olan dertlere ağlarken kızının kaza geçirmiş ve yaralanmış olmasını fark etmemesi Necati’yi fena halde sinirlendirdi. Televizyonu kapatıp:

-Aslı! Televizyondaki uyduruk dertlere ağlayacağına kızına bir bak !
-Aman Allah’ım! Ne olmuş benim kızıma böyle?! Necatiiii! Ne yaptın sen kızıma? Canım kızım beniiim!
-Anne, korkma bir şeyim yok. Yoldan geçerken biri çarptı. Hastaneden geliyoruz, bir şeyim yokmuş.
-Necati! Kızım çarpılırken sen neredeydin? Neden elini tutmadın!
-Şey.. Aslıcığım…
-Sus! Duymak istemiyorum! Bir daha kızımla dışarı çıkmayacaksın!
-Ama Aslı, bir anda…
-Yeter! Serpilin yüzüne bak sana! Sen böyle bakarsın çocuğa! Bir daha, asla!

Hülya sordu:
-Nasıl beğendiniz mi?
-Evet, güzel anlattın. Şimdi kim anlatsın? Meral kızım sen anlatmak ister misin?
-Anne, Fadime teyze anlatsa?
-Meral, nazlanma da anlat bakalım. Senin filmin nasılmış bakalım. Cereyan gelmezse, ben de anlatırım. Hadi seni dinliyoruz.

Meral’in anlatacağı senaryo da bayağı heyecanlıya benziyordu.

*

-Bülent sen karşıya bak, ben de bu tarafa!
-Necati, ben gidiyorum… Sana kolay gelsin.
-Nee ?! Defol, ulan!

Necati, Serpil’in pastaneye gitmiş olabileceğini düşünüp pastaneye doğru koşmaya başladı. Hızla pasta haneye içeri girip:

-Mehmet! Serpil buraya geldi mi?
-Hayır abi gelmedi, n’oldu? Hoppala! Adama bak ya !? Sanki arkasından atlılar geliyor!
-Mehmet! Bırak mırıldanmayı, işine bak!
-Tamam usta!

Necati koşarak ilerideki parka baktı ama Serpil burada da yoktu. Belki kızını görenler olmuştur diye Bülent ile konuştuğu yere geri geldi. Az ileride bir simitçi duruyordu.
-Kardeş, az önce buralarda 6 yaşlarında bir kız gördün mu? Sarı saçlı..
-Elbisesi pembe miydi?
-Evet, evet!
-Abi, az önce şu ileride duran yaşlı bir dilenciyle konuşuyordu… Aa, nereye gitmiş dilenci!?
-Kardeş, nasıl biriydi, tanıyor muydun dilenciyi?! Eyvaah! Kızımı kaçırdılar! Hemen polisi aramalıyım. Imdaat! Kızım kaçırıldı! Polisi arayın! Polisi arayııın!
-Telaşlanma beyim, dilenci adam niye kızını kaçırsın ki?
-Nerde peki kızım?! Hani nerde?!
-Abi, bana niye bağırıyorsun ya! Çekil başımdan, işim gücüm var benim!
-Dur bakiim sen, polise dilenciyi tarif edeceksin! Seni bırakmam!
-Bırak beni ya! Benim polisle işim olmaz! Simitleri satmam lazım, yoksa çocuklarım yine aç kalırlar!
-Bütün simitlerini alıyorum! Hem de iki katına! Al para! Lütfen yardım et, kızımı kurtaralım!
-Abi, ben senin paranı falan istemiyorum! Bırak beni yeter!
-Beyefendi, sorun nedir? Tilki yoksa bir şeyini mi çaldı?
-Polis bey, ne tilkisi? Ciddi olun biraz! Benim kızım kaçırıldı! Bu simitçi kızımı kaçıranları görmüş!
-Tamam, hemen karakola gidelim. Tilki, bizimle gel!
-Amirim, valla benim haberim yok! Lütfen bırakın işime bakayım!
-Tilki, derdini karakolda anlatırsın!

Necati ve simitçi az sonra karakola geldiler

-Beyefendi, siz önce beni yanlış anladınız. Simitçiyi iyi tanırız, lakabı Tilki’dir onun.
-Anladım!
-Bay Tilki, kızı kim kaçırdı, çabuk anlat!
-Amirim, caddenin köşesinde bir dilenci vardı. Bayağı yaşlı biri, daha önce hiç görmemiştim. Aslında alışılmış dilencilerden değildi. Simit satarken ara sıra dilenciyi gözetliyordum. Sarı saçlı bir kız dilenciyle konuşmaya başladı. Tam o sırada bir kaç turist yanıma geldi, simitlere bakıp bana bir şeyler söylediler. Kendilerine tadımlık birer parça simit verdim. Turistler simiti beğendiler ve benden simit istediler. Yanlarında sadece döviz olduğundan beni biraz uğraştırdılar. Ben bu arada dilenciyi unuttum.
-Peki, kimin adamı sence bu dilenci? Karayılanın mı?
-Zannetmem. Karayılan çocuk kaçırma işiyle ilgilenmez! Çocuk kaçırma işine Fıçı bakar ama Fıçı Karayılan’dan fena halde korkar. Karayılanın mahallesinde bırakın çocuk kaçırmak, yanından bile geçemez. Geçen yıl Karayılan Fıçı’yı devirip bol taşlı, kayalı uçurumdan aşağı yuvarlamış. Fıçı’nın kırılmadık kemiği kalmamış…
-Başka kim çocuk kaçırır acaba?
-Amirim, şimdi aklıma geldi…. Geçen Çekirge anlatmıştı… Tamam, şimdi oldu!
-Hadi ulan çabuk! Ne duydun?
-Kızma amirim, Fıçı ile Barut barışıp beraber çalışmaya karar vermişler. Çekirge ile güldük; Barut fıçısı adında bir holding kurmuşlardır diye…
-Tabi ya! Fıçı, Barut’tan güç alıyorsa bırak Karayılanın mahallesine gezmeye, deliğine bile girer! Tilki, bizimle gel! Arkadaşlar, hemen Barut fıçısına baskına gidiyoruz!
-Ben de geliyorum!
-Hayır beyefendi, kızının selameti için burada beklemelisiniz!

Necati, kızının kaybolduğu kadar da duyduğu isimlerden korktu: Tilki, Karayılan, Fıçı, Barut, Çekirge, Barut fıçısı…. Adamların lakaplarından ne kadar korkunç ve karanlık kişiler olduğu belliydi. Kızı şimdi karanlık adamların elindeydi… Beklerken hep dua etti… İki saat sonra polisler Serpil’i karakolda babasına teslim ettiler. Necati, polislere ve simitçiye defalarca teşekkür etti. Eve giderken:
-Serpil, kızım ne olur annene bir şey anlatma olur mu? Yoksa annen beni Barut fıçısının içine atar.
-Efendim baba?
-Annen olanları duyarsa, beni polis amcalara verir. Onlar da beni hapse gönderirler yani beni bir daha göremezsin.
-Tamam baba, söylemem!

Eve girdiklerinde Serpil koşarak annesini kucakladı ve ağlamaya başladı.
-Serpil, neden ağlıyorsun?
-Anne, beni kötü amcalar kaçırdııı! Çok korktuuum!
-Nee?! Necatiiii!! Serpil ne diyor?!

Hanımı Necati’nin yakasından tutmaya geldiğinde Necati çoktan bayılmıştı….

-Şak! Şak! Şak!
-Bravo! Sen neymişsin be Meral?! Sanki yılların senaryocususun, helal olsun!
-Estağfirullah! O kadar da değil! Çok kitap okuduğumdan olacak galiba!
-Bırak mütevazılığı, çoğu filmden daha kaliteli bir senaryoydu. Senaryo deyince aklıma geldi; liseden sonra ne okusam diyordun ya? Al sana bir teklif; film akademisinde okumaya ne dersin? Kabiliyetini gördük, inkar etme!
-Aslında hiç de fena bir fikir değil, neden olmasın? Anne, sen ne dersin?
-Kızım, güzel de senaryolarınız biraz karamsar. Hemen kötü şeyler getirmeyin aklınıza, unutmayın dünyada iyiliklerde var!
-Fadime, kızların anlattıklarını pek beğenmedin galiba. Şimdi sen anlat bakalım.

Fadime pek anlatmak istemedi ama kızların ve komşusu Pakize’nin ısrarına dayanamadı.

*

-Buradayım babaa!

Necati, arkasına dönüp baktı… Kızı oyuncakçı dükkanındaydı, koşarak yanına geldi.

-Beni korkuttun kızım, bir daha elimi bırakma oldu mu?
-Tamam babacığım, bırakmam. Şu dükkanda çok güzel bebekler var, bakalım mı?
-Peki, istersen birini alırım.
-Yaşasın!

Necati, kızı ile oyuncakçı dükkanına girdi.

-Hoş geldiniz beyefendi. Kızınız vitrinden içeri bakıyordu, ben içeri çağırdım.
-Neden?!
-Kızmayın beyefendi, kızınızın iyiliği için.
-Kızımın iyiliği size kalmadı herhalde!
-Beyefendi, siz şöyle bir oturun. Şu ayranı için, ferahlarsınız.
-Olmaz, istemem!
-Beyefendi, lütfen. Neden kızınızı içeri çağırdığımı anlatayım. Siz isterseniz yine de kızabilirsiniz. Lütfen ilk önce beni dinleyin.
-Pekala, dinliyorum.

-Beyefendi, benim adım Mahmut, 20 yıldır bu caddede esnafım. Bu caddeden akşama kadar hırsızlar, kaçakçılar, tokatçılar, dolandırıcılar, dilenciler, her türlü kirli iş pazarlamacıları yani sizin anlayacağınız bir sürü kötü adam gelip geçer. Ben nelere şahit olmadım ki bu caddede?! Allah bağışlasın, çok güzel bir kızınız var. Bırakın böylesi bir yavruyu, ayakta uyuyan kocaman adamı bile kaçırırlar! Köşedeki dilenciyi görüyor musunuz?

-Evet, ne olmuş dilenciye?
-Adam dilenmekten çok, çevreyi kolaçan ediyor sanki? Bak, dibinden iki teyze geçiyor ama adam onlardan para istemiyor! Gerçek dilenci olsa, hacı teyzelere elvan çeşit dualar edip bir kaç kuruş koparır değil mi?
-Haklısın, adamın pek dilenmekle alakası yok galiba!
-Şu karşıdaki simitçiyi görüyor musun?
-Evet, zavallı simit satıyor, yanlış bir şey mi yani?
-Hayır, simit satmak yanlış değil ama adam daha düne kadar en becerikli kumarbazlardan biriydi. Tövbe etmiş diyorlar, inşallah tövbesinden dönmez.
-Yahu burada hiç sağlam adam yok mu?
-Estağrifullah, öyle demek istemedim… Bir çürük domates koca kasa domatesi bozmaya yeter de artarda. Buralarda insanları rahatsız edecek bayağı şerli insan var. Hem siz şu kavşağa bakın lütfen! Bazıları ne trafik lambasına bakıyor, ne sağına ne de soluna… Son gaz, sanki yarış pistinde!
-Haklısınız Mahmut bey… Şey, az önce biraz kaba davrandım, kusuruma bakmayın… Hem size çok teşekkür ederim… Kızım, hangi bebeği istersin?
-Şunu alalım babacığım.
-Tamam kızım, alalım.
-Hayırlı işler Mahmut bey, tekrar teşekkür ederim!
-Rica ederim, beyefendi… Her zaman bekleriz, çayımızı için…

Necati kızıyla pasta haneye giderken Aslı yanlarına geldi.

-Merhabaaa!
-Annee! Bak, babam bana ne aldı!
-Aa ne kadar güzel bebekmiş bu! Çok güzel! Ev de sıkıldım, bende sizinle gezmeye geldim.
-Aslı çok iyi yapmışsın, bizde pastaneye gidiyorduk.
-İyi olur, uzun zamandır beraber bir yerlere çıkmamıştık….

Fadime hanimin senaryosu değerlendirilmeye kalmadan elektrik geldi. Herkes heyecanla televizyona baktı ama film bitmişti haberler vardı.

-Sayın seyirciler, Çürük Çeşme mahallesindeki bir birahanede çıkan kavgada beş kişi ağır yaralandı…

Haberleri hiç kaçırmayan Pakize hanım: “bize ne kavga eden ayyaşlardan, sarhoşlardan! Koca koca adamlar, kavga etmeselerdi!” diye söylenerek televizyonu kapattı…

| Dergiler, Öykü, sayı_15 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

İlk Buluşma

02 Eyl 2009

Hasan Türksel

– Alo?
– Merhaba Mr. Özgür, resepsiyondan ariyorum, şu an lobide sizi bekleyen bir misafiriniz var efendim. Kendisi sizinle görüşmek istediğini haber vermemizi istedi.
– Benimle görüşmek isteyen biri mi? Ama şu an saat kaç? Ayrıca kimin görüşmek istediğini öğrenebilir miyim?
– Saat 05.30 efendim, görüşmek isteyen kişi önemli olduğunu söyleyince sizi uyandırmak zorunda kaldık, bu arada bir saniye hanımefendiye ismini sorayım.
– Hanım efendi mi?
– Bayanın ismi Inge’imiş Mr.Özgür. Almelo Restoran’da tanıştığınızı söylüyor.
– Inge mi?
– Evet efendim
– Tamam hemen geliyorum aşağıya.
Ama nasıl olurdu bu? Inge nasıl bulurdu beni? Kalp atışları hızla çarpmaya başladı. Oda içerisinde bir ileri bir geri koşar adımlarla yürürken, hemen aşağıya inmesi gerektiğini düşündü. Üzerine akşamki kıyafetlerini geçirip hızla odadan çıktı. Uzun koridorda ilerleyerek (sanki onu bekliyormuşçasına kapısı açık olan) kaldığı 4. kattaki asansöre bindi ve en alttaki L harfinin olduğu tuşa bastı. Kapı yavaşça kapandı, ardından zil sesi duyuldu. Asansör aşağıya doğru kayarken arkasına dönüp aynada bir kez daha kendisine bakmak istediğinde neredeyse kalbi duracaktı. Kıyafetlerini değiştirdiğine yemin edebilirdi ancak üzerinde bornozu ile aynada duran kişi kendisinden başkası değildi. Tekrar tuşlara basıp yukarı çıkmak istedi ancak bu imkansızdı. Birazdan lobiye geldiklerinde kapı açılacak ve tam da otelin göbeğinde en az 5 saniyelik bir bekleme olacaktı. Olan bitenlere anlam vermeye çalışıyordu ama zaman bazen asla tutamayacağınız bir balık gibi çok hızlı hareket ediyordu.
Birkaç saniye önce hemen kapanmasını istediği kapı bu sefer istememesine rağmen aynı zil sesiyle açıldı. Sabahın erken saati olmasına rağmen birçok kişinin çoktan ayaklanıp otel içerisinde dolaştığı görünüyordu ama onun gördüğü tek kişi Inge idi. O da onu görmüş ve akşamki gülümsemesi yüzüne yayılmıştı hemen. Üzerindeki bornozun yarattığı gerilimle karşı gülümsemesinin çok başarılı olmadığını düşünürken, Inge’nin, kıyafetine ilişkin belirgin bir tepki göstermemesi içini rahatlattı. Bu ülkede bu tip durumlara çok önem verilmediğini duymuştu ve şimdide bunu bizzat yaşıyordu. Inge’ninde üzerinde halen iş kıyafetleri vardı. Bu duruma aldırmadı ve onun bakışlarından aldığı cesaretle lobiye doğru ilerledi.

– Merhaba
– Merhaba Inge
– Umarım seni uyandırmamışımdır Özgür.
– Aaa.. hayır ama aklım şu an çok karışık ve sorularla dolu.
– Tüm sorularına yanıt verebilirim ama gel önce şöyle oturalım istersen. Ben kendime kahve söyledim ama sen sabahları çay içmeyi sevdiğin için sana çay söyledim, birazdan getirirler.
– Bi dakka bi dakka Inge. Çay çok önemli değil ama sağol. Öncelikle ismimi nerden bildiğini sormak istiyorum.Burada kaldığımı kim söyledi sana? Ayrıca acil bir durum var diye çağrıldım bu önemli konu nedir?
– O sadece senin aşağıya çabuk gelmeni istediğim için uydurduğum küçük bir yalandı kusura bakma. Ayrıca beni sen çağırdın, unuttun mu yoksa?
– Seni ben mi çağırdım?
– Evet ama zannedersem fikrini değiştirmiş görünüyorsun. İstersen gidebilirim Özgür.
– Hayır hayır onu demek istemedim, burada yanımda kalmanı, düşündüğünden çok daha fazla isterim ama ben seni ne zaman çağırdım hatırlayamıyorum Inge. Yardım et bana.
– Dün gece arkadaşınla yemek sonrası restorandan ayrılmadan önce yanıma geldiğinde tekrar görüşmek üzere Inge diyen sendin Özgür ve ben de sana bir sürpriz yapıp buraya gelmek istedim, ama sanırım çok hoş bir sürpriz olmadı.
– Ha..hayır müthiş bir süpriz oldu ama ben sana değil bilinçaltıma söylemiştim o sözleri, nasıl olur da duyabilirsin her şeyi?
– Ben zaten senin bilinçaltınım Özgür, ama beni bilinçaltında olduğum için istemeyeceksen, bunu şu an söylemeni isterim, sonra tekrar gelip, benden ayrılıp ona gitmene gönlüm razı olmaz.
– Kime gitmeme?
– Gerçek Inge’ye.
– Gerçek Inge’ye mi? O da ne demek. Aklımı mı kaçırıyorum Allahım.
– Hayır Özgür. Tam tersine bilincine doğru yaklaşıyor ve oraya dokunuyorsun şu an.
– Sanırım rüyada olmalıyım çünkü tüm bu olanların gerçeklikle bir alakası yok, hatta sen zaten gerçek olmadığını kendin söylüyorsun. Peki ama her şey nasıl bu kadar gerçek kadar yakın duruyor şu an?
– Ben gerçek olmadığımı söylemedim ki. Sadece bilinçaltında olduğumdan bahsettim sana. Burası herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bir yer değil inan, şu an şakınlığını normal karşılıyorum, bana verilen bilgiye göre daha önceleri bu boyutta kimseyle konuşmamışssın, bazen kısa ziyaretlerde bulunmuş ancak aydınlanma safhasına geçmediğin için bu durumu algılayamamışsın. Bu senin ilk buluşman.
– Demek şu an aydınlanma safhasındayım. Sen de mekanik bir yapıya sahip 2200 yılından gelen çok gelişmiş bir robot olmalısın ki Inge ile neredeyse kusursuz derecede birbirinize benziyorsunuz.
– Şaşkınlığını üzerinden atman biraz zaman alacak dediğim gibi ama sonraki buluşmalarımızda detaylı konuşunca birçok şeyi daha net anlayacaksın.
– Ne oldu? Bir yere mi gidiyorsun?
– Farkında değilsin tabii ama yavaş yavaş uyanmaya başlıyorsun diğer boyutta, o yüzden bilinçaltının uykuya geçme saati yaklaşıyor ve tabii ki benim de gitmem gerekiyor. Bak bu arada çayın da geldi tam zamanında. Ne çok geç ne de erken tam istediğin gibi.
– Inge bu bir şaka değil mi?
– Burası senin bilinçaltın, sorunun yanıtını yine sen kendin bulacaksın ancak ben gitmek zorundayım şimdi.
Ayağa kalktılar ve otel kapısına kadar yürüdüler. Ayrılmadan Inge, Özgür’ün yanağına bir öpücük kondurdu ve o an yüzüne öpücüğün sıcaklığı yayıldı. Çok tanıdık olmayan bir his kapladı içini. Dönerkapından geçip dışarıya çıktıklarında hava çoktan açılmaya başlamıştı.
– Sana şimdiden günaydın Özgür.
– Sana da iyi geceler dilemem gerekiyor zannedersem. Peki bir daha ne zaman bulusacağız? Inge?Ingeee?
Telefon çalıyordu. Uzandığı yatağından irkilerek uyandı. Kendine baktığında, kucağında laptopu üzerinde rüyasında/bilinçaltında giydiği bornozu vardı. Yaşadıkları onu sarsmış görünüyordu. Birkaç saniye durup olanları düşünmeye çalıştı fakat telefonun sesi her saniye daha sinir bozucu hale geliyordu. Kimbilir belki yine Inge arıyordur düşüncesi ile almacı kaldırdı. Duyduğu müziğin, Bethoveen’ın kaçıncı senfonisi olduğunu çıkaramasa da otelin uyandırma servisi olduğunu hemen anladı. Pazartesiden itibaren bu servise ihtiyacım olur diyerek, otelin giriş formunda uyandırma servisi kutucuğunu işaretlemişti. Ama bugün günlerden pazardı. Almacı yerine koyup yatağa tekrar uzandı. Aklını biraz daha toparlamış görünüyordu. Hayal gücünün ona oynadığı oyunun bu sefer çok etkili olduğunu düşündü. Yüzüne tekrar bir gülümseme yayıldı. Aklından yine Inge geçiyordu. Ondan bu kadar etkilenmiş olmam anlaşılır bir durum değil dedi kendine, daha önceleri buna benzer birçok durumla karşılaştığını düşündü. Gerçekten onlar da bu kadar etkileyici miydi?
Düşüncelere dalmışken, gözleri bilgisayarının ekranında yanıp sönen kırmızı ışığa takıldı. Kendi kurguladığı bir programdı bu. Hayatında e-posta ile ilişkisini sürdürdüğü birkaç kişi için tasarlamıştı. Herkese bir renk vermişti ve eğer onlardan bir e-posta gelirse, bu mesajı gönderen kişiye ait renk ekranda yanıp sönmeye başlıyordu. Basit bir programdı ama işliyordu. Kırmızı renk, Seçkin’den gelen mesajları anlatıyordu. Belki de okumaktan ve ardından cevap yazmak için düşünmekten en keyif aldığı kişiydi o. Kırmızı zarfın üzerine tıkladı :

“Senden aldığım son mesajda Amsterdam’a gideceğini yazmışsın. Nedenini belirtmesen de senin orada olmandan dolayı sevindiğimi belirtmek isterim. Ben yaklaşık 6 ay önce oradaydım ve birkaç hafta kalmıştım. Bu şehrin hayatıma yeni bakış açıları kattığını söyleyebilirim. Detaylı olarak bunların ne olduğunu başka bir zaman anlatırım. (Bu arada dün gece yarısı yazdığım ve Hayali Denemeler kitabına koymayı düşündüğüm yeni bir çalışmayı ekte gönderiyorum.) Eğer fırsat bulursan Van Gogh müzesine gitmek için (kanal otobüsü ile) inilen duraktan yaklaşık 100 metre ileride bir bar var adı Somber. Orada benim için bir bira içmeni isterim. Manzarası filan yok ama bende güzel bir etki bırakmıştı. Ayrıca barda Bosnalı bir adamla tanışmıştım Nedim diye, oranın müdavimiydi. Görürsen de selamımı söylersin. Kendine dikkat et ve Amsterdam’ın keyfini çıkar.”
Bir yandan ekteki dosyayı açarken Seçkin’den çok da alışık olmadığı bir e-posta aldığını düşündü. Genelde kendi hayatına dair yüzeysel mesajlar gönderirdi. Yolları yaklaşık 18 sene önce Seçkin’in anne ve babasını bir trafik kazasında kaybetmesi sonucu İstanbul’a geri döndüğü ve birkaç sene hastanede psikolojik tedavi gördüğü dönemde ayrılmıştı. Konuşmadan geçen senelerde zaman zaman ona destek olamadığı için suçluluk duygusu hissettiği olmuştu. Araya giren üniversite dönemi ve yeni hayatlar hep ertelemelere neden oluyordu. E-posta döneminden önce eline ulaşan bir mektupla dostlukları yeniden başlamıştı ama hiçbir zaman tekrar bir araya gelemediler. Özgür birkaç kez bunun için girişimde bulunmak istese de Seçkin kibarca reddetmişti. “Ben yazılarını okurken seni zaten hep yanımda hissediyorum.” diyerek de konuya son noktayı koymuştu. Dünyayı anlamaya çıkıyorum diye yazdığı bir mektuptan sonra onu bulmayı istese de, başaramayacağını anlamıştı Özgür. Dosya yavaşça açılırken, bilgisayarının şarjının bitmesini engellemek için uzandığı yatağından kalkarak kare şeklindeki masaya oturdu. Pencereyi de hafifçe aralayıp, yazıyı okumaya başladı.
MUT-ÖZ
Biraz önce geri döndüm odama; yıllar boyu Avrupaya başkentlik etmiş bu şehrin benimle derinlemesine olmasa da konuşmaya başladığını artık söyleyebilirim. İçimde bir sevinç çığlığı duyulmaya başladı ama diğer kentlere haksızlık etmemek için biraz sakin olmam gerekiyor biliyorum.
Yaşadığımız duyguları anlatan kelimeler var olmasaydı o hisleri dışarıya nasıl yansıtırdık acaba? Mesela sinirliyken söylediğimiz sözler varolmasaydı kızgınlığımız geçer miydi? Yoksa öfkemiz ikiye üçe mi katlanırdı? Peki hayatta hissettiğimiz her duyguyu karşılayan bir kelime var mı? Örnek olarak, çok uzaklarda yaşarken, aileni, arkadaşlarını ve doğduğun şehri özlerken, o an bulunduğun yerde, aynı zaman diliminde orada olmaktan dolayı hissettiğin mutluluğu da kapsayan bir kelime yaratıldı mı mesela? Özlem+mutluluk, hüzün+sevinç= şimdiki zaman.
Böyle bir kelimeyi bilen, tanıyan varsa bana yazsın.Yoksa, o zaman benim bir kelime yaratmam gerekiyor çünkü ne zaman bu duyguyu hissetsem saçma sapan bir ruh haline sahip oluyorum. Sevincimden duyduğum suçluluk duygusu, hüzne boğulan dakikalarla çekilmez oluyor. Çıktığım yolculukların bir numaralı şahidi kedim Kuzey bile beni bu duygu karmaşasında yakaladığında arkasına bakmadan benden uzaklaşıyor. Hatta bir gün kendimi aynada gördüğümde ona hak verdiğimi de söylemek isterim. Eğer biri bana yardım ederse benim gibi birçok insanı büyük bir dertten kurtarmış olacaktır. Bir süre bekledikten sonra kimseden ses çıkmaz ise ben bu duyguya ‘mutöz ’ diyeceğim.
Gülmeyin demem lazım. Mutözü yaşarken bu hissin normal bir insanda görüldüğüne ben değil Kuzey’in de inanması gerekiyor. Nasılsın? Hayat nasıl gidiyor? gibi sorulara cevaben “Biraz mutözüm var ama işler yolunda” dersem kendimi daha iyi hissedeceğim. İçimde bir rahatlama, karşı tarafın beni anlamakta yaşayacağı sıkıntının ortadan kalkması gibi faydalarıyla hayatı daha pratik hale getirecektir.
Peki sizin dışarıya kelimelerle yansıtamadığınız duygularınız var mı? Neye benziyorlar?Tarif edebilir misiniz?
Not: Kelime, ses uyumu açısından kurallara uygun değil biliyorum ama zaten anlatmak istediğim duygunun kendi içinde bir uyumu söz konusu değil. Önerilerinizi bekliyorum.
Yazıyı okuduktan sonra Seçkin’den gelen e-postaları topladığı dosyaya kaydetti. Arkadaşının en çok sesli düşünme özelliğinden hoşlanıyordu. Aslında bu İzmirlilerde çok sık görülen bir özellikti. Genelde sakin olsalar da, karşısındaki kişiye aldırmadan, söyleyeceklerini sesli olarak düşünen İzmirlilere Alsancak’ta, Karşıyaka’da ya da Güzelyalı sahil boyu gibi yerlerde çok kolay rastlayabilirsiniz. Seçkin’in bu sefer kendi yaşamına ilişkin çok detaylı olmasa da bilgiler vermesi onu şaşırtmıştı. Bir başkası için bu çok fazla anlam taşımayabilirdi ama o yıllar boyu içinde taşıdığı umudun gerçekleşmesi için bir ışığın yandığını görmüştü. Gelen e-postaya her zamanki gibi hemen cevap yazmayıp zihninde ön hazırlıklar yapmaya başladı. Masadan kalkıp, üzerinde lale desenlerinin bulunduğu kalın perdeleri araladığında hava iyice aydınlanmış, güneş tüm gün kendini göstermeye karar vermişçesine sabahın erken saatinde bile yakmaya başlamıştı.

* * *
Kahvaltı için otel restoranına giderken ne yemek istediğine çoktan karar vermişti. Avrupa’ya hangi sebeple olursa olsun geldiğinde Fransız poğaçası, İzmir gevreğinin yerini alırdı. Sosyete poğaçası olarak da bilinen kruvasanın Türkiye’de ha deyince bulunamamasını bir türlü anlayamıyordu. Maliyetinin yüksek olmamasının yanı sıra, yapımı, bizim hünerli ellerimiz için kolay sayılabilirdi. Pazar sabahları hiç üşenmez Güzelyalı’dan Alsancak’a , tarihi Lozan Pastanesi’ne, kruvasan almak için giderdi. Bazı sabahlar ise dönüş yolunda, sürekli beklenmedik zamanlarda onu ziyarete gelmesi nedeniyle evinin anahtarlarından birini verdiği Erdem’i arayarak eve gidip çayı demleyerek, kahvaltılık hazırlamasını söylerdi. Balkondan Ege Denizi’ni seyrederken yapılan kahvaltıların bir terapiden farksız olduğuna kanaat getirmişlerdi. Ayrıca yedikleri ağızda eriyen, tereyağlı çeşit çeşit kruvasanlar hem göz hem de damak zevklerini doyurmaktaydı.
Tabağına kruvasanın yanında peynir, bal ve zeytin de ekleyerek otele geldiğinden beri manzarasını çok beğendiği, şehrin su kanallarına bakan köşelerinden birine oturdu. Kentin sizi içine çeken görüntüsüne baktığında buraya tatile gelmiş olmayı bir kez daha arzuladı. Bu istek, yapması gerekenleri burada bulunma sebebini hatırlattı ama önce bir şeyler yemesi gerekiyordu. Aç olduğu zamanların en belirgin işareti el titremesi yavaş yavaş kendisini göstermeye başlamıştı bile. Kahvaltısına başladığında ise dün gece yaşananlar geldi gözünün önüne. İlginç bir adamdı Martin. Sürekli gülümseyen, pozitif enerji veren bir yapısı vardı. Tavır ve hareketleri bize çok benzese de yine de beyaz teni ve açık sarı saçlarıyla uyumsuz bir görüntü oluşturuyordu. Sahnede kötü rol yapan bir aktör gibi diye düşündü. Ya sevgilisi Cemali? Gençlik döneminde eşcinselliği bırakın, cinselliğin uluorta konuşulamadığı dönemler yaşamışlardı İzmir’de. Birden Cemali’yi hayal etmeye çalıştı, beceremedi. Eşcinsellerle bir problemi olmamıştı hiçbir zaman. Hatta onların daha hümanist olduğunu düşündüğü zamanlar da olmuştu; ancak aklına eşcinsel bir erkek deyince yıllar boyu sahnelerde şarkı söyleyen ince sesli, sürekli ağlayan, bayan kıyafetleri giymeye ya da kadınsı görünmeye çalışan, hep bir arada kalmışlığı yaşayan kimseler geliyordu. Düşünmekten vazgeçti.
Yakın arkadaşlarından biri olan doktor Sercan, ellerinin açlığını doyurmadığı zaman neden titrediğini bilimsel bir dille açıklamıştı ama her seferinde unutuyordu bunu ve herkes tarafından dile getirildiği gibi o da kan şekerim düştü yine diyordu. Böyle zamanlarda hiç durmadan yemek yese de bir türlü doymayacağına ilişkin bir duygu midesinden yükselip, kramplara sebep oluyordu. Ellerinin titremesi azalana kadar artan yemek yeme ritmi, her şeyin tekrar kontrolünde olduğunu hissettiği anda normal seviyesine dönüyordu. İşte bu anlardan birinde artık kısa da olsa yarın için bir hazırlık yapması gerektiğini düşündü. Yeni şarjettiği bilgisayarını açıp, çalıştığı gruptan gelen mesajları kontrol ettikten sonra, yarınki görüşmeler için notlar almaya başladı.

İzmir yanıyordu. Genelde yaz boyunca buna benzer sözler gazete manşetlerinde bir orman yangını için yer alırdı ancak İzmir bu sefer gerçekten yanıyordu. Son 4 senede yağışlı gün sayısı 12 idi. Yani yılda ortalama 3 gün yağmur yağmış, ümitler hep bir sonraki yıla kalmıştı. Yıldan yıla artan sıcaklar ise işin cabasıydı. Barajlar çoktan kurumuş, yeraltı kaynaklarından yetersiz su çekilirken, civar illerden taşıma su getirilmesi soruna bir çare olmamıştı ki yıl ve yıl Manisa, Aydın gibi illerde artan kuraklık bölgede büyük korkuya sebep oluyordu. İzmir, 6 milyon nüfuslu büyük kent, resmen yanıyordu. Sadece İzmir mi? Hayır, Akdeniz sahilleri boyunca, Muğla ve Antalya’da çölleşme yolundaydı, ama İzmir’e göre yeraltı kaynaklarının fazla olması ve nüfusun az olması gibi avantajlarla şu an için durumu idare ediyorlardı.
Henüz ölüm vakaları yaşanmamıştı ama kaynağı nereden buldukları anlaşılmayan su firmaları damacana başına çok fahiş fiyatlar almaya başlamışlardı. Belediye 4 kişilik bir aileye günlük 2 litre su verebiliyordu. Temizlik sorunu olduğu için hastalık sayısında inanılmaz bir artış gözlenirken, susuzluğa bağlı olmasa da sıcaklıkların 60 dereceleri bulduğu zamanlarda yaşlı, kalp ve tansiyon hastalarının daha fazla dayanamayıp ahirete göç etmeleri artık normal karşılanıyordu. Maddi zenginlikleri olan aileler İzmir’den taşınmış, ülkenin ya da yerkürenin kuzeyine yerleşmişlerdi. Deniz, insan ve üretim artıklarıyla iyice pislenmiş, arıtma tesislerinin yüksek maliyeti ve toplam nüfus karşısındaki yetmezliği umutların yavaş yavaş sönmesine sebep oluyordu.
Güzel İzmir’den gelen haberler yine hiç iç açıcı değildi e-postlarını okuduğunda. Yaz ayında yağmur beklemiyordu tabii ki ama daha ne kadar dayanılırdı bu duruma bilmiyordu. Oysa dün gece kendisi değil miydi İzmir’i Martin’e karşı yücelten? Martin ise tek kelime etmemişti olaylar hakkında. Ama yine de son söz henüz söylenmemişti hayat için. Su problemini bir nevi çözmek için gelmişti Amsterdam’a. Her şey bir rivayet de olabilirdi ya da gerçekleşen bir mucize de. Yarın buluşacağı kişi ile yapacağı değerlendirme çok önemliydi. Kendisine verilen görevler belirli aralıklarla geldiği için bazı şeyleri tam olarak kestiremiyordu fakat kendisini hiç görmese ve kim olduğunu bilmese de çalıştığı grubun patronunun hem kendi hem de İzmirlilerin çıkarına bir iş yapacağına inanıyordu. İnanmak istiyordu.
Bilgisayarını kapatıp her şeyi unutmaya çalıştı.İş hayatında tam bir profesyonel olduğu için başarıları birbiri ardına gelmiş ve grup içinde yükselmişti. O yüzden bu güzel pazar gününde dünya yıkılsa tatil yapacaktı. Parlayan güneş, hafif esen rüzgar ve hiç dinmeyen gürültü kendisini şehrin merkezine çağırıyordu. Seçkin’in tarif ettiği barı ve dün gece karanlıkta gördüğü kenti henüz fırsatı varken görmek istedi. Belki tatilde değilim burada ama bugün pazar ve bir günlük de olsa zamanı iyi değerlendirmeliyim diye düşündü. Yukarı çıkıp bilgisayarını beraberinde getirdiği özel korumasına yerleştirdi ve otelin tüm güvenliğine rağmen en azından bugün için oda temizliğinin yapılmaması için kapıya asılı uyarı kartını ters çevirdi. Çıkmadan da resepsiyona, işini garantiye almak için bu isteğini bildirdi.

* * *
Büyük kentlerin günleri olmaz diye okumuştu bir kitapta. Yazar haklıydı; her gün artan kalabalıklar sizi yaşadığınız gün konusunda şüphede bırakabilirdi. Kentler küçüldükçe, gerek kalabalıklar gerekse sorunlar da azalıyordu ama büyük kentlerin cazibesini yaşamak ayrı bir duygu, tecrübeydi. Tren istasyonundan karşıya geçerken dün gece hissettiği duygu konusunda haklı olduğunu düşündü. İstiklal Caddesi’ne, İstanbul’a gittiği ilk günde hissettiğine benzer bir his gelip içine yerleşmişti. Görüntü başkaydı belki ama büyük ve büyülü her kentin ortak duyguları vardı ve bu duyguların şifrelerini iyi bakınca herkes görebilirdi.
Kanal otobüsü ile, geldiğinden beri onu etkileyen su kanallarında şehir gezisine çıkmak çok iyi bir fikirdi. Günlük gezinti için bir süre gişe önünde bekledikten sonra yeşil bantlı biletini alıp botun sağ tarafındaki masalardan birine oturdu. Herkes gelip hareket ettiklerinde içinde bir kıpırtı oluştu, duygularına yenilmeyip profosyonelliğinin ağır basması ile bir kez daha gurur duydu. Gerçi bugün için yapacak farklı bir şey de yoktu zaten. Dahil olduğu her grupta ilk iş olarak yaptığı gibi, hemen botdaki kişileri gözlemlemeye başladı. “102 kişiyiz” dedi kendi kendine. Kendisiyle aynı masada oturan kişiler Japonya ve Amerika’dan geliyorlardı ama her kişiye ayrı ayrı bakıp ülke tespiti yapmak çok zaman alacağından bu isteğinden bu seferlik vazgeçti. Seyehat boyunca teyp kaydından İngilizce, Almanca ve Fransızca olarak tanıtılan tarihi mekanlar hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştı. “Keşke gelmeden bir şehir rehberi kitabı alsaydım” diye düşündü ama sonra içinde başka bir ses “mayonu niye getirmedin, kanalda yüzerdin” deyince yine dikkatini başka yöne çevirmeye çalıştı.
Herkes durmadan, sıkılmadan fotoğraf çekiyordu. Bant kaydından yükselen ve o an geçilen mekanın ne olduğunu derinlemesine anlatan sesi dinlemeden ya da buna aldırmadan flaşlar ardı ardına patlıyordu. Önemli olanın geçilen mekan ile aynı kareye girmek ve tatil sonrası aile sakinlerine, dostlara bu kareleri göstermek, internet sayfalarında yaratılan profillere eklemekten başka bir gaye olduğuna inanmıyordu. Tam bu düşüncelerle meşgulken onunla aynı sırada oturan Japon çift kendisine fotoğraflarını çekmesi için ricada bulunmuştu. Fotoğraf çekmek dünyanın en kolay işlerinden biriydi elbet ama işin içine Japonlar karışınca olay sadece fotoğraf çekmek olmuyor, teknoloji devrimine de dahil oluyordunuz. Büyüklüğü 5 cm bile olmayan makineyi nasıl kullanacağını bir an çözemedi. Nihayetinde bir tuşa basması gerekiyordu ama o tuşu bir türlü bulamıyordu. Kendisine gülümseyen çifti daha fazla bekletemezdi. Çekiyormuş gibi yaptı ve parmağını makinede normalde tuşun olması gereken yere bastırdı.İşin ilginç tarafı flaş patladı ve çiftin fotoğrafı küçük ekranda belirdi. O an garip bir rahatlık duygusu hissetti.
Sıcaklık 20-25 derece arasında gidip geliyor, nem oranı ise düşük olduğu için rahatça nefes alabiliyordu. Güzel bir gün diye hafif de olsa sesli düşündü. Biletle birlikte verilen, botun uğrayacağı mekan ve durakları gösteren broşüre baktığında Van Gogh müzesinin düşündüğünden daha yakın bir yerde olduğunu gördü. Bu nedenle Somber isimli bara gitmeden önce müzeye uğramanın iyi bir fikir olacağına karar verdi. Van Gogh’a ilişkin birçok şey duymuş bazı çalışmalarını okuduğu dergilerde ya da belgesel filmlerde görmüştü. Eserlerini daha yakından görmenin ilginç olacağı kesindi. Müzeye gitmek için bir sonraki durakta inmesi gerekiyordu.
Bottan inip müzeye doğru ilerlerken geçilmesi gereken büyük bir meydan bulunuyordu. Bu alan, daha çok içindeki mekanların bahçesi olması dışında, bir park görünümündeydi ve şehri gezmeye gelmiş kişileri ağırlıyordu. Çimenlerin üzerine yayılmış insanlara baktığında, yüzlerinden bir rahatlık ifadesi, orada olmaktan dolayı beliren bir şimdiki zaman mutluluğu yansıyordu adeta. Parktakiler ya kitap okuyor ya birbirlerine sarılmış ara ara öpücükler armağan ediyorlardı. Bu kareleri gençken izlediği filmlerde sıkça görürdü. Yıllar içinde Türkiye’de değişmiş ve benzer sahneler ilk olarak üniversite kampüslerinde yaşanmaya başlamıştı. Büyük şehirlerin dışındaki yerlerde, meydanlarda bir erkek ve kadının öpüşmesi ise büyük bir cesaret örneği ya da gerçek aşkın körlüğü olarak nitelendirilirken bir ağacın altına oturup saatlerce kitap okuyan kişiye de pek iyi gözle bakılmaz, elinden iş gelmeyen, tembel bir kişi olarak anılırdı.
Resim sanatından, birçokları gibi Özgür de pek anlamıyordu. Yaşadığı coğrafya ne kadar büyük olursa olsun dünyada adından söz ettirecek büyüklükte bir ressam çıkaramamıştı henüz. Belki resim sanatı ile ilgilenen kişilerin bildiği ve eselerini beğendiği kişiler olmuştu fakat bu kişilerin toplum içinde bilinirlikleri oldukça düşüktü. Müzeden içeriye girdiğinde bu sebeplerden ötürü bir beklentisi yoktu. Müzede ziyarete gelmiş kişiler arasındaki farklılık hemen göze çarparken, kendisi gibi her çalışmanın yanında belirtilen açıklamaları, resmi anlama açısından önemli bulan kişilerle birlikte hareket ediyordu. Kronolojik sırayla ve ressamın yaşadığı yerlere göre duvarlara asılmış eselere bakarken etkilenmişti. Ressamın hayatının ilginçliği, yaptığı resimlerde inandığı renk ve kompozisyona duyduğu bağlılığı hayranlık duyulacak bir durumdu Özgür’e göre. Resimlere ressamın gözüyle bakabilmek ya da o resmederken yanında durup, resim hakkında onunla konuşmak istedi birden. Önünde durduğu her resimden kendince anlamlar çıkardı, düşler gördü. Müzeye gelmiş binlerce kişi gibi oradan ayrılırken Van Gogh’un başka ressamlar tarafından resmedilmiş bir benzeri olan “yatakodası” isimli resmini satın aldı. Resim oldukça basit bir kompozisyon gibi dursa da dillendiremediği bir şer vardı içinde. Satın alıp, resme her baktığında çözebilirdi ancak bunu. İçinde duyduğu huzur ve hafif bir başağrısı ile ayrıldı müzeden. Van Gogh’a teşekkür etti seslice.

* * *
Bar Somber’i bulmak düşündüğünden daha kolay olmuştu. Sanki müze ile arasındaki yolu daha önce defalarca yürümüştü. Bardan içeriye girdiğinde birazdan Seçkin ile yeniden buluşacaklarmış gibi heyecana kapıldı. Yıllardır mektup/yazı ile konuştuğu arkadaşıyla bir an yüz yüze gelse söyleyecek bir şey bulamayacağını, ilk olarak büyük ihtimalle saçmalayacağını düşündü. Belki o da aynı ruh halinde olacaktı ki bu zaten normal bir tepki olurdu. Anormal olan sanki dün ayrılmış gibi konuşmaya başlamak ve devam ettirmekti.
Bar Somber, tahmininden daha küçük bir mekandı. İçerideki masalara, duvarlara ve aksesuarlara baktığında belirgin bir stilden söz etmek mümkün değildi. Somber isminin Türkçe karşilığını en azından internette araştırıp öğrenmedigi için bir süre kendine söylendi. Barmen dışında barda üç kişi vardı. Biri, Rembrant’ın “geceyi beklerken” isimli resminin asılı olduğu duvara sırtını vermiş, birasını içerken bir yandan da önündeki kitabı okuyor, diğer ikisi cam kenarındaki masada oturmuş sohbet ediyorlardı. Sıra dışı herhangi bir durum yoktu ortamda. Seçkin’in bahsettiği kişi barda oturan adam olabilirdi. Bu sebeple bara yaklaşıp hoşlanmasa da uzun sandalyelerden birine oturdu ve bir Amstel ısmarladı.
Adam, hemen yanı başinda oturmasına rağmen sanki onun varlığının farkında bile değildi. Önündeki kitabı sadece gözleriyle değil de tüm benliği ile okumaktaydı. Birasından ilk yudumları alırken anlamlı bir aralık bulup sohbete başlayacağını düşünüyordu; ancak dakikalar ilerledikçe, grileşmiş uzun saçları olan adamın durumunda bir değişiklik olmaması canını sıkmıştı. Gençlik yıllarında gittiği dans mekanlarında çok hoşlandığı bir kızla konuşmak için yaşadığı gelgitlerin bir başka şeklini yaşıyordu. Mekana geldiğinden beri bir kere olsun ona bakmamış ama kendisinin ilk görüşte aşık olduğuna emin olduğu kızlarla konuşmak, üstelik içtiği onca içkiye rağmen kızın hemen yanı başına geldiğinde, kalp atışının kendi sesini bastıracağına emin olduğu ve hep bir “Merhaba” yakınlığından geriye döndüğü günlerin sayısı oldukça fazlaydı kişisel gelişim tarihinde.
Yeni bir bira ısmarladığında ortamın sessizliğini en azından barmen ile sohbet ederek bozmayı planladı. İlk olarak kendini tanıtarak, aklına gelen ilk soruyu -daha doğrusu fırsat bu iken tüm gün aklını kurcalayan soruyu- sordu. “Barın ismi neden Somber?Anlamı nedir?” Plan işe yaramış, sorduğu soru bir anda , uzun gri saçları gibi yine uzun gri sakalları olan adamın dikkatini çekmiş, başını adeta gömdüğü kitaptan hafifçe kaldırıp o da barmenin vereceği yanıtı beklemeye başlamıştı. Barmen biraz isteksizce biraz da bilgisiz olduğu için kısa bir yanıt vermeyi yeğlemişti. Barda son birkaç aydır çalıştığı için neden ve kim tarafından böyle bir isim verildiğini bilmiyordu ama Somber Hollandaca’da “hüzün” anlamına gelmekteydi. Kısa açıklamadan sonra başka bir soruya fırsat vermeden barın arkasındaki, muhtemelen depo olarak da kullandıkları odaya geçtiğinde, dün geceki Nico’nun mekanında yaşanan olaydan sonra bu ülkede iyi bir barmen sıkıntısı olmalı şeklinde muzipçe bir fikir geldi aklına Özgür’ün.
Yanındaki adam ise okuduğu kitabı yavaşça kapatıp, masanın üzerine bıraktıktan sonra ona doğru dönüp “Biz burada hüzünlerimizi paylaşır, bir kurmaca olan hayatta yalnız olmadığımızı hissettiririz birbirimize. Bazen rastgele içeriye giren kişi de bu grubun içinde olabilir ya da benim gibi daha fazla yolculuk etmek istemeyip gece gündüz zamanını burada tüketen biri de” dedi. Onun artık Seçkin’in bahsettiği kişi olduğuna neredeyse emindi. Özel hayatında, konuşmanın karşı taraf aracılığıyla başlatılması her zaman için ideal olanıydı. Vereceği cevap ve devamında söyleyeceği cümlelerin genelde ilgiyle dinlendiği sohbetlerin anahtarıydı bu. Kapı açıldıktan sonra ise içeriye girmemesi için bir sebep yoktu.
“Siz Bosnalı Nedim olmalısınız, yanılmıyorsam?”
“Şiir yazdığım doğru ama henüz bu kadar tanındığımı bilmiyordum doğrusu.” diyerek gülümsemeye başladı adam.
“Benim adım Özgür. Aylar önce bu barı ziyaret eden bir arkadaşimdan, adı Seçkin, aldığım bir e-postadan sonra buraya gelmeyi istedim. Kendisi size selamını iletmemi isteyince, üstelik Van Gogh’un müzesini ziyarete de gelmişken buraya uğramamak beni sonradan üzerdi diye düşündüm.”
“Hoş geldiniz. Seçkin’den sonunda bir haber alabildiğime sevindim. Bir şey söylemeden bara gelmemesi nedeniyle uzun süre sonra bir kez daha birisi için endişelenmiştim. Yaptığımız onca sohbetten sonra gidecekse bile benimle vedalaşabilirdi diye düşündüm hep.”
“Aslında size selam söylerken bir anlamda mesaj verdiği açık, ayrıca eminim ki onun kendine göre haklı bir açıklaması vardır.”
“O konuda şüphem yok. Seçkin’in yakın arkadaşı olmalısınız. Eğer öyleyse sizi şimdiden kıskandığımı söylemek isterim. Uzun süredir onun gibi biri ile sohbet ettiğimi hatırlamıyorum. Savaş sonrasında birçok kişi ile tanıştım bu Mevlana şehrinde ama onunla konuşurken insan kendini kaptırıyor, nasıl anlatsam, sizi alıp kolayca bir yolculuğa çıkarabiliyor. Bu yüzden onu özlüyorum ama burada uzun süre kalmasını da bekleyemezdim tabii ki”
“Seçkin’i yıllardır tanıyorum diyebilirim. Ama bir insanı gerçekten tanımanın zamansal boyutu nedir tam olarak bilmiyorum. Konuşmalarının sizi yolculuğa çıkardığı gibi kendisi de tam bir gezgindir. Bu nedenle uzun süredir yüz yüze görüşemedik. Ayrıca Amsterdam’ı bir Mevlana Şehri olarak adlandırmanızın hoşuma gittiğini söylemek isterim.”
“Bu dünyanın güzel düşünceleri olan insanlara ihtiyacı var Özgür. Şu anda belki de eskisinden daha fazla. Gelecekte katlanarak büyüyecek sorunlar için gelecekten de fazla. Haddim değil tabii böyle şeyler söylemek ama kapılarını herkese açmış bir kentin en azından bir övgüye ihtiyacı olduğunu düşündüm hep.”
Barmenin bulunduğu yerden geri gelmesi ile beraber ortamı sessizlik kapladı birdenbire. İki taraf da bir sonraki söylenmesi gereken cümleler için kararsız görünüyordu. Sessizlik,hani kapıya sıkışmış bir insan kapı açılır açılmaz büyük bir hızla düşer ya, öyle aniden girmişti araya. Sessizce. Özgür, arkadaşının daha önce burada bulunduğunu, büyük ihtimalle onunla aynı sandalyede oturup içkisini içtiğini ve sanki biraz önce tavan arasından/bodrum katından eski bir eşyayı aramaktan gelip, grileşmiş siluetiyle yanı başında duran Bosnalı bu adamla sohbet ettiğini hayal etti. Yıllar sonra yeniden ortak anıları oluyordu demekki. Bu fikir hoşuna gitti. Sessizlik ise bu sefer kalıcı gibiydi. Bazen geldi mi gitmezdi hani. Çoğunlukla istenmese de bazen aranıp da bulunmaz bir şeydi. Eğer mevsimi ise kendinizle kalabilmek için sessizliğin çok pahalıya patladığı da olurdu. Ancak bu sefer bu ortamda daha fazla barınamadan, bedenlerini yalayarak geçen rüzgarla birlikte o da dışarıya süzülüvermişti.
“Anlatmak istediğin bir hikayen var mı? Varsa dinleyebilirim Özgür. Biliyorum şimdi bu soru da nereden çıktı diyebilirsin ama bir bakıma kendime yüklediğim bir görev bu barda. İnsanları dinlemek, onlarla sohbet etmek. Biriktirmek, çoğaltmak. Anlatılan hikayelerin, olayların hangi konu ya da içerikte olduğu da önemli değil. Ben yine de dinlerim. İki insan bir araya geldi mi aralarına sessizliği almamalı. Haa, sessizlik gelip aralarına girdiyse o zaman kalpten konuşmalılar diye düşünmüşümdür hep.”
Gülümsedi Özgür. Hani Seçkin buraya gelmesini istemese, bu romanlarda gizemli yaşlıyı oynayabilecek adamla sohbete devam eder miydi emin değildi.
“Ben öyle hikayeler anlatabilen bir adam değilimdir inanın. Elim kalem tutar ama iş anlatmaya gelince orada biraz utangaç, biraz şaşkın, biraz da renksizimdir. Sözcüklerimin gücü sizi büyülemez, sizi alıp başka diyarlara götürmez. Romantizm deseniz hani zorlayınca bulursunuz. Belki bu yüzden ben de dinlemeyi sevenlerden, aklımdan geçeni kağıda kaydedenlerdenim. Bu seferlik beni mazur görün derim.”
“Bu seferlik dediğine göre bir başka sefer seni göreceğim anlamı çıkarıyorum cümlenden. İşin şakası canın ne zaman bir öykü ya da içinde saklı tuttuğun bir sırrı gelip anlatmak ve bir daha dönmemek üzere gitmek isterse beni burda bulabilirsin.”
“O zaman buraya geleceğimden emin olabilirsiniz. Kalpten konuşmak konusuna gelince o boyutta yaşayabilmek için bu dünyanın biraz acımasız ve kirli olduğunu düşünüyorum.”
“Kalpten konuşmak ya da sözcüklere ihtiyaç duymadan iletişimde bulunmak kolay ulaşılacak bir mertebe değil doğrusun bu konuda ama o yolda yürümek için sadece inançlı, temiz bir kalpten başka bir şeye ihtiyacın yok inan. Kalp, karşı tarafı anlamak için, inanç ise gideceğin yolu bulman için gerekli sana. Günümüzde iletişim kurmak dünyanın neresinde olursa olsun çok kolay. Makineler sayesinde birbirimizin yanıbaşındaymışçasına konuşuyoruz ama kalpten konuşma gibi bir mucizeyi gün geçtikçe hasır altı etmeye devam ediyoruz. İnsanlar bu konuda biraz daha adım atmaya çalışsa dünyanın çok başka bir yere dönüşüceğine eminim.” dedi yaşlı adam.
Özgür cevap vermeye hazırlanırken, Nedim’in ayağa kalktığını gördü. Barmen ise bu hareketi görür görmez, (daha önce defalarca yaptığı açıkça belli olan bir ivedilikle) Nedim’in yazlık ceketini getirip, kendisine uzattı. Söyleyecekleri ağzında biriken Özgür Nedim’e soru dolu bakışlarını yöneltirken, bej renkli ceketini giyen Nedim kısa bir açıklamada bulundu.
“Bana Seçkin’den selam getirdiğin için çok sağol Özgür ama şu an gitmem gerekiyor.Yaşadığım apartmanda bugün küçük bir kutlama var, oraya katılmalıyım. Umarım tekrar görüşürüz.”
“Umarım. Size iyi eğlenceler.”
Arkasından bakarken, Bosnalı Nedim’in bir ayağının sendelediğini, boyunun düşündüğünden daha uzun olduğunu farketti. Bardan çıkıp köşedeki sokağı dönesiye kadar pencereden onu gözledi. Kendini garip hissetti. Söylemek istediği bazı şeyler vardı ama adam bunun için fırsat vermemiş ve konuşmayı sonlandırmıştı. Kızmış mıydı? Hayır. Hissettiği kızgınlık değildi. Adam, düşündüğünde güzel şeyler söylemişti ama henüz son söz söylenmemişken birden çekip gidivermişti. En azından biraz daha kalıp onu dinleyebilirdi. Gülümsedi birden bire Özgür. Barmenden hesabı ve bir de varsa boş bir kağıt istedi. Dönüş yolunda Seçkin’e göndereceği e-postayı yazma zamanının geldiğini hissetti.
“Kanalların arasından yavaş yavaş kıvrılarak ilerlerken kendimi birden bu kente yabancı hissetmediğimi farkediyorum. Geleli kısa bir zaman geçti. Bir gün bile olmadı. Henüz senin gibi şehirle konuşmaya başlamış değilim ki bunu becerebilir miyim onu da bilmiyorum. Geçtiğim her sokakta, sonu görünmeyen uzun caddelerinde ya da dar ara sokaklarında beni şaşırtabilecek bir olayla karşılaşmak, şehrin çekinmeden bana yeni insanlar sunması aramızdaki başlangıcın çok da kötü olmadığına bir işaret olsa gerek.
Buraya neden geldiğimi sana henüz yazamadığım gibi ben de tam olarak bilmiyorum. Önümüzdeki günler bazı şeyleri daha netleştirecek. Bu nedenle bu konuda biraz beklememiz gerekecek. Senin kısa bir zaman öncesinde burada bulunman ve yazdıklarını okuyunca bazı şeylerin daha çok ilgimi çektiğini söyleyebilirim. Biraz önce Bar Somber’de, senin için de bir içki içerken, arkadaşın Nedim ile tanıştım. Selamını iletmemin yanında kendisi ile bir süre konuştuk, ilginç biri olduğu kesin. Orada seninle uzun bir süre sonra yeniden ortak bir anımızın olması garip bir duyguydu. Nedim ile sohbetimiz boyunca sanki senin de birazdan aramıza katılacağını hissettim.
Amsterdam’ın senin hayatına ne gibi yenilikler kattığını bilmek şu an benim için daha önemli inan. Bu arada yazdığın son yazıyı beğendiğimi belirtirken bazı duygu yoğunluklarında sıkışıp kaldığımı da itiraf etmek istiyorum. Senin yardımına benim de ihtiyacım olabilir.Ayrıca bu sabah bilinçaltımla ilk buluşmamı yaptığımı ilk sana yazıyorum. Evet,yanlış okumadın. Bu buluşmadan sonra bilincimin hangi yüzeyinde yaşamak istediğim konusunda kararsızlığa düştüğümü de söylemek isterim. Ayrıntılar mı? Buluşmanın etkisini halen atamadığım için onu da bir başka sefer anlatmayı tercih ederim. Görüşmek üzere.”
Kanal otobüsü başladığı noktaya dönmüş, insanlar biraz da günün yorgunluğunun etkisiyle sessizce ama sırayla bottan dışarıya çıkmışlardı. Yazdığı yazıyı katlayıp, akşamleyin bilgisayarda tekrar yazmak için cebine koydu. Gün boyunca açık olan hava kısa sürede kapatmış, ilk yağmur damlacıkları gökyüzünden süzülmeye başlamıştı.Kendini dinlediğinde istediği gibi bir gün geçirmiş olmamın ruhi doyumu vardı. Gülümsedi. İçinde bir İstiklal Caddesi duygusuyla, merkez tren istasyonuna doğru yürürken artan yağmur ile beraber o da adımlarını hızlandırdı.

| Dergiler, Öykü, sayı_15 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Yine Sever Misin Beni ANNE?

02 Eyl 2009

Fatih Mehmet Mirza

“Anlayamadım beklide senin bana dokunuşunu
Ninnilerine kulak veremedim içten
Nur yüzünü geç fark ettim yüreğimde
Elinde olsa yine sever misin beni ANNE”

Belki biraz otoriter bir evlattım Senin için. Yaşamının her anında duygularını içine atan ve sana sihirli kelimeleri söylemekten çekinen bir evlat oldum. Senin yavru güvercinindim ben. Sevgine ortak olamadım, paylaşamadım sevgimi seninle. Bazen kızdım sana, bazen gözyaşı olup yanaklarından aktım, bazen sözcüklerimi sakladım senden, sevinçlerimi kıskandım…

İlk hep sen uzattın bana elini, sevgini, her şeyini. Özgürlüğünü verdin benim için, uzaklardayken bile öğütlerini benden hiç esirgemedin. Yıkıldığım anlarda koltuk değneğim oldun, Ümidini kaybetme deyişin var ya ANNE…

Duaların gelir aklıma, “Zorlukla beraber bir kolaylığın var olduğunu” hatırlatan sözcüklerin çınlar kulaklarımda, sabahlara kadar başımda bekleyişlerin, sevgi tomurcuklarını yüreğime ekişlerin…

Sonra vakar duruşun belirir gözlerimin önünde, tebessüm ederim işte bu benim ANNE’m diye. Belki de sana benzemişim bu çalımımla.

Bu mektubu okur musun bilmiyorum; ama okumanı o kadar çok isterdim ki, bunu yalnızca Sen bilebilirsin ve Sen anlayabilirsin.

Uzat bana ellerini ANNE, ellerini bulur ellerim bu Aşk büyüsünde. Bugün gözyaşlarım yok yanaklarımda, yüreğimde, yüreğim yüzüyor gözyaşlarımın içinde. Ağlamıyorum artık, vakarlı duruşumu koruyorum senin izinde.

Hayat işte yaşadık, yaşıyoruz, belki de biraz daha yaşayacağız. Herkese biçilen bir rol bu sahnede, Sana ve bana. En güzel rol her halde benim, derim kendi kendime aklıma Sen gelince. Anlıyorsun değil mi?

“Aşk olmadan bedende
Name olmaz sevgide
Ne kelime anlatır Seni Sana, ne de hece
Efsunlu güzellik Sendedir ANNE”

Bugün ayrıyız Seninle; ama üzülme yarın yine beraber oluruz beklide. Uzakta değilsin ANNE, yüreğimde sakladım seni hak etmesem de. Yavru güvecinin seninle dokunamasa bile. Sarılmak bu kadar mı zor gelir insana, bir kez sarılsaydım sana doyasıya, bir kez haykırsaydım sana “Seni Seviyorum” diye, bir kez koklasaydım Seni doyasıya, bir kez “ANNEM” deseydim, bir kez, bir kez…

ANNE’m, Seni sevmek yaşamaksa Ben hiç ölmeyeceğim.

Bu AŞK devam ediyor…
Fatih Mehmet Mirza

| Dergiler, Mektuplar, sayı_15 | 2 yorum Sayfanın en üst kısmına git

STALKER (Сталкер) filmi üzerinden Tarkovski, Lem ve Borges’e anlık bakış

02 Eyl 2009

Sadık Yemni

“Dünya çok sıkıcı bir yer oldu. Telepati yok, UFO yok. Orta Çağ daha ilginçti. Her evde ruh vardı, kilisede de tanrı.”
Stalker filminin hemen başında yazar (Anatoli Solonitsyn) böyle der. Yazar ve fizik profesörü (Nikolai Grinko) ile birlikte girilmesi yasak olan ‘Zone’ bölgesini görmek istemektedir. Onları bu yasak bölgeye gizlice sokacak olan kimse Stalker’dır(Alexander Kaidanovski).

Stalker, Arkadi ve Boris Strugatski‘nin 1972 tarihli Roadside Picnic adlı kitabından (L.N.: 90′larda Türkiye’de Uzayda Piknik adıyla Sarmal Yayınevi tarafından yayınlanmıştı) Stalker başlığıyla Andrei Tarkovski tarafından 1979’da filme uyarlandı.

Aşağıdaki tarihsel sıralamayı ilk kez bir araya getirdiğimde Stalker’a varan yolun temelinin 1940 yılında Arjantin’de atılmış olabileceğini düşündüm ciddi ciddi. Verilere birlikte bir göz atalım.

1940 – Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius – Öykü – J.L.Borges
1961 – Solaris – roman – S. Lem
1972 – Solaris (film) – Tarkovski
1972 – Roadside picnic – Roman – Arkadi ve Boris Strugatski
1979 – Stalker (film) – Tarkovski

Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius

2007 yılının kasım sonunda Rotterdam’da, bir gazete binasının çatı katında, küçük bir grup ’in dünyaca ünlü Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius adlı öyküsünü okuduk. Geçici olarak bir Borges okuma grubu oluşturmuştuk. Okumaların bitiminde kartonlara hazırlanmış Borgestanırlık sertifikalarını bölüştük. Hoş bir entelektüel esinti şimdi arkada kalan. Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius’u üçüncü kez okumaya hazırlanırken yaptığım bir keşfi (daha sonra araştırınca başkalarının da aynı keşfi yaptığını görerek sevindim) o gece arkadaşlarıma da açtım.

Stanislaw Lem, Solaris (1961) adlı ünlü bilimkurgu yapıtına Borges’in bu öyküsünden esinlenmiş olabilir.
1940’larda yazılmış öyküyü okuyanlar Tlön gezegeninin tartışma kışkırtıcı kurgusunun Berkeleyci idealizmin üzerine kurulduğunu biliyorlar. Tlön gezegenine ait bilgiler önce dünyada basılan ansiklopedilerde arzı endam ederler. Yirminci yüzyılın başlarındaki basım şartlarında klişeleri hazırlanmamış, dizilmemiş olmalarına rağmen basılmış bazı ansiklopedilerde yer almışlardır. İki arkadaş bunların peşine düşerler ve sonunda bir tanesini ele geçirirler. Ansiklopedinin sözdizininde Tlön bahsi geçmez ama onlarca sayfa bilgi olarak bazı ciltlerde mevcutturlar. Giderek bu kaçak sayfalara daha sık raslanmaktadır. Tlön gerçekliği kendini bizim bilinen dünya gerçekliğine sinsice eklemlemiştir. İdealist sızıntıdır bir çeşit yani.

Borges’in öykülerinin hemen hepsinde olduğu gibi, Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius’un da özetlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle bazı pasajlardan örnek vererek hrönire değinmek istiyorum.

Yüzyıllar ve yüzyıllarca süren idealizm, sonuçta gerçekliği de etkilemekten geri durmamıştır. Tlön’ün en eski yörelerinde, kaybolan eşyaların tıpkısının ortaya çıkması sıkça raslanan bir olaydır. İki kişi bir kurşunkalemi ararlar, birincisi kalemi bulur ve sesini çıkarmaz; ikincisi bundan daha az gerçek olmayan, ama kendi beklentilerine daha uygun olan ikinci bir kalem bulur. Bu ikincil nesnelere hrönir denir ve azıcık biçimsiz olmakla birlikte birincilerden biraz daha uzun olurlar. Son zamanlara kadar, hrönirler dalgınlıkla unutkanlığın raslantısal ürünleriydi. Bunların düzenli bir biçimde üretilmesinin yüzyılı bile bulmayan bir geçmişe dayalı oluşu inanılmaz bir şey gibi görünmektedir, ama XI. Cilt bize bunun böyle olduğunu söylemektedir. İlk girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ne var ki, modus operandi (çalışma yöntemleri) anlatılmaya değer. Devlet hapisanelerinin yöneticilerinden biri, tutuklulara tarih öncesinden kalma bir ırmak yatağında bazı mezarlar bulunduğunu ve önemli bir şeyler bulana özgürlüğünü bağışlayacağını söylemişti. Kazı öncesi aylarda tutuklulara bulacakları şeylerin fotoğrafları gösterilmişti. Bu ilk girişim, beklentiyle gerilimin kişiyi engelleyici olabileceğini kanıtladı. Kazma kürekle yapılan bir haftalık çalışma sonucunda hrön olarak, hemen kazı öncesi devre ait paslı bir tekerlekten başka bir şey çıkmadı topraktan. Ama bu gizli tutuldu ve aynı işlem sonradan dört okulda tekrarlandı. Bunlardan üçünde hemen kesin başarısızlıkla karşılaşıldı; dördüncüsünde (ki bunun yöneticisi ilk kazılar sırasında kaza sonucu öldü) öğrenciler altın bir maske, tarihöncesi bir kılıç, iki üç seramik vazo ve göğsünde bugüne kadar çözülemeyen bir yazı bulunan, belden aşağısı kopuk bir kral bedeni çıkardılar – ya da tıpkısını ürettiler. Böylece kazının deneysel niteliğinden haberli olanlara da güvenilemeyeceği ortaya çıktı. Geniş kitlelerce yapılan araştırmalar. Birbirleriyle çelişen eşyalar da çıkardı ortaya; şimdilerde bireysel ve daha hazırlıksız girişimler yeğleniyor. Hrönirlerin düzenli olarak üretilmesi(diyor XI. Cilt) arkeologlara müthiş yararlar sağladı. Bu, günümüzde gelecekten daha az esnek ve yumuşakbaşlı olmayan geçmişin sorgulanmasını ve hatta dönüştürülmesini mümkün kıldı.
…
Tlön’le kurulan yakınlık ve Tlön alışkanlığı dünyamızı çözülmeye götürdü. Onun sarsılmaz kesinliğinden gözleri kamaşan insanlık, bunun meleklerin değil satranç ustalarının sarsılmazlığı olduğunu hep unutuyor.
…
Tlön’deki eşyaların tıpkısı ortaya çıkıyor dedik; eşyalar aynı zamanda siliniyor bozulma eğilimi de gösteriyor ve unutulduklarında ayrıntıları kayboluyor. En iyi bilinen örnek, bir dilenci tarafından aşındırıldığı sürece varolmayı sürdüren, o öldüğündeyse yokolan kapı eşiğidir. Zaman zaman birkaç kuşun ya da bir atın, açıkhava tiyatrosu kalıntılarını kurtardığı olmuştur.
Uzun öykü şu cümlelerle sona erer.
İngilizler, Fransızlar ve İspanyolcuklar yeryüzünden silinecek. Dünya Tlön olacak. Ben bütün bunlara hiç aldırış etmeden Adrogue’deki otelde geçen günlerimin tüm sessizliği içinde, Browne’un Urn Burial’ının Quevedo tarzı bir çevirisini yapmakla uğraşıyorum – çeviriye pek güvenim yok, yayımlamayı düşünmüyorum.
Fatih Özgüven’in çevirisiyle: Yolları Çatallanan Bahçe,
Can Yayınları, 1985
Totalitarizme ürkek bir eleştiri içeren dedektifvari kurgu, edebi kritikler, dil ve dilkökenbilim değinmeleriyle tıka basa yüklü öyküyü henüz basılmamış en yeni Tlön ansiklopedisinde bir eğretileme olarak bırakıp evrenin uzak bir köşesindeki hrönirleri ele alalım.

Solaris

Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçeği düşünün. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar, testler zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi Rheya ziyaretine gelir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Atom yapısı insanlarınkinden farklı olduğu için ölmesi, fiziki zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, göz bebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Rheya bir çeşit hrönirdir. Chris’in zihninin ürünüdür. Solaris gezegenindeki zeka taşıyan okyanus ise bir Tlön gerçekliği jeneratörü gibidir. Henüz yetkin olmayan yaratıcılık süreci devam etmektedir. Atomaltı yapısı farklı olsa da Kelvin’nin yıllar önce intihar etmiş karısının tıpatıpını, anılarıyla birlikte yaratmayı başarmıştır.

Kitabın sonlarına doğru Rheya kendi isteğiyle yapıbozuma uğratılmayı kabul eder. Bunu Kelvin’e belli etmeden yapar. Kadının son intiharı gerçekleştikten sonra Kelvin okyanusun yetkin olmayışı özsel niteliği olan bir tanrı olabileceğini düşünür. Tüm bilirliğinde ve gücünde sınırlı, yanılabilir, edimlerinin sonucunu önceden göremeyen, dehşet uyandıran şeyler yapan, saatleri yaratan, ama saatlerin ölçtüğü zamanı yaratamayan bir yaratıcı hayal eder. Bu okyanus bir tanrının beşiğidir. Uzay istasyonunda bulunan sibernitik uzmanı Snow’la bunları tartışırlarken bunca yıldır zeki okyanusla iletişimi başaramamalarını bu büyük gücün henüz bebeklik aşamasında olmasıyla izah ettikleri bir an gelir. Bu pasajlar Tlön gerçekliğinin ansiklopedilerde ilk kez belirdiği anı çağrıştırıyor bende. Kitabın son sayfalarıdır. Bu konuşmaların ardından bir helikopter yardımıyla Kelvin okyanusun üzerindeki adacıklardan birine iner. Şimdi ne olacaktır? Rheya geri mi gelecektir? Onu neler beklemektedir. İnandığı bir şey vardır. Satranç ustaları düzeninin sarsıldığı çağdır hâla. Mucizeler çağı henüz geçmemiştir.

Filmde Tarkovski bayağı ileri bir adım atar ve dünyaya dönmeyi, yeniden aile kurmayı çok büyük bir istekle düşünmeyen Kelvin’e içinde ölü babasının sağ olduğu, çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği çiftlik evini verir. Daha yetkinleşmiş olan okyanusta çocukluğunun nostaljik ortamını taşıyan yepyeni bir ada belirmiştir. Bu daha başlangıçtır. Sırayla ölü annesi, sevgilisi Rheya da geri geleceklerdir. Böylece dünyada geçip gitmiş hayatlar, sevilen nesneler okyanus sayesinde zihninden türeyerek yeniden varolur. Kelvin son sahnede babasının dizlerine kapanır. Kalbindeki en güçlü arzusu gerçekleşmiştir. Mucizeler arka arkaya sökün edecektir. Kelvin şükranlarını sunmaktadır.
Filmdeki yorumun S. Lem’i rahatsız ettiği ve bir otel odasında Tarkovski ile tartıştıkları söylenir.

Stalker

Askerlerin sınırını koruduğu Yasak Bölge’ye ulaştıktan sonra Oda’ya yolculuk en kısa yoldan değil, Stalker’in gösterdiği dolambaçlı yollardan olur. Sorun geometrik değildir. Düz ve en kısa görünen yol en doğru ve tehlikesiz olan yol değildir. Çeşitli zorluklardan geçildikten sonra Oda’nın önüne kadar gelinir. Yol boyunca bir sürü ahkam kesmiş olan Yazar ve Profesör odaya girme cesaretlerini kendilerinde bulamazlar. Çünkü Oda’da sözle dile getirilen değil, en derinlerde duran, acılarlarla serpilen, en büyük istekler gerçek olmaktadır. Oda’nın hemen önünde ahlâki zaafları ortaya çıkar. Profesör, Oda’yı, kötü niyetliler girmesin diye yok etmek üzere gelmiştir. Yazar ise kendisiyle karşılaşma, en derin acılarıyla yüzleşme cesaretine sahip değildir. Ne entelektüel donanımları, ne kendilerine güvenleri, ne de fıtri kapasiteleri buna yeterli değildir. Fenafillah aşaması; huzur yeri bir adım ötelerinde bulunduğu halde içeri girmeye cesaret edememişlerdir.

Yasak Bölge ve Oda tutunacak dalını yitirmiş kimseler için bir umuttur. Bölge denilen yer insanın kurtuluşu sevgi ve özveride gördüğü bir bölgedir. İnsan burası dışında her yerde hapistir. Sahte hayatla çevrilmiş minicik bir adadır. Bencillikten özveriye yolculuğu başaramayan birinin Oda’da onu mutlu edecek bir dilekte bulunması mümkün değildir.

Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman* adlı kitabında Stalker filmiyle ilgili şunları söyler:
Bu filmde Bölge’ye giren insanların hedefinin aslında en gizli isteklerinin yerine getirildiği bir oda olduğunu hatırlatmak isterim. Stalker bir ara bölgenin garip topraklarından geçerken yazara ve bilgine bir zamanlar gerçekten yaşamış efsanevi Dikoobras’ın öyküsünü anlatır. Dikoobras, bu özlem diyarına ölümüne neden olduğu kardeşinin yeniden hayata döndürülmesi ricasıyla gelmiş, o odadan çıkıp evine döndüğünde zenginlikten başka hiçbir şey bulamamıştır. Zira Bölge onun gerçek, en gizli isteğini yerine getirmiştir. İstemesinin iyi olacağını düşündüğü şeyi değil.

Stalker’da belki de ilk defa, insanın ve ruhunun beslendiği o çok önemli olumlu değeri açık ve net bir biçimde ele alma zorunluluğunu duydum. Stalker’ın karısı üçünün mola verdiği meyhaneye geldiğinde yazar ve bilim adamı gizemli ve anlaşılmaz bir fenomenle karşı karşıya kalırlar. Karşılarında kocasının sürdüğü hayat ve doğruduğu sakat çocuk yüzünden çok acı çekmiş olmasına rağmen kocasını ilk gençlik günlerinin aşkı ve fedakarlığıyla seven bir kadın durmaktadır. Bu aşk ve bağlılık çağdaş dünyanın inançsızlığına, sinikliğine ve boşluğuna karşı çıkartılabilecek son mucizedir. Ve sonunda yazar ve bilim adamı da modern dünyanın bir kurbanı olurlar.
Sıksık Bölge’nin neyin simgesi olduğu sorulur, olağanüstü saçma tahminler yapılır. Bu tür sorular karşısında korkunç bir çaresizliğe kapılıyor, adeta deli oluyorum. Hiçbir filmimde simge kullanmadım. Bölge, bir Bölge işte. İnsanın katetmek zorunda olduğu hayat, hepsi bu kadar. İnsanın yok olduğu ya da dayandığı bu yerde ayakta kalmayı başarıp başaramayacağı kendine olan saygısıyla, önemliyi önemsizden ayırma yeteneğiyle belirlenir.

Her birimizin içinde olan o özgün insanilik ve ebedilik üzerine düşünmeyi teşvik etmeyi görevim sayıyorum. Ne yazık ki, bu sonsuzluk ve öz, insanın kendi yazgısını kendi elinde tutmasına karşın sık sık görmezden geliniyor. Bir takım aldatıcı idealler peşinde koşulması yeğleniyor. Ancak gene de geride insanın varlığını inşa ettiği ufacık bir kırıntı kalıyor; Sevme yeteneği. İşte bu kırıntı insan ruhunda, hayatını belirleyecek bir yer işgal edebilir, varlığına anlam katabilir.

Andrey Tarkovski – Mühürlenmiş Zaman – AFA yayınları – 1986

Stalker filmini anlatmak kolay değil. Çoktandır varlığını unuttuğumuz uzun tutulmuş sahneleri, oyuncuların yüzlerinin yakın plan çekimleri ve Bölge gerçekliğinin çeşitli yönlerini deneyimlememize imkân veren çeşitli kamera açılarının kullanımı ile Stalker tinsel alana ulaşma becerisini, sinema dilinin mükemmelliğiyle bütünleyen gerçek bir başyapıttır.

Stalker için Bölge insanlığın son umududur. Onu yok etmek insanlığı da uçurumunda yalnız ve umutsuz bırakmak demektir. “Artık kimse oraya gitmek istemeyecek, artık kimse inanmıyor” diyerek ağlayan Stalker’a, kendisini aşkla seven karısı “Götürecek kimse bulamazsan beni götür” diye şevkatle ve sevgiyle cevap verir. Stalker, karısına ” Ya sende de işe yaramazsa?” diye cevap verir. Saf aşksızlığın sıkıcı, tekdüze ve acımasız insan yaşamına eklemlenmiş olan en harika Tlön gerçekliğini sonlandıracağından endişe etmektedir.

Film Stalker’ın mutant çocuğunun telekinetik yeteneğini kullanarak masanın üzerindeki nesneleri zihin gücüyle hareket ettirmesiyle son bulur. Eduard Artemyev’in filmin tinsel dokusunu yoğunlaştıran müziği sona ermiş, Beethoven’in 9. Senfonisi çalmaya başlamıştır. Mucize sergileyen en son sahnede acaba niye bu müzik kullanıldı diye düşünürken aklıma Mikhail Bakunin’in ‘Everything will pass, and the world will perish but the Ninth Symphony will remain’ sözleri geldi. Kelvin’in Solaris filminin en son sahnesinde babasının dizlerine kapanma sahnesi düşündüm. Her şey yıkılıp gidecek, ama sevme yeteneği denen mucize baki kalacaktı.

| Dergiler, Fikir Yongalama, sayı_15 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Bunalım

02 Eyl 2009

Nihat Kaçoğlu

Karanlık, karanlık, hep karanlık…
Görünmüyor bir ışık uzakta…
Izdırap sonsuz, gülüş bir anlık…
Kimsesiz bir çocuğum sokakta.

Her şeyin başı, sonu bir hiçlik…
Adı yok sevmenin, gülmenin.
Bu ne adiliktir,bu ne piçlik,
Adı ne bu dünyaya gelmenin?

Tanrım verdiğin keder ve acı;
Başka şey görmedim ben hayatta.
Öyle dert verdin ki yok ilacı,
Çaresiz bıraktın kâinatta.

Siyah, hep siyah, yalnızca siyah…
Unuttum ben beyazın rengini.
Arıyorum; nerde huzur, ferah?
Arıyorum ruhun âhengini.

Siyah bir gül var, gördün mü orda?
Orda öylece mahzun duruyor.
Anne duy beni, dardayım darda;
İntiharlar geceme vuruyor.

Karanlık, karanlık, hep karanlık…
Görünmüyor bir ışık uzakta…
Ağlayış sonsuz, gülüş bir anlık…
Kimsesiz bir çocuğum sokakta.

| Dergiler, sayı_15, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Olasılıkların Ruhu

02 Eyl 2009

Fatih Danacı

Öyle bir köprü düşünün ki günde 250 bin araç üstünden geçsin, yüzlerce kez tramvay, rayları üzerinde ilerlesin; 1 ton balık betonuna değsin; 1 milyon insan yürüsün, 2 milyon ayak bassın; 1 milyar 600 bin kere adım atılsın. Bu Eski Galata Köprüsünün özetidir. 1845 yılında yapılmış kemerlerinin bir günlük hikâyesidir. Hareket eden, durmak bilmeyen hayatının anlatımıdır. Hızlı bir şehre uyum sağlayan araçların, insanların verileridir. Oysaki hayatın durduğu anlar da yaşanırdı orada. Avını bekleyen bir yılan gibi kıpırdamaksızın bekleyenler de vardı üzerinde. Bahsettiğim zaman metal köprülerin çok öncesindeydi.
Gençliğimde, yani çalıştığım dönemde iş yerim Karaköy’de basit bir hanın ikinci katındaydı. Ufak bir yer olmasına rağmen beni tatmin ediyordu. Zaten odamda oturduğum çok söylenemezdi. Sürekli gezmek, insanlarla iletişim içinde olmak işimin bir parçasıydı. Bazen beşinci kattaki ofisime günde 10 defa girip çıktığım olurdu. Her katında 24 merdiven olduğuna göre, bu da günde 2400 basamağa denk geliyordu. Ortalama 200 kalori yalnızca merdiven için harcıyordum.
Sigortacılık mesleğinin özel durumundan dolayı dolaşmaya mahkûmdum. Çoğunlukla Eminönü ve Beyazıt semtlerinde işlerimi hallediyordum. Haliyle başlangıç yerim ise Galata Köprüsü oluyordu. Tıpkı bitiş yerimin olduğu gibi. Bazen ayaklarımla betonunu ezer, bazen de arabamla geçerdim. Kim bilir kaç defa 80 kiloluk vücudumla üzerinden geçmişimdir. Arabamın 1 tona yaklaşan ağırlığının neden olduğu kuvveti düşünmek bile istemiyorum. Bir şekilde bu köprü benim hayata bağlandığım köprüydü. Pek çok insanın geçim kaynağıydı. Bu sebeple yürüdüğüm vakitlerde adımlarıma bile dikkat ederdim. Askerlerin uygun adımlarla geçmesi yasaktır köprülerden. Bunu biliyordum ve nedenini araştırmıştım. İşte ben de aynı nedenlerle adımlarımı çok sert vurmuyordum. Doğal frekansı ile neden olduğum titreşim arasındaki farkı maksimum düzeyde tutmak için elimden geleni yapıyordum. Gerçi bir tramvay geçmesiyle oluşan 80 desibellik ses titreşimleri ve tonlarca basıncın yanında benim çabam nokta büyüklüğünde bile değildi ama bir sorumluluktu kendime addettiğim.
Yaz sıcağında genleşen ve kışın soğuğunda büzülen köprünün her mevsimde yaşattığı zevk bambaşkaydı. Kar ve yağmur huzur verirken, asfaltında parlayan güneşi insanı dinlendirirdi. Tarihi direklerinin suyla aşınmış taş yüzeyi her zaman dimdik dururdu. Tıpkı yan yana dizilmiş onlarca balıkçının olduğu gibi!
Evet, yağmur çamur dinlemeden bazen fanilalarıyla, bazen de panço ve botlarıyla balıkçılar…
Hepsi farklı amaçlarla gelir, saatleri bulan bekleyişin ardından dönerlerdi. Kimi tezgâhları için balık tutarken, kimi akşam yemeği için çaba harcardı. Kimi de yalnızca zevk için… Sanki adı konulmamış bir anlaşma da yapmışlardı aralarında. Önce gelen en güzel yeri kapardı. Daha bir önceki akşamdan nerede duracağını ise belirlemek gerekliydi. Günün meteorolojisine, hafta sonu ya da hafta içi olmasına, tekne turlarına, dalganın şiddetine bağlı görev hazırlığı yapıp, yer seçmek lazımdı. Pek tabi ki de orasını kapmak için erken gitmek!
Çoğunlukla zargana, mezgit, lüfer, uskumru, barbunya, levrek, çinekop yakalanırdı. Gün sonunda kovalarda kilolarca balık da olabilirdi, yalnızca birkaç tane de… Bu bir çeşit kumardı. Kazanma olasılığının düşük olduğunu bile bile bağımlılık yapan diğer şans oyunlarındandı. Rulet masasında siyah 13’ün gelmesi gibiydi.
İnsanlar evlerine gitmez oluyor, gecelerini battaniyelerle işlek caddenin kenarında geçiriyorlardı. Taburelerinde sabahlayan ya da geçitlerin merdivenlerinde yatanlar sıkça olurdu. Evsiz insanlar gibi sokağı kendilerine mesken edinmişlerdi bir şekilde. Ancak içlerinde bir tanesi vardı ki tüm bu meseleyi garipleştiren aslında oydu.
Herkesten uzak duran ihtiyar bir adam tüm gününü köprüde geçirirdi. Eski kıyafetleriyle her daim oradaydı. Oltasını demirlere yaslar, tek eliyle makarayı idare ederdi. Araba ile geçerken çok fazla inceleme fırsatım olmazdı. Köprüde yürüdüğüm vakitlerde de yanından ağır adımlarla geçer sırtından ve ensesinden başka bir şey göremezdim. Yanındaki küçük taburesinden, ara sıra oturduğunu anlamış olsam da hiç şahit olmamıştım. Yorulmak bilmeyen bacaklarıyla ayakta dururdu.
Bazı günler işimin geç vakte sarkmasıyla birlikte yine köprüyü kullanırdım. Her zamankinden daha tenha olurdu bu saatlerde ama asla boş değil. Hiç değişmeyen müdavimi ise o yaşlı adamdı. Aynı yerinde, aynı pozisyonunda sabah ya da gece demeden ısrarlı bir şekilde beklerdi.
Bir defasında yanına gidip konuşmaya niyetlenmiştim. Arkasında beklerken omzuna dokunup, bana dönmesini sağlamak istemiştim. Ancak bunu yapacak medeni cesareti kendimde bulamamıştım. Utanıp, yaptığımın büyük bir ayıp olabileceğine karar vererek uzaklaşmıştım. Onu işinden alı koymanın bir hakaret olabileceğini düşünmüştüm. Halbuki bir sigortacı olarak girişkendim ve insanlarla sıcak temas kurmak en büyük meziyetimdi. Var olması muhtemel olaylara karşı insanları para ödemeye ikna edecek kadar da başarılıydım. Onun arkasında dururken ise “merhaba” bile diyememiştim.
Sonraki geçişlerimde kovasına dikkat etmeye başlamıştım. Kovanın içi daima yakalanmış balıklarla dolu olurdu. Boş kaldığını hiç görmemiştim. Ne de olsa bereketli bir suyu vardı ve herkes gibi o da imkânlarından faydalanıyordu Haliç’in. Ancak sürekli orada durduğunu düşündüğümden tüm o balıkları ne yaptığını merak ederdim. Belki de denize geri salıyordu?
Yıllar geçtikçe yaşlı balıkçıyı daha dikkatli izliyordum. Hareketlerini, sıradan yaşantısını, oltasını, misinasını, yanındaki solucanlarını, her şeyini. Hatta bir gün tüm gün boyunca takip etmiştim. Sosyopat bir katil gibi 24 saat boyunca onu gözlemlemiştim. Tanınmamak için ise en basit yolu seçmiştim. Balıkçı kıyafeti giyerek aralarına karışmıştım. Çevredekilere onu sorduğumda ise en eski olanları bile yaşlı adam hakkında bir şey bilmiyorlardı. Hepsi de aynı cevabı tekrarlıyordu:
“Kendimi bildim bileli buradadır.”
Gün sonunda anladığım -aslında anlamadığım- tek şey ise yaşlı adamın daha da gizemli olduğuydu. O zavallının 80 yaşında olduğunu, aktif olarak 60 yıldır orada durduğunu düşünecek olursak bunun 21600 güne tekabül ettiğini düşünebiliyor musunuz?
Mantığım bu insanüstü duruma bir anlam verememesine rağmen, hayal gücüm de bir sonuca ulaşamamıştı. İlk başlarda bir evliya olabileceğini düşünmüştüm. Sonrasında deniz Tanrısı Poseidon ya da Yüce Eskilerden biri. Onlara hizmet eden ya da onların ta kendisi. Belki de yalnızca balıkçılık tutkunuydu. Onun temposuna yaklaşan onlarca insanın varlığını düşündükçe hayali varsayımlar çürüyordu.
En sonunda ise yalnız bir evsiz olabileceğine karar vermiştim.
Bu sonuç ona karşı ilgimin biraz kaybolmasına neden olmuştu. Artık araba ile geçişlerimde bakmıyordum bile. Köprüyü yürüyerek kat ettiğimde ise bir gözüm refleksif bir hareketle ilişiyordu. Zaten yürümeyi, eskisi kadar da sevmiyordum. Çünkü denizin pis kokusu neredeyse tüm Karaköy’ü kaplamışken, onun göbeğinde olmak çok akıllıca gelmiyordu. Her gün denize akan lağım sularının, boşaltılan çöp konteynırlarının, atılan çöplerin neden olduğu kirlilik ise çok kısa bir süreçte meydana gelmişti. Bir plastik poşet 100-1000 yıl arası yok olurken, cam şişeler 4000 yılda doğaya karışırken, insanlar birkaç yıl içerisinde denizin, haliyle köprünün mahvolmasına neden olmuşlardı. Bir zamanlar yüzülebilen su, yüzülemez, hatta balık tutulamaz hale gelmişti.
Gürültü giderek artmış, koku giderek yoğunlaşmış, arabalar giderek ağırlaşmıştı köprü için. İnsan sayısı 20 milyonu aşarken %10’u ayak basar olmuştu köprüye. Renkli tabelalar yerleştirilip, ışıklandırma yapılırken, eski ihtişamını kaybediyordu bir yandan.
Bu sorumsuzluğa neden olanlar kadar kendimi suçlu hissettiğimde tekrar arabamdan inip yürümeye başlamıştım. Hem de ayaklarımı sert vurmadan geçtiğim günlerde olduğu gibi yavaşça yürüyerek ilerliyordum. Pis de koksa havasını ciğerlerime dolduruyordum. Oltaların değil ama satıcıların arasında dolaşıyordum.
Eski dostumu tekrar görme fırsatını da bulmuştum. Hâlâ aynı yerinde duruyordu. Biraz daha çökmüş, ensesi daha da kırışmıştı. Artık ayakta beklemiyordu. Taburesinde otururken deniz ile gökyüzünün birleştiği ufka dalıp gidiyordu. Oltayı tutmuyordu bile. Zaten gerek de yoktu. Çünkü kovası eskisi kadar dolu değildi. Hatta bomboştu. Yalnızca yarıya kadar doldurulmuş su bulunuyordu. O da denizden alınmış kirli ve koli basili mikrobu taşıyan suydu.
Belki denizin, gökyüzünün, doğanın kirlenmesine ağlıyordu. Belki de yalnızca balık tutamadığı için üzgündü. Hayatının büyük kısmını geçirdiği Galata Köprüsü üzerinde yalnızlığa mahkûm edilmiş birinin yapacağı gibi! Şimdi çoğu balıkçı da onu terk etmişti.
Gözünde yaş yoktu, hatta yüzünü bile göremiyordum ancak yaşadığı kederin farkındaydım. Bu hüzünlü hali tüm benliğime işlemiş olacak ki ertesi gün onunla konuşmaya karar vermiştim. Kesin kararlıydım ve sabahın ilk ışığıyla beraber köprüye gidecektim. Dertlerine ortak olacak, kendimden bahsedecektim. Onu dinleyecektim.
Ertesi gün şafak vaktinde yola çıkmış, eski güzelliğini kaybeden mimari şaheserin üzerinde yürümüştüm. Birkaç balıkçı yerlerini almak için hazırlıklarını yapıyorlardı. Onlardan biriymişçesine aralarından geçip selam vermiştim. Gizemli ihtiyarın her zamanki durduğu yere yaklaştığımda ise beklemediğim bir durumla karşılaşmıştım. Görmeyi umduğum, tanışmayı hayal ettiğim adam yerinde yoktu! Geç kaldığını düşündüysem de bunun yersiz olduğunu biliyordum. Onun evi köprüydü, gideceği bir yeri yoktu ölüm dışında. Başka bir yere taşınması da imkânsızdı. Zira alışkanlıklar bir günde değiştirilemezdi. Bu olasılığın, olasılıkta yeri yoktu. Hayatı kirletenlerin değişmeyeceği gibi ihtiyar da yaşamını adadığı köprüden ayrılmazdı.
Öğlene kadar beklememe rağmen gelmemişti. Beni Galata Köprüsü ile yalnız bırakmıştı. Onu tanımamama rağmen içimi bir keder kaplamıştı ve efkârlanmıştım. Sanki hayatıma, köprüye anlam katan bir olgu yok olmuştu. Ruhumdan yükselen bir ses ise bir daha gelmeyeceğini söylüyordu. Umutlarımı geride bırakarak köprünün sonuna yürümüş, son bir kez geriye baktığımda ise arabaları, tramvayları ve kalabalığı görmüştüm. Bir an sonrasında ise bayrak gibi dalgalanan asfaltı ile birlikte çöküşünü izlemiştim. Kaçmaya çalışan insanların çığlıkları eşliğinde yıkıldığına şahit olmuştum. Bir tarihin sulara gömülüşünü ibretle seyretmiştim.
O gün binden fazla kişi canını kaybetmişti. Tarihe büyük bir trajedi olarak geçmiş, kayıtlarda yerini almıştı. Acılar tazeliğini korurken, hemen yeni bir inşaata başlanmıştı. Bu sefer çelik konsturüksüyonları olan, alaşımı sağlam, esneyebilen, raylı sistemli bir köprü yapmışlardı. Herkes yıkılmasının imkânsız olduğunu söylüyordu. Güvenli bir şekilde %40 daha fazla taşıt ve yaya taşıyabileceğini iddia ediyorlardı. Sayıların artık bir anlam ihtiva etmediğini ise kimse düşünemiyordu. Çünkü Galata Köprüsüyle beraber ruhu da çökmüştü. Geçmişi gerçek yapan, özneleştiren değeri de yok olmuştu. Tıpkı insanoğlunun her geçen gün yitirdiği manevi değerleri gibi. Hem de bir daha asla geri gelmeyecek olan.
Kalem ve eller yerine, bilgisayar ve kablolarla çizilen köprüye her gün bakıyorum artık. Belki o yaşlı adamı bir daha görürüm diye. Ancak bunun olasılılığın sıfır olduğunu biliyorum…

| Dergiler, Öykü, sayı_15 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

kardeş Çocuklarının Öyküsü

02 Eyl 2009

Yakup Kiraz

İki kardeş iki yandan ve iki koldan
Dağlardan ,derelerden ,ovalardan geçtiler
Acılarını katık yapıp yıkık umutlarına
Gecelerden gündüzleri çalarak yürüdüler
Açtılar, açıktılar, perişandılar.
Yanlarında hayvanları ,kadınları, çocukları
Nakış nakış örülmüş kıl çadırları vardı.
Günlerce yürüdüler gölgeleri üstünde
Güneşe en yakın oldukları bir anda
Gözleri parladı önce gidenin.
İşte !Dedi .Burası bizim haydin ekelim
Burası yurt olsun burada ölelim .
Diğer kardeşte geldi bir zaman sonra
Başlangıcıydı vakit sabrın ve çilenin
Büyüdüler, çoğaldılar başak taneleri gibi
Hoyrat rüzgarlara direndiler dökülmeden
Un ufak oldular karıştılar zerresine kadar
Kardeşlik gemisiyle zamanları aştılar
Öyle bir zaman geldi ki şaşırdılar
Fesatlığa ,haksızlığa, kavgaya başladılar
Bir bilen çıkmadı, bir yol gösteren olmadı
Hepsi suçu karşısındakinde aradı
Haklı haksıza karıştı , artık herkes haklıydı.
Anaların göz yaşı kan oldu aktı.
Geceler uykusuz, gözler yolda, el tetikteydi artık
Mermi sesi ,tank sesi ,top sesi tüm sesleri bastırdı
Sanki herkes sersem ,herkes kör,herkes sağırdı
Anaların göz yaşı kan oldu aktı .
Biri Mehmet’im diye koştu sarıldı
Biri Memo dedi sana nasıl kıydılar
İkisi de aynı yanıklıkta ağladılar
İkisinin de ciğeri aynı ateşle yandı
Ama çocukları onları duyamadı
Yazık oldu evlenip çoluk çocuğa karışacaktılar
Yaşasaydılar!

| Dergiler, sayı_15, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Kadersiz

02 Eyl 2009

Nazan Bilen

“Ben kaderimi backup yaptırmak ya da yeni, kısa metrajlı bir kader çizgisi yükletmek istiyorum, ama cüzdanım tamtakır.” dedi Cem. “İşgüzar memur robotlardan biri farkına varıp, hayatımı anında delete eder diye korkuyorum.”
“İş oraya varmadan bir çözüm bulalım sana, ama mangır olmadan zor bu işler biliyorsun.” dedi hologram Zürafa. Eski hologramlarından biriyle cevap vermişti telefona. Kızıla boyalı keçi sakalını sıvazlayıp, olmayan bir çözüm için kafa patlatıyormuş pozu takındı. Jestler kodlanalı, kişinin karakter haritasından kopya çalmak epey zorlaşmıştı. Bir haftadır Zürafa’ya ulaşmaya çalışmış, sayısız mesaj bırakmıştı. Adam acil olduğunu bildiği halde bugüne kadar bekletmişti. Sol yanağında irili ufaklı, sütlü kahve renginde bir düzine beni bulunan Zürafa’nın bir klonu olduğunu sanmıyordu, ama o an içinden gelen en ağır küfürü bastı: “Klonuna koduğum sadede gelsene, ne geveleyip duruyorsun. Suç senin gibilere muhtaç olanda zaten!”
Cem yirmi beş yaşındaydı, anne ve babası iki yıl önce ardlarında ne mal ne mülk, ne de bir köşede kara günler için bozdurulabilecek yeni kader kırpıntıları bırakmadan bir trafik kazasında yaşama elveda demişlerdi.
Para karşılığı elden düşme kader satan Zürafa kişiliği beş para etmese de zor durumlarda işe yarardı. Bir yıl önce Cem’in tek yakın arkadaşı Zürafa sayesinde yırtmıştı yokolmaktan. Yeni çip sonrası yaşamına kim bilir nerede, kim olarak devam ediyordu. Başlarda kendisini Deja-vu yoluyla Cem’e hatırlatıyordu, ama zamanla tamamıyla çıkıp gitmişti hayatından. Çevresindekilerin bugün var yarın yok olma özellikleri yüzünden kimseyle sıkı fıkı bir ilişkisi kalmamıştı. Ömür boyu dostluklar ve kaderler arası seyahatse parası olanlara mahsustu. Cem en son ne zaman bu kadar çaresiz bir duruma düştüğünü hatırlamıyordu, ama köprüyü geçene kadar ayıya dayı formülüne devam etmeye karar verdi.
“Abi, siz bir şeyler ayarlasanız fazla uzun olmasına gerek yok, ben orada bir çaresine bakarım söz,” dedi. “Gelecekten umut kesilmez.”
“Bu gelecek elden düşme yalnız, dikkatini çekerim. İyi bir kader olsa elden çıkarılmazdı herhalde.”
“Bu dediğiniz bence göreceli,” dedi Cem. “Hem intihar edenlerin kaderi de satılık değil mi, onun beğenmediğini ben yaşarım belki ne malum?
Karşısında duran gali beladan kalma aynada yüzüne baktı. Bugüne dek yaşadığı, içinde çocukluğuna, anne babasına dair saf hatıralar barındırdığı geçmişine dijital bok sürecekti. Yoksa devam edemezdi. Yoksulluğu, yalnızlığı yüzünden, ama en çok da sırf son kullanma tarihi yaklaştığı için istop etmeyi kabullenemiyordu. Babası yirmi altı yaşına kadar ödemişti kader çizgisini, o yaşına kadar bir iş tutacağından, hayatının devamını kendisi satın alabileceğinden yola çıkmış olmalıydı. Ama Cem yapamamıştı. Küresel kriz, savaşlar, yeni model insansılar, kapasitesi sürekli artan çipler filan derken yeni hayatların fiyatı da fırlamıştı, yarım hayatlarınki de, ikinci el olanların da. Çok değil bir buçuk gün sonra yirmi altısına basacaktı.
“Ben öyle yeni kaderi çizip, üzerine seni oturtup, sonra da elimi açıp ne zaman geleceği belli olmayan parayı bekleyemem. Hadi tefekkür için mağaraya çekilen bir derviş olursan yeni hayatında?”
“Eee, onu kontrol etmek de size kalmış, sattığınız hayatların muhtevasından biraz olsun haberiniz vardır herhalde?” dedi Cem kimseye eyvallahı yokmuş tavrına şaşarak.
“Bazı çiplere özgür irade virüsü bulaşmış oluyor, o zaman iyice kontrolüm dışına kayıyor her şey. Lakabım Zürafa, ama kafam her yere uzanmıyor ne yazık ki. Bazı hayatların içine sokamıyorum.”
“Şu anda benimkine sokuyorsun, merak etme,” diye mırıldandı Cem. “Zürafa abi ne olur yapın bir iyilik gözünüzü seveyim. Şunun şurasında 36 saatim kaldı. Ondan sonra ya kendiliğinden duracak, ya da uyarı ışığını gören robot bitir tuşuna basacak. Sistem son yıllarda kusursuz işliyormuş. Bir durdumu bittin. Hayatının tekrar etkin hale getirilmesi ancak seni özleyen paralı bir akraban varsa onun tarafından yaptırılabiliyor biliyorsunuz.”
“Duyduğuma göre artık aynı soyadını taşıyan kişilere bir bildiri mesajı yolluyorlarmış,” dedi Zürafa sağ elinin tırnaklarını teftiş ederken. “Şu kişinin hayatı bitti. Etkin edilmesini isterseniz şu nolu hesaba, şu kadar para yatırın diye uyarıyorlarmış.”
“Sorun da bu ya zaten, benim kimim kimsem yok işte!” dedi Cem. Anne babasının kaşları çatık iki hayali geçti gözlerinin önünden. Ama yoklardı işte, hiç olmamışcasına hem de. Birlikte yaşadıkları evi hatırladı. Hafta sonları babasının kendisininki de olmak üzere üçünün çıkarılabilir çiplerinin bakımını nasıl yaptığını. Kedileri Taksi’yi. Onlar öldükten sonra bu minicik apartmana yerleşmişti. Evi ne kadar havalandırırsa havalandırsın hep küf kokuyordu. Burnundan iki kere kısa kısa nefes aldı, evet hâlâ kokmaktaydı.
“Gerçekten kimsen yok mu?” diye sordu Zürafa. Ellerini daracık, siyah deri pantolonunun cebine soktu. Bir şey mi aranıyor diye baktı Cem ateş pahası, minicik çipleri yanında taşıyabileceğine ihtimal vermeden. Zürafa sadece parmak uçlarını sokabildiği ellerini tekrar çıkarıp ceketinin içcebinden gümüş renginde Vega marka bir sigara paketi aldı. Mor, siyah izmaritli bir sigara çıkardı, altın çakmağıyla yaktı. Üç kere kısa kısa içine çekti ve cevap beklemeden devam etti.
“Ancak tanıdıklarından biri biten yaşamını tekrar etkinleştirirse o güne kadar yaşadığın yazgının devamı özüne en yakın versiyonda seyredebiliyormuş. Yaşamaya başladığın hayatın esas kader verileri büyük sistemde gizli. Bizim gibilerin ona ulaşması imkansız.” dedi Zürafa. Hologramı üç saniye boyunca karıncalanıp, titreşti, yeniden netleştiğinde sol elinde içinde yarısına kadar buzla dolu bir viski bardağı tutmaktaydı. “Normalde iyi olsun kötü olsun herkes bu ilkinden türeme kaderi suni olanlara, onların beraberinde getirdiği dev soru işaretlerine tercih ediyor. Çünkü bu tip bir kader o kişinin insansılığının doğasına ters düşmüyor. Pişmanlıklarla işin olmuyor, kader çizginle daha barışık oluyorsun.”
Ağzının tadını biliyordu Zürafa. Cem viskinin dilini yakışını hissetti sanki. Bir anlığına sigara dumanının hologramın elips şeklindeki çeperini delip odasına sızdığını hayal etti. Sigara içmeyi bırakalı beş ay olmuştu.

*

“Bu mekân ne kadar güzel böyle.” dedi Cem. Kendi etrafında 360 derece dönerken buzlu cam kapı arkasından kapandı.
“Sağolasın koçum, senin mekânın da cennet olsun!”
Cem Zürafanın parfüm ve sigara kokan kocaman bodrum katında ağzı yarı açık, raflardaki kutuları izliyordu. Kader çipleri bu kutularda olmalıydı. Kutuların üzerinde büyük harflerle kodlar vardı.
“KK ne demek abi?” diye sordu Cem, işaret parmağıyla metal kutulardan birini gösterirken.
“Koca Kafa,” dedi Zürafa, babama bu lakabı takmıştık. Kocaman kafası vardı, çok zekiydi, ama zekasıyla baş edemediğinden kendini içkiye vermişti. Bu çiplerde böyle zeki bir insanın hayatı saklı, bir yere kadar interaktif oyun sayesinde, özgür iradenin de yardımıyla ilerliyorsun, ama ondan sonra aldığın puana göre KK’nın tam etkisi altına giriyorsun. Bu hayatı seçenler de var. Senin de geçen sefer dediğin gibi her şey göreceli. Karma, reenkarnasyon falan meseleleri gibi. İyi ya da kötü bir hayatı seçmek için ölmen gerekmiyor.”
“İyi de zaten biz tam olarak insan değiliz ki. İnsansılarız. Geçenlerde gazete de okumuştum, bir yerlerde gizlenmeyi başarmış küçük bir insan topluluğuna rastlamışlar.”
“Hemen götürüp laboratuara tıkmışlardır onları da.” dedi Zürafa. Kalın, siyah camdan yapılmış bir masanın arkasında duran deri koltuğuna iyice yerleşti. çekmecelerden ilkini açıp içinden metal renginde bir kutu çıkardı, üzerinde MO yazmaktaydı. Su altı gözlüğünü andıran sarı camlı bir gözlük taktı.
“Gel şöyle karşıma otur bakalım. Hiç de vakti az kalmış birine benzemiyorsun,” dedi Zürafa bir eliyle hâla sandalyeyi gösterirken.
“O kutuda mı?”
“Sadece sen istersen bu kutuda senin için yeni bir çizgi var, üstelik seri halinde, tarz da macera.”dedi Zürafa oldukça itici bir yılışıklıkla.
“Köprüayıdayı, köprüayıdayı, köprüayıdayı,” formülünü bir kredi kartını scannerdan geçirir gibi geçiriverdi zihninden Cem. “Ben pek maceraperest değilim. Bana şöyle masa başı verseniz, hem o zaman borcumu da bir an önce öderdim. Ha aklıma gelmişken sizi nasıl bulacağım?”
“Ben sana gelirim merak etme. Hem bizim her hayatta bir şubemiz var.”
“Peki, anladım. Ön izleme yapmak mümkün mü acaba?”
“Namümkün. Şu kadarını söyleyeyim Zürafa’nın çizdiği kaderden pişman olan olmadı. Hani o arkadaşın vardı ya bana gelen, pişman olsa ya da işler tıkırında gitmese seni bir şekilde uyarmaz mıydı?” dedi Zürafa.
“Bunun teknik olarak mümkün olduğunu bilmiyordum,”
“Onu mümkün kılan programcılar da var, ama fazladan ödeme gerekiyor tabii.”
Zürafa ikinci çekmeceyi açıp pedikürcülerinkine benzeyen birkaç garip metal alet çıkardı. Cem’in şaşkınlık ve korku dolu bakışları altında teker teker yanyana masaya dizdi.
“Neyse sen onu bunu boşver, bana güven. Başka alternatifin var mı zaten. Ya yok olacaksın ya da bu yolu deneyeceksin.”
“Haklısınız, atın ölümü arpadan olsun.” dedi Cem, gözlerini aletlerden alamadan.
“Sembolik de olsa bir ön ödeme şart yalnız.” dedi Zürafa sivri uçlu metali çakmak ateşiyle ütülerken.
Cem oturduğu sandalyede biraz kaykılıp, arka cebindeki cüzdanını çıkardı. Cüzdanın içindeki anne babası kısa bir filmcikle Cem’e sağlıklı, iyi günler diledi. Cem minik kırmızı bir düğmeye basıp kapattı hatıra ekranını. Zürafa’ya göstermeden cüzdanının para kısmına bir göz attı. İki yeşil banknot çekmişti gelirken. Bankadaki hesabının son damlalarıydı. Bu para bir aylık ev kirasıydı. İçinde yerde duran bir tek kişilik döşek, birkaç sandalye, bir bilgisayar, bir akü ağacı, pillerle dolu bir saksı bulunan, ıvır zıvır cenneti bir yerdi evim dediği. En kısasından bile olsa yeni bir kader için cüzdanındaki miktarın en az on katına ihtiyacı vardı. Bu fırsatı kaçırmamalıydı.
Zürafa elini uzatıp cüzdanı istedi. O sırada telefonu çaldı. Hareketli bir Caz parçası eşliğinde havada kocaman, deli pembesi bir dudak öpücük attı. Zürafa gülümseyip masasının üzerindeki bir tuşa basınca hologram dudak kayboldu. “Not now Nancy, not now,” diye mırıldanırken banknotları çıkaran Zürafa, eskimiş, sahte deriden cüzdanı tekrar Cem’e verdi. Yaptığı işten acaip derecede zevk aldığı izlenimini uyandırıyordu.

*

Cem etrafına bakındı siyah saten çarşaflar arasında kocaman bir yataktaydı. Bir otelde olmalıyım diye düşündü. Ya da Zürafa’nın iyilik yapacağı tutmuş Cem’i zengin birisi olarak şutlamıştı öteki tarafa. Sol yanındaki duvarda büyük bir yağlı boya tablo vardı. Belli belirsiz, mavinin çeşitli tonları arasına gizlenmiş çıplak bir erkek silüeti.
Biraz başı ağrımaktaydı. Yataktan kalktı, üzerinde sadece eski para birimlerinden olan Dolar desenli boxer şortu vardı. Pencereye yaklaştı, ağır tül perdeyi aralayıp dışarı baktı. İşlek bir sokağın sakin olduğu sıcak bir öğlen sonrası, günlerden de muhtemelen Pazardı. Birkaç sokak öteden uzunca basılan bir korna sesi duydu. Arabalardan birinin altından çıkan tıpkı eski kedisi Taksi’ye benzeyen bir kedi yolu boş bulmuş olmaktan keyifli, hiç acele etmeden karşıya geçip bir bahçe duvarının ardında gözden kayboldu. Kaldırıma parketmiş arabalardan biri çalıştı. Nerden çıktığı belli olmayan uzun boylu esmer bir kadın hızlı adımlarla gelip arabaya bindi. Araba sessiz, kayıyormuş hissi vererek ilerledi. Cem ağır bir uykudan uyanmıştı, ondan daha ağır şeyler kaldıramayacağına karar vererek banyoya girdi. Yüzüne soğuk su çaldı. Yeni kaderine oldukça doğal bir giriş yapmıştı. Hareketleri kendiliğinden ve önceden fazla düşünmesine gerek kalmadan gerçekleşmekteydi. Tıpkı yeni bir dili iyi öğrendiğinde bir şey söylemeden önce kafanda çevirmene gerek kalmadığı gibi. Aynaya baktı, çok bakımlı gördü kendini. Hafif sakallıydı. Saçları neredeyse asker tıraşı denecek kadar kısaydı. Elini saçlarının üzerinde kaydırdı. Sırtını dönüp bir de arkadan baktı görüntüsüne, sağ kalçasının hemen üzerinde elinde ok tutan küçük bir Eros döğmesi vardı. Askılıkta duran, buram buram kalite kokan lacivert bornozu giyip evin geri kalanını görmek için yatak odasından çıktı. Kapı uzun incecik kırmızı halıyla döşenmiş bir koridora açılmaktaydı. Koridorda kendisininki gibi en az on tane daha kapı vardı. Birini tıklayıp açtı. Çarşafların krem rengi oluşu dışında tıpkı kendisininki gibi döşenmiş bir yatak odasıydı. Merdivenlerden aşağı indiğinde bir evin salonunda değil de bir lobide olduğunu gördü. Resepsiyonun arkasındaki duvarda mat altın renginde kocaman metal harflerle Mavi Oğlan yazmaktaydı. Birkaç orta yaşlı erkek ve birkaç aşırı süslü kadın lobide aralarında sohbet etmekteydiler. Cem resepsiyona doğru ilerlerken adamlardan göbekli olanı bakışlarını Cem’e çiviledi.
Sırtı dönük birşeylerle uğraşan resepsiyonist kadın yüzünü döndüğünde, “Senin ki daha gelmedi,” dedi. “Hem yukarda bekleseydin, niye böyle bornozla aşağı indin?”.
Cem’e çıkışan, onu uzun zamandır tanıyormuş edasıyla konuşan bir transeksüeldi. Cem vitesi allak bullağa almış olanları anlamaya çalışırken resepsiyonist, “Ha unutmadan sana bir not var,” diye devam etti, “Arkadaşından.”
“Hangi arkadaşımdan?”
“Birkaç ay öncesine kadar burada çalışıyordu hani, adı Güno. Doğum gününü kutluyor. Akşama doğru uğrayacakmış.”

| Dergiler, Öykü, sayı_15 | 2 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Hollanda 1. Türkçe Yazarlar Platformu

15 Haz 2009

Editör 

yazarlar

Soldan sağa: Ali Şerik, İsmail Polat, Fehmi Özgök, Sadık Yemni, İbrahim Eroğlu, Hürrem Efe, Kazım Cumert

Hollanda’da Türkçe yazan yazarlar 3 Mayıs 2009 tarihinde Platform dergisinin çatısı altında Amsterdam Anadolu Vakfı’nda bir araya geldiler.

Yazar Sadık Yemni 1. ‘Türkçe Yazarlar’ Platform’unun kuruluş sürecini şöyle özetledi: “2007 yılının başında Atilla İpek ile dijital bir Oda Edebiyat ve Felsefe dergisi başlattık. www.odasanat.org Amacımız genç yazarlara bir teşvik alanı açmaktı. İki ayda bir çıkan dergimiz kısa zamanda genç yazarların yeteneklerini sergiledikleri bir platform haline geldi. Bu arada ben son yirmi beş yıl içinde düzenlenen tüm öykü yarışmalarının jürisinde yer almıştım. Kendim de harıl harıl yazmaktaydım. 2005 yılında HTYK’nün, Hollanda Türk Yazarlar Kulübü’nün başkanı seçilmiştim. Bu deneyimlerin ışığında Hollanda’daki Türkçe yazım sürecini çok iyi tanımaktaydım. Oda Dergisi’nde seksenli yıllardan bu yana yazarlık yapan yazarlarımızın portrelerini yayınlamaya başladık. Sonra bu portreler Ebubekir Turgut beyin Platform dergisinde yayımlanmaya başladı. Ardından bu organizasyonu gerçekleştirdik. Benim şahsen en büyük amacım, politikadan, ideolojilerden bağımsız olarak genç yazarları güzel Türkçemizi en yetkin bir şekilde kullanmaya teşvik etmek ve yazabilecekleri verimli ortamı sağlamaktır.”

yazarlar_topluHOLLANDA, 1. ‘Türkçe Yazarlar’ Platformu şu şekilde gerçekleşti:
12.30 ile 15.00 arasında otuz kadar yazar birlikte yemek yiyerek sohbet ettiler, tanıştılar ve hasret giderdiler. 15.00’den itibaren ana salona geçildi. İlk olarak Fehmi Özgök, Hürrem Efe ve İsmail Polat’a Avrupa’da Türkçe yazıma yaptıkları katkı için podyumda teşekkür edildi. Bu yazarlarımız özetle hissiyatlarını dile getirdiler ve yapıtlarından kısa öyküler okudular. Sunuculuğunu şair ve öykücü Ezgi Gürçay’ın yaptığı program şiirlerin okunması, Aşık Çağlari’den nefis bir müzik dinletisi ile devam etti. Hüseyin Kerim Ece tarafından 5. Avrupa Şiir Yarışması sonuçlarının açıklanması ve genç yazarların öykülerini okumasıyla sona erdi.

| Dergiler, haberler, Hollandanın Türk Yazarları, sayı_14 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Edebiyat ve Fikir Yongalama