Anasayfa

Tuhaf Gazel

01 Haz 2007

Ezgi Gürçay

Tuhaf Gazel

 

Ayaklarının altına mahkum

Hergün canımdan hikayeler.

 

Ellerim yüzüm, yüzüm ellerim

Söndür şu ateşi de, dökülsün pervanelerim.


Şu içimde bağıran avaza dek bağırsın

Bu heyuladan çeksin beni kurtarsın.


Bak bu kelimene gamları boğabilirim

Bedava sevmeye, es’ara dalabilirim.

 

Bu eşkiya hayatından yoksul başım vurulsun

Aç bi aç akbabalara etten sofra kurulsun.


Sabah akşam akan gürültücü maniler dursun

Söyle dünya artık, alçaklığı durulsun.

 

Basit keşmekeşler, yorgun atlar eşekler

Birbirine karışmış, altın, demir döşekler.


Açık yara yerlere merhem midir tezekler

Bundan mıdır, küstahça konup kalkmada sinekler.

 

Sözlüğümden bilinip atılıyor kelimeler

Bir garip yaşam geleneği, bölünüyor haneler.


Bazen mısra zihnime melek midir benim

Çatısında sabahın, uykusunda gözlerim.


Canavarlar yığıldı, tamtamlar asıldı yerlerine

Us ayıldı da, öyle bakıldı eserlerine.

| Dergiler, sayı 2, Şiir | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Sövgüye Hazır Değil Akşam

01 Haz 2007

Ali Şerik

Sövgüye Hazır Değil Akşam

Kuru ağaca sığınmış kuş sesini topluyorum parmak uçlarımla

antenlerini bırakıp giden özleme sarıyorum türü tükenen böceği

ağaçlarda serüvenlerini anlatabilseydi, ağlar mıydı sabahlar tarihe dokunarak

cesaretimdeki akasya çiçeğini koparmadan anlatılmıyor nedense acım

Kabuğu soyulmuş, yapraklı budak çoktan unutulmuş, katmerleşir gök gürleyişi

bakamam yüzünü yıkayan başıboşluğa, dilsizliğin kovuğunda

zülüflerimi kesip atarım ateşi yakan gönderin dibine

hüsnüyusufun goncası döner ha döner ıslanan toprak kokusunda

Vaktim yok yırtıcı hayvanların sesini toplamak için gümüş leğende

yaşam gururun başını örten değil özgürlüğün bakır kapısında

baltalanıp gitme, sövgüye hazır değil akşam, bırak bukalemun renk değiştirsin

toprağını kurutma, yola çıkılmıyor isyankârlığımı bırakmadıkça ormana

| Dergiler, sayı 2, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Bulut

01 Haz 2007

Atilla İpek

Bulut

Tel örgünün dibindeyim.

Yıldızlar yok bu gece.

Uzaktan kasabanın ışıkları,

Ve sessizliğin içinde,

Köpek havlamaları.

En sevdiğim

Aşk şarkılarına başladı

Yağmur.

Üstümdeki tenteye çarpıyor

Hüzünlü yaşlarını.

‘Merhaba’ diyor,

Lambanın altında yatan köpeğe,

O da gülümsüyor.

‘Oradan geliyorum’ diyor bana,

‘Bu şarkıları ondan öğrendim,

Onun gözyaşlarını getirdim sana,

Merak etme çabuk dön ona’

Derken ay giriyor araya,

‘Yeter’ diyor yağmura

‘Daha çok yer var,

gitmeli’.

Son damlayı dokunduruyor dudaklarıma,

Ve gözyaşlarımı katıyor bulutlarına.

Sevgili bulut!

Selam söyle ona.

| Dergiler, sayı 2, Şiir | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

İkibin’i (neredeyse) on geçtikten sonra bir Hürrem Efe portresi

01 Haz 2007

Atilla İpek

İkibin’i (neredeyse) on geçtikten sonra bir Hürrem Efe portresi
“Bugünün insanları beyinlerinin %10’unu kullandığı varsayılıyor. Bir derece artabilmesi için bin yılın geçmesi gerekiyormuış. Ben buna her kitap bir yıl öne götürür düşüncesi ile katılıyorum. Bir kişi bin kitap okursa bin yıl beklemeden beyin gücü bir derede artar diyorum.”

Hürrem EfeHollandadaki ilk aylarımdı. Yeni gelmiştim. ‘Gurbetçiler’ hakkında sahip olguğum önyargılarımı tartmak ve güncellemekte, Hollanda ve Hollandalılar hakkında önyargılar biriktirmekteydim. Hürrem Efe’yle daha doğrusu onun hikayeleriyle tanışmam da o zamanlara dayanır. Roosendal’lı olan eşimin ailesini ziyarete gittiğimde, onun ‘İkibin’e on var’ isimli kitabını küçük odadaki kitaplığı gözden geçirirken bulmuştum. Eşim ‘Bu kitabı bizim eski komşumuz Hürrem Abi yazdı’ deyince hem şaşırmış, hem mutlu olmuştum. Demek ki burada yazarlar da vardı. Kitabı hem merakımdan, hem de kitabın sade güzel dilinin akıcılığından aynı gün içinde okuyup bitirmiştim. Kitap hoştu, benim önyargılarımı da aşan bir yobazlığa, yalın ve birazda esprili bir dille savaş açmış bir yazar olduğu hemen belliydi. Kitabın adı da zaten bunun ipuçlarını veriyordu: ‘İkibin’e on var’.

Aradan neredeyse on yıl geçmesine rağmen bana bu eski komşu Hürrem Abiyle tanışmak bir türlü kısmet olmadı. Ta ki çıkaracağımız dergiyi hazırlama aşamasında, Hollanda’daki Türk Edebiyatına katkıları olan yazarlarla ilgili bir yazı dizisi hazırlama fikri doğana kadar. Sadık abi (Yemni) Hürrem Efe’nin ismini anınca hem şaşırdım hem de sevindim. ‘ Tamam’ dedim, ‘O yazıyı bana bırakın’

Böylece Hürrem Efe bu serinin ilk yazarı oldu. Hem de benim aslında yıllardır fırsatını kolladığım tanışma gerçekleşti.

Bu görüşmenin röportajdan çok tanışma ve eski günlerden sohbet havasında geçeceğini tahmin ettiğimden, randevuya kayınpederimle birlikte gittik. Onun pozitif katalizatör görevi yapacağını biliyordum.

Nisan için güzel bir gündü (Zaten Hollanda’da artık hiçbir gün ait olduğu takvim sayfasına uymuyor son yıllarda) Hürrem Efe bizi çok sıcak karşıladı ve evin arka bahçesine aldı. Hergün birbirini gören dostların sıcaklığıyla önce gururla bahçesini anlatmaya başladı.

Çokta büyük olmayan bahçesinin kenarlarına diktiği meyva ağaçlarını gösterdi, asmasından bahsetti. (Asmadan yapılan sarmalar çok lezzetli oluyormuş.)

Derken masaya oturduk ve eskilerden açtık sohbeti. İlke dergisinin yayınlandığı 90’li yıllara gittik. Fehmi Özgül’le birlikte Sadık Yemni’nin evinde kaldıkları o geceden bahsetti. O gece İlke’nin açtığı öykü yarışmasına katılmaya karar vermişler.

Hürrem EfeOndan önce de yazıyormuş aslında Hürrem Efe. 1963’te o zamanın en büyük gazetelerinden Tercüman’ın açtığı öykü yarışmasında, 1200 hikaye arasından onun hikayesi birinciliğe layık görülmüş. (İlginç olan, ilk üçün hepsinin Hollanda’dan çıkması bu arada: Fethi Kıllı ikinci; F. Atay üçüncü olmuş)

İlk kitabını 1988’de çıkarmış Hürrem Efe:”Köyden indim Hollanda’ya”. Hollandacaya da çevrilen bu kitapta Tercüman’ın Altın Kalem ödüllü ‘Birinci Kuşağın Böreği’ isimli hikayeyle birlikte toplam 19 hikaye bulunuyor. 15 aralık 1989 tarihli Milliyet Sanat dergisinde Mehmet Başaran tarafından kritiği yapılan bu ilk kitabın çok olumlu olduğu ve yazarın yeni eserinin de merakla beklendiği belirtilmişti. Yeni eser için çok beklemeye gerek kalmamış; 1990’da ikinci öykü kitabı çıkmış “İkibin’e on var”. Hemen arkasından da 1991’de üçüncü öykü kitabı: “Doğru olamaz, ya olursa”. Hürrem Efe’nin dördüncü kitabı bir roman:”İnanılır gibi değil”.

Hürrem Efe kitaplarında uyum sorunun temelinde yatan, değişimden korkan, adet ve göreneklerin, din adı altında bize yututturulan hurafelerin esaretindeki cehalete savaş açıyor. Bunu yaparken Hollandalı Türklerin günlük yaşamda karşılaştıkları durumlar birazda gülünç bir şekilde sunuluyor.

Hürrem Efe’nin hikayeleri Hollanda’da çıkan İlke, Hizmet, Damla gibi Türkçe dergilerin yanı sıra, Tercüman, Sabah, Gırgır, Elele gibi degi ve gazeteler araclığıyla geniş kitlelere ulaşmış.

Hürrem Efe toplumu aydınlatmak misyonunu, yazdığı hikayelerinin yanı sıra bir dönem‘Dost Acı Söyler’ isimli köşe yazılarıyla da sürdürmüş.

Hürrem Efe modern, ileri görüşlü, içinde bulunduğu toplumu aydınlatmayı amaçlayan, hikayelerinde açıkça mesajlar yüklü olan bir yazar. İlke dergisinde yıllar önce çıkmış bir söyleşinde etkilendiği sanatçılarla ilgili şöyle diyor: “Atatürk’ü de bir sanatçı alısak, ki bu doğrudur. Yaratıcılığın yanı sıra güçlü bir kişiliği vardır. Yaşamının sonunda dek Türk ulusunu uyandırıp çapcıl bir düzeye yükseltemek için çok uğraşmıştır. Ama biz onu yeterince anlayamamışız, o ayrı bir konu…”

Bence onun için en iyi tanımı 1992’de Damar dergisinde Mustafa Coşturoğlu yapmış:”Hürrem Efe, …Tıpkı Ömer Seyfettin gibi süreç belirleyen ve süreklilik gösteren olayları ağır çekim ustalığı ile görüntüler

İşte bu yeteneği sayesinde göçün ilk yıllarına ait o siyah beyaz resimlerin arkasındaki kaydedilmemiş hayatların hikayelerini bize miras bırakmıştır Hürrem Efe.

| Dergiler, Hollandanın Türk Yazarları, sayı 2 | 5 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Deneme

01 Haz 2007

Gülay Kaya

Deneme

Gidersin…

Herhangi bir noktadan kaçıp kurtulmak, herhangi bir noktaya varmak, çoğun gidişi kamçılayan bir neden, hazırlayıcı süreç ya da gidilen yerde bir bekleyen olmasa da salt gitmek için gidersin.

Kendini bulmanın tek yolu üzerine giydirilen, giydirilmek istenilen gömleklere boş verip, yalnız-lığın sunağında bir kez daha ruhunu, ruhunla birlikte geçmişini kurban etmek ve gitmektir.

İsminden, ailenden, sorumluluklarından, önyargı ağlarının çepeçevre sardığı kör düşünceli in-sanlardan, dost zannettiklerinle düşman bildiklerinden, dahası aşktan, sevgine karşılık görmediğin ve sevildiğini hissettiğin anda ise, sana en doğru gelen ilk tepki kaçmak olduğundan gidersin.

Bir yerden başka bir yere, bir duygudan ötekine taşınmaktasındır şimdi. Ucu bucağı sisli bu taşınma edimlerinin kendi iradenle değil de başkasının isteğiyle gerçekleşmesi sindirilmesi en zor ol-andır belki. Bilinmezliğe sürüklenmenin bıçak sırtı denli kesici gerçekliğine bulandığında duyduğun derin irkilti ve dehşetle verdiğin ilk tepkidir kaçmak.

Karmaşa heyula gibi yükselen devasa boyutlu yabansıl ağaçlar pangeasıdır. Türevlerine eklem-lendiğinde son derece boğucu, yıldırıcı ve yıkıcıdır. Epritir ruhunu. Kaçınılmaz bir yorgunluğun sivri tır-naklı pençelerine atıverir seni.

Gidersin…

Dönüşsüzlüğün tatminkâr hazzına çoktan uymuşsundur. Ruhunu kanırtan sıkıntı kancalarını söküp atmış, bir domuz böğürtüsü gibi ipince ve bir toplu iğne ucu kadar sipsivri çığlıkları duymaz ol-muşsundur artık.

Bir ülkeden bir başka ülkeye göçtesindir. Ağaçlara ilkbahar yürür, yaz devrimi kışa el verip sonbahar transit bir tren gibi dökülürken toprağa bir şehirden ötekine göçmekte, zamanın sabah, öğle, akşam ve gece vagonlarında dönenmektesindir gene.

Kekre bir gülüşle fark edersin ki gitmenin doyurucu bir sonu yok.

Sisyphos’ dan farkın olmadığını anlamışsındır çoktan. Senin kayan yola çıkmadan evvel zama-nın sunağına kurban verdiğin ruhun ve her çıktığın yolculukta yonttuğun yalnızlığındır.

Onlarca kaçışın seni kurtuluşa taşımadığını, geçmişinin silik gölgene bağlı zilli çıngıraklı teneke-lerden ibaret olduğunu, gölgeni asla bırakmayacağını sen onlarca şehir dolaşıp onlarca karaktere bü-ründükten ve bir sonraki için yola düştüğünde anlarsın.

Bir kalebentsindir. Ruhunun duvarları arasına sıkışıp kalmış bir mahpus…

Dirimselliğini taşıdığın şehirlerde türlü hikayeler kurgularsın. Bohem, sefil bir hayat tarzıdır bu bazen. Senden öncekilerin ayak izlerini ve kokularını takip edersin. Loş kahveler…kaknem meyhaneler, kusmuk, sidik, alkol ve meni kokulu yerler…Esrar, afyon, apsent yoldaşlık eder varlığına. Bir kadının ter, parfüm ve yoğun meni karışımlı defalarca sondajlanmış apış arasında kanatlanıp uçmaktasındır şimdi. Bulanık zihnin şafakla aralandığında yola çıkmadan evvel kurguladığın hikayenin aslında bu ol-madığını acıyla, içe dönük yoğun bir düşünceyle kavrar, bir süreliğine daha zamanın senin için kur-guladığı o hikayede rol almayı sürdürürsün. Karanlık bir mecraya akmaktadır yaşamın.

İmge keseciklerin kilometrelerce yükseklikten yere çakılıp patlamıştır zaten.

O kesecikleri patlatan gerçeklik seni kusmuştur.

Dönüşsüzlüğün gerilimindesindir.

Aslında kaçmanın kurtuluş olmadığını, her şeyin daha beteri olduğunu ve o beter hikayeye çoktan yapıştığını geç de olsa anlamışsındır.

Ruhunu kanırtan sıkıntı kancaları oradadır. Ve çığlıklar…

Devasa dalgaların uzun gıcırtısı…

Hiçliğin buğu perdesi…

Gidersin…tutunamadığın bir yerden karanlık, sonsuz bir zaman dilimi kadar uzak başka bir yere.

| Dergiler, Öykü, sayı 2 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

MANOLYA

01 Haz 2007

Cansu Aksu (Janus)

MANOLYA

Bana ben seni seçtim demesinden önce başlamıştı her şey. Nasıl olur da ikimiz bir olup bulutları aşabilmiştik. Seçmek tonlarca ağırlık sırtlanmak değil midir? Seçmek insanın elini silindirin altına koyması değil midir? Ama aşmıştık işte bir kere. Bizi buna rağmen hafifleştiren şeyi bir unutsam? Unutmak ince bir buzun üzerinde fil gezdirmek aysız gecelerde.

Manolya’nın dediği gibi: “Şimdi geceleri nasıl uyuyacağız?”

O her zaman bana değil manolyaya inanmıştı. Ben söylüyorum sanmıştı. Benim manolyayı dinlediğimle aynı olamaz dedim. Anlamak istemedi. Gözlerini kapatıp bir yalan da ben söylemişim dünyada çok mu dedi? Hayır bu yalan uzun sürmeyecek gibi. Karşısında olduğum şey bu sefer ben değildim. Başkası! benim oyunumda bir başkasına yer yok bebeğim demek istedim.Ama başka başka konuştum işte! Ona rolünü söyledim. Tek tek her satırı, kelimeyi, kelimenin aralarındaki boşluklara sinmiş manayı not etti. Bana tüm ayrınıtılarıyla üç kez yineledi. Bu yüzden aklımda hiçbir şey kalmadı. Belki de hepsi olmaması gereken gerçeksiz bütün bir inanç.

“İnsan psikolojisinden iyi anlıyorsun” dedi.

Seçilmek istemedim. Çünkü seçilmemin yokuş aşağı kaymak gibi kolayca ve kendiliğinden olması içime sıkıntı veriyor. Bunu bir gün yitirirsem ardından ağıt yakarım, ama şimdi bıkkınım. Bıkkın olma lüksüm var böylesine. Artık beni bulamazsın. Ve o arka sokaklarda sensiz dolaşmak çok acı verici sen varken. Bilmiyorum yok etmem mi gerekir?

Diyemedim. Ama sezmişti. Diyebileceklerimin tümünü. .

Uzunca baktı. Kelimelerin bitimi yakın dercesine.

Acımı gizleyerek bir günah gibi güldüm.

Geriye doğru istediği hayatı benim için artık bir cezaydı.Artık hafifliğin cezasına bırakmıştım kendimi, yalnızken o sahte uçuşlardan sıyrıklarla kurtulduğum gibi kurtulamayacaktım Ağır yaralı ama elmasa dönmüştüm yüzümü…Güneşin doğduğu yerden geliyordu. Atiye yüreyeceğim o halde dedim ve elimi uzattım.

Arka sokaklarda birlikte yürümenin hayalini bir süre daha kuracağımı bilsem de !

Hem geçmişte, hem de gelecekte aynı anda varım dedin bir keresinde. An yok oldu. Bu ansız beraberliğimizin paslı sızısı. Hayal kurmak bu denli gıcırtılı ve hüsranlı olmamalı.

Arka sokaklar bittiğinde belki yine görürüm yüzünü.

| Dergiler, Öykü, sayı 2 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Pembe Lanet

01 Haz 2007

Nazan Bilen

Pembe Lanet

Kapıyı yeni tanıştığı anahtarla kolayca açtı. Burnuna gelen ilk koku küf ve eskimişlik kokusuydu. Duvarlar modası çoktan geçmiş bej zemin üzerine çiçek desenli kağıtla kaplıydı. Küçük, loş koridorun sonundaki tuvalet ve banyo kahverengi, turuncu karışımı mat fayanslarla bezenmişti.

İki yıl önce de yine internette ucuz bir ilan görmüş ve birkaç haftalığına bir dağ evi kiralamışlardı. Bu seferki ev ilanda bahsedildiğinden daha küçük, daha eski ve köhneydi. Fotoğrafta görünen harika şömineden eser yoktu. Kocaman abajurların üzeri lekeli, ampulleri bozuktu. Bir ihtiyaç anında ulaşabilecekleri en yakın ev en az beş kilometre uzaklıktaydı.

Pencerelerden birini sonuna kadar açıp kendini tozlu koltuklardan birinin üzerine bıraktı. Cengiz birazdan elinde bavullar gelirdi. İçeri adımını attığı anda kendisini dinleyip annesinin deniz kıyısındaki evine gitmediklerine pişman olacaktı.

Ertelenmekten patlayacak hale gelen mesanesinin ısrarlarını yeni duymaya başlıyordu. Araba yolculuğu fazla uzun sürmüştü. Her zamanki gibi birkaç yanlış yola sapılmış, kendisinin iyi harita okuyamaması ve Cengiz’in dalgınlığı üzerine minik tartışmalar yapılmıştı. Daracık ve ürkütücü derecedeki virajlı yollarda yokuş tırmanırken kendini fazla sıkmaktan başı ağrımaya başlamıştı. Bir an önce çişini yaparsa rahatlayacaktı. Yerinden kalkmaya çalışırken koltuğun üzerinde yanı başında bir kapak olduğunu farketti. Tahtadan yapılma, oval, beyaz bir kapaktı. Hatta kapak değil, bir klozetti. İsterse çişini oraya da yapabilirdi. Zaten o kadar bitkindi ki karnındaki sıvı kamburu buraya boşaltmakta hiçbir sakınca görmedi. Cengiz’in de geleceği yoktu zaten. Yine kıymetli arabasının ön kapağını açmış, onunla haşır neşir olmaktaydı herhalde. İlk çıkmaya başladıkları zaman olsa koşa koşa gelir, daha kapıdayken soyunmuş olurdu.

Kot pantolonunu sıyırıp ne olur ne olmaz diye kazağıyla görünen yerlerini örtmüş inceden inceye çiselerken önündeki koltuğun üzerindeki boşlukta televizyondaki karıncalanmaya benzer bir şey olmuş, göz açıp kapatıncaya kadar karşısında oturan yaşlı bir kadın belirmişti. Üzerinde pembe bir kazak vardı. Pembeden nefret ederdi. İnsanlar bu renge kaldıramayacağı sorumluluklar yüklerdi. Annesi renklerden laf açıldığında kendisinin de çocukluğunda pembeyi çok sevdiğini, hatta gözlerin ne renk diye soranlara pembe yanıtını verdiğini anlatırdı.

O pembe üzerine anı bohçalarını beyninin şimdiki zaman alanlarına yaya dursun, kadın elinde örgüsü, tıpkı üzerindeki kazağın aynısını örmekle meşguldü. Bu kadın buraya ne zaman gelip oturmuş, eline bu kalın şişleri ne zaman almıştı? Kendi ailelerinde elörgüsü babaannesiyle birlikte gardroplarına veda etmişti. Kazaklar, yelekler çocukluk fotoğraflarında kalmış, her geçen yıl biraz daha solmaktaydılar.

“Gözlerinizi kapatır mısınız, ya da sırtınızı döner misiniz, hatta defolup gider misiniz? Lanet olsun!” diye bağırdı.

“Her lanet bir diğerinin davetcisidir unutma.” dedi kadın. Duvar kağıdıyla aynı renk olan dişlerini göstererek güldü.

Hızla pantolonunu çekip fermuarını kapattı. Gözleri sifonu aradı, ama görünürde ne bir klozet ne de bir sifon vardı.

Karşısında oturan kadına tekrar döndüğünde kadının yanında yaşlı bir adamın peydahlandığını gördü. Edi ile Büdü Şakire Dudu muydu bunlar? Adamın yanakları elma gibi kıpkırmızıydı. Kadının yağdırdığı korkak ıslatanın aksine adamın yağdırdığı çocukluğunun elmalı şeker anılarıydı. Yok, karı koca olamazlar diye karar verdi. Adam eski Türk filmi deyimiyle ton ton bir amcaya benziyordu. Ne de olsa kırmızı pembe gibi uydurma ara bir renk değil, kalıbımın, kalbimin, kanımın rengidir diye avunmaya çalıştı.

“Renklerde takılıp kalma, mekân tasvirin iyi değil. Hep aynı şeyi yapıyor, izlekleri fazla uzatıyor, dizlerini fazla kırıyorsun. Biraz cesur ol.” dedi adam kendisinden beklenmeyecek kadar genç ve dinamik bir sesle.

O ortaya çıktığından beri yaşlı kadın kocaman oyuncak bir bebek gibi koltukta oturmaya devam ediyor, ama hiçbir hareket belirtisi göstermiyordu.

“Biliyorum eskiden daha cesurdum. Yirmi yaşımdayken korku nedir bilmezdim. Şimdiki aklımla tekrar yirmi olsaydım, ya da sizinle daha evvel tanışsaydım…” dedi. Kendisini acıklı bakan bir köpek yavrusu gibi hissetmişti birden.

“Dağılma. Bir noktaya odaklan. Hareketleri daha iyi gözlemlemeli, tavır tasvir üzerinde de çalışmalısın.”

“Ama daha doğru dürüst başlamadım bile. Kurduğunuz cümleler Kung fu’yla edebiyat arasında gidip geliyor. Önce hikayeyi bir kurup bir bırakacak, yürümeye başlarsa serim üzerinde oynamalar yapacaktım.”

Ağzından çıkanlar düşünmeden söylediği sözlerdi. Ezberlediği hazır bir metni okur gibiydi. Cengiz’le birlikteyken de bunu sık sık hissederdi. Deja vu’ nun deja laf olanıydı sanki. Deja dit.

Sahi Cengiz nerede kalmıştı? Alt tarafı arabadan bir iki şey alıp gelecekti.

“Cengiz buraya pek uymuyor. Yanımda oturan kadınla ne yapmayı düşünüyorsun?

“Salça.”

“Hani şu kilo almamak için ekmeğin üzerine sürüp yediğin yağsız biber salçasından mı?”

“Evet, kadının bende yaptığı ilk çağrışıma uyan kelime bu. Aklımdan geçenleri okuyabiliyorsanız benim iyi bir okuyucum olmanız gerek.”

O sırada bedenine baktı. Kendisini ilk defa görüyor gibiydi. Bunca şeyi konuşurken hiç hareket etmemişti. Bu hiç ona göre değildi.

“Yatak odamda duvar köşeleri bomboştur. Uzanıp dakikalarca o köşeleri izlerim. Duvarlardan köşelere doğru hep bir şeyler çekiliyormuş, köşelerden dışarı bir şeyler sızıyormuş gibi gelir. Sakın siz de o köşelerden birinden çıkıp gelmiş olmayasanız?” diye sordu karşısındaki duvarın en solundaki boş köşeyi işaret ederek.

“Aslında benim en çok merak ettiğim esas kimin kimin oyununda olduğu. Esas oyuncu kim? Sen mi, ben mi?”

Bunu kendisi de hep merak ederdi. Ama yaşlı adamla karşılaşana kadar bu soruyu genelde ona en yakın hissettiği insan kimse onunla kurardı. Mesela son birkaç yıldır Cengiz’in hayatında herşey ters giderken kendisinin bütün işlerinin yolunda gitmesi, hayallerinin teker teker gerçekliğe soyunması daha etkili yaşamak veya amacına uygun çalışmak gibi kendine-yardım kitaplarına yakışan kavramlarla açıklanabilir miydi? Kendisinin işleri yolunda gidiyor diye başrol oyuncusu sayılabilir miydi? Ya da kendi özel gerçekliğinin ebedi kraliçesi. Bu durumda bir yerlerde bir irade idare dairesi olması gerekti. Oraya girip çıkan, evini, işini, kısacası küçük evrenciğini denetleyen görünmez yanından nasıl haberi yoktu? Bir süre önce izlediği What the bleep do we know ve onun ikinci bölümü olan Down to the rabbit hole isimli belgeselleri izlediğinde kafasında uçuşan bazı soru işaretlerini taşlaştırmış küçük bir kararsızlıktan sonra taşları bilgi zeminine değil de sezgi zeminine yerleştirmişti. Üzerlerine basıp yürüdükçe kalbi etinden kanından sıyrılıyor başka bir anlama bürünüyordu.

Şu anda yaşadıklarını döndüğünde bir arkadaşına anlatsa ilk soru:

a- Kız dağda sihirli mantar mı yedin yoksa?

b- Aman sende şizofreni başlangıcı olmasın?

c- Kızım bütün tatil boyunca fosur fosur uyumuş, sadece rüya görmüşsün herhalde.

gibi şeyler olurdu. Yaşadıklarının başkaları tarafından kayda değer sayılabilmesi için elle tutulur, gözle görülür olması gerekiyordu. Çevresi gerçek kaydı tutan insanlar güruhuydu.

Salça kelimesi tam manasıyla her şeyi berbat etmişti. Salçadan savrulmuş nerelere gelmişlerdi. Adam öylece hiçbir şey yapmadan beyninden transit geçenleri gümrük kontrolüne tabii tutuyordu.

“Pes doğrusu.” dedi adam dudaklarını kıvırıp başını hafifçe sallayarak. İçinden hala Cengiz’i bekleyip duruyorsun. Peki o zaman Hem konuşup hem bekleyelim. Bu arada oda peyda olanlarla dolarsa şaşma ama. Eğer bütün bu kargaşadan uzaklaşmak istersen sırtını dönüp arkana bakmadan kapıyı çekip gidebilirsin de.”

“Ama hareket edemiyorum ki, nasıl gideceğim? Hem monologlarınız neden paragraflar kadar uzun?”

“Değişiyorum. Kendim değişirken senin hikayeni düzeltemem ya. Geri sayım her an başlayabilir. Yani hareketsizliğe çekilebilirim.”

“Ama hikaye ne olacak? Odaya tekrar girmek istiyordum.”

Adam bu defa cevap vermedi. O da kadın gibi kocaman bir oyuncak bebeğe dönüşmüş, kırmızı yanağı pembeleşmişti. Pembe iyiye alamet değildi. Hem kadın her lanet bir diğerinin habercisi diyerek belki de bunu kastetmişti. Adamın rengi değişmeye başlayan kazağı tam pembeleşmeden burdan toz olmalıydı. Kim bilir belki iki pembe bir kırmızıyı götürür ya da üçüncü bir pembeye alan yaratırdı. Patlamış mısır gibi ortaya çıkan bu ne üdüğü belli olmayanların gerçekliğini deforme etmeleri bir yandan iyiydi, ama kanıt olma özelliğinden öteye gidemezlerdi.

Önce ellerini kımıldattı. Kollarını kaldırdı. En zor ayaklarıydı. Altlarında demir varmışcasına ağırdılar. İlk adımı atması epey zor oldu, ikinci biraz daha hızlıydı. Üçüncüde normale döndü. Kendini bildi bileli hiçbir yere ait olmama duygusuyla yanıp tutuşmuştu. Her an yanıbaşında elini uzatsa yırtıp açabileceği bir delik, bu deliğin ötesinde de esas ait olduğu yer varmış hissiyle sürekli haşır neşir olmak yüzünden yeterince dünyakâr olamamaktaydı. Eğer oda bu kadar tekinsizlik kırıntısıyla dolu olmasa buranın o deliğe açılan bir kapı olduğunu düşünebilirdi belki. Oysa şimdi normalde kaçmayı yeğlediği o hayata dört nala geri dönmek istiyordu. Babaannesini düşündü bir an, Akdeniz fırtına, al pırtını sırtına deyip kapıya koştu. Kapı yine kolayca açıldı.

Dışarısı serindi. Cengiz az ileride küçük bir kulübenin önündeki, lacivert tulumlu, kasketli, yaşlı bir adamla ayak üstü sohbet ediyordu. Onların biraz ilerisinde kocaman siyah beyaz bir inek otlanmaktaydı. İnek bir iki adım ilerlediğinde arkasında pembe kazaklı, dizlerine kadar uzanan siyah plastik çizmeler giymiş yaşlı bir kadının durduğunu gördü. Kadın içten bir tavırla el salladı. Kararsız adımlarla kadının değil de Cengiz’in yanına gitti.

“Ah geldin mi canım.” Dedi Cengiz. Bir eliyle sırtını sıvazlarken: “Ben de nerde kaldın diye bakmaya gelecektim.”

Ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki Cengiz’in yanaklarının pespembe olduğunu gördü.

“Soğuktandır mutlaka.” diye düşündü.

| Dergiler, Öykü, sayı 2 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Kerim Dede

01 Haz 2007

Ayça van Ingen

Kerim Dede

Yıldız hanım yatak odasının tavanına bakarak yatağında uzanırken kaderin kendisine oynadığı oyunlardan başka bir şeyi düşünemiyordu. Bir kadın daha ne kadar talihsiz olabilirdi ki? Hoş bir kadındı, hatta bir zamanlar çok güzel sayılırdı. Gençlik hayallerini düşünerek alaylıca gülümsedi, bu derin yüz çizgilerini daha da belirginleştirdi.

‘Ne kadar da hazırlıksızmışım hayata…’ diyordu bir ses, ‘Hadi canım, insan ne kadar hazırlanabilirki… Gençken bir ömrü çile çekerek geçirmeye kim hazırlar kendini? Sen tımarhanelere düşmediğine şükret.’ Diyordu bir başkası.

Sonra, gelip geçen yılların kendisine bıraktıklarının hesabını yapmaya başladı ince ince: Vazgeçmenin ve veda etmenin her aşamasından geçmişti. Altı doğum sonucu pörsümüş bir vücut, ardından gelen sonsuz hayal kırıklıkları, ve altı minik mezardan başka birşey değildi yavaş yavaş geçmiş olmaya başlamış gençliğinin mirası.

‘Hayat bu muydu yani? Ben almasaydım mersi.’

Yıldız hanımlarının sağlıklı doğan çocuklarının tümü kırkını çıkarmadan ölmüştü. Belli bir hastalık belirtisi göstermeyen bebekler, bir kaza da olmaksızın, aniden, göçüp gidiyorlardı dünyadan.

Başta bebeklere gerektiği gibi bakamadığı konusunda kendisini suçlayan kayınvalidesi Melahat Hanım ve görümceleri, son üç doğumda cümbür cemaat el birliğiyle bebekleri yaşatmak için konakta birlikte kaldılarsa da bu bir işe yaramamış, bebeklerin kırkı çıkmadan eceli gelmişti. Hekimler çaresiz kalmış, eczacı kocası da olup akıl erdirememişti. Gençliği elinden akıp gitmiş, neredeyse her bebeği toprağa vermişlerdi. Kabusun sonu gelmeyecek gibiydi.

Şimdi ise yatağının yanındaki beşikte kendi kanından bir çocuk değil, anası doğumda ölmüş, uzak bir akrabanın bebeği yatmaktaydı. Belki buydu yazgıları, kısmetleri bu kadardı. Bu anasız bebeğe analık edip avunmalıydı. Babası utanç içine bebeği onlara bırakırken anasının yedisi çıkmıştı ve adamcağız sürekli ağlayan bu yavruya bakamayacağını kesinlikle anlamıştı. Bebek Yıldız Hanım’ın kollarına geçer geçmez ağlamayı kesmiş, sanki kurtulduğunu anlamış gibi bakmıştı. Yıldız Hanım’ın kayınvalidesi de bunu iyiye yormuş, bebeği almalarını onaylamıştı. Bu çocuk Yıldız Hanım ve Hikmet Bey’e uğur getirecekti, kesinlikle emindi.

Çocuğu olmamasından çok karısının gün geçtikçe solmasına üzülen Hikmet Bey ise buna dünden razıydı zaten. Karısını deli bir aşkla seviyordu ve onsuz kesinlikle yaşayamazdı. Varsın çocukları olmasındı ama Yıldız hep yanında olsundu. Evlendikleri ilk yıl gibi akşamları bir kadeh rakısının yanında ‘Zeytin gözlüm sana meylim nedendir’i söylerken ona gülümsesini, oturma odasında yemek masasını çektikten sonra birlikte dans etmeği nasıl da isterdi. O günleri geri getirmek, karısının mutlu olduğunu görmek için herşeye, ama herşeye razıydı Hikmet Bey.

Kapı ziliyle düşüncelerden sıyrılan Yıldız Hanım beşikteki bebeği tekrar kontrol etti, battaniyesini dikkatle düzeltti ve aşağı indi. Çarşıdan gelen Melahat Hanımı içeri aldı. Konuşarak akşam yemeğini hazırlamaya başlamışlardı ki Yıldız Hanım nedense bebeğe tekrar bakmak istedi, ya acıktıysa, ya ağlıyorsa? Yukarı çıkarken kayınvalidesinin acıyarak bakan gözlerini üzerinde hissetti ve ürperdi.

Yukarıdan gelen çığlıkla irkilen Melahat Hanımın gözleri yaşlarla doldu, elindeki su dolu kristal bardağı yere düşürdü. Bardak yerde bir anda tuzla buz oldu, kırık bardağın sesi Yıldız Hanım’ın çığlıklarına karışarak evde yankılandı. Gözlerinden akan yaşlarla tahta merdivenleri ıslatarak yukarı çıktı Melahat Hanım. Gelini ölü bebeği bağrına basmış deliler gibi ağlıyordu. Melahat Hanım onun bir an gerçekten aklını yitirdiğini zannetti. Gelininin yanına otudu ve ağlamaya devam etti. Gelin kaynana Hikmet Bey gelene kadar ağladılar.

Şimdiye kadar teşhisi konmamış ırsi bir hastalıktan şüphelenen Hikmet Bey evlatlık alınan bebeğin de ölümüyle bu işin içinde aklının almayacağı şeylerin olduğunu düşüneye başlamıştı. Sabrının sınırına ulaşmıştı.

Bebek diğer bebeklerin yanına gömüldü. Karı koca onun için de en az kendi çocuklarına ağladıkları kadar ağladılar, bir defa daha yıkıldılar.

Komşularından Lalenaz Hanım’ın cenazeden hemen sonra ‘Lanetlisin sen, doğurduğun değil eline aldığın bile yaşamıyor’ sözü Yıldız Hanımı yaralamış, kayınvalidesinin olaya ‘Hanım hanım, haddini bil. Allah verir Allah alır, sana mı kaldı tasası. Sen kendi işine bak.’ diyerek müdahalesi de ızdırabını azaltamamıştı.

Gerçekten lanetli miydi acaba? O zaman bu laneti çözmenin bir yolu yok muydu? Acaba büyü ya da nazar olmasındı? Gençliğinde çok isteyen olmuştu kendisini, acaba kızgın bir damat adayı? Kıskanç bir komşu ya da arkadaş? Hiç aklı ermezdi ki bu işlere. Kim bilirdi ki bunu? Hikmet bey ve Yıldız Hanım samimi müslümanlardı. Hayatında hacıya hocaya türbeye yolları düşmemişti. Gidemezdi de, giderse Hikmet Bey bundan rahatsız olur, karısının buralardan medet ummasını asla istemezdi.

Yoksa bir şekilde deneniyor muydu? Yüce Rabbim peygamberlerini bile denemiyor muydu? Bilmediği tek şey ne kadar sabretmesi gerektiğiydi. Bundan sonra çocuk yapmalı mıydı yoksa kaderini kabul edip ömrünün geri kalan kısmında bebeklere el sürmemeli miydi? Bebeğin ölümünün sekizinci gününde bunları düşünerek ‘Rabbimin işaretleri keşke daha bariz olsa…’ diye aklından geçirirken köşkün kapısı çalındı.

Kapıyı açan Yıldız Hanım karşısında ihtiyar bir kadın duruyordu. Sıcak yaz gününe göre çok kalın, eski bir hırka ve bir şalvar giymişti. Bastonuna dayanmıştı. Giysilerinin ve baş örtüsünün eskiliğinden dilenci olduğunu çıkardı Yıldız Hanım ama kovmayı aklından geçirmedi. Yaşlı bir kadını kapıdan kovmak insanlığa sığmazdı.

‘Evladım yeğenimin evine gidiyordum, sokakları karıştırdım. Allah rızası için şu adrese bakıver nasıl giderim, nasıl bulurum bir yol gösteriver.’

Uzatılan kağıdı alan Yıldız hanım eciş bücüş harflerle yazılı adresi çıkaramadı, yakınlarda bir yer olamazdı.Tam bunu ihtiyara nasıl söyleyeceğini düşünürken ihtiyar:

‘Uzaktan geldim, susadım, bir bardak suyun var mı?’ diyerek düşüncelerini böldü.

‘Gel teyze içeri gir bir soluklan, nasılsa buluruz senin adresi.’ diyerek içeri aldı ihtiyarı. Evde kimse yoktu, ama çekinmedi Yıldız Hanım, yaşlı bir kadından ne zarar gelebilirdi ki? Kafa dinlemek için tüm akrabaları yollamıştı ama yaşadıklarından hiçbir fikri olmayan şu ihtiyarın varlığı onu mutlu etmişti. Bu kadın ona acımıyor, tüm bebekleri elinde öldüğü için onu gizliden suçlamıyordu. Bu ihtiyarın karşısında başı dik durabiliyor sanki bütün üzüntüleri o yaşamamış gibi davranabiliyordu.

‘Teyze, taze böreğim var, yer misin?’ deyince ihtiyar itiraz etmedi. Yıldız Hanım hıncını mutfaktan çıkaranlardı. Mutfak onun tapınağı, yemek yapmak bir ibadetti sanki. Yemek yaparak rahatlar, kendini bulurdu. Kısmetine düşen ıspanaklı, peynirli börekleri, yanında gelen ayranı büyük bir iştahla mideye indiren ihtiyar ardından gelen çay ve kadayıfa da hayır demedi. Kalın beyaz kaşlarını kaldırarak sordu,

‘Çocuğun var mı evladım?’

Lafın gelişi sorulmuş bir soruydu elbette. Sanki bir anda gökten düşen dev dolu taneleri gibi inmişti soru Yıldız Hanımın üzerine. Ne diyebilirdi ki? Durdu, durdu. Sohbetlerinin üzerindeki perde bir soruyla kalkmış, takke düşmüş kel görünmüştü. Bir anda hıçkırıklara boğuldu Yıldız Hanım.

Kendini toparlayınca geçmişini bir bir anlattı, anlattıkça zehrini akıtır gibi rahatladı. Yedinci bebeği anlattıktan sonra kendini çok daha iyi hissetti, kırmızı gözlerindeki yaşları sildi.

Sonra da sustu.

Tek kelime etmeden onu dinleyen ihtiyar boğazını temizledi, elindeki çaydan bir yudum daha aldı, sakindi. Konuşurken kırışıklıkları daha bir belirginleşiyor fakat bu ihtiyarı çirkinleştirmiyordu, yüzünde birbirinin üzerine binmiş sayısız çizgi onu gerçekten güvenilir kılıyordu.

‘Güzel kızım, beni dinle şimdi iyice. Allah’tan umut kesilmez. Bundan sonra hamile kalırsan, kalırsın da, yaşın daha genç. Bebeni doğar doğmaz kapıya koy. Gelip geçenlerden hayırlı bir kul onu bulacaktır. Sonra bu bebeği bulan kuldan satın al. İstediği parayı ver ve al bebeni. Sonra da bebeye satın aldığın adamın ya da kadının adını koy. Allah ömür verirse beben yaşar. Unutma Allah’ın dediği olur.’

Yıldız Hanım şaşkınlık içinde kadını dinledi. Ömründe böyle saçmalık duymamıştı. Bu nasıl bir hurafeydi acaba, acaba bu ihtiyar onunla ve onun çaresizliğiyle mi dalga geçiyordu? Kadının yüzünde alay etmenin yaramaz gölgesi yoktu, aksine çok ciddi ve aydınlık bakıyordu. Nur yüzlü bir teyzeydi işte. Yoksa acaba rüyada mıydı? Kendisine bu acaip öğütü veren, nereden geldiği belli olmayan bu ihtiyarı kovsun mu, ona teşekkür mü etsin bilemedi. Tekrar bir çocuğu olsa herhalde doğar doğmaz kapıya koymayı aklından geçiremezdi, Hikmet Bey de kesinlikle karşı çıkardı bu fikre. Herkes artık kesinlikle aklını yitirdiğini düşünürdü. Aklının sağlam bir tarafı kalmamıştı ya, tam isabet olurdu. Milletin ağzına iyice düşerdi. Derin bir nefes aldı ve onu yavaş yavaş verdi.

Teyzeyi geldiği yere yollama vaktinin geldiğini düşündü. Bir araba çağırttı.

Arabacıya üzerinde adres yazılı kağıdı verdi, bu adrese ne kadar tutacağını sordu.

Sonra teyzenin avucunun içine para sıkıştırdı.

‘Bizde adettir, ziyaretçilerin yol parası verilir, buradan arabacının parasını verirsin’ dedi. Teyzeye verdiği para arabacının söylediğinin üç katıydı.

Sonra eve dönüp akşam yemeği için hazırlık yaptı.

Bu günden tam bir buçuk yıl sonra karnı burnunda Yıldız Hanım ve doğum için gelen kayınvalidesiyle iki görümcesi, oturma odasında sohbet ediyorlardı. Diğer kadınlar dilencilerden bahsederken neden sonra Yıldız Hanım’ın aklına kapısına gelmiş o ihtiyar geldi. Halbuki dilenci değildi ki o, yeğenine giderken yolunu kaybetmişti. Akça pakça bir kadındı. Yok canım, dilenci öyle mi olurdu. Birden Yıldız Hanım ihtiyarın öğüdünü hatırladı.

‘Ne düşünüyorsun, yine mahsunlaştın’ diye sordu küçük görümcesi Nejla.

‘Size birşey anlatacağım ama aramızda kalacak’ dedi Yıldız Hanım. Ateş gibi parlayan gözlerinde hırs ve umut vardı.

İhtiyarın söylediklerini bir solukta anlattı. Ama anlattıktan sonra pişman oldu. Odadakilerin yüzüne her türlü alaya hazırcasına fakat sabırsızca baktı.

‘E madem öyle bir deneyelim bakalım, ne kaybederiz ki?’ Dedi Melahat Hanım. Allah biliyor ya ilahi bir müdahale olmadan bu bebeğin yaşama şansı olduğuna pek de inanmıyordu. Gelinin başına gelenin akla yatar açıklaması yoktu zaten, belki bu hurafe manevi güç sağlardı da… En sonunda bir erkek torunu yaşardı. Bir erkek torun… Hadi inşallah.

Birkaç gün sonra sancılanan Yıldız Hanım gerçekten de toplu, al yanaklı, güzel mi güzel bir erkek çocuk doğurdu. Dışarıda o güne kadar hiç yağmamışcasına kar yağıyordu.

Önceden konuşulduğu gibi Hikmet Bey sudan bir bahaneyle güç bela ev dışına yollandı, uzun bir müddet gelemesin diye iki kızkardeşi de yanında gitti.

Melahat Hanım bebeği kat kat kundaklara, battaniyeye ve yünlü giysilere sardı. Bismillahlarla evin önündeki kaldırıma bırakıp gözleme deliğinden torununun isim babasını beklemeye başladı. Soğuk yüzünü birkaç saniyede içinde bıçak gibi kesmişti. Zavallı bebeği bu soğukta resmen sokağın ortasına bırakmıştı. Ancak o zaman ne yaptığını farketti, inşallah zatürre olmazdı bebecik. İçinden bebeği bir kadının bulmaması için dua ediyordu. Yoksa torunu bir ömür boyu kız ismi taşıyabilirdi, zaten Hikmet Beye ne anlatır nasıl açıklarlardı çocuğa kız ismi koymak istediğini. Bu planın başarısı bebeği bir erkeğin bulmasına bağlıydı.

Bebek, çok geçmeden, yoldan tesadüfen geçmekte olan bahçeci Kerim Dede tarafından bulundu. Bu yaşlıca adam çevredeki evlere bahçıvanlık yapar, kendi başına geçinir giderdi. Evlenmemişti, herkesce iyi tanınır, çevrede sevilir ve sayılırdı. Toprak işinde uğraştığı için dinç kalmış bir ihtiyardı.

Etrafı kolaçan eden Kerim Dede kaldırımda kat kat kundaklar içindeki bebeğe bir anlam veremedi. Aklına Yıldız Hanım’ın yine şişmiş karnı geldi, acaba doğum yapmış mıydı? Yaptıysa niye sokağa koymuştu ki bebeği, acaba hepten delirmiş miydi kadıncağız? Bebeği yerden aldı, Hikmet Beylerin kapısını çalar çalmaz, Melahat Hanım kapıyı açtı.

‘Hayırdır inşallah bebeği sen buldun ha Kerim Efendi?’

‘Yıldız kızımızın mı acaba?’

‘Orasını sorma da, sen söyle bebeğe kaç para istersin?’

‘Ne diyorsun hanım?’

‘Kaç para istersin bebeğe?’

‘Bu bebeğe mi?’

‘E tabi kaç tane bebek var. Sen olurunu söyle hemen alayım.’

‘Olur mu öyle şey, hiç bebek alınıp satılır mı?.’

‘Satılır, satılır, sen hakkını söyle.’

Kerim efendinin aklı karışmışsa da, şu ihtiyar yaşında köşede iki kuruş parası yoktu ve açıkcası gelecek yıllarda gençleşmeyeceğini çok iyi biliyordu. Köşede ufak bir birikim, kara günde ilaç gibi gelebilirdi. Belki adam gibi yakacak alır, karlı kışı rahat geçirirdi. Belki bir palto bile…

Düşüncelerden çabuk sıyrılıp aklına gelen ilk parayı söyleyiverdi. Nereden çıkmıştı ki bu kelimeler? Onun ağzından mı? Arsızlığına kendi de şaşırdı.

Melahat Hanım pazarlıksızca elindeki çantadan ihtiyarın istediği parayı çıkartıp, avucuna saydı. Bebeği aldı, hayırlı günler dileyip içeri girdi.

Kerim Dede kapanmış kapıya baka kaldı. Bir şey anladıysa arap olsundu. İşin garip tarafı kadın paraları avucuna sayarken sanki içi rahatlamış, haram para alıyor hissi duymamıştı. Banknotlar avucunu ısıtmış, düşünmeden parayı yamalı ceplerine tıkmıştı. Herşey bir anda olup bitmiş, sanki önceden hazırlanmış bir senaryodaki rolünü oynamıştı.Gerçek hayatta tokgözlü olan bir aktörün sahnede arsız bir adamı oynaması gibi. Sanki kendisi değil, bir başkası kabul etmişti parayı. Bir yanlışlık yoktu bu işte. Ayrıca aldığı onca paraya rağmen birilerine yardım ettiğini hissediyordu sanki birileri ona minnet duyuyordu.

‘Hayırdır inşallah’.

Kömürcü Hıdır dükkanı kapatmadan yetişmek için hızlı adımlarla oradan uzaklaştı, ağzı bir ıslık tutturmuştu.

Yıldız Hanım bebeğine kavuşur kavuşmaz bağrına bastı, hemen emzirmeye başladı. Zavallı bebek gerçekten çok üşümüştü.

Çarşıdan gelen Hikmet Bey bebeğe Kerim isminin konmasında hemfikir olan karısı ve annesinin ısrarlarına bir anlam veremese de, bu fikri kabul etti. Oğlunu kucağına aldı. İçi titredi. Keşke bu bebeğe kendi ömründen zaman verebilseydi.

Gözlerinden akan iki damla yaşı göstermemek adına bebeği alelacele bırakıp odadan kaçtı.

Kerim de daha önce gelip geçmiş kardeşleri gibi neşeli, gül yanaklı, eklem yerleri tombul tombul, süt kokan bir bebekti. Anlına yazılmış kara yazgının değişmesi için devamlı dua eden annesi onu sürekli izliyor, gece uykularından sıçrayıp onu kontrol ediyordu.

İçinden bir ses bebeğin kırkını çıkartırsa yaşayacağını söylüyordu. O güne kadar mümkün olduğunca az uyumaya ve bebeğin başını beklemeye karar verdi.

Kırkıncı gece Yıldız Hanım uykusuzluktan şişmiş fakat umutlu gözlerini bebeğin üzerinden ayırmadan nöbet tutuyordu. Yavaş yavaş sıcacık uykunun benliğini sardığını hissetti, karşı koyamadı. Emzirmekten, nöbet tutmaktan yorulmuştu. Beyni karıncalanmaya başladı, solukları yavaşladı ve kendini uykuya teslim etti.

Uykusundan ‘Kerim öldü’ sesleriyle sıçradı. Telaşla bebeğe baktı. Kerim mışıl mışıl uyuyordu. Fal taşı gibi açık gözlerle sabaha kadar bebeğine baktı, dua etti. Gerçek anlamda, gözünü bile kırpmadı.

Sabah ezanından sonra kendine uyku için izin verdi ve öğleye doğru selayla kalktı. Yavaş hareketlerle sabahlığını giydi, bebeği emzirdi. Bebek için telaş etmiyordu, sakindi. İçinde tehlikenin geçtiğine dair kaynağı belli olmayan bir güven hissi vardı. Aşağı indi. Kayınvalidesi kahvaltı sofrasında onu bekliyordu.

‘Anne, kimin selası okundu?’

Aynı anda kayınvalidesinin kireç gibi yüzüne dikkat etti. Melahat kıpkırmızı, fakat buz gibi bakan gözlerini gelinine çevirdi: ‘Kerim Dede ölmüş’.

İki kadın birbirlerine sarılarak ağlaştılar. Birlikte yaşadıkları bir günah mı yoksa bir lutuf muydu? Hiç anlam veremediler.

Kerim sağlıklı büyüdü, ömrü uzun oldu.

| Dergiler, Öykü, sayı 2 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Yolculuk (2)

01 Haz 2007

İsmail Yiğit

Yolculuk (2)

— 1 Yıl 2 Ay 12 Gün Sonra –

[ “…Biz iki çılgın sevgiliyiz…” ]

Gözlerin karşımda şimdi. Sıcağın az ötemde. Sen de böyle düşünüyorsun şu an, biliyorum. ‘Gözleri karşımda, sıcağı az ötemde’ diyorsun içinden. Konuşmasan da dediğini biliyorum, sen de biliyorsun dediğimi, konuşmasam da. Sessizce, hiçbir şey dillendirmeden sadece gönül gücümüzle sohbet ediyoruz çoktandır zaten. Çoktandır, hem birkaç dakikadır hem de aylardır, kalpten kalbe bir telepati…

Kemancı soruyor, ne çalayım diye. Fark eder mi, seninleyken kâinatın arka fonunda çalan müziği bastırabilir mi bu kemancı çocuğun çaldıkları?

Cam bardağın içinde yanan mumun alevine takılıyor gözlerim. Dans ediyor bir mevlevi derviş edasıyla, kulaklarımdan hiç eksilmeyen kâinatın arka fon müziği eşliğinde, aşkla.

Bir şarkıyı mırıldandığını fark ediyorum dudaklarının, kemancı çalmaya başlamış demek ki:

“…Aynı bedende can gibiyiz… Cana can veren kan gibiyiz… Yanıp da bitmez köz gibiyiz… Biz ayrılamayız…”

Titriyor mumun alevi. Elektriklenmiş gibi. Seven gönüller arasında akan duyguların matematiğini hangi dalga denklemi ifade edebilir? Kalbin ürettiği ve hissettiği ‘Aşk’ın fiziği…

15 milyar yıl önceye gidiyor zihnim. Her şeyin tek noktada “Bir” olduğu zamanın sıfır anına. O an böyle bir anmış demek ki. Her aşk, yeni bir evren doğururmuş sadece sevgililerin olduğu, öğreniyorum yanında.

Eski bir şiir düşüyor aklıma, yazdığımda seni bilmediğim, ama şimdi senin için yazdığımı anladığım. (Zaman ille geçmişten geleceğe akmak zorunda mı, gelecekten geçmişe de akamaz mı? Akıyor mütemadiyen zaten…)

[…Yeniden okumak kâinatı…

…Okuma yazmayı yeni sökmüş bir çocuk misali…

…Atomlardan galaksilere her şeyi yeniden keşfetmek…

…Silmek beyinde depolanan her şeyi ve yeniden yüklemek…

…Sevgilinin sesiyle…

…kokusuyla…

…dokunuşuyla…

…hayaliyle…

…İlerletmek keşif seferlerini sevgilinin ruhunda…

…Öylesine ötelere gitmek ki bu seferlerde,

…dönüş yolunu bulamamak…

…tutsak kalmak sevgilinin gönül topraklarında…]

Oysa daha da uzak geçmiş zamanlarda kendimle monologlar yapardım sadece.

“Sevdaların en karasına yakalandım! Kuyuların en kör olanına düştüm! Bataklıkların en derinine saplandım! Ben, maşuku meçhul bir aşka tutuldum!” diye diye ayazlarda sabahlara dek dolanırdım.

Şimdi anlıyorum nedenini, aşkın fiziğine dair edindiğim yeni bilgilerle. Sana olan sevdam, seni tanımadan önce gönlüme düşmüş de ben seni meçhul sanırmışım. Daha doğrusu, bütün kâinatın seni bulmam için sözleştiği an sana doğan aşkım, zamanda dalga dalga yayılarak tüm geçmiş benlerin gönlüne düşmüş. Doğduğum anda ağlamamın sebebi, vuslatının hasretiymiş sevgilim.

“…Biz iki çılgın sevgiliyiz…” diye devam ediyorsun şarkıya – ve ben de katılıyorum kemancı çocuğun ısrarıyla.

“…Delicesine sevdalıyız…

…Öyle büyük ki bu Sevgimiz, Biz ayrılamayız…”

Canım sevgilim, tüm kâinatın Bir olduğu andan doğmuşsa her şey ve hala senle ben aynı kâinatın içinde ilerliyorsak bu yolculukta, hiçbir zaman ayrı değildik ki zaten. Ve ruhlarımız da dâhil olmak üzere, bütün bu ezeli ve ebedi gerçekliğin içinde kalacaksak tüm zamanlar için –‘Peki ya ölüm?’ diyeceksin, ama o sadece hal değiştirmek değil midir suyun buhar olması misali?- ne geçmişte ayrılmayacağız, ne de gelecekte ayrıldık.

Bedenlerimizi bizim gerçeklik boyutumuzun fiziğinin esaretinden kurtarabilmemiz ve Aşk’ın fiziğini yaşayabilmemiz –tıpkı onun gibi zaman ve mekân ötesi olmak- için kalbimizden yayılan aşkın terkisine binmek gerek. Çılgınca geliyor kulağa değil mi sevgilim? Az önce söylediğin şarkıyı ne çabuk unuttun ama?

“…Biz iki çılgın sevgiliyiz…”

| Dergiler, Öykü, sayı 2 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Birinci Kuşağın Böreği

01 Haz 2007

Hürrem Efe

Birinci Kuşağın Böreği

Sizin hiç alışageldiğiniz bir yiyeceğe, içeceğe uzun süre özlem duyduğunuz oldu mu? İkinci kuşak bilmez. Belki inanmayanlar olacaktır ama, biz zeytine, bildiğimiz şu kara zeytine bile haster kaldık. Salt zeytin değildi hasterlik duyudğumuz. Sucuk, pastırma, leblebi, hatta kabak çekirdeği, çoluk çocuk özlemi kadar olmasa bile midemizin özlermleri arasındaydı.

60’lı yıllarda Hollanda’da değil kâvun, karpuz,, patlıcan, biber; yeşil soğan bile bulmak imkansızdı.

Hiç unutmam, kaldığımız 25 odalı bekar pansiyonunda tümümüz saksı içerisinde kocabaş soğanlarından taze soğan elde edebilmek için yarışıyorduk. Ben 3 saksı ile işe koyulmuştum ama, 10 saksıyla işi yürütenler vardı aramızda. Ara sıra gelen Hollandalı personel şefi:

-“Çok sevdiğiniz bir çiçek olmalı bu diltiğiniz. Pansiyonda olmayan oda yok gibi” demişti…

Biber dolması, yaprak dolması, lahana dolması da özlemerimiz arasındaydı ama, bunları saksıya dikemeyeceğimiz için yutkunarak aklımıza getirmek istemiyorduk.

Bir kasabımız, bir manavımız, bir bakkalımız, bir fırınımız yoktu o zamanlar. Hele hele bir Türk ekmeğine, pidesine olan özlemimizi giderebilmek için çok girişimler çok deneyler yaptık ama başarılı olamadık. Ne var ki bu başarısızlıklar bizi yıldırmadı. Aksine kamçı görevini yaptı. Gurbette de olsak midemizin yıllardır kurduğu düzenini bir çırpıda yıkıp atamazdı. Yiyecekler aklımızdan geçtikçe zavallı midelerimizin, sanki o yiyecekler ağzımızdan ona ulaşacakmış gibi salgıladığı sularla bir göl oldu. Onu daha fazla aldatamazdık. İşte, 5 arkadaş börek yapma deneyimine midelerimizin acılarını bir parça dindirebilmek için böyle başladık…

Günlerden pazardı. Bir hafta önce pide yapma girişimimiz fiyaskoyla sonuçlandığı unutulmuş değildi. Masanın çevresinde isteksizce herkesin bir şeylerle uğraştığı an ortaya atmıştım börek kelimesini. Bu sözcüğü duyan arkadaşlarımda bir canlanam görünüyordu. Her kafadan börekle ilgili anlılar anlatılmaya başlamıştı. Böreğin ne kadar çok çeşidi olduğunu doğrusu bilmezdim. Midelerimiz tekrar göle dönüşünce karar verdik börek yapmaya. Elimizde beyaz peynir yoktu ama Hollandalı kasaptan, domuz etnin de geçtiği makinadan çektirdiğimiz dana kıyması vardı. Önceki haftalardan arta kalan 3 kilo un, saksılarda 5 santim anca uzamış taze soğanları toplayarak işe koyulduk. Hamurda deneyli olduğumuz için bayağı iyi karıyorduk. Az sonra yiyeceğimiz, hayalimizde tadını aynı paralelde tutmaya çalıştığımız lezzetiyle midemizden çok beynimizin açlığını gidererek böreklerin fırından çıkan kokusunu duyar gibiydik. Oysa karma işlemi henüz tamamlanmamıştı…

-“Hamur çok sulu oldu.”

-“Un koyalım.”

-“Çok katı oldu.”

-“Su koyalım.” Derken 3 kilo unu bitirmiştik. Önümüzde küçük bir dağ gibi duran hamura baktık. Hatırladığıma göre annem bu iş için bir kilo un bile harcamıyordu…

-“Yoruldum. Biraz da siz karın” diye arkadışımı değiştirdim. Ellerimi yumruk yapıp hamura bir girişim vardı sanırsınız 40 yıllık fırıncı. 5 dakika zor dayanabildim. Sakız gibi yapışmasını bir yana bıraksak bile yoğurdukça sertleşiyordu. Un kalmadığı için su koymayada korkuyorduk. Sanki kaşınacak başka zaman bulamamışlar gibi burnum, gözüm, kulağım da hamurdan nasibini almışlardı.

Benden önce hamuru karan arkadaşım burnunu bana kaşıtmıştı ama yapamadım.

-“Benden bu kadar” dedim hamurun içinden çıkarken.

Üçüncü arkadaşım hemen boşalan yeri doldurdu. Çünkü hepimiz gerçekten çok acıkmıştık. –“Biraz yağ koyalım” önerisi yeni karmaya başlayan arkadaştan gelmişti. Nazlanmadan bir paket margarin koymaları işin uzamaması içindi. Ellerime yapışan hamurları yıkayıp çıkarmak için bir hayli uğraş verdim. Hele tırnağımın üzerine asfalt gibi yapışan hamuru çıkarmam gerçekten zor oldu. Hamur karan arkadaşımızın etrafına üşüştük. Kimyasal bir deney yapıyorduk sanki.

-“Kulağım kaşınıyor” dediğinde beşimiz birden kulağına uzandık.

-“Sağ değil sol kulağım. Biraz aşağısı. Sol yap, şimdi yukarı. Hop tamam orası.” Sanki kamyonu yanaştırmaya çalışan bir muavindi.

-“Şimdide kulağımın içi kaşınıyor” Kafam atmıştı.

-“Tamam” dedim “Hamur olmuştur. Git ellerini yıkada kulağını kendin kaşı.” Başlamak bitirmenin yarısıdır derler ya bu içtenlikle baktı hamura. Hepimizin ortak görüşü işi yarıladığımzda birleşiyordu.

-“Peki şimdi ne yapacağız?” dedi bir arkadaşım. Hepsi de bana baktı. Börek yapma önerisi ilk benden çıktığı içindi bu bakışlar. Oklava ilk o zaman aklımıza geldi. Çevremizde oklavaya benzer bir şeyler aradık ama yoktu. O sıra ilişti gözüme sandalyenin bacağı.

-“ Bunu çıkaralım” dedim ama, önerimin tutarsız olduğunu hemen anladım. Çünkü bacak yukarıya doğru kıvrıldığı için oklava gibi yuvarlanamazdı.

-“Karşı evde oturan Hollandalı kadından istesek”

-“İstemesine isteyelim ya” dedim “ oklavanın Hollandaca ismini bilen var mı içimizde?” Yoktu.50 kelimeyi geçmeyen kelime hazinemizde oklavanın olmaması bazı girişimlere doğru yola çıkardı bizi. Arkadaşımın biri:

-“Ben” dedi “ parktaki bir ağaçtan oklava gibi bir dal kesiğ geleyim.” Ve gitti. Bir diğeri tercümana telefonla oklavanın adını sormak için çıktı. Üçüncü arkadaşım,

-“İşaretle, tarzanca belki anlatırım” diyerek kadının evine koşunca biz iki kişi kaldık.

-“Yahu” dedi arkadaşım ”biz bu hamura yumurta koymayı unuttuk”.

-“Doğru” dedim kafamı kaşırken. “Annem hep kırardı. Peki ne yapacağız şimdi?” Açıklamamdan kuvvet bularak mutfaktan 6 yumurta alıp geldi. Birazdan açlığın verdiği buruklukla yumurtaları çabuk çabuk kırdı.

-“Hadi kar bakalım”

-“ Yok” dedim. “Ben sıramı savdım. Sen hiç karmadın bugün”

-“Ama geçen ekmek yaparken karmıştım.”

-“O dediğin geçti. Acele et de arkadaşlar gelene dek bitirelim.”

-“Öyle olsun” dedikten sonra kollarını sıvamaya başladı.

-“Hop hop” dedim. “Ellerini yıkamayacak mısın?”

Söylene söylene ellerini yıkadı. Karıla karıla hamur nerede ise çürüyecek bir durumdaydı.

-“Çok tatlı olacak göreceksin” diyen arkadışımın düşüncelerine katılmıyordum. Tatlılığından geçtim ağız tadıyla yiyeceğimizden bile kuşkuluydum.

Parka giden arkadaşımız söğüt dalından kestiği oklava ile geldiğinde biz karma işlemini bitirmiştik. Yaptığı oklavanın her yanı sivilceli bir yüz gibi budakçıklarla doluydu.

-“Bundan fazla olmuyor.” deyip kabuğu sıyrılmış ıslak sopayı uzattı. Gözüne ilişen yumurta kabuklarından bizim bir şeyler yaptığımızı sezdi.

-“Yoksa yumurta mı kırdınız?”

-“Soru sormayı bırak” dedim. “Bu getirdiğin soyuk söğüt adlı oklava mı sence?” Küfür etmişim gibi yüzüme baktı.

-“Daha iyisini biliyorsun da niçin kendin gitmedin?” Arkadaşım araya girmeseydi belki de bir hiç yüzünde atışacaktık. Telefona giden arkadaşımız oflayarak geri geldi.

-“Tercüman evde yok siz ne yaptınız?” Ellerimi dua eder gibi kaldırıp omuzlarımı kısmakla hiçbirşey yapamadığımızı anlatmak istedim. Son umudumuz Hollandalı kadına giden arkadışımızdaydı. Az sonra elinde büyücek bir merdaneyle çıkıp geldi. Karamsarlığımız yok olmuştu ama bizim yörelerde merdane hiç kullanılmadığı için hamuru bununla nasıl açacağımız düşündürmüştü.

“Oğlum” dedim. “Bu oklava değil merdane. Var mı içinizde kullanmasını bilen?”

-“Sanki oklava olsa becereceğiz.” Doğruydu. Oklavayla da açmamız kuşkuluydu. Yinede denemekte fayda var deyip giriştik…Yarım saat boyunca verdiğimiz uğraşla bir adım ileri gidememiştik. Mübarek hamur sanki hamur değil Japon yapıştırıcısıydı. Bir yarışmada “bu nedir?” diye sorulsa, kimse onun merdan olduğunu bilemezdi.

Altına koyduğumuz hamuru üzerine dolamaktan başka bir işe yaramıyordu.

-“Bir de söğüt dalıyla deneyelim” dedim suçumu hafifletmek ve arkadaşlarımın gönlünü almak için. Buyur der gibi geri çekildi arkadaşlarım. Bu sana tanınan son şans dedim içimden. Göster kendini. Elimi altında yanpiri yumpiri yuvarlanmaya çalışan söğüt dalı merdaneden daha beceriksiz çıktı. Yağmur duasına çıkıp eli boş dönen imamın durumuna dönmüştüm. Bana inanıp yola çıkan arkadaşlarıma yalvaran gözlerle baktım.

-“Olmayacak”

-“Görüyoruz”

-“Başka bir önerim var” der demez beni kolumdan tutup kenar çektiler.

-“Sen hele çeneni kapat!” Dördü bir kafa kafaya verip yeni formül aradılar.

-“Hollandalı kadına açtıralım”

-“Bu hamurdan bir şey olmaz çöpe atalım”

-“Ekmek olarak pişirelim.”

-“Pide yapalım” Baktım anlaşamıyorlar:

-“Bir kere de beni dinleyin” dedim.

-“Yok” dedi hepsi birden.

-“Son olarak, beğenmezseniz uygulamazsınız.”

-“Söyle bakalım”

-“Hamurun ortasını açıp, kıymayı içine yerleştirdikten sonra fırına koymak. Nasıl?” Birbirlerinin yüzüne baktılar. Benimseyeceklerdi.

-“Hiç te fena fikir değil.” Tepsiyi fırına yerleştiriken az önceki başarısızlığımı unutmuş gibiydiler. Oysa ekmeğin mayasız olduğunu çıkarınca anladık. Küçük bir eskimo evine benzeyen ekmeğin üstü yandığı halde içi bir türlü hamurluktan kurtulamamıştı. Mutfaktan kaçmasaydım, belki de börek yerine beni yiyeceklerdi…Gerçekten börek yapabilseydik, bir hafta sonra da baklava yapmayı düşünüyorduk…Biz bu böreği yaptığımız zaman doğan çocuklarımız bugün, sanki Türkiye’de gibi yiyecekleri buldukları bir ülkede 20 yaşına bastılar…

| Dergiler, Öykü, sayı 2 | 3 yorum Sayfanın en üst kısmına git

İlk Sayı Çıktı

03 Nis 2007

Editör 


kapak1.jpg

| Dergiler, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Başlarken

02 Nis 2007

Editör 

Oda Edebiyat ve Fikir Yongalama Dergisi kapağından anlaşılacağı gibi öykü, şiir, deneme ve sanat yazılarının sergilendiği bir sanal odacık.

Dergimizin başlıca amaçlarından biri yetenekli genç kalemlere Türkçe akislenen âlemde seslerini duyurtabilmektir. Sanal odamız prensip olarak Türkçe yazan herkese açıktır. Dost, tanıdık ya da tanımadık kimse bizden özel davet beklemesin. Odamızın kapısı hepiniz için ardına dek açık.

Birinci sayımızda dört öykü yazarımıza yer verdik. Ayça van Ingen’den Kaçıklar, İsmail Polat’tan Mallar Güllere Emanet, İsmail Yiğit’ten Yolculuk(1) ve Nazan Bilen’den Dönüşüm. Sizleri farklı esin eşiklerinden geçirtecekler.

Şiir odamızın iki konuğu vardı. Birini ebedi konuk diye adlandırmak kesinlikle abartı olmaz. Jorge Luis Borges bir daha dünyaya gelse ne yapacağını ruhlarımıza perçin çakarcasına kelimelere dökmüş. Yanında da Atilla İpek’in ödül kazanmış bir şiiri yer alıyor.

Fikir Yongalama odamızda benim TÖHAF adlı bir denemem yer alıyor. Tam Özerk Hayal Film şirketlerimizin hali ve muhtemel geleceğinden söz edilmekte.

Kitaplıkta okuduğunuz ve etkilendiğiniz kitaplar üzerine yazılarınız yer alıyor. İmdat Kaymaz, Düşün ve zengin Ol adlı kitapla zamanımızı yarı ironiyle yansıtan bir başlangıç yapıyor.

Sineoda, ODA vakfının yakın gelecekte kurmayı planladığı bir fillm kulübünün adı. Bu başlık altında film eleştiri yazılarınıza yer vermek istiyoruz. Filmlerin mutlaka vizyona giren en yeni filmler olması şart değil. Geçmişteki kaliteli ve unutulmaz filmlere de yer verebilirsiniz. Bir örnek olması için; Aklın Sınır Berisi adlı yazımda 2001 A Space Odyssey(Bir Uzay Macerası) ile Solaris adlı klasik bilimkurgu filmlerini kıyaslamalı olarak ele aldım.

Dergimiz çeşitli ölçeklerde kenarda köşede kalmış yazı emektarlarımıza olan kollektif vefa borcumuzu ciddiyet ve samimiyetle üstlenmektedir. Gelecek sayılarımızda bu yazı emektarlarımızın portrelerine, söyleşilere, yapıtlarından örneklere sıkça rastlayacak ve sanıyorum olumlu anlamda hislenerek şaşıracaksınız. Kimler gelmiş, kimler geçmekte.

Yılda altı sayı olarak çıkartmayı planladığımız dergimize gönderilen yazılarda belli bir kalite ve özeni arayacağımızı şimdiden belirteyim. Öncelikle Ç,Ğ, Ş,İ gibi Türkçeye has harflerle yazmanız şart. Bir ekstra klavye edinmenin, niyetinizin niteliğini ve dile özeninizi ölçen mihenk taşı olacağı unutulmasın lütfen.

Sözlerime ara verirken bir sürü işinin arasında bu sayının nisan ayına yetişmesi için bolca gayret gösteren Atilla İpek’e teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim.

Haziran başında ikinci sayımızda buluşmak üzere. Yazılarınızı merak ve sabırsızlıkla bekliyoruz.

Sadık Yemni

Hayal Tozu Gölgecisi

| sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Amsterdam’dan Işık Tüzüner bildiriyor

01 Nis 2007

Haberler 

15 nisanda Amsterdam’da açık atölye var.

www.cultuurplekkenamsterdam.nu Bir eylem yapıyoruz. 200 kültür yeri işyerini halka açıyor. Ben de atölyemde yeniliklerle sergi sunuyorum ve yeni heykellerim ve resimlerim var. 26 nisandaki demokrasi is een kunst the art of democracy sergisi
www.artist4freedom.com Arti Amicitae, Rokin 112, saat 18.00’de acılışımız var. Arhan Günermengioğlu da katiliyor. Bilginize sunulur

| Dergiler, haberler, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Her Yıl Bir Yazar

01 Nis 2007

Haberler 

HTYK bu yıldan başlayarak Her Yıl Bir Yazar adlı bir kitap çeviri, yazarlarla etkinlik projesini hayata geçirmeyi planlamaktadır. Ayrıntılı bilgi yakında yapılacak toplantıda. Haberi ayrıca verilecek.

| Dergiler, haberler, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Birlikte Yaşama Sanatı

01 Nis 2007

Haberler 

Mevlana hoşgörü yılı nedeniyle Hollanda Türk Yazarlar Kulübü, HTYK’nin düzenlediği kompozisyon yarışmasına olan katılımı artırmak için başvuru süresini uzattık.

Kompozisyon Yarışması

2007 yılı bildiğiniz gibi Unesco kararıyla Mevlana yılı seçildi. Bu nedenle Türkevi önderliğindeki Mevlana yılı kutlama komitesinde yer alan Hollanda Türk Yazarlar kulübü H.T.Y.K para ödüllü bir kompozisyon yarışması düzenledi.

Konusu insanlığın şu anda en çok gereksinmesi olduğu haslet.

Birlikte Yaşama Sanatı

Birincilik ödülü 500 euro

İkincilik ödülü 300 euro

Üçüncülük ödülü 200 euro

Beş kişiye de 50 euro değerinde özendirme ödülü verilecektir.

01 Şubat 2007 tarihinden itibaren kompozisyonlarınızı bize yollayabilirsiniz. Son katılım tarihi 01 Ekim 2007’dir.

Katılım şartları şöyledir:

* 16 yaşından büyük olmak.

* Avrupa’daki(şimdilik Türkiye hariç) herhangi bir ülkede sürekli oturuyor olmak.

* Türkçe olarak yazmak.

* Metinlerin 400 kelimeden az, 1200 kelimeden fazla olmaması.

* Genel gramer ve yazım kurallarına uygun olmayan özensiz metinler (ı,ç,ğ,ş, ü,ö’lere dikkat lütfen) yarışmaya dahil edilmeyecektir.

* Jüri birinciliğe değer bir metnin yokluğunda bu ödülü askıya alabilir.

HTYK ve Mevlana Etkinlikleri Komitesi olarak hepinize bol esinler ve başarılar diliyoruz.

Yazışma adresi:

S.Yemni

Pres. Brandstr.320

1091 WS Amsterdam

HOLLAND

htyk@yemni.nl

www.sadikyemni.net

00.31.20.6650582

www.mevlana800.info

| Dergiler, haberler, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Şair Mehmet Çetin’den bir duyuru

01 Nis 2007

Haberler 

www.utopiya.org adresinde yayıma başlayan e-ütopiya’nın 2. sayısı yayında.

bilginize, ilginize.

dostlukla..

M.Çetin

| Dergiler, haberler, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Geçen yüzyılın son Hababam sınıfı

01 Nis 2007

Haberler 

Geçen yüzyılın son Hababam sınıfı

Sadık Yemni’nin geçen yüzyılın son Hababam Sınıfı olarak nitelendirdiği yeni kitabı Durum 429 adlı kitabı nisanda çıkıyor.

http://www.siyahkahve.com/index.php?cmd=10&newsID=487

Yazar İzmir Kitap fuarında (21 -29 nisan) kitaplarını imzalayacak ve bir dizi konuşma yapacak.

www.sadikyemni.net

| Dergiler, haberler, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Stampot voor iedereen

01 Nis 2007

Haberler 

Amsterdam’da yaşayan yazar Halil Gür’ün yakında bir şiir kitabı çıkıyor. Stampot voor iedereen adlı kitabın 13 nisan Cuma günü Amsterdam’da, Boekhandel Het Martyrium’da, Van Baerlestraat 170-172’de, 15.00-17.00 zaman aralığında tanıtımı yapılacak.

Program şöyle:

15.00 De Geus’ün redaktörü Ad van den Kiesboom’un hoşgeldin konuşması.

15.15 Halil Gür, Herkes için stampot kitabından bölümler okuyacak.

15.30 Resepsiyon ve yazarın kitaplarını imzalaması

NOT: Bu programa İran müziği eşlik edecek.

| Dergiler, haberler, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Kardeş Kalemler beş kıtada

01 Nis 2007

Haberler 

Kardeş Kalemler beş kıtada

Yeryüzünde Türkçe konuşulan coğrafyalara hitap amacıyla yayımlanan Kardeş Kalemler dergisinin ikinci sayısı çıktı.

kardeskalemler@gmail.com

| Dergiler, haberler, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Aklın Sınır Berisi

01 Nis 2007

Sadık Yemni

Aklın Sınır Berisi

Aklın sınırında daima iki çıkış bulunur. Bilinç

altının giriş kapısı ve daha üst bir farkındalığa ait

azıcık aralık duran dev kanatlar.

Y. Meyyin

1976 yılıydı, Amsterdam’da o yıllarda dünya çapında ünlü Melkweg’in(Samanyolu) sinema salonuna acaba ne oynuyor diye girdim. Niyetim on beş dakika kadar film seyredip çıkmaktı. Yarım saat sonra başlayacak bir tiyatro etkinliğini izlemek istiyordum. Daha Hollanda’ya geleli bir yıl olmamıştı. Filmin dili Rusçaydı, Hollandaca alt yazıların yarıdan fazlasını anlayamıyordum. Gene de yerimde çakıldım kaldım.

Tarkovski’nin Solaris’ine Chris Kelvin’in, Snow’la konuşması sahnesinde girmiştim.

“Eğer benden başkasına raslarsan, benden ve Sartorius’dan başka birine yani, o zaman…”

“O zaman ne?”

“O zaman bir şey yapayım deme.”

“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?”

Sonradan filmi beş on kez daha izledim. Kitabını defalarca okudum. Beni en çok heyecanlandıran yer o sahne kalmaya devam etti. 1972 yılında yapılan Tarkovski’nin Solaris’inin Rusların, 2001 Bir Uzay Destanı(2001 A space Odyssey- 1968) filmine karşılık olduğu söylenip durmaktaydı. Rusların marifeti aklın algının kavrama sınırına toslamasının ve bilinçaltının keşfedilemezliğinin serüvenini, bunu en iyi gerçekleştirebilecekleri bir kitabı kullanarak filme dönüştürmeleridir. Bu marifet 34 yıl sonra dahi aşılamamıştır.

2001 A Space Odyssey’in daha ünlü olması, sadece İngilizce dili, kavranamazın daha kolay anlaşılır şekilde çok derine inmeden işlenmesi ve tabii ki koruyucu süper bir babaya kapılanmanın evrensel huzurudur. BK kitap kalitesi olarak Stanislaw Lem’in Solaris’i, A.C. Clarke’ın Nöbetçi (The Sentinel) adlı bir öyküsünden hareketle, film senaryosundan bozularak kitaplaşan 2001’den kıyaslanamaz ölçüde üstündür. Bence algının tülden parmaklarla, yani ancak sezgiyle dokunabildiği yerlerden gelen yankılar filmi olarak 1972 yılından bu yana hâlâ zirvede durmaktadır. Carl Sagan’ın Temas isimli kitabından filme uyarlanan (Contact-1997) öykü hem yazarın, hem de yapımcıların yıllar sonra hâlâ Solaris’in etkisinde olduklarını göstermesi açısından çok ilginçtir.

2001 bir Uzay destanı bilindiği gibi ayda daha yüksek bir teknoloji tarafından bırakılmış bir siyah taş levhanın bulunmasıyla başlar. Bu monolit kazıyla çıkartılınca Jüpiter’in arkasında bir yere sinyal gönderir. Aradan kısa bir süre sonra Martin Bowman ve arkadaşları o sinyalin yollandığı yeri araştırmak üzere yola çıkarlar. Çok gelişmiş bilgisayar HAL kişilik krizi geçirip astronotları öldürür. Tek başına kalan Bowman HAL’ı safdışı etmeyi başararak sadece kendi aklıyla gemiyi o noktaya ulaştırmayı başarır. Kavranamaz büyüklükte bir zekayla safhaların anlamını kestiremediği bir buluşma yaşar. Her şey çok hızlı gerçekleşir. Bowman’ın ilkel! benliği uyarlanır ve dünyanın kayıtsız şartsız efendisi kılınır.

Clarke ve Kubrick film setinde

Kitap şu satırlarla biter:

İşte önünde hiçbir Yıldız Çocuğunun karşı koyamayacağı bir oyuncak duruyordu. Bütün insanlarıyla dünya gezegeni.

Tam zamanında geri gelmişti. Aşağıda o kalabalık küre üstünde, radar aygıtları harekete geçecek, büyük teleskoplar gökyüzünü tarayacaklar ve insanoğluna göre tarih dönemini yitirecekti.

1500 kilometre ötede ölümü simgeleyen yükün uyarılmış olduğunu fark etti. Dünya ekseni etrafında sarsakça dönüyordu. Sahip olduğu güçsüz enerji kendisini korkutmuyordu, ama daha belirgin bir geleceği yeğlerdi. Arzularına uydu, megatonlara

dönüşen sessiz bir patlama ile kürenin yarı uyanık kısmına sahte, kısa bir aydınlık getirdi.

Sonra düşüncelerini düzene sokup henüz denemediği gücünün yeteneklerini anlamak için bekledi. Şu anda dünyanın sahibiydi, ama ne yapacağına karar veremiyordu.

Günün birinde yapılması gereken şeyi bulacak ve yapacaktı. Kesinlikle en iyi bir biçimde.

Beleşten tanrılaşmak, megatekno-sınıf atlamak hiç de fena bir sonuç değildir Bowman için. Ama Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçek bambaşkadır. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Nötrinodan yapıldığı için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, gözbebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Hatta Kelvin’e kendi ölümünden sonraki devirlerde tanıdığı kimselerden söz ederken gerçeği bile aşmıştır. Bir iki çok anlamlı küçük fizik fark dışında.

Soyunmaya çalışırken olağanüstü bir şey daha anlaşıldı:Giysisinde ne fermuar ne toka vardı, öndeki kırmızı düğmeler sırf süs içindi.

Giysilerindeki ayrıntıların işlevsizliği kadının varlığının Kelvin’in zihninde kurgulandığı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Buradan Bowman’ın insan bilinçli son anlarına geçelim usulca.

Uzay küresindeki dairenin mobilyasız kısmından otel odası kısmına doğru yürüdü. Yaklaştıkça masanın ve iskemleningözden kaybolacağını sanmıştı, ama işte yine yanılmıştı. Her şey gerçekte olduğu gibi yerli yerine oturtulmuştu. Üstüne oturunca devrilmeyecekti.

Sehpanın yanında durdu. Üstünde bir telefon rehberi, yanında da Bell telefon şirketinin videolu telefonu vardı. Eldivenli elleriyle rehberi aldı. Üstünde Washington D.C. yazılıydı. Bu yazıyı Amerika’dayken belki binlerce defa görmüştü.

Rehberin üzerinde sadece Washington yazısı okunabiliyordu. D.C harfleriyse bir gazete fotoğrafından kopye edilmiş gibi bulanıktı. Rehberi açıp sayfaları gözden geçirdi. Kağıda çok benzeyen, fakat dokunulduğunda kağıt olmadığı hemen anlaşılan beyaz bir maddeden yapılmıştı. Sayfaların hepsi boştu.

Telefonu açtı, kulaklığı dinledi. Hayır ses gelmiyordu. Umduğu gibi hiç ses gelmedi. “Hatlar kesikti” anlaşılan.

Demek bunlar çok başarılı birir kopyadan başka bir şey değildi. Aldatmak için değil, ona güvenlik vermek için yapılmıştı.

Bu kadar üstün bir zekanın eşya kopyalamadaki eksikliği insan zihnini çağrıştırsa da Clarke burayı Bowman’ın eski yaşamını canlandıran bir tiyatro dekoru benzetmesiyle aşmayı dener. Bowman’ın karşılaştığı şeyler hep cansızdır. Tanrılaştığı için olmalı artık yalnızdır. Kevin’i bekleyen bir dizi şokun içindeyse saf insani duygular kıpırdaşmaktadır.

“Nerdeyiz Rheya?”

“Evdeyiz.”

“Evimiz neresi?”

Kadının gözlerinden biri açılıp kapandı. Upuzun kirpikleri avucuma değdi.

“Chris.”

“Ne var?”

“Mutluyum.”

2001 Bir Uzay Destanı filmi 1968’de yapıldı. Üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Şu ana kadar bir yeniden yapım lafı duymadım. 1972’de yapılan Solaris, 2002’de Soderbergh tarafından yeniden filme çekildi. Bir aşk hikayesi olarak bu defa. Solaris gezegenindeki zekayla iletişim kuramamanın bunaltıcılığı, onu bir türlü kavrayamamanın şaşkınlığı, insanın çok güvendiği zekasının(aydınlanma meşalesinin) yaya kalmasından duyduğu yitiklik duygusu, akılcı böbürlenmenin çöküşü falan gibi hep güncel kalan gerçeklikler, felsefik düğümler iyice arka planlara itilmişti. George Clooney’e rağmen film kötü not aldı. Hak ettiği dereceyi yaptı yani.

Lem ve Tarkovski’nin Solaris’leri hâlâ klasik erişilmezliklerini koruyorlar.

Chris Kelvin’in zihnin sınırının azıcık berisinde geçirdiği serüven kaliteli bilimkurgu okumayı sevenler ve yazma planları olanlar için anıtsal bir yapıttır. 2001’in ana konusuysa bugünlerde daha çok bir Orta Doğu masalını andırmakta.

Alıntılar:

Stanislaw Lem – Solaris - Maya yayınları 1983

Arthur C. Clarke – 2001 Bir Uzay Destanı – Deniz Kitaplar yayınevi 1983

| Dergiler, sayı 1, Sinema | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

‘Düşün ve Zengin Ol’

01 Nis 2007

İmdat Kaymaz

‘Düşün ve Zengin Ol’

Size çok güzel ve yararlı bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitabımızın yazarı Napoleon Hill, meşhur Andrew Carnegie’den aldığı ilhamla, hemen hemen bütün hayatı boyunca başarının nasıl yakalandığını uzun uzun araştırıp bizlere sunmuş. Napoleon Hill, bu güzel kitapta başarıya giden yolu, adım adım anlatarak, neyin nasıl yapılması gerektiğinin altını çizmektedir. Bu kitaptan mutlaka herkesin öğreneceği birşey vardır, en başta akla gelen bizim girişimcilerimiz, bizim iş adamlarımızdır..!

Kitabın orijinal adı; “Think and Grow Rich”, yani Türkçe’ye “Düşün ve Zengin ol” olarak çevrilmiş ve internetten de temin edilebilen bir kitaptır. Bir çok dile çevrilmiş olan bu kitap, Hollandacaya da birden fazla yayın evi tarafından, değişik değişik ISBN numarası altında piyasaya sürülmüş durumda.

Benim okuduğum ve Hollandacaya, Drs. Hans Keizer tarafından çevrilmiş olanı idi (yayınevi Verba, 1994 baskısı) ve bugüne kadar okuduğum kitaplar arasında, en iyi ve en öğretici olanların başını çekenlerindendir. “Denk Groot & Word Rijk”, öyle sanılacağı gibi, konunun para olmadığı ama ondan ötürü, sunulan sistemin mükemmelliğinden dolayı başarılı ve önemli bir kitaptır aslında. Bu plan, bu sistem, anlatıldığı gibi uygulandığı takdirde, hayatta her konuda başarılı olunabilir.. Yani, bunu maddi bir kazanç elde etmek için de kullanabilirsiniz, manevi kazanç/başarı içinde kullanabilirsiniz!

Bir sürü gerçek olmuş örneklerle bu kanıtlanıyor. Bazı tanınmış ve tanınmamış kişilerin çalışma yöntemlerini kolay bir dil ile anlatılmakta ve yorumu yapılmaktadır. Ve bazı metafizik (fizik üstü) yasa ve prensiplerin, bu kişilere nerede veya nasıl yardımcı olduğunu anlatıyor. Verilen bilgiler bilimseldir ve çok kolay bir dilde anlatılmaktadır. Beynimizin çalışma yönteminden tutun, bilinçaltımızın çalışmasını bu kitapta bulmak mümkündür! Aynı şekilde temel korkularımızın ne olduğu ve onları nasıl yenebileceğimizi de anlatıyor, çünkü başarılı olmak isteyen kişi, mecburen bunları yenmelidir. Örneğin başarı sizin için Hollanda’dan Türkiye’ye, 36 saatte arabayla sağ sağlim gitmek ise, arabayı çalıştırarak bu (temel) korkuları yenmeğe benzer. Ondan sonra yolculuk başlayabilir ancak.

Bu kitabın bir diğer özelliği ise, örneğin sadece özendirme hakkında belki yüzü aşkın kitap var iken ve bu (özendirme) belki basarının yüzde 10’u iken, 10 tane daha kitap okumanıza gerek yok basarı için. Sonuç olarak, bir çok kişi bu kitap sayesinde maddi yada manevi kazanç sağladı, siz bunu niye yapamıyasınızki…?

| Dergiler, Kitap, sayı 1 | 3 yorum Sayfanın en üst kısmına git

TÖHAF

01 Nis 2007

Sadık Yemni

TÖHAF?

Tam Özerk Hayal Film. Sizin film yapım şirketiniz.

Tek kişilik bir ekibin planladığı, adım adım gerçekleştirdiği eşsiz filmler için uydurduğum bir terimdir. Yapımcı, yönetmen, oyuncular, stüdyo falan hepsi bir buçuk kilogramlık beynimizin içersindedir. Vücut ağırlığının %2’sini kaplayan beynimiz vücuda giren oksijenin %25’ini kullanır, ama bunun karşılığını da verir. Matematik, fizik formüllerini keşfeden, kalp buran müzik besteleri yapan, harika yapıları planlayan bu eşsiz aparat sayısız işlevlerinin yanı sıra bize film çekme imkânı da sunar. Beynimiz oksijenle çalışan dev bir stüdyoya sahiptir. Dünyamızda şu anda çeşitli yetkinliklerde altı küsur milyar şahsi film yapımcısı vardır.


Şimdilik tek eksiği bu filmleri perdeye yansıtma ve başkalarıyla görsel olarak paylaşma şansı vermemesidir.


Peki, TÖHAF nasıl çalışır?


Film çekebilmek için önce bir fikir, sonra onun etrafında gelişen bir senaryo ve yapım aşaması gerekir.


TÖHAF yapımlarında bu senaryolar 4 ana kaynaktan beslenirler.

1 – Rüyalar

2 – Dedikodudan efsanelere, olmuş vakalardan çeşit çeşit

uydurtulara kadar her çeşit anlatı. Sözel girdi yani.

3 – Okuduğumuz kitaplar, öyküler.

4 – Seyrettiğimiz filmlerin kaçak nüshaları. Ya da alengirli

yorumları.

Rüyalar

Bir çoğumuz gördüğümüz rüyaların bazılarını neredeyse ömür boyu belleğimizde saklar ve sık sık yeniden izleriz. Bazen hiç aklımızda değilken ekranda belirirler. Hiç tanımadığımız ve tanışmayacağımız kimselerin rol aldığı filmlerde çeşitli roller ediniriz. Ben on yaşındayken bir rüya görmüştüm. Falanca yerdeymişim diye başlayıp gözleri hevesle parlayarak elli yıl önce gördüğü bir rüyayı anlatan kimselere çok rasladım. Siz de öyledir mutlaka. Ben şahsen otuz kırk yıl önceki rüyalarımdan yirmi otuz tanesini istediğim an gözümün önüne getirebilirim. Ya da ansızın zihnimin ekranında belirdiğinde bu şu zamandı, ilkokuldaydım, lisedeydim falan diye hatırlayabilirim.

Rüyaların kaynağı psikolojide günlük olayların yorumları, beynini kendini irdelemesi, cemiyet hayatında bastırılmış duyguların dışavurumu şeklinde izah edilir kabaca. Dinde rüyalar üç kaynaklıdır. Nefis, şeytan ve Tanrı tarafından yollanan rüyalar şeklinde kategorize edilirler.

Bir gün rüyaları film şeklinde ekrana yansıtabildiğimiz bir an gelirse herkes kendi rüyalarının cdsini falan yapacaktır. Tabii o sıralarda cd diye bir şey olmayacaktır. Hatta belki bu kelimeyi hatırlayan da. Bazı teknik terimlerin hızla günlük sohbet dilinden uzaklaşması gibi cd’de tarihin tekno çöplüğünde yerini alacaktır. Tabii insanlık daha önce kendi kendini çöplüğe yollamazsa.

O sıralardaki internet teknolojisiyle çocukluk rüyalarını birbirlerine yollayan 200 yaşlarındaki insanları hayal edin. Dikkat, bu sözlerim bile bir çoğunuzda TÖHAF hareketliliği yaratacaktır.

Anlatılar ve uydurtular

Birisi size bir yerde, okulda mesela, teneffüsün, aranın son iki dakikasında aceleyle başından geçen bir şeyi anlatır. Sıradan bir durumdur. Bahsi edilen şahsı tanımıyorsunuzdur. Ama hemen ona bir tip verir. Giyimini kuşamını uydurursunuz. Bunu olayın geçtiği yere de yaparsınız. Sonra hangi parmak save/muhafaza et düğmesine basar bilinmez yıllarca beyninizin TÖHAF videoteğinde saklarsınız. O şahısla yollarınız ayrılır. Adını falan unutursunuz, ama size anlattığı minik hikayeden çektiğiniz film daha uzunca bir süre film arşivinizde barınır.

Mitolojilerin, eski masalların, din kitaplarında bahsi geçen vakaların, efsanelerin yazısız ortamdaki gücü, zamanımıza kalmasındaki becerileri beynimizin biraz da bu işleviyle yakından ilintilidir sanırım.

Meddahlar, divan şairleri ve halk ozanları bu sözünü ettiğim videoteğin belki genetik olarak bile aktarabildiğimiz ana kıpırtılarını canlı tutan kimseler olmuşlardır.

Öyküler ve romanlar

Öyküler ve özellikle romanlarla TÖHAF etkinliğimiz çok ciddi bir sıçrama yapmıştır diye düşünmekteyim. Masallar ve kısa öykülerle beslenen hayal gücümüz, kılı kırk yaran, ayrıntı bolluğu taşıran, karmaşık kurgulamayla senfonik anlatım dorukları sunan romanla karşılaşınca TÖHAF kendini buna uyarladı.

Ünlü, ama henüz filmleşmemiş romanlara bakalım. Marques’in Yüz Yıllık yalnızlığı’nı okuyan herkes beynindeki TÖHAF stüdyosunda bu harika öykünün filmini çekti. Herkesin kendi Yüzyıllık yalnızlık Filmi var. Bu filmleşmesi çeşitli açılardan zor olan roman bir gün ekranlara çıkarsa, kendi çektiğimiz film nedeniyle bizi hayal kırıklığı beklemektedir. Ben şahsen şu ana kadar önceden kitabını okuyup ta, kitaptan bile daha iyi dediğim çok az örneğe raslamışımdır. Bunlardan biri Boyalı kuş romanıyla ünlü olan Jerzy Kosinski’nin Being there adlı kitabı çok sıradan olmasına rağmen, 1979’da filme çekildiğinde Peter Sellers’in harika oyunculuğuyla da bence hoş bir toplumsal taşlama filmi haline dönüştü.

Thor Heyerdahl’ın ünlü Kon Tiki adlı kitabını düşünün. Çocukken, gençken, biraz daha az gençken beş altı kez okumuşluğum vardır. Yıllar önce ellili yıllarda yapılmış bir belgeselini de izlemiştim. Ama TÖHAF’la yarattığım Kon Tiki filminin şimdilik mavi gezegenimizdeki yegane sahibiyim.

Edgar Allan Poe gibi erken yaşlarda tanıyıp çok sevdiğim yazarın bir çok öyküsü çizgi roman ve film olmuştur. Örneğin William Wilson rolünde Alain Delon’u bile benim TÖHAF kalitemle başaçıkabilir görmemiştim. Büyük çocuk aklımla.

Kendi yazdığım romanlarım var malum. Muska örneğin. Tutkulu Muska okurları Türk sinemasının son yıllardaki atağına rağmen bu öykünün yeterli kalitede perdeye aktarılabileceğinden şüphe ettiklerini bana defalarca söylemişlerdir. TÖHAF’la çektikleri kendi filmleri var da ondan. İnsan bir romanı ne denli haz alarak okursa beynin yarattığı film de o denli kaliteli olur.

Film versiyonları ya da nüshaları

Çok sık duyduğunuz bir şey vardır. Özellikle macera filmlerinde. Oğlan ya da kız bir yerde hata yapıyor, halbuki arkaya doğru kaçacağı yerde bulunduğu yerde dursaydı ya da falanca şahsa güvenmeseydi şeklinde yorumlar yapılır. Sonra kafamızda o filme başka yönlenmeler verecek değişiklikler yaparız. Bayağı ısrarlı film tamircileri tanıdım. Bunlar bir yerden başlayarak filmin sonunun değiştirecek değişiklikleri yapıp bitirirler. Ve sanki öyle bir film varmış gibi anlatırlar. İki adet sonu olan bir filmdir artık gördükleri. Ve tabii bize seyrettirdikleri de.

Beynimizin TÖHAF etkinliği bu denli karmaşık, becerikli ve şaşırtıcı bir şeydir.

Kanunsuz film kopyacıları nedeniyle Hollywood’un krize girebileceği bugünlerde sık sık dile getirilmekte. Benim korkum başka.

Umarım antidepresan kullanımı, afazi, çağımıza has imge bombardımanı, Hollywood’un imal ettiği birbirinden kötü ve yanlı filmler ve de özellikle kasıtlı bilgi kirliliği atmosferi bu eşsiz yetimizi köreltmezler.

TÖHAF yetimizin evrenin manasını derinden sezmeye yönelen bir pırıltı olduğunu, diğer farkındalıklarla ilişki kurabildiğini, yani sezildemliğimizin asal bir bileşeni olduğunu düşünmekteyim.

Hepinize iyi yapımlar diliyorum sevgili TÖHAFzade dalgaboydaşlarım.

| Dergiler, Fikir Yongalama, sayı 1 | 1 yorum Sayfanın en üst kısmına git

KUŞ

01 Nis 2007

Atilla İpek

Yabancı ormanda bir kuş,

Ne ‘Martı Jonathan’ olabildi;

Nede ‘ Bay’ kuş.

Tünediği son dal da kuruyor mu ne?

Çok dal kuruttu bu ormanda,

Bütün yazı geçirdi bu ormanda,

Tüyleri daha parlak olsun diye,

Daha yükseklere uçabilsin diye

Yükseldikçe yükseldi,

Parladıkça parladı tüyleri.

Ama farketti ki

Meğer ne kadar matmış tüyleri,

Oysa bir arpa boyu yükselmiş sanki.

Göç ederken diğer kuşlar,

‘Siz gidin ama daha erken’ demişti.

Oysa şimdi geldi kış,

O hala çelimsiz bir kuş.

| Dergiler, sayı 1, Şiir | 2 yorum Sayfanın en üst kısmına git

Yolculuk (1)

01 Nis 2007

İsmail Yiğit

[Bu güzel hikâyenin son cümlesiyle başlayalım öyleyse: “…”]

Bütün güzel hikâyeler son bir cümle için yazılır. Belki kısa, belki uzun ama bütün hikâye boyunca anlatılan şey ne ise onu bir kez daha anlatan ve hatta hikâyeye noktayı koyan değil, tersine asıl hikâyenin o cümleden sonra başladığını anlatabilen son bir cümle, üç noktalı… Anlatılan hikâyenin ardını okur kendisi getirir ve bir tek hikâyeden pek çok hikâyeler doğar. Asıl hikâye de o sınırlı zaman diliminde okunan tek bir hikâye değil, ona muhatap olan kişi adedince ardı getirilen pek çok birbirinden farklı hikâye olur. Böyle bir durumda ‘en asıl hikâye’ hangisidir sorusunun en makul yanıtı da herhâlde ‘Hepsi’ olmalı.

 

Sonu ‘üç nokta’lı böyle bir son cümlenin öncesinde, o sınırlı zaman diliminde okuduğumuz hikâye de tek bir hikâye değildir. Ama yegânedir. Yegâne olan bir şeyin tek olmaması belki garip ama gerçek bu. Şöyle ki, hiçbir hikâye ona muhatap olandan bağımsız kendi başına bir gerçekliğe sahip değildir ve her hikâye aslında onu okuyan kimsenin okuduğundan anladığı hikâye neyse o hikâyedir. Yegânelik, herkesin anlayacağı şey yüzde yüz aynı olamayacağı gerçeğinden; bu yüzden elimizdeki her hikâyeyi ilk okuyan biziz demek yanlış olmayacaktır. Ve aynı sebepten ötürü de bir tek değil onu okuyan kişi adedince hikâye vardır ortada aslında. Peki, gerçekte hangisi ‘en asıl hikâye’dir? Hepsi.

 

Böyle, ‘son’u üç noktalı hikâyeler gerçekte son-suzdur da. Okur olarak böylesi, üç noktayla biter-miş gibi yapan bir hikâyeye muhatap olduğumuzda, o üç noktanın ardına yerleştirdiğimiz kendi hikâyemizin sonuna bir son nokta da koyamayız çünkü. Sadece bulanık bir şekilde bir şeyler hissederiz, ucu açık. Tıpkı sonundaki bir okla ‘Sonsuz’u işaret eden bir sayı doğrusu ya da -bizim gerçeklik boyutumuzun nesnelerini kullanarak bir örnek verecek olursam- gökyüzüne doğru uzatılmış bir işaret parmağı gibi. Yazarın ürettiği bir tek hikâye böylece, her bir okurun beyninde farklı farklı yansır ve sonu olmayan bir şekilde asılı kalır zihinlerde. (Paralel evrenler de ‘Büyük Yazar’ın yazdığı Tek bir hikâyeyi her an yeniden okuyuşunda zihninde asılı kalan böylesi hikâyelerden ibaret olabilir mi?) Hikâyenin kendisi de içindeki kahramanlarla beraber tekrar tekrar doğar ve hepsi sanal bir ebediyete ıraksamış olur.

 

Güzel hikâyelerin uğruna yazıldığı o son cümle neye dair olmalıdır ki hikâye okunduğu sınırlı zaman diliminin ötesine taşabilsin? ‘Aşk’a? Mümkündür hatta uygundur da. Anlatılır ki, Miraç yolculuğunda Hz. Muhammed’e eşlik eden vahiy meleği Cebrail, Allah’a çok yaklaştıkları bir noktaya geldiklerinde ‘Buradan öteye gidemem, kanatlarım yanar’ dediğinde ‘Peki nasıl gidilir buradan öteye?’ diye soran Peygambere ‘Aşk ile…’ cevabını vermiştir. Dolayısıyla, okurların zihinlerinde ‘Son-suz’a ıraksamanın anahtarı Aşk’a dair bir son cümle, hatta aşkı anlatan güzel bir hikâyenin aşka dair son cümlesi olabilir.

 

Bu güzel hikâyenin son cümlesiyle başlayalım öyleyse: “…”

 

I

 

[O an bütün kâinat onu bulabilmem için sözleşmişti…]

 

Gönlüm ve zihnim yalnızdı. Sadece o an için değil, her zaman. Gönlümün ve zihnimin yalnızlığını giderdiğimi zannettiğim yanılsamalar yaşamışım sadece. Nihai durağa varıncaya dek bir geminin çeşitli limanlara uğraması misali, geçici molalar. Bazı insanların molaları hayatları boyu sürebiliyor ve gönül ve zihinlerinin yalnızlığını giderebilecek ruh eşlerini asla bulamayabiliyorlar. Bazıları ise zaten yolculuğa dahi başlayamıyor, korktuklarından ya da benlikleri gönüllerinin ve zihinlerinin yalnızlığını hissedemeyecek ölçüde her şeyi kapladığından.

 

Her bir mola, son durağa varıp geriye doğru bakıldığında vakit kaybı gibi gözükse de aslında belki de son durağa tam zamanında varmasını sağlıyor insanın. Bir mola eksik verilmiş olsa, son durağa varıldığında, varılanın son durak olduğu dahi anlaşılamayacak belki de. Her mola, kişiyi biraz daha tamamlıyor, son durağın ‘son durak’ olduğunu görebilecek gönül ve zihin donanımını sağlıyor.

 

“Gönlümün ve zihnimin yalnızlığını giderdiğimi zannettiğim yanılsamalar…”, doğrusu ‘zannettiğimi bildiğim’ olacaktı. Zannederken, zannettiğimi bildiğim halde zannetmeye devam etmiştim. Biraz umut, çokça korkudan. Çıplak bir insan gözlerini kapadığında kendisinin çıplak olduğunu bildiği halde değilmiş zannedebilir.

 

Hayatın bazı küçük anlarının ve o küçük anlarda yapılan küçük hamlelerin çok büyük sonuçları olabiliyor. Bunun, o büyük sonuçları yaşadıktan sonra farkında olsak da çoğu zaman, her anın ve yapılan her hamlenin böyle bir potansiyeli içinde barındırdığını bilmek geleceğe dair umut verici, ama aynı zamanda korkutucu da. Dev kocaman bir duvarın dibinde, duvarın milyonlarca taşından her birini her saniye yerinden çıkardığınız jenga oyunu misali. Bir an geliyor ve duvar başınıza çöküyor. Hangi taş, hangi hamle meçhul. Ama o duvar çökmeden de duvarın çökmesinin iyiliğinize mi yoksa kötülüğünüze mi olduğunu bilemiyorsunuz. Duvar çökebilir, ama belki de ancak böylece duvarın ardındaki, duvar çökmemiş olsaydı asla keşfedemeyeceğiniz çok daha güzel bir yere adımınızı atabileceksinizdir. Benim durumumda olduğu gibi, bir ruh eşi bekliyor olabilir sizi orada. O taşı değil de başka bir taşı çekmiş olmak ya da o taşı o zaman değil de başka bir zaman çekmiş olmak, duvarın gene çökmesi-ya da çökmemesi-, ruh eşini orada bulmak ya da bulamamak, hatta orada o ruh eşinin olabileceğini dahi bilememek ve bilemeyeceğini dahi bilememek, hepsi meçhul. Bu yüzden insan hayatın getirdiği güzel şeyleri karşılarken duyduğu çok büyük sevinçlerin yanında, ya o güzel şeylere rast gelemeseydim diye düşünerek üzüntü de duyabiliyor. Belki de duymalı, çünkü o zaman ancak o güzel şeylerin gerçek kıymetini bilebiliriz. Bir şeyin güzelliği sadece kendisinin güzelliğinden değil, yokluğundaki çirkinlikten aynı zamanda.

 

Bunları şimdi düşünebiliyorum. Küçük bir anda küçük bir hamle ile rastlamıştım sevgilime ben de, onun sevgilim olacağını bilmeden. İlk görüşte aşk olamazdı, çünkü rastladığım an onu görmemiştim. Sesini dahi duymamıştım. Sadece tek bir kelime, ki o da onun el yazısıyla yazılmış değildi, o kelimeyi herkes yazmış olabilirdi. Ona dair, onun parçası hiçbir şey yoktu onu bulduğum o küçük anda ama duvar çökmüştü ve o karşımdaydı. Ancak şimdi anlıyorum; o an bütün kâinat onu bulabilmem için sözleşmişti…

| Dergiler, Öykü, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

KRİNGLOOP: devir, dönme, dönüş

01 Nis 2007

Nazan Bilen

Aslında özel birşey aramıyordum. Bir eşya almak istediğimde genellikle hislerime kulak veririm. Zaten çoğu zaman ben eşyaları değil de, onlar beni seçerler. Bazan bir lamba, eski bir bisküvit kutusu ya da artık kabukları soyulmuş incilerden oluşan bir kolye onu almam gerektiğini fısıldar kulağıma. Bir gün vazgeçilmiş bir evlilik albümü bile “Ne olur beni kurtar buradan.” diye yalvarmıştı. Hiç tanımadığım gelinle damadın en mutlu günlerini belgeledikleri fotoğraflara çok cüzi bir miktar ödeyip onları da kendi eskilerim arasına katmıştım.

Devir-dönüşüm dükkânı o gün gayet sakindi. Önce kitaplara daldım: “Koma sonrası hayat”. Biraz sayfalarını karıştırdığım kitaptan yatağında çürümekte olan bir hastanın ve hastanenin kokusunu alabiliyordum. Artık evde hevesle anlatmadıkları listesine aldığı hastayı, zamanla bir mobilya gibi görmeye başlayan hemşireyi, akrabaların arası gittikçe açılan ziyaretlerini, azalan ve her seferinde biraz daha ucuzundan seçilen buketleri görebiliyordum.

Giyecekler bölümünde ne ararsan vardı. Ayakkabılar, elbiseler, bale pabuçları, gelinlikler, minicik bebek çorapları. Hiçbirinden bir aynısı daha olmayan, zamanında “özel” diye adlandırılmış, nice terkedilmiş eşya. En çok da ayakkabılara bakarken bir zamanlar kullanıldıkları duygusuna kapıldım.

Sandalyeler, modası geçmiş abajurlar, bazıları bir yerlerinden arızalı, yırtık, bazıları ise daha yepyeni koltuklar. Bütün bu eşyalar alıcısına sıcak bir ev ortamı hissi versin diye elden geldiğince bir oturma odasına benzer şekilde düzenlenmişti. Birbirine en çok uyan mobilyalar evcilik oynamaktan bıkkın, bir an önce gerçek bir evde yer alabilmek için sabırsızlarmış izlenimini vermekteydiler. Hiçbir lamba veya sandalyeyi gözümün bir yerden ısırmadığını düşünürken, kahverengi deri koltuğu gördüm. Bütün düğmeleri hâlâ üzerindeydi. Sol tarafındaki kedi tırnak izleri dışında sapasağlamdı.

***

En lezzetli kahveyi o yapardı. Evi sabah kahvesi ve bir önceki akşam yemeğinden kalma “gehaktballen met jus”[1] karışımı kokardı. İlk defa elimde bir tabak yemekle aşağıya indiğimde oldukça şaşırmıştı. Böyle bir jeste tamamen yabancıydı. Birçok şeye alıştığı gibi buna da alışacak, kabağın, patlıcanın ne olduğunu bilmediği zamanları çabucak unutacaktı. Hiç ummadığı karışımlardan oluşan mantıyı, yoğurtlu makarnayı bile beğenerek yerken, “Evet çok güzel, ama ben kendi bir parça etim ve yanında soslu patatesimi tercih ederim.” demeden de edemeyecekti.

Annem beni onunla ilk tanıştırdığında 74 yaşındaydı. Bir gün tesadüfen merdivenlerde karşılaşmışlardı. Kadın mavi gözlü ve sarışın olan anneme pek yabancılık çekmemiş, hemen ısınmıştı. Annemse onu yıllardır görmediği annesinin yerine koyup dört elle sarılmıştı. Böylelikle birbirlerini tamamlamaktaydılar. Aralarındaki tek sorun dildi.

Başkaları tarafından Riek teyze diye çağrılan bizimse, Buurvrouw[2] dediğimiz kadın yalnız oturduğundan her an sohbete hazır, kapısı her zaman açıktı. Aslında yalnız yaşıyor sayılmazdı. Poekie isimli kınalı bir kedi hayat arkadaşlığı görevini üstlenmişti.

Evi eski fotoğrafların bulunduğu çerçevelerle doluydu. Bu fotoğraftakilerden birisi şimdi tesadüfen içeri girse kesinlikle tanınmazdı. Onun evinde herkes gençti.

İlk Hollandaca derslerimiz anlattığı savaş anılarıyla başladı. Bu hikayeleri savaşı kendisi yaşamış birinin ağzından duymak çok ilgi çekiciydi. Bıkıp usanmadan anlatırdı. Kocası direnişçi olduğundan ve Naziler tarafından arandığından kaçmak, saklanmak zorunda kalmış, Groningen bölgesinde bir çiftçinin yanına sığınmışlardı. Bilardocu babası sırf İngiliz radyosunu dinlediği için tutuklanıp, kampa gönderilmiş ve bir daha da dönmemişti. İki haftada bir birlikte saklandıkları arkadaşlarından biriyle çift pedallı bisiklet üzerinde ta Groningen’den Amsterdam’a nasıl ekmek getirdiğini de anlatırken: “Kendimi Kırmızı Başlıklı Kız” gibi hissediyordum derdi. “Amsterdam’a gelirken yollar Alman askerleriyle dolu olurdu. Hiçbir zaman yüzlerine bakamazdım. Yanlarından geçerken korkudan kafamı tıpkı bir kaplumbağa gibi elimden geldiğince mantoma gömerdim. Bacaklarım öyle titrerlerdi ki bisikletimin de titrediği hissine kapılırdım.”

Başlarda bize bu hikayeleri anlatma nedeninin onları heyecanlı ve bilgilendirici bulduğumuzu düşündüğü için olduğunu sanıyordum. Gitgide kendine bir kimlik arayan, zaman içinde kaybolmuş yaşlı bir kadın gördüm. Anlattıkları ne kadar kötü ve acı verici hatıralar olursalar olsunlar, onun için güzel, genç, aşık ve umutlu olduğu zamanların öyküleriydi. Bir fırsatını bulur bulmaz hiç tereddüt etmeden kendisini bir yaprak gibi atıverirdi sürekli geriye doğru akan anılar nehrine. Onu avuttuğunu bildiğimden aynı hikayeleri kim bilir kaçıncı kez dinlediğim anlarda bile kızamazdım.

Hayatı saati saatine kuruluydu. Günü birlik yaşamaya çalışmaktaydı. Bu yaşta bir şeye bağlanılmıyordu. Salı ve Perşembe günleri dışında hep evdeydi. İki haftada bir yakınındaki yaşlılar evinin kuaförüne gider, ardından içi daralarak bingo veya okey oynar, tadını hiç beğenmediği halde kahve içerdi. Bir keresinde ben de onunla gitmiştim. Sırf meraktan. Gittiğim yer yaşlılar evi değildi de ölümün bekleme odasıydı sanki.

Bildiğim kadarıyla kendisi ölümden korkmuyordu. Karar veremediği vasiyetine yakılmasını mı, gömülmesini mi yazması gerektiğiydi. Kapalı yerlerden korkma fobisi olduğundan gömülmeye pek yanaşmıyor, ölü bir bedenin yakılması fikrine de yeterince sıcak bakamıyordu. Birkaç yıl önce kocası “I did it my way” müziği eşliğinde son yolculuğuna uğurlanırken, kendisi de ölüm korkusunun büyük bir kısmını yendiğinden, yakılmak ya da gömülmek sorunsalı yerine daha çok hangi müziği seçeceğine kafa yormaya başlamıştı.

Zamanla güvenini kazanmış savaş anılarının yanı sıra arkadaş ve akrabaları hakkında da hikayeler dinlemeye başlamıştık. Biz onunla ellili yıllarda yaşıyor gibiydik. Oturduğumuz binada kimse kapısını kilitlemez, herkes bir diğerinin evine randevusuz girip çıkabilirdi. Eve her dönüşümüzde belleğimize yeni bir hikaye eklenmiş olurdu.

Tır şöförü Roelof’un 20 yıllık karısını genç bir Romen kıza değişmesi, Lies teyzeninse buna rağmen kocasını ölene kadar beklemesi. Eşcinsel olduğu daha çok küçükken belli olan Tony’nin cinsiyet değiştirmek için ödemesi gerektiği ameliyat parasını bulmak uğruna yaptıkları. Üç adamdan, üç ayrı çocuk yapıp, çocuklarının nerede olduklarını bilmeyen Corie. Corie’yi biz de tanıyorduk. Zombiye benzeyen Hans isminde bir böbrek hastasıyla yaşıyordu. Durumları son yıllarda her yaz birkaç aylığına Benidorm’a tatile gidebilecek kadar düzeldiği halde Hans’ın soluk teni aynı kalmakta ısrar etmekteydi.

Babam akşamları hep evde olduğundan ve onunla hiç geçinemediğimizden aşağıya yaşlı kadına inerdim. Genellikle aynı saatlerde gittiğimden her seferinde onu koltuğun ucuna ilişmiş, dudakları arasında Mantano sigarası (Ondan başka tanıdığım hiçkimse bu sigarayı kullanmıyordu) Çarkı Felek yarışmasını izlerken bulurdum. O zamanlar harfleri Leontin çeviriyordu. O gittiğinde yerine yeni bir kız bulabilmek için yarışma bile düzenlenmişti. Komşumuz hiçbir filmin izlenmeye değdiğine inanmaz, dizi takip etmezdi. Gösterdiği gerekçe :”Hayatım boyunca yeterince acı çektim. Savaş gördüm. Bir de başkalarının acısını görmek istemiyorum.” olurdu. O yüzden asla film izlemezdik. Ev onundu, televizyon da. İzlenecek programları o seçiyordu. Böylece Ron Brandsteder, Henny Huisman (De playback show), Frans Bauer ve diğerleriyle tanıştım. Sabahlarıysa Alman kanalında aynı yarışmayı izlerdi. Televizyonun açık olmadığı anlarda radyosu hiç susmazdı. Sky radio, arbeids vitaminen. Alman kanalınının spikerini bir fok balığına benzetirdim. Toi toi’un yarışmacılara başarı dilemek olduğunu da yaşlı kadından öğrendim. O benim bu söze her seferinde neden gülümsediğimi hiçbir zaman anlamayacaktı. Alman televizyonundaki geleneksel Bavyera türkülerini, nostaljik şarkıları, aşırı solaryum bronzu, dudakları pembe rujlu kadınların sürekli gülümseyerek katıldıkları dans yarışmalarını da kaçırmamaya özen gösterirdi. Böylece kısa yoldan savaşın iki komşu ülkenin yaşayanları yüzünden değil de başka nedenlerden kaynaklandığını da gördüm. Bir zamanlar babası götürüldüğü yerden bir daha dönmeyip, kocası kahrından ve stresten saçkıran olup, evini barkını hayati tehlike yüzünden terkedip, saklanmak zorunda kaldığı halde oturup Alman televizyonuna bakabiliyordu. Bir hayata ikinci dünya savaşının sıradan hatıralara dönüşmesi de dahil neler sığabilmekteydi.

***

Ev içinde kurumaya bırakılan çamaşırlar gibi anılarının asılı olduğu kocaman, kapalı bir odaydı. Anılar çoktan kurumuştu, ama yaşlı kadın onları bir türlü alıp, katlayıp yerlerine koymuyordu. İnsan yeni bir şey yaşamayınca eskilerine dört elle sarılıyordu. Arasıra bir iki kadeh yaban mersini liköründen sonra şimdiki hayatı hakkında bir şeyler anlatmaya çalışırdı. Ancak böyle zamanlarda bazı korkularını itiraf edebiliyordu. Uğruna yaşamak zorunda olduğu bir şey kalmamıştı. “Bir tek siz varsınız, oğlum, bir de Poeki diyordu.” Arkadaşlarının çoğu geriye kalan hayatlarını yaşlılar evinde geçirmekteydiler. O bu evde 56 yıl yaşamıştı, bu evde de ölmek istiyordu. Hâlâ takma diş kullanmıyor olması, saçlarının gürlüğü bu umutla yaşamasına yardımı dokunan etkenlerdi. “Liköre eşlik etsin diye” arada bir mutfağa gidip çerez tabağını tazelerdi. Bu daha çok konuyu fazla derinleştirmeden değiştirmeye yönelik bir girişimdi.


***

Yaşlı kadının bir üstündeki dairede yaklaşık 8 yıl oturduk. Bu süre içinde komşumuz ninemiz olmuştu. Başka bir mahalleye taşındıktan sonra bile annem sık sık ziyaretine gitmeyi ihmal etmedi. Neskafeden yaşlı kadının Douwe Egberts marka süzme kahvesine terfi ettiği, artık aynı kahveden kendisi de yaptığı halde onunkinin yerini tutmuyordu. Bu kahve meselesi her zaman olduğu gibi bahaneydi, gönül muhabbet istemekteydi. Yaşlı kadın bu deyimi bilmese de o yürürlükteydi. Zamanla anılarımız, hikayelerimiz birbirine karışmıştı. Ona gidip bir fincan kahve içip, yanında bir hikaye dinlemek bize “evde” olduğumuz hissini veriyordu.

Anneme kıyasla ben yaşlı kadını daha uzun aralıklarla ziyaret ediyordum. İş, okul, kendine ait bir ev, düzenli olarak bakılıp büyütülmesi gereken bir ilişki çok fazla zaman almaktaydı. Ona her gitmek istediğimde kafam sorulardan bulanırdı. “Bu sefer nasıl görünüyordur, sağlık durumu nasıldır?” Onu çökmüş bulmaktan o kadar korkardım ki bir zamanlar 78 inde Cha cha cha ve Foxtrot dans eden bir kadını evine kapanmış olarak görmektense, hiç görmemek daha iyiymiş gibi gelirdi. Bir süre kendimi böyle kandırır, ziyaret tarihini ertelerdim, ama bir an gelir içimdeki endişeyle boyalı merak ve özlem öyle büyürdü ki yine dayanamaz görmeye giderdim.

Kapının önünde küçük bir tereddüt yaşarken içeriden merdivenler adeta birer mıknatıslarmışcasına parmağımı çekerlerdi. Zile basar, apartman kapısı çabuk açıldıysa kalbimin yarısı rahatlayıp normal ritmine döner, yukarıda mat pudralanmış, gülümseyen yüzünü gördüğüm de de kalbimin diğer yarısını huzura salıverirdim.

Kahveyi hazırlanmış, tereyağından yapılmış bisküvitlerle dolu kristal kutunun kapağını da açılmış bulurdum. Ben altmışlı yıllardan kalma, evde çocuk olmadığı için eskimeyi bilmeyen, eskimediği için de kocasının yenisini almaya yanaşmadığı tek kişilik kahverengi deri koltuğa oturur, o da karşımdaki divana geçerdi. Dudak tiryakisi olduğundan hemen bir sigara yakardı. O zamanlar hem sigara içmediğimden hem de “Coffee and Cigarettes” filmini izlemediğimden bu dudak tiryakiliği bana anlaşılmaz gelirdi. Karşımda yaşlı kadın, onun arkasında nakışla işlenmiş elinde sigara tüttüren çingene kızının olduğu tablo sohbete dalardık. İkisi birlikte sigara içtikçe duvarlar sanki daha bir sararırdı.

***

İşte yine tek kişilik, kahverengi koltukta oturmaktaydım. Dışarıdan bakarken belliydi camın önündeki çiçeklerin kurumaya yüztuttukları.

Yaşlı kadının oğlu biz gelene kadar bütün albümleri çıkarıp masanın üzerine yığmıştı. İstediğimiz her hangi bir şey varsa hatıra olarak alabilirdik. Televizyon, müzik seti ve buzdolabı gitmişti. Annem ve ben odalarda bir hatıra hologramıymışcasına gezinirken, yaşlı kadının oğlu da kahve yapmak için mutfağa gitmişti. Banyoda üzerinde hâlâ beyaz saç tellerinin bulunduğu tarağını gördüm. Sabunun ve içeride asılı kalmış parfümün kokusu hâlâ kullanılabilecekleri fikriyle haşır neşirdiler. Tarak bir zamanlar onunla saçlarımı tararsam yaşlılığın bana da bulaşacağını düşünüp, ürktüğüm anları hatırlatarak beni biraz utandırdı. Çok toydum. Ben ona gençlik hayallerimi, sevgililerimi, muhtemel geleceğimin perdelerini aralarken o da bana geçmişini, sevgisini gösteriyordu. Birçok akşamlarda karanlık yalnızlık dalgalarına karşı birlikte kürek çekmiştik.

Oturma odasına geldiğimizde oğlu kahveyi bulamadığını söyledi. Bunun üzerine annem mutfağa gitti, evyenin altındaki dolaplardan birinde kahve kutusunu eliyle koymuş gibi buldu. Annem ve ben kahvelerimizi yıllardır kullandığımız aynı fincanlardan içiyorduk. İlk yudumdan sonra hayal kırıklığıyla dolu ilk bakışma. İkinci bakışta annemin “Ben öldüğümde sen kahvenin yerini bulursun değil mi?” kelimeleri gizliydi.

Yaşlı kadının oğlu bu arada eşyaları götürmeleri için devir-dönüşüm dükkânını aramakla meşguldü.


 

[1] Hollanda usulü soslu köfte. Hollandaca.

 

[2] Komşu

| Dergiler, Öykü, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Rozen Garderobe

01 Nis 2007

İsmail Polat

Yıl 1968. Nisan ayı. Günlerden cumartesi. İlk aylığımızı almıştık. Arkadaşlar birlikte Amsterdam’ı gezmeye çıktık. Şehir merkezindeydik. Dükkânlarda çalışan insanların verdiği hizmete, kibar davranmalarına hayran kalmıştık. Cıvıl cıvıl insanlardı. Kimsenin giyimine, kuşamına,rengine,cinsiyetine, hareketine karışmayan bir ülkedeydik. Kimsenin rahatsız olmaması için toplu halde yürümedikleri izleniyordu. Biraz sonra Dam meydanındaki abidenin yanına vardık. Uzun saçlı, yarı çıplak uzanan insanlar arasındaydık. Kimi kafasını avucuna koymuş yatıyor, kimi kitap okuyor, kimi fotoğraf çekiyor, kimi öpüşüyor, kimi kaval, kimi başka bir alet çalıyordu. Gelip geçen insanlarsa onları hiç rahatsız etmeden normal günlük yaşantısına devam ediyorlardı.

Girmiş olduğumuz bir mağazadan epeyce kalem ve defter aldım. Keşke benim memleketimdeki çocukların hepsinin de bu kadar kalem defter alma imkânı olsaydı diye hayal ediyordum. Memlekette ilk okul birinci sınıfta kuru fasulye ile yazı öğrendiğim geldi aklıma. Yokluk içindeydik ama paylaşımı ne güzel biliyorduk. Biraz çamaşır, çorap, kalem, defter ve bir takım elbise almıştım. Arkadaşlarım da benim kadar olmasa da epey alış veriş yapmışlardı. Dükkânlar kapanmıştı. Atatürk kampına gitsek te yemekler çoktan dağılmıştı. Yine aç kalacaktık. Almış olduğumuz öteberi olmasaydı, bu gece sabaha kadar gezecektik. Bunu konuşa, konuşa Amsterdam merkez istasyonuna geldik. Oradan gelip bota binip Atatürk kampına gidecektik. Tam istasyonun önündeki meydandaydık. Gelin gezelim diye bir öneride bulundum arkadaşlarıma. Biri nasıl gezelim bu paketlerle birlikte. Keşke bu kadar malzemeyi almasaydık dedi. Öteki arkadaşım götürüp Atatürk kampına bırakıp gelip gezelim dedi. Bir başka biri, Atatürk kampına gittikten sonra bir daha gelemeyiz dedi.

Bunları konuşurken istasyonun önündeki meydanda 9 numaralı tramvayın durağına gelmiştik. Durağın yanındaki boşluktaki toprak alana çok güzel güller ekmişlerdi. Onlara baktım da baktım. Memleketteki bahçemizin gülleri aklıma geldi. Ne kadar güzel kokuyordu o güllerimiz. Yaklaştım onlara aynı kokuyu almak için. Hayır bu güllerde o bizim güllerdeki güzel koku yoktu. Neden bu diyardaki güllerin kokusu yoktu sorusu ve şu şiir belirdi kafamda.

Bizdeki güllerin bakardın kokusuna/kordun onu kitabının,defterinin arasına /gitmezdi onun kokusu yıllarcasına/Ceketini,gömleğini,çantanı atardın gölgesine/ Saatler sonra geldiğinde saklamıştır onları serin, serin yaşarcasına/ Burada ki bu güllerde saklasın bu eşyalarımı.

Getirelim o gülleri/götürelim bu gülleri/karışsın güller güllere/konuşalım tüm dilleri/serpişsin diller dillere/rahatlık versin gönüllere/ulaşalım zengin kültürlere/sevgi ile barış tüm dinlere,tüm dillere/böyle bir dünya bırakalım nesillere.

Arkadaşları ikna edip eşyaları o güllerin arasına koyup gezmekti amacım. Biri, bırakılır mı bu eşyalar bu güllerin arasına. Biri alır götürür. Bir başkası bu memlekette kimse tenezzül edip alıp götürmez eşyalarımızı, öteki, bırakmak önemli değil de, biri eşyaları götürür, sonra hırsızlığa bir nevi biz alıştırmış oluruz dedi. Uzun bir tartışmadan sonra bıraktık eşyalarımızı o güllerin arasına. Biz eşyaları güllerin arasına korken insanlar bize bakmaktaydılar. Geri döndük Amsterdam’ı gezmeye. Aldığım bu eşyaların bonosu ile tarihini bir kağıda not ettim. Günün birinde yazacağım kitaba yazarım diye. Fakat onu bir türlü bulamadım. Çünkü aradan geçen zaman az buz değildi. Neredeyse kırk yıllık bir süre içinde bu notlar ve bonolar kimbilir hangi bucağa girmiştir. Kim bilir belki bulurum bir yerde bir gün. Ansızın.

Kahvelerde, barlarda, diskolarda insanlar sanki yıllardır birbirini tanıyorlarmış gibi kimse kimseyi rahatsız etmeden yan yana oturuyorlardı. Biz daha ilk olarak Amsterdam’ı geziyoruz. Biraz da içimizden bir çekingenlik vardı. Ama her girdiğimiz yerde insanlar bizim çekingenliğimizi anlamış, bize çok hoş davranmışlardı. Böyle kalırsa bu ülkeye gelen bir daha, bir daha gelir ve gezer. Hele bizim gibi çalışmak için gelen her gün gezmez ama, turist olarak gelen her sene gelir gezmeye. Eğlence yerlerinin kapısında duran taksilerin hizmet verme biçimi çok güzel. Fazla fiyat kesme diye bir şey yoktu. Halktan birisine, cebinde çıkarıp sorduğun adresi usanmadan sen anlayana kadar gideceğin adresi tarif etmeleriyle yediğin, içtiğinin ne kadar olduğunu bilmediğin halde,usanmadan sana defalarca anlattıktan sonra üstünü eksiksiz geri ödemeleri bu çalışma güzelliklerine ekstra bir güzellik katıyordu. Bu toplumla kaynaşabilme imkanları çoktu. Yeter ki bu kaynaşma kapısını açacak devlet, kurumlar, işverenler öncülük etse diye düşünüyordum.

Sabaha karşı istasyona geldiğimizde ilk olarak eşyalarımızı koyduğumuz güllerin yanına gittik. Eşyalarımız aynı koyduğumuz gibi duruyordu. Buna çok sevinmiştik. Eşyalarımız çalınmamıştı. O zaman bu memlekette hırsızlık yoktur diye düşünmüştük.

Hey gidi günler hey!

| Dergiler, Öykü, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Kaçıklar

01 Nis 2007

Ayça van Ingen

‘Nesrin Hanım’

‘Buyurun Selim bey?’

‘Şu elimdeki dosyalar damgalanacak, son kontrolleri yapıldıktan sonra müdür beye, yardımcısına ve şefe imzalatılacak daha sonra herbiri ayrı ayrı zarflara konup, zarflara dosya içlerindeki pullar zarfların üzerine yapıştırıldıktan sonra, bunlar bilgi işlem dairesine elden verilecek.’

‘Tabii efendim.’

Nesrin hanım çayını bir yudumda içti. Bu adam da tam zamanını buluyordu. Sabah gazetesine elini bile sürmemişti ve açıkçası hala uykuluydu. Damgaları teker teker mürekkebe batırıp ön sayfadaki damgaya ait boşlukları damgaladı. Boşları toplayan çaycıdan yeni çay almadı. Radyoda çalan eski bir aşk şarkısına farkında olmadan eşlik etmeye başladı. Bir demet yasemen…

Esneyerek dosyaların sayfalarını çevirmeye başladı. Tarih, dilekçe, imzalar, diğer dokümantasyon, hepsi tamamdı. Tembel elleri her dosyanın içindeki pulları ahesta ağzına götürüp tükürükle ıslatarak gerekli yerlere yapıştırmaya başladı. İşi bitince masada dosyaları birbiriyle aynı hizzaya getirdi, sağ koluyla sardı onları sanki bir bebeği sarar gibi, özenle. Etekliğini, kolyesini ve saçını düzeltti.

Emekliliğine gün sayan şefin yanına çıktı.

Ne ilginç bir adam bu şef, diye düşündü. Yaz sıcakları bastırdı mıydı şile bezi gömleklerle yaka bağır açık işe gelir, sabo dediği takunyalardan giyer, koltuğunun altına sıkıştırdığı çantasında her daim leblebi ve kolonya taşırdı. Memuriyet ciddiyetine ve de kalıbına kesinlikle sığmayan bir adamdı şef.

‘Günaydın, şefim..’

‘Ooo günaydın nerelerdesiniz Nesrin Hanım, aman aman her geçen gün daha da güzelleşiyorsunuz. Dün göremedim sizi, hayırdır?’

‘Biraz rahatsızdım da..’

‘Yaa..İnşallah iyisinizdir şimdi.’

‘Çok şükür.’

‘Buyrunuz.’

‘Elindeki dosyalara imzanız gerekiyor da.’

‘Hay hay, sizi kıracağıma kafamı kırarım.’

Her zaman aynı espriyi neden yapıyor diye düşünerekten zoraki gülümsedi. Şef gülümsemesine sevinmişti, dosyaların hepsine çaktı imzayı, sonra bulmacasına döndü.

‘Teşekkür ederim.’

İki oda ötede çalışan müdür yardımcısı Seda Hanım’ın odasına girerken yüzü gerildi, çizgileri ortaya çıktı, dudaklarını ısırmaya başladı. Hiç sevmiyordu şu Seda Hanım’ı. Bu kadın bu dairenin son üç müdürüyle işi pişirmiş, bu sayede müdür yardımcılığına yükselmişti. Çiçekbozuğu yüzünü aşırı makyajla kapatır, saçlarını abartılı tarardı, parfümü insanı bayıyordu ve modası geçtiği halde bacaklarının her noktasını ortaya çıkaran taytların altına uzun topluklu ayakkabı giymekten vazgeçmezdi. Basbayağı orospuydu bu kadın. Maalesef Müdür yardımcısıydı ve Seda Hanım’ı cennet vatanın herhangi bir köşesine sürdürmek iki dudağının arasındaydı. Onu bir an kel müdürle al takke ver külah halde gözünün önüne getirdi, içi kalktı. Bir an önce şu lanet dosyayı imzalatıp yoluna gitmek istiyordu.

‘Günaydın Seda Hanım.’

‘Kızım sen kapıyı tıklattın belki ama yanıtımı beklemedin ki. Ne diye böyle lap diye giriyorsun odama? Belki meşgulüm şu sırada? Hiç devlet dairesinin ciddiyetine, nezaket kurallarına uyuyor mu bu davranışın? Yönetmeliklerde böyle mi deniyor? Ne var hadi ne var?’

‘Efendim imzanız gerekiyor.’

‘Getir hadi getir.’

Dosyaları uzun uzun incelemeye başladı. Her dosyada bir noktaya kulp takıyor.

‘Yapamıyorsunuz işinizi hakkıyla, her şey yarım yamalak.’diyerek homurdanıp duruyordu. Her dosya üzerine bir bir talimat verdi.

‘Bak imzalıyorum ama bunları düzelteceksin ha ona göre.’

‘Emredersiniz efendim.’

‘Aferim, al bakalım hadi iş başına.’

Sabah fırçasını böylece yemiş olan Nesrin Hanımın alnında boncuk boncuk ter birikmişti, burnundan soluyordu.

‘Hadi bakalım Nesrin yine iyi atlattın vartayı’ diye aklından geçirirken başka bir departmanda çalışan Piraye ile karşılaştı.

‘Selam kız, n’aber?’

‘Sorma, seninki yine muayyen gününde galiba.’

‘Sus kız, duyacak şimdi.’

‘ Aman duyarsa duysun, canımdan bezdim vallahi.’

‘Sırf sana mı yapıyor zannediyorsun, dişi sineklere bile işkence ediyor kaltak.’

‘Öyle valla. Derdi neyse, deli orospu n’olacak.’

‘Geçen gün Necla’yı hüngür hüngür ağlatmış.’

‘Aaa, nasıl olmuş ?’

‘Müdür beyin odasına bir girmiş, müdür bey Necla’nın sigarasını yakıyormuş. Galiba Necla da müdüre bazı problemlerini açıyor, izin istiyormuş. Çok bunalmış kızcağız.’

‘Öyledir, boşandığı eşi çocuğunu da aldı ta Eskişehirlere gitti, tabii izin alması lazım onu görebilmek için.’

‘Sonracığıma bizim orospu müdürün odasından çıkar çıkmaz çekmiş Neclayı bir köşeye, ağzına geleni söylemiş.’

‘Neler demiş ?’

‘Neler dememiş ki terbiyesiz karı. Vermiş veriştirmiş, en sonunda Necla’nın sinirleri de bozuk zati, koyuvermiş gözyaşlarını.’

‘Yaa.. Bu kimbilir bize neler yapar. Allah hepimize sabır versin.’

‘Öyle valla. Hadi yemekte görüşürüz.’

‘Tamam canım.’

Saçını başını bir defa daha düzelten Nesrin Hanım bu sefer müdürün kapısını çaldı, içerden gir komutu girince parmaklarının ucuna basarak girdi içeri.

‘Ooo.. Günaydın Nesrin Hanım’

‘Günaydın efendim, bir imzanızı rica edecektim bu dosyalara.’

‘Onlar kolay canım, sen gel otur şöyle bir, anlat bakalım.’

‘Ne anlatayım efendim?’

‘Hayat nasıl gidiyor, işler? Yeni aşk var mı ufukta, bak bana herşeyi anlatabilirsin..’

‘Aman müdür bey, nereden çıkarıyorsunuz. Ben bir imzanızı rica edeyim.’

‘Getir bakayım, sır küpü seni.’

Dosyaları imzalarken ‘Bu kız beni uğraştıracak galiba’ der gibi derin bir of çekti.

İmzaları alır almaz odadan fırlayan Nesrin Hanım dosyaları oyalanmadan bilgi işleme götürdü.

Bilgi işlemin kapısını özel bir düğmeye basarak çaldı, kapıcı kimin geldiğine baktı ve kapıyı Nesrin Hanım için açtı. Şirket sırları söz konusu olduğundan olacak, bu bölüme giriş yasaktı. Ancak dosya iletmek ya da bazen yeni dosyaları almak için girilebiliyordu buraya. Bir de tabii ki özel durumlarda izinli olarak dışarı çıkacaklar da kullanıyorlardı bu kapıyı. Ama bunun dışında elemanların sadakatle görevlerini yapmaları, kurallara harfiyen uymaları, dışarı çıkmamaları beklenirdi. Yönetmeliklere uygun davranmamak disiplin cezası demekti ve hiç kimsenin buna niyeti yoktu.

Bilgi işlem bölümünün eli tespihli, beyaz önlüklü pos bıyıklı kapıcısı gülerek karşıladı onu.

‘Bugün nasılız bakalım Memure Nesrin Hanım?’

‘Teşekkür ederim, dosyaları buyurun, işleme hazırlar.’

‘Eksik olma canım, yeni gelenleri ben içeriye iletirim. Hadi işinin başına dön.’

‘İyi günler.’

‘Hadi canım, ikile. Deli karı seni.’

Nesrin Hanım son sözleri duymazlıktan geldi.

Bilgi işlem bölümünün beyaz önlüklü pos bıyıklı kapıcısı Nevzat Bey elindeki kağıt parçalarına bakıp başını iki yana sallayarak ‘La havle ve la kuvvete…’ dedi.

Kağıtlar yer yer karalanmış, üzerlerine tükürükle başka kağıtlar yapıştırılmıştı. İğrenerek baktı elindeki kağıt tomarına.

Başhekim:

‘Bugün seninkiler ne durumda Nevzat?’ diye sormasaydı herhalde anlamsızca elindeki kağıtlara bakmaya devam edecekti.

Başhekimi gören hastabakıcı Nevzat hazırola geçti,

‘Her zamanki gibi Başhekimim, oyalanıyorlar böyle garipler.’

‘Bu devlet dairesi oyunu ne kadar sürecek dersin?’

‘Şirket oyunu onları iki ay idare etmişti, bu da o kadar eder herhal. Kaptırmış gidiyorlar. Bakın şu kağıtlara, sanki zannedersiniz bir Nüfus müdürlüğü, bir vergi dairesi ya da Emekli Sandığı. Büyük ciddiyetle sürdürüyorlar oyunu. Valla özenle seçilmiş buranın delileri.’

Başhekim güldü.

‘Öyledir. Sen boş kağıt, kalem vermeye devam et ama dediğim gibi sakın ha makas, delici alet, yapıştırıcı verme ha. Dikkat et gözünü seveyim. Mümkün olduğunca sakin olsunlar. Dün Nesrin Hanım kriz geçirdi biliyorsun. Bu tarz olayları hemen önce personele haber ver.’

‘Emredersiniz başhekimim.’

‘Hadi bakalım kolay gelsin.’

Başhekim kordorda kaybolana kadar arkasından baktı. Sonra ‘Yine kaldık bu kaçıklarla başbaşa’ diye geçirdi aklından. Allah için çok uslu akıllı delilerdi, aynen devlet memuru dersin.

| Dergiler, Öykü, sayı 1 | Yorum yapılmamış Sayfanın en üst kısmına git

Edebiyat ve Fikir Yongalama