KOMPO-SİZ-YON

01 Mar 2010

Hasan Türksel

GİRİŞ

Olan bitenlerden beni sorumlu tutanların sayısı hiç de az değildi hani. Tamam kabul ediyorum, arkadaşımı etkilemiş olabilirim ama o da kazık kadar adamdı yani. Boyuna, cüssesine bakacak olursanız mangalda kül bırakmayan bir kabadayıdan farkı yoktu. Genç yaşta kocaman bir adam gibiydi. Gerçi o dönemler geçeli bayağı oldu. Babalarımızın 68’li fotoğraflarında kaldı bıyıklı, sakallı kocaman adamların öğrenci kostümünde sırıtmadan çapkın bakışları. Bizimkisi 1,90 boyu ile evde -kedi misali- aşk romanları okuyup, tüm gün televizyon dizileri izliyordu benimle tanışasıya kadar. Koluna bilezik takıp, neredeyse ablasıyla bijuteri mağazasında alışveriş yarışına giriyordu. 80 sonrası büyük şehirlerde doğan genel bir genç-erkek profilinin özetidir bu anlattığım. Tabiki istisnalar vardır. Mesela kendimi örnek vermek isterim. Böylelikle her şey daha net anlaşılır sanırım.

Bizim dönemimizde alışılmışlığın dışına çıkmak ayrı bir uğraş ve disiplin gerektiriyordu. Onca rehber kitabı okurken, kendini bulma yolunda verilen örnekleri harfi harfine yerine getirirken ne zorluklar çektim bilemezsiniz. Elde ettiğim sonucun bir zaman kaybından başka bir şey olmadığını öğrendiğimde ise haftalarca sokaklarda kimseyle konuşmadan dolaştım. Koca kentte içmek için meyhane aradım ama bula bula 3 kadehten sonra 50’lik hatunların kucağıma yollandığı mekanlar buldum Basmane sokaklarında. İkiçeşmelik yokuşuna çıkıp bir de oradaki meyhanelere bakayım derken başıma gelenleri hiç anlatmadan hayal gücünüze havale ediyorum.

Şokun etkisi geçerken sakallanıp, elim kalem tutmaya başladı. Madem kitaplar kandırmıştı beni bu da bir sonuç olmalıydı. Ha, bi de okunmuş onca kitabın meraklısı bayanların etrafımda olmasının gelir-gider dengesinde önemli bir yer aldığını söylemeliyim. Ama güzel İzmir kızlarını tozlanmış bu öyküleri dinlerken göremezdiniz. Sevmezlerdi kitap okumayı. Şöyle sağlam edebiyata bulanmış aşk romanlarını okumadan aşık olmak isterlerdi hep. Ben de tüm öfkemi diğer kızlardan çıkarırdım. Hani onlarda yanımdan gitse bunalıma girip, okuduğum üniversitenin meşhur deliler hastanesinde soluğu almam içten bile değildi.

Konuya nerden girdim nereye geldim. Konu ben değil arkadaşım Cem’di. Cem, 80 yılı temmuzunda doğarken yeni bir dönemin çocuğu olduğunun henüz farkında değildi. O vakitler kimsenin gelecek ile ilgili bir kaygısı yoktu. Bu lafımdan yanlış anlayanlara şöyle açıklayabilirim cümlemi. Yani kimsenin geleceği düşünecek, yatırım yapacak bir zamanı yoktu. Başa gelen dertler bir değildi, hayal etme odacıkları küçücüktü. Hayal edenleri de odalara hapsetmişlerdi zaten. O dönem nere şu an nere desem yeridir yani.  81 yazında, Çeşme Alaçatı’da babamın komşumuz Rüstem Amca’yla konuştuklarını yazdığı günlüğü okuyunca anladım bunu. Ne demiş pederim: Rüstem bak bu uzo şişesini almak için  Sakız’dan gelen Hristos’a ekstradan 5 lira verdim. İkinci bardakta sarhoş olursan bir daha gözüme gözükme ve arkadaşlığımızı kes ona göre! Sonra da eklemiş: ulen Rüstem ben de seni adam bilirdim.

Her şeyin başı şu gavur televizyon derdi kendisi Rodoslu babannem. Gavur deyince akla hep diğerleri gelmez mi zaten? Ama haklıydı. İyi ya da kötü başımıza gelenlerin çoğunun öncüsü olmuştu bu karakutu. O da olmasa ortaçağın biraz kotarılmış halimizi nedense düşünemiyorum. Ne olurduyu, nasıl olurduyu hayal edemiyorum. İnsanın gelişmişliğin tersi istikametinde hayal kuramaması ilginç değil mi? Mesela televizyon da olmasa, okuğumuz kitaplarda zaten olmayan yakın tarihimizle bomboş bir A4 kağıdı gibi beyinle yaşayıp giderdik sanırım. Diğer taraftan televizyonun da bizi kocakafalı yaptığına ilişkin bir çok çalışma vardı. Örnek olarak gösterilen Amerikalılara gülerek tüm gün televizyon başından ayrılmayan tanıdıklarımın sayısı hiç de az değildi hani. İyi ki o araştırmayı burada yapmamışlardı.

Dünya 90 ve 2000’li yıllar aralığında 2 dönem atlatmıştır bana göre. Televizyon devri ve internet devri. Neyse, dağılmayalım. Cem, hızlandırılmış bir film gibi olan  hayatına doğduğu gün itibariyle 3 devir sığdırmasından başı dönmüş bir halde yürürken bana çarptı. Söylediğim doğrudur. Üniversitenin aynı bölümüne düşecek denk zekamız olduğunu bilmenin acısını yaşayacağım ilk gün, iri cüssesi ile sınıfa girerken arkadan bana çarptı. Ben de henüz genç ve ilk gün sarhoşluğunda olduğum için tanıştık, eğitimimiz boyunca hep yan yana oturduk. Neredeyse hiç ayrılmadık. Hatta onun kuzeni ile iş pişirecek kadar ileri gittim. Bundan tabiki onun haberi olmadı.

1-Ben, gezgin ve para tutmasını bilmeyen bir babanın üçüncü çocuğu iken, o ise ticaret erbabı bir Bay Arada Bul’un tek erkek evladıydı. Babasına bu lakabı veren bizzat Cem’in kendisidir, benimle bir alakası yok yani. Sürekli yurtdışı seyahatleri sebebiyle, yaş günleri dahil yıl boyunca 7 bilemedin 10 gün görebileceğin bir kişiydi kendisi. Bu günlerden birine kazara rastgeldiğimde ise kendimi en az Cem kadar şanslı hissetmiştim. Hatta heyecanlanmıştım. Benim peder Gezgin Fikret (bu lakabı şimdi uydurdum) ise yabancı memleketleri ben doğasıya kadar gezdikten sonra Alaçatı’ya gelip, kadehli hikayelerin yazarı olmuştu. 2- Cem, kolejli bir kişiyken bense devlet okulunun havasını solumuş bir gençtim. Yani hem alaylı hem de okulluydum. Tanıştığımız ilk gün çıkmıştı bu bilgiler ortaya. Deşifre olmuştuk. Ben nedense 1-0 mağlup bir duyguyla eve dönerken, Cem’in ne hissettiğime ilişkin fikri dahi olmadığına emindim.

GELİŞME

Ülke ekonomisinin yıllar geçtikçe büyümesi ile halkın fakir kesiminin yüzdelik dilimde kocaman bir pasta haline gelmesi birbirine paralel ilerliyordu. Bunu  iktisat eğitimi alan bir kişi olarak daha yakından görmek beni telaşlandırıyordu. Bir şeyler yapmam gerekiyordu ama neydi o? Nasıl yapardım o şeyi, bilmiyordum. Yine de haftalar boyu kendimi 3 metre karelik odama kapatıp kalın kalın ekonomi kitapları okudum. Eğriler çizdim, örümcekler yaptım ama doğrusunu söylemek gerekirse işin içinden çıkmak pek mümkün olmadı. Umutsuzluk ve çaresizlik yanıbaşıma sokulduğunda ise kendimi yeniden İzmir’in canım sokaklarına vurdum. Meyhanelerden ağzımın payını aldığım ve üniversiteli öğrenci sıfatını taşıdığım için bu sefer disko, klab gibi mekanlara takıldım. Hiç duymadığım müzikler dinledim. İtiraf edeyim neredeyse hiçbirini sevmedim. Benim pederin 10 yaşımda bana zorla rakı içirdiği güne benzer bir ruh halindeydim o mekanlardaki müzikleri dinlerken. Neyse ki çok uzun sürmedi bu dönem.

Peki Cem ne yapıyordu? Dedim ya onun hayata yönelik bir derdi yoktu. Okula başlar başlamaz kendine çirkin mi çirkin musevi bir kız arkadaş bulup, umutsuz bir aşka yelken açtı. Vazgeçirmeye çalışsak da fayda etmedi. Daha sonra ben de onun başka ama güzel yahudi arkadaşıyla tanışınca beraber takılmaya başladık. Kızların evinde oyunlar oynadık, pizzalar ısmarladık, İzmir modası kıyafetlerimizle Alsancak’ta en popüler kafelerde oturduk, sinemaya gittik, el ele tutuştuk falan filan. 18 yaş deneyimi işte, siz de yaşamışsınızdır. Sonra ayrıldık, barıştık, tekrar ayrılıp, yine barıştık tabi. Kapitalizm damarlarımıza işlemişti adeta. Bir ara ben kendimden geçip birkaç hanımefendi ile aynı zaman diliminde beraber olmaya başladım. Cem ise takılıp kalmıştı musevi kızında. Sonra avcunu yalayacaktı ya önce bir  bulutların üzerinde gezinmesi gerekiyordu. Fazla özel hayata girmeden konuyu kapatıyorum. Musevi bacımız okul biter bitmez Cem’den ayrıldı ve musevi bir oğlanla evlendi. Bizimki ise salya sümük günlerce ağladı. Ağlar ağlar durur dedik ama inanın bir ara umutsuzluğa kapıldık. Ben dedim git din değiştir, hatta haham ol diye fakat teknik arıza çıkacağından bu fikir daha doğmadan öldü. İşte okulu bitirdiğimiz bu dönemde, daha sonraları beni sürekli töğmet altında bırakan, olanların tüm faturasının bana çıkarıldığı, Bay Arada Bul’un bile beni telefonla arayıp Cem’den uzak dur ihtarı yaptığı bir zaman aralığı yaşandı. Oysaki ben onun için en iyisini yapmıştım.

*

Okul bittiğinde diplomalarımızın aslı olmasa da bir bir geçicilerini aldık. Gerçek belgeyi 5 yıl sonra alabilirsin dendi. Kimse sormadı neden diye; biz ki milenyumu gördük altı üstü bir belgenin orjinalini nasıl olurda alamayız demedik. Zaman ilerledikçe bazılarımız gerçek  sebebini anladı. Demek istiyorlardı ki, sen önce bir çık dışarı, gerçek hayatı gör, ara bul bakalım iş bulabiliyor musun. Hem erkeksen askere git-gel önce. Sonra gazete ilanları, eş dost tanıdık derken 5 yıl yeterli bir süreydi. Üniversite sonrası mastır programı gibiydi maşallah. Biz de katıldık bu programa, sınavsız, kefilsiz vatandaşlık numaralarımızla.

Askerdeyken bir gün Cem’e telefon açtım. İlk kez ayrı düşüyorduk. Dile kolay 6 ay; o vatanın en doğusuna giderken ben İzmir sahilinde askerlik yapıyordum. “Bir planım var” dedim. “Yurtdışına gitmelisin sen, yabancı dilin çok iyi hem de Bay Arada Bul sana yardımcı olabilir.” Ben, askerlik sonrası babamın kumaş dükkanının başına geçecektim. Belki uzun vadede onunla ortak ticaret yapabiliriz düşüncesi üzerinde hiç durmadan düşündükçe mantıklı gelmeye hatta mutlaka yapılmalıya dönüşmüştü zihnimde. Her zamanki gibi ne hayır ne de evet dedi Cem. Biraz üsteleyince ise konuya benden fazla sahip çıktı. Ona dedim ki “bu ülkede yaşam zorlaştı, beyin göçleri mübadele değişimi gibi milyonları bulmak üzere, sen de vakit geç olmadan onlara katılmalısın. Bunu hem kendin hem de bizim için yapmalısın.” Telefonun diğer ucunda soğuktan iyice hızlanmış nefesini duyarken kararlı bir şekilde ‘Tamam’ dedi. Telefonu kapattık.

Askerlik dönüşü kafa dinleme tatilinden sonra hazırlıklara başladı Cem. Bu plandan dolayı annesi Mübeyye Hanım ve ablası Yankı beni adeta düşman görmüşlerdi. Kocası Bay Arada Bul’u yurtdışına kaptıran annenin sözlerini kabul ediyorum da ablaya ne oluyordu onu anlamıyordum. Kendisi fırsatını bulur bulmaz kapağı yurtdışına atacağını söyler dururdu. (Bu arada kapağı yurtdışına atma sözü çok uzun yıllar popüler kalan ender deyimlerden biriydi.) Cem’in benimle görüşmesini istemiyorlardı. Şimdi düşünün adam 23 yaşında, iri bir cüsse, elinde geçici iktisat diploması ve  askerlikte cepte ama benimle görüşmesi engelleniyor. Ben de siz bilirsiniz, benimki bir fikirdi sadece, karar Cem’in deyip yanlarından ayrıldım. Bu baskılar sonuç verince bir süre görüşmedik. Araya yaz girdi zaten. Ben de Alaçatı’da kum, deniz, güneşle meşgul oldum.

Sıcak mı sıcak bir temmuz ayı geçerken, sonunda telefonum çaldı. Sonunda diyorum çünkü er ya da geç onun arayacağından emindim. Annesinin konu hakkında yumuşadığını ve ona yardım etmemi istiyordu. Fakat Mübeyye Hanım kendisine bir kuruş vermeyeceğini açıkça dile getirmişti. Telefonda sesi kötü çıkınca onu hemen Alaçatı’ya davet ettim. Hem yüzeriz hem de burada olanları konuşuruz diye de teselli etmeyi unutmadım tabi. O zamanlar çok eski olmasa da henüz ikoncalar, cancanlar yerleşmemişti Çeşme’ye. Kendi halimizde bir kasabaydık. Kumsalda takılmak için yanınıza deste deste para almak zorunda değildiniz. Neyse, Cem geldi. Yine turkuaz renkli şortu vardı üzerinde. Askerlik ve araya giren süre nedeniyle birbirimizi özlediğimizi farkettik. Uzun uzun konuştuk, o akşam bizde kaldı. Annemin yaptığı yıldız şeklindeki kurabiyeleri yerken haritayı önümüze koyup nereye gitmesi konusunda tartıştık. Mantıklı bir şekilde düşününce İngiltere’ye gitmesi yönünde fikir birliğine vardık. Sonuçta ingilizcesi çok iyiydi. Ama önümüzdeki sorun vize problemiydi. Öyle Türk olarak yola çıkıp, Avrupa’ya gitmek kolay bir iş değildi.

Her şeyi çakma ayarladık. Sahte bir davetiye, adres, banka hesap cüzdanı ve okul davetiyesi. Sonra vize almak için beraber son otobüsle İstanbul’a gittik. Cem neredeyse her saatbaşı bana dönüp “bir dakika daha bu ülkede kalmaya niyetim yok dostum” deyip diyordu. Gözlerinin içindeki alevi görünce bir an acaba bir canavar yaratmış olabilir miyim diye düşünmeye başladım açıkçası. Hafif esintili bir salı sabahı Taksim’e indik. Her yer cıvıl cıvıldı. Bir İzmir aşığı olarak İstanbul’a biraz yabancı dururdum hep ama ne kadar naz yapsam da İstanbul’du işte o. Seni alıp, içine çekiyordu her şeyiyle. Hem orada kaldıkça anladım ki İstanbul da İzmir’den hoşlanıyor, özlemini de İzmirlilerle gideriyordu.

Taksim boyunca yürüyüp, günlerce konsolosluk önünde sırada bekleyen insanların arasına karıştık. İnanması güç gelebilir size tabi ama yaşayan bilir ne demek istediğimi. Üç gün üç gece bekledik vize kuyruğunda. Tuvalete sıra sıra gittik, yemeklerimizi teker teker yedik. Çaydanlığını beraberinde getirenlerin çay ikramını kabul ettik. Tabiki ne öyküler dinledik anlatsam roman olur. Herkes kuyruğa girmiş ülkeden kaçmaya hazırlanıyordu. Tipik bir doğudan İstanbul’a, batıya göçün başka bir versiyonuydu orada yaşanan. Cuma günü sıra bize geldiğinde vizeyi alacağımızdan o kadar emindim ki başka bir ihtimal dahi gelmiyordu aklıma. Dile kolay annesini razı etmiştik, İstanbul sokaklarında günlerce buz betonda uyumuştuk. Hayallerimizle ısıtmıştık bedenlerimizi. Ama olmadı. Kapıdan çıktığında Cem’in suratından anladım. Kapkara adam kireç gibi beyazlamıştı. Birkaç adımda bir sendelemeye başlayınca koluna girdim. Bir süre bir şey konuşmadan İstiklal Caddesi’nde öyle yürüdük.

Cem biraz daha normal yürümeye başladığında ani bir hareketle yanımdan ayrılıp tekel bayinden bir paket sigara aldı. Hayatında sigara içmemişti. Hani bu durumla da övünen kişilerden biriydi. O zamanlar yasak olmadığı için börekçide siparişimizi verirken ilk sigarasını yaktı. Yeni içmenin klasik semptomları öksürük, gözyaşı ve boğulma tehlikesi hemen baş gösterdi. Bir de nasıl tutacağına karar veremiyordu sigarayı. Ben de pakete uzanıp bir tane aldım. O ana kadar tek kelime etmemişti. Kendi kendime bir suçluluk psikolojisi yaratsam mı diye düşündüm ama bu olayda bir günahım olmadığına karar verdiğim için bu düşünceden hemen vazgeçtim. Sonuçta vizeyi vermeyen ben değildim. Cem, hayatında henüz herhangi bir yenilgi görmediği için şoka girmişti. Biz o şokları çocukken yaşamıştık ya neyse, yarasını deşmemem gerekiyordu arkadaşımın. Hem bizim ithalat-ihracat işi de yatmıştı. Şans bize ne zaman gülmüştü ki zaten.

SONUÇ

İzmir’e döndükten kısa bir süre sonra beni Bay Arada Bul aradı. Kibarca Cem’den uzak durmamı istedi. Oysaki o günler benim ona daha yakın olmam gereken zamanlardı. Ayrıca Cem’in gösterdiği tepki de anlaşılır gibi değildi. İzmir’e dönerken otobüste ne kadar konuşturmaya çalışsam da, moral vermeyi denesem de fayda etmedi. “Bu ülkede daha fazla kalamam, burada beni harcıyorlar gitmem gerek” diyordu sürekli. Eve geldiğinde annesinin ve ablasının yaşadığı şoku varın siz düşünün. Artık tescillenmiş bir düşmandım onların gözünde.

Sonraki aylarda 2 kez yeniden İngiltere’ye, 1’er kere de Hollanda, Fransa ve Portekiz’e gitmek için vize başvurusu yaptığını ama her seferinde red edildiğini duydum. Annesinin annemi arayarak beni Cem’in etrafında görürlerse tereddüt etmeden saldıracaklarını söylemelerinin ardından bir daha görüşmedim onunla. Korktuğumdan değil, anneme duyduğum saygıdan tabiki. Bu yazıyı yazarken de  anlattığım bu olayların üzerinden 10 yıl geçmişti. Bir vize başvurusunda “ülkenize beyin göçü olarak geleceğim daha ne istiyorsunuz” dediği için adının kara listeye alındığını duydum. Ama Cem hiç pes etmemişti.

Başlarda kuzeni Selen ile ilişkimi devam ettirdiğim için içeriden bilgileri rahat alabiliyordum. Ama sonra o da başka biriyle evlenince bilgi akışı tamamen kesildi. Ta ki onu televizyonda göresiye kadar! Gördüklerime inanamadım desem yeridir. Ulusal kanalın uluslararası yayınında program konuğu olmuştu. Hayat hikayesinin kalan kısmını adeta onun ağzından dinledim. Vize alamadığı dönemden bahsetmedi tabi ama Türkiye’ye vize uygulamayan Tunus’a ilk geldiği zamanı, zaman içinde kurduğu deri malzemeleri şirketinin nasıl büyüyüp geliştiğini ve Tunuslu bir hatunla evlenip 2 de çocuğu olduğunu öğrendim. Kapkara gözleri ile gülümseyerek bakıyordu kameraya. Sanki benim onu izliyor olduğumun farkında idi. Tüm bu gelişmeler yaşanırken bana haber vermemesi beni sinirlendirmişti. Sonuçta onu harekete geçiren bendim. Ben olmasam bu günlere gelmesi mümkün değildi eminim.

Bir ağustos akşamı babamın artık pek iş yapmayan kumaş dükkanını kapatırken acaba Tunus’a gidip ona yeniden merhaba desem ne olur gibisinden planlar yapmaya başladım. Aradan onca zaman geçti, artık bana da bir AF çıkmıştır belki değil mi?

Dergiler, Öykü, sayı_17 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama