Gala -2
1 Mar 2010 | yazar: Osman Özbaş | Kategori: Dergiler, sayı_17, Öykü=2=
Film dünyası ciddiye alınması gereken bir sektördür. Her şey en ince ayrıntısına dek hesap edilmelidir. Bu filmin setinde de aynı coşku ve aynı ciddiyet hakim: senaryonun seyirciyle buluşacağı malzemeler hareket ve görüntü filmin derinliğinde canlanacak, Hidayet ‘in karakteri sanatsal bir anlatımla bütünleşecek… Program ‘İşte Hayatınız!’ gibi kısa tanıtıcı filmlerle başlayacak, çocukluğundan bugüne yaşamından kesitlerle spot spot geçecek, Hidayet ’i tanıyanlarla söyleşiler, bire-bir konuşma, gurup halinde ortak anılarını dillendirecekleri sunumların ardından, perdeye yansıyacak resimlerin sonuncusunda seyircilere kolunu kaldırarak ‘hoşçakalın’ der gibi selamlayacak Hidayet. İşte bu son resim Gala gecesinde herkesin görebileceği bir yere asılacak. Bu duruşuyla koca salonun gözü önünde olacak. Deneme çekimlerinde istenilen pozu yakalayamamışlardı; ekran boyuna sıkışan kenarlarda bazı yansımalar görmüşlerdi, bu nedenle yüzündeki son rötuşlar yapılıyor: Sahne’ de yüzlere tutulan mercekler tekrar tekrar kontrol ediliyor. Herşey en ince ayrıntısına dek kontrol ediliyor. Hidayet bir köşede, giysisi her zaman ki gibi T biçiminde vücuduna oturmuş bir halde ayakta, tıraşını olmuş sırasını bekliyor. -T hikayesi karısıyla aralarındaki bir şaka, resmi üniformasının düğmeleri dik, omuzları yan çizgi oturan ve bu haliyle gençliğinde ‘T’ ye benzeyen vücudunun endamını kastediyor Hidayet.-
Yayına çok az zaman kaldı. Makyöz alın parlaklığını biraz daha matlaştırılıyor, basit gölgelikler bunlar, pudra serpilerek şakaklarındaki solgunluk dağıtıldı, gözlerine ışıltıcı damla akıtıldı, saçlarına hafifçe kabarıklık verildi; dudakları arasına toz ruj serpilen bir kağıt konup çenesini sıkması istendi. Tüm bu çabalar sahnedeki büyük resim için, bakışlarının ardında koca bir yaşam deneyimini hissettirmeli Hidayet. Ama bu kez de istenen pozu yakalayamazsa?..
’O zaman dublörünüzü çıkarırız bizde,’’ dediler.
Yılışıklar! Yanındakiler komiklik yapıyorlar kendilerince. Tabii bu onların düşünüş tarzı; ama kendi hayatı üzerine herkes bu kadar rahat olmaz değil mi ya!… Olmamalı da; acaba kendisinden sonra onu nasıl anacaklar, bir yandan mesleğindeki kırk yıllık çabanın karşılığını görmenin sevincini duyuyor, ama yine de emekliğe ayrılacak olmanın acısıyla yüreği buruk, bu koca salonda zaaflarının ve kişiliğinin sorgulanmasından korkuyor Hidayet. Bu merak, ölüm gibi, hastalık gibi benliğini tüketiyor, hayatının geride kalan günleri için bugüne dek neler kazandığını ölçüp-biçmeye kalkıyor yerli-yersiz,
‘’Koca bir ömür gitti işte!…’’ diyor Hidayet, ‘Koca ömrün’ içinde kayıp mallar müdürlüğü özel bir anlam taşıyor, çünkü Kayıp Mallar Müdürlüğü bir meslek olmaktan öte onun için, ‘bir hayat felsefesi, belki ondan da güçlü bir şey, bir tutku, aşk gibi bir şeydi!…’ Kayıp mallarla karşılaşmanın nasıl bir heyecan verdiğini kimse tahmin edemez; insanın zaafları kadar en insanî yanını da o kayıp eşyalarda görürsünüz. Bu deneyimler boşuna değil elbette, Kayıp Mallar Müdürlüğüne kefen torbasının içine ‘sahipsiz’ etiketle cesetler bile taşınmıştı; depolarda vinç dahil her türlü alet edevatın geldiğini görmüştü Hidayet, kanlı bıçaklar, gazete kağıdına sarılı insan organları dahi bulunmuştu. Kaç kere protez organlarını aramak için kapısına gelenlere tanık olmuştur Hidayet, öyle ki bir zaman sonra ruhunu arayan insanların bile kapısına geleceğini düşünmeye başlamıştı; belki o insanın kendi benliğine karşı unutulmuşluğunun verdiği bir acıyı görürsünüz, belki de inkar edilen bir geçmişe dönüşen öfkeyi taşır; Hidayet bunları bileceğine inanır, ne de olsa her ömrün maliyeti vardır, tıpkı eşya gibi, ona sahip olmak için nelerden vazgeçtiğinizi bilmek önemlidir…
İşte böyle bir ruh dünyasından hayatı seyrediyor Hidayet. Tedirginliğini saklamak için taktir rozetlerinin üzerinde gezdiriyor parmaklarını, sonra da yeni takım üniformasının düğme ipine doluyor. İşte bu gurur anını hissetmesini söylüyor Set Fotoğrafçısı. En kahramanca hali….
‘’Çekiyorum…’’
Tam o anda boğazını yakan kuruma hissiyle öksürdü Hidayet, nefesini daha fazla tutamamıştı, yere yığıldı-yığılacak derken onu yakaladılar, hemen yatağa taşıdılar. Sürekli ter boşalıyordu; bakışları acayipleşmişti. Sette zamana karşı bir yarış başlamıştı sanki:
Biri üzerini soyup elbiselerini askılara yerleştirdi, diğerleri pijamalarını giydirdi. Ancak gardırobun önündeki adam dikkatsiz bir hareketle üniformanın düğmesini bir yere taktırınca koptu, düğme yerde bir-iki defa sekti,
Çın, çın, çın…
‘’Lanet olsun!’’ Hidayet ‘i yatağında bacaklarını boylu boyunca birleştirdiler. Başını yastığa bırakmak üzereyken bu sesi duydu: ‘’Çın..çın..çın..’’ O halde bile içinden ‘’Üniformamı berbat ettiniz ey gafiller, bir düğme koptu, duymuyor musunuz!…’’ diyordu Hidayet; üniformanın düğmeleri içi boş ve dikiş iplikleri biraz uzun bırakıldığından ceketin katlanış biçimi bile tahmin edilebilir…
Çın çın çın… Bu sesin ardına takılı titremeler gitti-geldi içinde, kendi görünümündeki bütünlüğü bozan bir can sıkıntısıydı hissettiği. İçi bulanıyor, derin derin soluyor, nefes almaya bile dayanamadığı bir havada sanki üstüne kapanan bir fanusun içinde koşuyor, inliyor, çığlıklar atıyordu. Her defasında ağzından GALA sözcüğü çıkıyordu. Ahenkli bir sesle tekrarladı yine:
‘GALA!..’ Şimdi uyumak ve uyandığında yepyeni bir dünyaya gözlerini açmak istiyordu Hidayet.
Ama bu ses:
‘’Çın… çın…
‘’Çın… çın….çın’’
X X X
Sokak bir set havasına dönüşmüştü… ışık, mikrofon, konum belirmesi üzerinde detaylar uğraştırıyordu, karşı taraftaki işçilerden biri, ‘’Şu taraf iyi mi,’’ diyerek elindeki bez afişi asacağı yeri gösterdi; sahne dekoru henüz bitmedi, çatılarda koşuşturanlar var. Uyarılar yüksek sesle dillendiriliyordu artık; ‘’Çok az zamanımız kaldı, gündoğmadan bitirmeliyiz hazırlıkları….’’ Yönetmen bir an önce sahnenin hazırlanması için emirler yağdırıp duruyordu. Yayın ekibinden biri elektrik direklerinin arasına bağlantılar yaptı, çelik konstrüksüyondan kuleler kuruldu. aralarından teller uzatıldı, boğum boğum sarkan kabloların uçlarındaki spotlar yanıp-söndü, denemeler yapıldı, bir sonraki aşama renk abajurlarından en iyi görüntü yayılımını ölçen panellerin kurulmasıydı. Sıra figüranların yerleriyle ilgili son uyarılara gelmişti, Yönetmen bir-iki işçiden yürüyüş yolunda tur atmaları istendi, ve biraz ötelerinde harekete hazır durumdaki belediye otobüsünün şoförü yerine geçti…
İşçiler ellerinde sefer taslarıyla bekliyordu. Yönetmen telsizle Kumanda Odasıyla bağlantıya geçti, ‘’Işığı güzel alıyor musunuz?’’
‘’Birkaç dakika daha…’’ Çekim kalitesi üzerine son değerlendirmeler yapılıyordu: ‘’Kenar yansımalarında pürüzler onları hallediyoruz.’’
Yönetmen monitörden çalışmaların bütününü izleyebiliyordu, önce sokağın köşesinde servis bekleyen küçük bir kalabalığın duruş pozisyonları kararlaştırıldı, kepenkleri kapalı bir dükkanın önünde işyerini açmaya hazırlanan birkaç esnafın hareketleri prova edildi.
‘’Hidayet’ in yatak odasındaki kameralar bitti mi?’’ Yönetmen soruyu yineledi.
Sabah uyanışına yetişmeliyiz….
=3=
Akşam rahatsız edici bir uyku uyumuştu, yüzünü zorlukla yukarı kaldırdı, kollarından destek alarak yatağından kalktı, elini omzuna ve boynuna götürdü, sertleşen tenini yumuşatmak için küçük hareketler yapmaya başladı Hidayet. Kireçlenmenin yatış şeklinden olduğunu fark etti. Elini göğsüne bastırdı. Biraz ötesinde pencere perdeleri arasından kuvvetli bir ışık kırıntısı dökülüp söndü; yanda bir gardırop vardı; duvardaki birkaç aile fotoğrafına baktı dikkatle, resimdekiler ona yabancıydı; belli ki kendine gelmekte zorluk çekiyordu, düşünmeye, hatırlamaya çalışırken kendi kendini azarlar gibi, yanağına hafif şaplak vurdu Hidayet; belki bir hayaldi, ruhu dolaşıyordu; belki ölmüştü veya delirmişti; bir türlü nerede olduğunu çıkaramıyordu.
‘GALA!..’ Bu sihirli sözcüğü söyleyince birden herşeyin değişeceğini sanıyordu; kapı yönüne uzun uzun baktı; etrafa dikkatle göz gezdirdi, burası orta halli döşenmiş bir evin yatak odasındaydı, yanıbaşındaki komodinin üstünde bir abajur, kapı yönünde televizyon, hemen üstünde iki bölümlü kitaplık rafı bulunuyordu… Duvardaki aile fotoğraflarını eline aldı, kimseyi hatırlamıyordu; akşam neler yaptığını da bilemiyordu, gördüklerine bir anlam bulmaya çalışıyordu, hâlâ uyanmaya çabalıyordu. Komodinin üstündeki gece lambasına uzandı, çalar saatin kadranı yediyi gösteriyordu. Pencereye doğru yürüdü; açık havada neler olduğunu bilirse belki bu durumdan kurtulabileceğini düşündü, perdeleri aralar aralamaz olduğu yere çakıldı:
‘’Olamaz!’’ dedi….Öylece kaldı bir süre, gözleri şaşkınlıkla büyüyüverdi, Gala buradaydı!… Dışarısı bir bayram kutlaması gibi süslenmişti, direklere asılı püsküller, balonlar, flamalar vardı, sanki GALA Hidayet’ in aklından fırlayıp gerçeğe dönüşmüştü, yüksek çatılarda panolarda büyük harflerle GALA yazıları asılıydı; kağıttan büyük rozetler içinde aynı isim, ‘GALA’ yazıyordu, ışıldaklarla parlatılan çerçevelerde GALA harfleri dikkat çekiyordu, büyük masraflar harcandığı belli olan çarpıcılı renkte levhalarda GALA’ reklamı yapılıyordu. Bir de şu… çok yüksek bir kuleden yayıldığı belli olan parıltının esrarengiz ışığı sağı solu dolanıyordu; sis akıntılarını hatırlatan ama başka bir titreşim, insanın kanına dokunan bir tıkırtı Gala diye inliyordu; duymakla hissetmek arası bir mırıltıydı bu, fare adımlarının tıkırtılarını andıran, sokaklardan caddelere, duvarlardan pencerelerin diplerine sürekli dolanan bir hortlağın sesi gibiydi.
Kâbus yeniden canlanmıştı… Gala ‘yı düşünde de görmüştü, ‘’Hepsi bir rüya’’ deyip durdu; gözü kamaştıran bir projektör sokak sokak bir el feneri gibi geziniyordu sisli havada; sonra pencereden tekrar başını çıkardı, etrafı dikkatle gözlerken aşağısındaki meydanı ve u dönüşü yapan taşıtları gördü Hidayet, sokak hareketlenmeye başlamıştı, şehir yavaş yavaş günlük hayata uyanıyordu: Kepenkleri kaldırmak için hazırlanan birkaç esnaf dükkanını açtı, sefer taslarıyla bir-iki işçi sokaktan çıkmak üzereydi, sağa-sola bakındılar, biraz ötelerinde harekete hazır durumdaki belediye otobüsünün şoförünün yerine geçmesini beklediler. Çatılarda hafifte olsa ışıkları üstünde toplayan uydu-çanaklar vardı, arkasında nereye uzandığı belli olmayan merdivenler yükseliyordu. Hidayet gördüklerine bir açıklama getirmekten uzaktı…
Birden…. Çatal bıçak şıngırtılarını duydu; dikkatle dinledi, fincanlar tabaklara konuldu, ardından meyve sıkacağı çalıştırıldı. Mutfaktaki hazırlığı yapan herkimse yaklaşıyordu gitgide. Kapı açıldı. ‘’Günaydın,’’ dedi Kadın; Hidayet bir köşeye sığınarak karşısındaki hayalete gözlerini dikti, sanki görülmemiş bir şeyin tanıklığıyla gözlerini açık tutmaya çalışıyordu, bir daha bir daha baktı; korkudan kekeleyerek, ‘’Sen de kimsin,’’ diye sordu. Bir süre duyduklarının bir rüya olduğunda inat etti, ‘’Sen yoksun aslında, yok öyle bir şey,’’dedi korkuyla; karşısında terliğini yere sürte sürte gezinen biri vardı.
‘’Şımarıklığınızı hoş görüyorum Hidayetçiğim, ama bu çocukça hareketlerinizi anlamıyorum,’’ dedi Kadın. ‘’Adım Hüsniye, eşiniz oluyorum canım…Yaklaşık kırk yıldır aynı yastığa baş koyduğunuz karınızın adını hatırlamadığınız Hidayet Beyciğim, aman ne ayıp!
‘’neyse af ediyorum seni, ‘’neymiş efendim, kırk yıllık içiciymiş de; gece içtin içtin, sabah uyanamıyorsun değil mi…seni seni…İlk önce beni unuttun, çok ayıp.’’
Hidayet onun kendine dokunmaması için geriye çekildi. ‘’Anlaşıldı hâlâ kafanı toparlayamamışsın.’’ diyerek bir gönül almayla Hidayet’ in yanağından öptü Kadın, sonra kolundan çekti, elini daha sıcak kavradı, Hüsniye. Hidayet hâlâ olan-biteni kavramaya çalışıyordu.
‘’Peki, nasıl istersen; kendini naza çekiyorsun, ne yapalım hoşgöreceğiz, akşam ki Gala gecesinin heyecanından olsa gerek, ne de olsa bugün son iş gününüz Hidayet Bey…’’
‘’Ama bir günaydın demeyecek misin bana?’ Bunu söylerken ellerini göğsünde kenetlemişti Hüsniye. Yanına geldi. Üzerinde de mavi satenden uzun kollu bir sabahlık vardı; boyun iliklerine kurdela düğümü atılmış, iplikleri göğüslerine sarkıyordu. Hidayet onu inceliyordu, ‘’seni hınzır seni, aklından neler geçiyor?’’
‘’Aslında birkaç gündür iyi değildin, ama sakinleş artık bugün büyük gün; GALA seni bekliyor… Bakalım mesleğini başarıyla temsil eden şehrimizin Kayıp Mallar Müdürü Hidayet’ in arkadaşları ona ne hazırlamışlar…’’
Karısı, tekrar, ‘’Neden tedirginsin bu kadar Kocacığım’’ diyerek alttan ala ala konuşmaya çalıştı onunla. ‘’Anlıyorum, bugün çok özel bir gün, strese girdin.’’
‘Hayır hayır hayır…… bütün bunlar; rüya bu rüya, kâbus, kabus gördüklerim,’’ diye kekeliyordu Hidayet. ‘’Hayır hayır, gerçek olamaz.’’ Gala; bu Gala rahatsızlığının başına açtığı dertler sayılacak gibi değildi, kendi kendine, ‘’İşittiğin, seyreder gibi göründüğün şey aslında bir hayal, başka bir açıklaması yok,’’ deyip durdu Hidayet, ‘’Bu bir rüya, sakin ol.’’
Hidayet mutfak rafında bıçak-çatal gibi sivri uçlu metalleri karıştırarak tekinsiz bakışlarla geziniyordu. Hem korkuyor hem korkutuyordu. ‘’Bırak o bıçağı…
‘’Bir kaza çıkaracaksın… bırak onu….’’
‘’Aaa uzatma ama canım!’’ Ama her ikisinin kuşkuları da büyüyordu…
‘’Gala nedir?’’ Yavaş yavaş yanına yaklaşıyordu. ‘’Gala nedir,’’ dedi Hidayet. Sonunda kocasının şok geçirdiğine hükmetti Hüsniye, bir bahaneyle onu kolundan masanın yanındaki iskemlede yer gösterdi, oturttu. ‘’Soğuk bir şey hazırlayayım sana,’’ dedi. Bir yandan meyve sıkacağı çalıştırılırken bir yandan fincanlar tabaklara konuldu. ‘’Ne diyorum biliyor musun Bey, tatile gitsek, kaplıcalara, senin romatizmalarına da iyi gelir…Bir dakika bekle beni, geliyorum.‘’
Ardından hemen mutfaktan çıkıp doktora telefon etmek için ahizeyi eline aldı.
(devam edecek…)
PAGE
PAGE 1