Amsterdam’ın Delisi

01 Mar 2010

Can Çelebi

Ara sıra, daha çokta parasız kalınca ona gidiyor; anadan – üryan soyunup bir sandalyenin üzerine miskin miskin tünüyordum. Saatlerce eklem yerlerimin uyuşmasını sağladıktan sonra sıra ısınma hareketlerine geliyor, tüm hareketleri–uzmanlık alanım olurlar- eksiksiz, büyük bir ustalık ve doyulmaz bir zevkle, olimpiyatlara tek erkekler katagorisinde hem de favori olarak katılmış bir buz danscısı kıvraklığında icra edip jüriden tam puan, ressam kadından da bahşişi içinde olmak üzere, beni neredeyse bir hafta geçindirecek paramı alıyordum. Tabii en çok da ısınma hareketleri bölümünü seviyordum.

Kadın da işi biliyor cinstendi. Ellili yaşların ikinci yarısına çoktan merdiven dayamış olmasına rağmen, hala, hani derler ya, taş gibiydi. Saçları, kaşları, gözleri, dudakları anlatmama gerek yok. Hemen sadet’e gelmek istiyorum. Biçimli küçük- ya da defalarca küçülttürülmüş- ayva memelerinin aynısı, bir tek Paris’te, Louvre müzesinde

V

E

N

Ü

s

heykeli adı altında sergileniyordu. ( Diyerek başlayabilirim.)

Solaryum yanığı, zeytın rengi teni her daim, buram buram ihtirasla yanıyor, onu gören erkekleri taş, kadınları kıskançlıktan deli ediyordu. Biçimli, gürbüz sarmaşıklar misali, uzun kolları, o sarmaşıkların, tutkuyla sarılarak göverdikleri mermer sütunlar kadar düzgün ve güçlü bacakları vardı. Bu iki büyük sütun parçasının arasına sıkışmış pembecik eti, ıslak ve şehvetle aralanmış, seni içine batıp çıkmaya çağıran dolgun dudaklar gibiydi. Saatlerce çılgınlar gibi sevişiyorduk. Kulaklarıma fısıldadığı aşk sözcükleri benim gibi bir adamın bile yüzünün kızarmasına yetecek denli masum ve romantikti!!!

Ya o kalçalar. Aman tanrım ya o kalçalar? Shakira’nın imaj-maker’ının; kafayı yemiş bir biçimde ortalarda dolaşıp kendisine, bu sidikli kızı adam edebilmek için esin kaynakları ararken, yolu bir şekilde Amsterdam’a düşmüş ve  bizimkini bir yerlerde mutlaka görmüş olması lazım. Başka türlüsü mümkün değil.

Çokça duyduğuma göre, resimden kazandığı paranın -ki iyi kazanıyordu.- neredeyse tamamını, İngilterede bir estetik kliniğine yatırıyormuş. Bilmem artık ne kadar doğru ne kadar yalan, ben söyleyenlerin yalancısıyım.- kendisine sorarsanız güzelliğinin tek sırrı spor!

Yeme bizi güzelim! Senede 365 gün 24 saat Body-Shape yapsan o kadar küçülür mü, o dizaltı memelerin? Sen kimi kandırıyorsun? Var tabii bunda bir iş!!!-

Neyse, yine de Sezarın hakkı Sezar’a, ne olursa olsun, estetik mestetik, iyi olmuş, yani helal olsun. Yapana da helal olsun, yaptırana da.

Ayrıca, şunu da söylemeliyim ki, bence bu ülkede elli yaşına gelen her kadının en az bir kez estetik ameliyat yaptırması da anayasa kapsamına alınsın. Parası bol olandan estetik vergisi alınıp parası olmayanlara sosyal ödenek sağlansın. Bu konu haftalarca parlemento’da halka açık tartışılsın. Baktık çoğunluk sağlanamadı, –  özellikle, eşcinsel milletvekilleri itiraz üzerine itiraz ediyor-“bize de bize de diye”- yine de vazgeçilmesin, kolay yoldan halledilsin, referandum yapılsın. Bu arada kamu oyunun desteğini sağlamak için, ülkedeki tüm estetikli kadınlar, Prinsengracht’ta, çırıl çıplak Kanal – Pride düzenlesinler. Bu sayede, halk da, dünya da ilk kez Hollanda da yürürlüğe girecek olan bir yasanın sonuçlarını, önceden görebilsin. Daha sonraları bu örnek uygulama diğer Avrupa Birligi ülkelerinde de baslatilabilir. Bakarız artık.

Herşey beni ilk kez sergisine davet etmesiyle sona erdi. Bütün o canım ısınma hareketlerim, dolgun bahşişlerim hepsi, hepsi bir anda sona erdi.

Spiegelstraat’ta, ara sokaklardan birinde, ismi Çizgili Dünya mıydı, neydi? ; şimdi iyi hatırlayamıyorum, işte öylesine bildik bir sanat galerisinde, yaşı belli olmasın diye kaçıncı kişisel sergisi olduğu belirtilmeyen, bütün eserleri adı altında, bir sergi açmıştı.

Amsterdamın ne kadar papyonlu, pipolu, taftalı, broşlu insanı varsa, hepsi oradaydı. Ben ve Free Blowjob yazılı T-shirt’üm özel olarak, kendisi tarafından telefonla aranarak davet edilmiştik.- Ne büyük onur!-

Kıçımda rengi atmış blue-jean’im, ayaklarımda, Waterloo Meydanı’ndaki ikinci el pazardan yürütülmüş asker postallarım vardı. Çok şıktım sizin anlayacağınız! Çoooooook!

Dünya dışı bir yaratıkmışım gibi, bir anda çok büyük bir ilgi toplamıştım. Hemen sarıvermişti sanat sevdalıları etrafımı. Kaynaşıvermiştik işte, öyle bir anda. Hatta ressam kadının yanağıma, işveli bir öpücük kondurup davetlilerle tanıştırmasını bile beklemeden.

Hepimizin rahatlıkla sığabilecegi, büyükçe bir salondu burası. Ortaya kurulmuş beyaz örtülü, dev bir ordövr masasından, şık giyimli garsonlar içki ve yiyecek servisi yapmışlardı.

Karşıdaki genişçe duvarın önüne kurulmuş olan, simsiyah kadife kapli, dar bir yükseltide, oldukça uzun boylu ve o denli de zayıf bir kadın, kemikli ellerini göstere göstere, gecemavisi kadife elbisesinin yırtmacını aça aça,  kuzgunisiyah, gübra saçlarını savura savura, bir Diva edasıyla, bilmem kimden aryalar söylüyordu.

Operadan hiç çakmam, -tiyatro’da konuşmak varken ne diye şarkı söylerler hala anlamış değilim.- o yüzden çok güzel söylüyordu ya da boktandı diye, ahkam kesip yorum yapacak değilim.

Herkes haddini bilmeli. Ama şu kadarını söyleyeyim, eğer bu kadın Transseksüel olsaydı, kesinlikle o cırtlak sesine rağmen, Eurovision Şarkı yarışmasında ülkesine birincilik getirirdi. Ya da sağır dilsiz olsaydı da, hani şöyle kıytırık bir filmde oynamaya çalışsaydı, yine yüzde yüz kesin, Oscar alırdı. Bari bir plak şirketi sahibi koca ya da sevgili bulsaydı kendine, bak işte o zaman gayet rahat silikonlu dudaklarını gere gere ülkenin en iyi  pop şarkıcısı olduğunu iddia edebilirdi.

Yani, hiç yoktan bu tür bir özelliği olsaydı, canını dişine takar yapardı kızcağız birşeyler. Hoş onun pek birşey yapmasına da gerek yok aslında, boğazımıza kadar bokuna battığımız, popüler kültür, hemencecik kucaklayıp kısa bir süre de olsa bağrına basardı onu.

Eh! Bu da ona  yeterdi de artardı bile. Yazık olmuş kızcağıza, çok yazık! Napalım potansiyel olmasa da istek var. Bunun üzerine durup biraz düşünmesi lazım, o kadar. Aman bana ne canım. niye dert ediniyorum ki şimdi bu kadını kendime?

Kırmızı burunlu, kel bir adam -galeri sahibiymiş, sonradan, ta burnunun üzerindeki kıllara kadar, yakinen tanıştık- saçlarımı kaç yılda bu kadar uzattıgımı sormuştu. (O zamanlar saçlarım acayip uzundu. Öyle uzun saçı sevdiğimden filan değil, yanlış anlamayın, doğrudan parasızlıktı nedeni. Eskiden, bu sehirde her ay birkaç kez berbere gitmek benim gibi, calismayi pek sevmeyen, beş parasız biri için büyük bir lüks demekti. Ben de onları kendi hallerine bırakmıştım.

( Neyse ki sonradan, etrafda mantar gibi türemiş olan ve 3 – 5 Euro’ya saç kesen göçmen berberleri keşfettim de sorun çözüldü.)

Şişman, kirmizi kirmizi yanakli, gürbüz bir kadın  beni tatilde tanıştığı İspanyol ressama, bir başkası da Finlandiyalı bir şaire benzetmişti. İspanyol ressam neyse de; annemin esmer guzeli bir Türk olduğunu düşünürseniz, Finlandiyalı şair biraz abartılı değil mi sizce de yani? Neyse o gün beni herkes birilerine benzetiyordu. Bu, onların sohbet etmeye başlamak, tanışmak ya da sempati oluşturmak için kendilerince buldukları iyi bir yol, boktan bir oyun olabilirdi  ama beni fazlaca rahatsız ediyordu. Hiç doğal değildi anlayacağınız.

Bu insan denen tuhaf makinayi anlamak her zaman bana zor gelmiştir zaten.

(Aslında bana dokunmadıkları sürece derdim de değildiler. Hepsinden nefret ediyordum. Bütün insanlardan. Var mıydı ötesi, hiç sevememistim ve sevmiyordum insanları. Yeryüzünün en çirkin yaratıklarıydı onlar.  Bu dünyaya ve hayata karşı  en ufak  pozitif bir duygu beslemiyordum. O an ölsem tek birşey için hayıflanırdım, o da ölmeden, bu gezegenden çekip gitmeden önce hepsinin yüzüne teker teker tüküremediğim için.)

Tam gözlerim biraz daha doğal biraz daha benden birşeyler arıyordu ki onun durgun sular gibi bakan gözleri gözlerimle buluştu. Bakışları hiç bir anlam taşımıyordu bu zayıf, öldü ölecek gibi duran genç kızın. Size bakanın bir koyun mu yoksa bir insan mı olduğunu ayırtetmeniz neredeyse imkansızdı. Bazen, filmlerinin bazı sahnelerinde Uma Thurman böyle bakar ve bu beni acayip çarpardı. Kısa, diken diken saçları kan kırmızısına boyanmış ve tepeden tırnağa kadar simsiyah giyinmişti. Ayağında siyah üzerine beyaz çizgili spor ayakkabılar -bağcıkları yok-, ve yandan cepli siyah bir comando pantolonu, onun üzerinde de vücudunu saran siyah bir singlet vardı. Tatoo’lerle suslenmis cıplak omuz başlarında sivri sivri pırtlak, küçük kemikler göze çarpıyordu. Hareket ettikçe kolları bir su yılanı gibi ince uzun kıvrılıyorlardı. Göğüslerinin olması gereken yerde sanki birisi iki ping pong topu unutmuş gibiydi. Bu kız bana, ayakta kurumuş ölmüş, cılız ağaçları hatırlattı. Tırnaklarına sürdügü siyah – mavi ojeleri, göz altında oluşmuş halkalarla neredeyse aynı renktelerdi. Makyajsız yüzü birinci kalite bir A4 kağıdı gibi bembeyazdı. Bu beyaz boş kağıt, sağ kaşı üzerine üç tane, yanyana dizilmiş gümüş piercinglerle bir parça doldurulmaya çalışılmışsa da yetmemiş gerisi hala bakanı rahatsız edecek kadar boş kalmıştı. İçimden, elime bir kömür kalemi almak ve bu boş yüzeye bir çift anlamlı göz – Suzan Sarandon’unkiler bu iş için en uygunu – ve kocaman bir Bette Midler gülümsemesi çizmek geldi.

En fazla on sekiz yaşında olmalı diye geçiriyordum aklımdan. Fakat yüzünde o yaştaki bir kız için olması gereken masumiyetten eser yoktu.  Bu kızın Cool’luğu anadan doğma ve uzun zamandır, buz gibi soğuk kanında dolaşıyor olmalıydı.

Büyük bir şişeden iri iri ve birbiri ardına, istekle yudumladığı Grolsh marka birasını bana doğru kaldırıp ‘Prost’(şerefe) anlamına gelecek bir işaret yaptı. Ben de başımla onayladım. Ancak bir alkolik bu kadar tutkuyla yudumlayabilirdi içkisini, ama anladığım kadarıyla, o sadece alkolle yetinmiyor, fırsat buldukça çekiyordu da.

Bir süre sonra ağır adımlarla bana doğru yaklaştı. Tam önüme gelip durdu. Cafe shoplarda yakılan tütsülerin ağır ve baharatlı kokusu iyiden iyiye sinmişti üstüne. Genzimin yandığını hissettim. Gözlerini gözlerime dikip bana öyle bir baktı ki, o ana kadar anlamsız dediğim, koyun bakışlar bir anda röntgen ışınlarına dönüşüverdi. Öyle bir bakıştı ki bu, sanırım böbreğime, dalağıma ve bilimum iç organlarıma kadar işledi. Büyülenmiş gibi kıpırtısız ben de ona bakıyordum. Uzunca bir süre bakıştık. Biz bakışırken ben ‘’kuramlar tarihi’’ adlı ders kitabımda okuduğum şuna benzer satırları düşünüyordum:

Kuram nedir?

kuram kavramlaştırmaya yönelik olarak, değişkenler arasındaki ilişkiyi basit ve anlaşılır bir içimde ifade etmek amacıyla birleştirilimiş tanımlar, örgütlendirilmiş gözlemler, koşullar ve ilkeler bütünüdür.

Gerisini ben tamamladım:

Ama olmadık bir yerde öyle bir iş gelir ki başımıza, ya da tesadüfen öyle birisiyle karşılaşırsınız ki bütün, ortaya atılmış kuramları bir çırpıda alt üst eder. İşte bu kız o cinsten yirmi dört ayar, potansiyel bir kuram yıkıcısıydı.-

Sonra sessizliğimizi o bozdu. Kendinden beklenmeyen güçlü bir sesle,

’ Kimsin sen?’’ diye sordu.

‘’ Karanlıklar Prensi’’ diye cevapladım.

Tiz bir kahkaha daha  patlamadan donup kaldı gül kurusu, solgun dudaklarında. Bir süre gözlerini yumdu, sabrını zorlar gibiydi. Derin bir nefes aldı, durulup ciddileşti.

‘’Gerçek adın?’’ diye, kelimelerin üstüne basarak, beni sorguya çeken bir polıs memuresiymiş gibi otoriter bir tavırla üsteledi.

‘’ Karanlıklar Prensi dedim ya. Gerçek adım bu.’’

‘’ İmkansız bu, o asla sen olamazsın’’

‘’ Neden’’

‘’ Çünkü ben onu  çok yakından tanıyorum.’’

‘’Ne kadar yakından?’’

‘’Diyelim ki, kan bağımız var.’’

‘’Öyle mi?’’

‘’Evet, tam tamına öyle.’’

‘’Ne tür bir kan bağıymış bu?’’

‘’Ben onun kızıyım.’’

Siktiiiir! Bu karı hiç tekin değil.

O çok ciddi görünüyor.

Ben sırıtmaya çalışıyorum.

‘’Bana telefon numaranı ver. Seni aramak istiyorum’’ dedi.

’Malesef telefonum yok.’’

‘’Adresin?’’

‘’O da yok.’’

‘’Evsizsin yani?’’ Bunu öylesine normal birşeymiş gibi söylüyordu ki, onu duyan biri dünyada beş milyar evsiz yaşıyor sanırdı.

‘’Gibi…’’ dedim gülümseyerek

‘’Beni bir daha görmek istemiyor musun?’’

‘’Hayır’’

‘’Neden? Benden korktun mu yoksa?’’

Bak işte bu çok güzel!.. Bu kız neye benzediğini  iyi biliyor. Aslında severim böyle kendini bilen tipleri.

‘’Hayır mesele o değil.’’

‘’Nedir o zaman’’

‘’Sen göründüğün gibi değilsin’’ dedim fısıltıyla. ’’İşte mesele bu.’’

Gülümsedi. İlk kez dişlerini görüyordum. Ağzına paslı çiviler doldurulmuş gibiydi. Eğri büğrü ve kızıl sarı renkteydiler. Ama yine de bu pis gülümseyiş gözlerindeki durgun suları harekete geçirmeye yetmiyordu.

‘’Dostum’’ dedi.’’Unutma, bu hayatta hiç birşey göründüğü gibi değildir…’’

‘’Felsefe dersi için teşekkürler’’ diye kestim sözlerini.

Devam etmesini hiç istemediğim ses tonumdan anlaşılıyor olmalıydı, sustu.

‘’ Benim demek istediğim, bu görüntünün altında, gerçekte sen olmayan birşeyler var. Bunu hissedebiliyorum. Giyisilerin, birbirine o kadar uyumlu ki onları özellikle, uzun uzun düşünerek seçtiğin daha ilk bakışta belli oluyor. Yani, sözün kısası, sen beyaz gömleğin içine beyaz südyen takan kızlardansın  aslında.’’ Diyerek açıklamami tamamladım.

‘’Hiç beyaz gömleğim olmadı’’ dedi.

‘’Ama olsaydı içine beyaz südyen takardın. Yanılıyor muyum?’’

‘’ Ne yazık ki evet, yanılıyorsun.’’

Yarıya kadar dolu olan bira şişesini bir seferde  dipleyip

‘’Yine görüşecegiz ukala herif. Sana fena taktım, beş dakikada hasta ettin beni. Anlayacağın bu iş burada kalmayacak ‘’ diye tehditler savurarark, geldiği gibi; kırmızı saçlarını, kıpırtısız gözlerini, baharatlı kokusunu, iri iri yudumlarini, siyah singletini, piercinglerini, ping pong toplarını, paslı çivilerini, yani ona dair ne varsa herşeyini bir çırpıda alıp gidiverdi.

Ben ortada bok gibi kalakaldım.

Buraya geldiğimden beri dikkatimi çeken, Amerikan film artisleri kadar yakışıklı, takım elbiseli, Yupie tipli bir herif durmadan ama hiç durmadan cep telefonuyla konuşuyordu. Bu kadar uzun ve birbiri ardına, insanlara sırtını dönüp köşe bucaklara çekilip neler konuştuğunu acayip merak ediyordum. Yanımdan geçmekte olan garsonu durdurup elindeki tepsiden bir kadeh daha beyaz şarap aldım ve fısıltıyla ona adamı işaret edip kim olduğunu sordum. Modern sanat pazarlamacısıymış. Ama ne pazarlamacı! Yahu insan dünya denen bu gezegeni uzaylılara pazarlasa daha az konuşur, daha az yorulurdu. Az sonra bizim, karanlıklar prensinin kızı adama yaklaşıp koluna girdi.-Adam hala telefonla meşgul.- Kız onu çıkış kapısına doğru sürükledi. Bu birbirinden alakasız iki tipin tanıştıkları kesindi. Hatta kızın rahat hareketlerine bakılırsa tanışmaktan öte bir ilişkiydi bu. Bu Andy Garcia kılıklı herif, sanki karanlıklar prensine damat olmak üzereymiş gibime geldi. Bizim kız genç adamı neredeyse zorla kapıya kadar sürükledi. Tam dışarı çıkacaklarken, durup -yüzü tüm bir film karesini kaplayacak şekilde- omuz çekim, kısa bir an bana baktı. Tepeden tırnağa ürperdim. Aman ne bakıştı o be! Sanki Jullıet Lewis, sevgilisini kıskandırmak için başka bir herifle düzüşmeye gidiyordu.

Ay! Çok kıskandım. Öldüm öldüm dirildim!… Ne yapsam acaba?

Dudaklarından belli belirsiz birşeyler döküldü, anlayamıyordum. Küfür mü ediyordu acaba. Az sonra dışarı çıkıp camların ardında gözden kayboldular.

Ressam kadın arada bir gelip öptü beni. O öptükçe herkes sohbeti bırakıp bize baktı. Bir seferinde kolundan sıkıca tutup ona şu bizim kırmızı saçlı kızı sordum.

‘’Kırmızı saçlı kız mı?’’ dedi hayretle. Sonra basitler basiti bir çağrışımla devam etti, ‘’Kırmızı şapkalı kız olmasın. Ha ha ha! Tanımıyorum. Hiç görmedim.’’

Nasıl olur? O kız, o kafayla, trafik lambası gibi saatlerdir ortalarda dolaşsın ve bizimkinin dikkatini çekmesin? Olacak iş değildi. Sanat pazarlamacısını anlattım çarçabuk. O zaman yarı bulanık aydınlandı yüzü. Hatırlayıverdi.

‘’ Jolanda’dan bahsediyorsun sen.’’dedi.

Jolanda”, demek adı buydu.

‘’Senin yerinde olsam ondan uzak dururdum.’’ Diye nasihat etti.

Ve daha bunun nedenini sormama fırsat olmadan, kel herifin el işaretleriyle onu çağırdığı köşeye doğru gülücükler saçarak ilerledi.

Ilerlerken, geriye donup bana ben cok ciddiyim der gibi bakti ve isaret parmagini salladi;

‘’Yerinde olsam ondan uzak dururdum’’ ne kadar da gizem dolu bir cümleydi bu.

Kanımın donduğunu hissettim.

Heyecanlandım.

Çok hoş.

Bır süre öyle ortalarda kendi başıma takıldım. Bir kaç küçük sandviç yedim. Bir kaç tane de cebime attım. Yalnız kaldığımı gören yaşlıca bir kadın yanıma sokuldu. Yaşlılardan nefret ederim hiç çekilmez tiplerdir. Çok konuşurlar. Gereksiz kaprisleriyle ve yere göğe koyamadıkları deneyimleriyle daha olmadi,boktan anılarıyla sizi canınızdan bezdirirler. Bu da onlardan biri olmalı diye düşünüyordum.Tabii ne kadar yanıldığımı anlamam hiç de uzun sürmedi.

Bu kadın hayatımda gördüğüm nadir ilginç yaşlılardan biriydi. Londra’da yaşıyormuş. Sadece bu sergi için kalkıp ta oralardan buralara bir kaç günlüğüne gelmiş. Yazık etmiş, bana sorarsanız yorulduğuna değmezmiş. Bizim ressam kadının iyi arkadaşıymış. Olabilir.

O anlatıyor ben dinliyormuş gibi yapıyordum. Bir yandan da gözüm, ortalarda dolaşıp olur olmaz resim çeken, bu sanat olayını görüntelemek için kendini telef eden fotografçı bozuntusundaydı. Sinir olmuştum herife.  Çektiği her pozdan sonra gerzek gerzek gülüyordu. Neyse, ne diyordum Ha! Evet şu yaşlı İngiliz büyükannem. Bu beyaz topuz saçlı, ince tel gözlüklü, bej tayyörlü, bej corapli, kahverengi rugan ayakkabılı tonton kadın, aslında göründüğü kadar masum değilmiş. O zengin İngiliz iş adamlarına hizmet eden profesyonel bir fahişeymiş. Bu gün giydikleri onun günlük kıyafetleriymiş. İş kıyafetleri ise çok daha farklıymış. Latex siyah ya da kırmızı body’leri, rugan iğne topuk diz üstü çizmeleri ve onlara eşlik eden bilimum oyuncakları, kırbaçları ve kancaları varmış. Bunları yeni giysilerini anlatan bir kız çocuğu coşkusuyla, ballandıra ballandıra, uzun uzun anlatıyordu. Ona gelen tüm müşterileri çok memnun kalırlarmış. İnsanları dizine yatırıp kıçlarını tokatlamakta, ya da askıya çekip kırbaçlamakta üzerine yokmuş. İlginç!

Geçimini ressamlık ve orospuluk yaparak kazanıyormuş. Bu iki iş alanını birleştirmesiyle bir anda şansı dönmüş ve Londra’nın en ünlü ve de en zengin ressamlarından biri oluvermiş. Atıyor diyordum içimden. Orospuluk ve ressamlık nasıl ortak bir noktada buluşabilirdi ki? Düpedüz bunamış bu karı. Ama bakın bizim süper büyükanne kafayı çalıştırıp nasıl kotarmış işi,nasil populer olmuş, nasıl değiştirivermiş sosyal konumunu.

Eve getirdiği tüm müşterilerinden bir tek şey istiyormuş; Bu iş için özel olarak kullandığı kaplara, sıçmalarını ya da işemelerini!!! Sonra da orospuluk işi bitip yalnız kalınca, başlıyormuş bizimki bu değişik renklerdeki boklarla, çişlerle resimler yapmaya. Nazının geçtiği müşterilerinden, gelmeden önce – artık ihtiyaca göre herhalde- ıspanak, domates salçası, kuşkonmaz ya da çikolata yemelerini istediği de oluyormuş. Genelde doğa resimleri üzerine çalışıyormuş.  İlk sergisinde yok satmış. Bütün resimleri kapış kapış alıcı bulmuş. Otoritelerden çok çok iyi eleştiriler almış. Aylarca herkes bir tek ondan bahsetmiş. Sayısız televizyon programına katılmış. Dergilere kapak olmuş. Sanat alemi onun eşsiz tekniğiyle çalkalanmış. Birlesik Arap Emirlilerinden bile müşterileri varmış. – Bak buna hiç şaşırmadım.-

Vay be helal olsun sana  süper büyükanne. Sıkı kadınmışsın.(işin popunu çıkartmışın) Ama yanlış adama anlatıyorsun bunları. Şurada, şarkı söylemeye çalışan, ince uzun kadına anlat hepsini. Anlat, anlat ki kızcağız biraz ders alsın. Bakarsın kafasında bir ampul yanar.

Ressam kadın benle resim çektirmek istiyor olmalıydı. Gerzek gülümsemeli fotografçı rolündeki herif kolunda, yanımıza geldi.

‘’O bakıyorum da Robin’le tanışmışsınız.’’ Dedi.

‘’Robin mi? O da kim. Ben hayatımda bu güne kadar Robin diye biriyle hiç tanışmadım’’

‘’ Ay çok şakacısın şekerim’’ diye gülerek bizim büyükanneyi işaret etti.

Biraz şaşkın ’’ Robin mi? Ama Robin bir erkek ismi değil mi?’’ diye sordum.

Büyükannem atılıverdi. Sol eliyle sağ elinin bileğini alttan kavrayıp  ‘’ Eh ben de aslında bir erkeğim.’’ Dedi. Sağ el hala bilekten boşlukta sallanırken.

Aaaaaaaa! Artık bu kadarı da fazlaydı ama.

Bu ne biçim resim sergisi yahu. Sergi değil Medrano sirki sanki.

Neyse ben yine de efendiliği elden bırakmadım ve bizim eski büyükanne yeni Miss Doubtfire’ın elini sıktım, kibarca ‘’Memnun oldum. Çok memnun oldum. Henüz çalışmalarınızı görmemiş olmama rağmen, anlattığınız eşsiz tekniğinizle bir hayran daha kazandınız.’’ Dedim.

Ressam kadının yüzü fareleşi görmüş gibi tiksintiyle buruştu.

Miss Doubtfire memnun gülümseyerek, hafif öne eğilip başıyla selamladı beni.

Ne de olsa Asil kadın.

Fotografçıya sahte bir gülümsemeyle kolkola, yanak yanağa pozlarından birini verdik. Adam bir öyle tuttu kamerayı, bir böyle. Biz aynı pozda, bozmadan uzun uzun bekledik Bir çömeldi, bir doğruldu. Ben ufak ufak sıkılmaya başladım. Bir yaklaşıp bir uzaklaştı. Beş dakika geçti  o hala ayarlamaya, bizi ortalamaya çalışıyordu. Bir anda kendimi tutamayıp patlayıverdim.. Tepem atmış, yapıştım herifin yakasına ‘’Basacaksan bas kardeşim şu deklanşöre.’’ Diye bağırdım. Salonda derin bir sessizlik oldu. Müzik durdu. Şarkıcı kadın – nihayet – sustu.

Ressam kadın yatıştırıcı bir sesle araya girdi, ‘’ ama hayatım o en iyisini çekmeye çalışıyor’’ dedi. Büyük – O –  biçiminde büzdüğü ağzını bozmamaya çalışarak.

En iyisi ne demek ya! Ne çekiyor sanki bu popom suratlı. Yuzuklerin efendisi filmini mi çekiyor. Alttarafı bir kare fotograf bu. Hırsla, kadının mengene gibi kolundan kurtulup bambaşka bir köşeye attım kendimi. Herkes bize bakıyordu. Bir süre sonra müzik kaldığı yerden devam etti.

Sarkici kadin yine cirtlak cirtlak…

Sıkılmaya başlamıştım, yavaş yavaş uzasak iyi olacaktı. Ama gitmeden önce biraz daha yiyip içmeli. Tütsülenmiş somonlar çok lezzetli görünüyordu. Elimde kadeh yiyeceklerin olduğu masanın başında durup tıkınmaya başladım. Böylece bir süre daha geçti.

En son benimle konuşan kız  UVA’da (Amsterdam Universitesi) psikoloji egitimi alıyormuş. Biraz önce verdiğim tepkimden çok etkilenmiş. Çok doğal ve içten gelen otocontrolden uzak, saf, ilkel bir tepkiymiş. Dimensional’miş.Eeeeee? ( Bu güne dek, kıçımı, sikimi, suratımı, elimi ayağımı öveni çok görmüştüm de, tepkimi öveni ilk defa görüyordum. “Hem dur bakalım sen daha ne gördün ki güzelim.”)

Kimsin nesin, ne yer ne içersin cinsinden araştırıcı ve gereksiz sorularıyla tam on beş dakikama mal oldu. Bu arada aralıksız doldurduğum, beşinci kadeh punch da mideme ulaştı ve sonunda ona kendisinden anlatılamaz derecede çok sıkıldığımı söyledim. ‘’Bak işte bunu söylemem dahi çağımızda az bulunur bir tepkiymiş.’’

Ay bu kız harbi kaşınıyor.

‘’ Peki, bunu takviye etmek için, acaba tuvalete gitsek bana orada bir kere verir misin?’’ tepkisine  ne dersin? diye sorunca, o patates suratı allak bullak oldu. Kaçarcasına uzaklaştı yanımdan.

Yok daha fazla kalamayacaktım. Hemen çıkıp gitmek istedim oradan. Son kadehi olduğu gibi ağzıma boşaltıp masaya bıraktım ve sendeleyerek kapıya yöneldim. Tam kapıdan çıkacakken, ressam kadın önüme geçip durdurdu beni.

‘’ Gidiyor musun yoksa tatlım?’’

‘’ Evet gidiyorum.’’

‘’ Olmaz öyle şey. Küserim. Daha eserlerimi dahi görmedin.’’

‘’ Bu gün kısmet değilmiş artık bir başka sefere.’’ Dedim, aceleci. Bir yandan da bu durumdan nasıl kurtulacağımı düşünüyordum. Rezillik mi çıkartsam acaba?

Beni neredeyse çekiştire çekiştire resimlerin asılı olduğu duvarlardan birinin önüne götürdü. Az sonra isteksiz her birini tek tek dolaşmaya başlamıştım bile. Elimden geldiğince ilgileniyormuş, inceliyormuş, zevk alıyormuş gibi yapmaya çalışıyordum. Böyle durumlarla çok sık karşılaştıgım için antremanlıyım. Yalan söylemede, durum kurtarmada ya da sahte mutlulukları oynamada üstüme yoktur. Birgün bana o altin heykelcikten vercekler ama bakalım ne zaman.

Bazılarına bir adım geri çekilip bakıyor, ya da yakınlaşıp boyaları inceliyor, diğerlerinden gördüğüm gibi ara sıra inandırıcı olsun diye çenemi bile kaşıyordum. Daha ne yapayım? Yeter ki gönlü olsundu bizimkinin.

Hiç biri gerçekten ilgimi çekmiyordu. Sanırım duvarlar boşken, o mekan daha geniş ve daha ferah görünüyordur.

Nihayet bir resmin çerçevesini çok beğendim. Durup, pirinç üzerine siyah kabartılı çerçeveyi alıcı gözüyle incelemeye başladım. ‘’Mükemmel ‘’ diyordum birbiri ardına. Çok geçmeden siyah paspartuyla çerçevelenmiş bu resmin bana ait olduğunu anladım. Daha önce nasıl olmuş da fark etmemiştim. Koskoca resim, neredeyse standart bir oturma odası duvarı kadardı, üstüne üstlük bana aitti ve ben saatlerdir buradaydım ve bunu fark etmemiştim. Yuh bana!

Biraz daha yakınlaşıp baktım. Evet kaşıyla gözüyle bu resimdeki adam düpedüz bendim. Anadan doğma, öylece bir sandalyenin tepesine tünemiş… -Bu arada herkesın benimle neden bu kadar çok ilgilendikleri de açıklık kazanmış oldu.- Aman tanrım!.. Kan beynime sıçradı. Gidip iki adım ötede duran ressam kadının önünde, sinirli durdum.

-Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, aslında öyle ahlaki değerleri olan biri değilimdir ama edep yerlerimin öyle bana sorulmadan, mutant boyutlarda resimedilip, ulu orta teşhiri tepemi iyice attırmıştı. Ayrıca, maksat biraz da rezillik olsundu.-

Usulca! Omuzuna dokundum. Şapşal şey, başına geleceklerden habersiz gülen gözlerle bana baktı.

‘’Bunu bana açıklamalısın’’ dedim, burnumdan fıs fıs soluyarak.

Anlamadı.

‘’Neyi canımın içi’’ diye, masumane sordu. Başına geleceklerden hala habersiz.

Parmağımla duvarda, yerden tavana dek asılı olan en büyük resmi işaret ediyordum.

‘’ Ne olmuş?’’ dedi yumuşacık bir sesle.

‘’Bana sormadan bu resmi sergilemen doğru mu?’’ diye bağırdım.

Yine sesizlik oldu. Müzik yine kesildi. Bizim Diva iki de bir şarkısının kesilmesine sinirlenip bıkkın, el kol hareketleri yapıyor ayaklarıyla tahta zemini eziyordu.

‘’Bak tatlım, ben o pozun karşılığını sana nakit olarak ödediğimi sanıyorum.’’ Dedi.

‘’ Herşey para değildir’’ diye karşılık verdim. Bu lafı benim söylediğime kendim de inanamıyordum.

Bizim ki çevresindekilere bakıp, eliyle, önemli birşey yok dercesine yatıştırıcı bir işaret yaptı. Bir yandan da gülümsüyordu.

Ayak parmakları üzerinde yükselip, kulağıma ‘’ Kendine gel, sen ne yaptığını sanıyorsun?’’ diye fısıldadı.

‘’ Derhal o resmi oradan kaldıracaksın.’’ Dıye direttim.

‘’Hemen.’’ Diye kararlı bir şekilde bağırmayı da ihmal etmedim.

Bunun üzerine kel adam kolumu yakaladı. ‘’Biraz kibar ol delikanlı.’’ Dedi. ‘’Bir kadınla konuşuyorsun.’’ Sesi aslında emreder gibiydi. Bundan hiç hoşlanmadım

Herkes bizi izliyordu.

Kel adamın diğer elindeki kadehi kapıp içindeki kırmızı sıvıyı bir dikişte, şu an bomboş, o zaman tıkabasa dolu olan midemin derinliklerine gönderdim.

Adama dönüp var gücümle bağırarak ‘’ Hiç şansın yok dostum, ömrünün sonuna kadar da beklesen saçların benimki kadar uzamayacak.’’ Ya da ona benzer birşeyler söyledim. Şu an pek iyi hatırlayamıyorum doğrusu.

Adam sinirden kıpkırmızı olmuştu. -İşte bunu iyi hatırlıyorum.- Gözlerınden ateşler çıkararak tam bana doğru bir hamle yapacağı sırada ressam kadın araya girdi. – Ben Timing diye işte buna derim –

‘’Yapmayın lütfen’’ dedi.’’Çocuk musunuz siz.’’ Sonra bana dönüp yalvaran bir sesle ‘’Ne olur rezalet çıkartma, yalvarırım. Sarhoşsun sen, istersen yarın gel bu işi halledelim.’’ Dedi.

‘’ Hayır.’’ Diye direttim. ‘’ Yarın filan değil. Şimdi halledeceğiz. Derhal indirteceksin o resmi ve ben bunu şimdi göreceğim.’’

‘’Bas git buradan.’’ Diye karşılık verdi. Sabrının sonuna gelmiş, sinirden kudurmuştu. ‘’Defol buradan köpek soyu. Yoksa ben sana yapacağımı bilirim.’’

‘’ Tamam.’’ Dedim. ‘’Senin istediğin gibi olsun. Derhal basıp gideceğim buradan ama gitmeden önce yapmak istediğim küçük bir şey var.’’ Olanca gıcıklığımla gülümsüyordum.

Sendeleyerek yanından ayrılıp – kadın haklıydı, acayip sarhoş olmuştum, ayakta duracak halim yoktu.- resmin önüne geldim. -Herkes ne yapacağımı merak ediyordu. Bunu yalpalayan beni, dikkatle izleyen gözlerinden anlayabiliyordum.- Kalabalığa ağır ağır sırtımı dönüp bacaklarımı iki yana araladım. Yere olabildiğince sağlam basıyordum. Bakışlarımı tavana diktim. Pantolonumun fermuarını açtım, ardından resmin tam ortasına, saatlerdir kasıklarıma basınç yapan ve patlıycakmışcasına tıka basa, beyaz sarap ve punch süzümüyle dolup tasmis sidik torbamı olanca tazziğiyle boşaltmaya başladım. İşemek beni hiç bu kadar mutlu etmemişti.Babamin bir sozu vardi; dur bakayim nasildi?”Isemek yari bosalmaktir derdi.Iste o cins bir mutluluk yani.

Kimseden çıt çıkmıyordu. Koskoca salonda bir tek benim sidiğimin tuvalle buluşma anındaki şırıltıları yankılanıyordu.

İşim bitince sağ yanımda durmakta olan Mıss Doubtfire’ı farkettim. Eğilmiş, bir eliyle gözlüklerini alnında tutarak, ağzı beş karış açık, şaşkın bakıyordu.

Usulca, sırıtarak ‘’ Don’t even thınk of it.’’ diyebildim. (aklına bile getirme)

Bu arada Kel adamın galerinin arkasındaki depoda, iki bodyguard’ıyla beraber benim için hazırladığı, Tarantino filmlerinden sahnelerle süslenmiş, muhteşem gidiş töreninden henüz haberdar değildim.

Dergiler, Öykü, sayı_17 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

2 yorum yapılmış, “Amsterdam’ın Delisi”

  1. 01

    Sevgili Can, şahane yazmışsın. Resim dünyasının ipliği ve zırvalıkları ancak bu kadar pazara çıkarılabilirdi.
    Esprili diline bayıldım. Günüme neşe kattı. Hatta bir ara Londra’da meşhur olan ressamın “resim” sanatını Semiha Berksoy’a benzettim. O da sekseninden sonra tıpkı Frida Kahlo gibi resimler yapmıştı. (Her ne kadar bizde kıymeti pek bilinmese de muhteşem şeyler çizdi) Hadi yeni öykülerini bekliyoruz. Hatta kitabını.

    ozkan binol, 04 Mar 2010 12:00 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git
  2. 02

    SEVGİLİ ABİM BUNLARI BANA ANLATSAYDIN COK SEVİNİRDİM KUAFÖRÜN OLARAK GÜZEL SOHBETLER OLRDU COK İYİSİN TÜM SADELİNLE SAVURMADAN OLDU GİBİ ANLATMISIN YENİ ESERLERİNİ OKUMAK İCİN SABIRSIZLIKLA BEKLİCEM kendine COK iyibak slm lar tanıdınmı beni bilmem kuaförün:)

    murat vural, 23 Eyl 2011 18:17 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama