Yarım…

01 Kas 2009

Melike Şenyüksel

1
Bulanık rüzgârlar düşleyen bir çocuktu; gözlerindeki. Yorgundu. Yorgun ve cevapsız, gecede. Yanıtsızlıklarına iki daha eklemişti az önce. Hiç azalma
dan, sistematik bir hızla artıyor ve genişliyor oluşları nedeniyle, belki de çok kısa bir süre zarfında, şimdiye kadar pek prim vermediği öz kıyım teorilerine yeşil ışık yakar hale gelebileceğini düşündü. Delireceğini bir de.
Yeni bir boğuluş akşamı ayinine çağırmıştı yine birileri. Bunu duyuyordu kulakları. Şimdi hangi el altı şiirine sığınmalıydı acaba? Hangi şükredişe göz
kırpmalıydı? Gözlerini yumdu ve ağrısız bir körlüğe niyetlendi…

2

“Öleceğimi bilsem…” Yarıda bıraktığı cümlenin çoktan tamamlanmış
anlamı, O susar susmaz çarpmıştı yüzüne. Sıkıntılıydı. Düşünceleriyle yaşadığı sayısız çiftleşme ardından orta yere bırakıverdiği, özellikle de yarım bıraktığı tonlarca cümlenin, bir gün hışmına uğrayacaktı elbette. Bunu biliyordu da.
Onu asıl sıkan böylesi bir anda kullanabileceği hali hazırda bir savunusunun
olmayışıydı. Oturup bir savunma yazmaya kalkışsa, yine ardı ardına sonu bir
türlü gelmeyen sayısız cümle sıralayacak ve bu eğreti çaba Ona yeni davacılar
kazandırmaktan öteye gitmeyecekti.

Suskunlukta kalıp beklemek, tamamlanmışlığa giden otobüsleri…

3

“Genetik hüzünlerin asık suratlı taşıyıcısı: BEN”

Bekler… Uykulu gözlerinden bir fincanlık dikkat ödünç almaya niyet lenir gibi olur ancak gözlerinin bunu yapmaya hiç niyeti yoktur. Geçirdiği
günün yüzüne bıraktıklarına bakmak için ayna önündedir. Bekler, ayna yüze
yinde yavaşça belirmesini, yüzünün.
Bekler, bekler, bekler… Her zamankinden çok uzun süren bu bekleyiş
onu tanıdık sorgulamalara yöneltir. Günü geçirir aklından. Kendisinin de
henüz anlamlandıramadığı tuhaf bir sadakatle gözlerini açtığı sabahı. İçinde

olduğu güne ait olup, her nasılsa tüm diğer sabahları gibi olan sabahı. Kapı eşiğinin hemen ardında başlayan, ezbere kalabalığını sokağın. El arabasıyla kapı kapı dolaşıp sözde memba suyu satan ihtiyarı, kırmızı kapaklı bidonlarını. Köşedeki dilenciyi.Onu her görüşünde, düşünmeyi yasakladığı şeyleri kendine.

Yalama olmuş duyarlıklarını. Çocukları…
Ve gözlerini kaçırışını, sokak insanlarının çalıcı bakışlarından…
Hala ayna önündedir. Güne ait tonlarca detayı hatırlarken geçirdiği zamanı düşünür, düşünerek aslında yaşayabilecek olduğu andan çaldıklarını…
DÜŞÜNÜR…

4

“Gün sürer…
İçinde barındırdıklarımdan habersiz bir varoluşun sessiz eşliğiyle gün sürer.”

Durdu. Tırnağının o anlamsız hali çarptı gözüne. Pembe, ablak, ifadesiz bir surata benzetti onu. Belli bir ifadeye sahip olmayan her şeyin bezdirici bir yavanlık taşıdığını dahası, onların varoluşlarının sırf bu yavanlık kokusunu
oldukça ağır bir biçimde salgılamalarından ötürü hissedilebilir olduğunu
düşündü.
İfadesizliğin yokluğa bakar yüzünü, yokluğunsa insanca bir dürtüyle belki de kaçınılması gereken donukluğunu koydu önüne. Güçlü silahlar seçilmeliydi şimdi. Çünkü düşman güçlüydü. Hem yokluğa karşı açılan bir savaşta varlık gösterebilmek pek de öyle kolay bir şey olmasa gerekti…
Tekrar tırnaklarına çevirdi bakışlarını. Bu küçük milimetrekarelerde kaç adım atılabileceğini hesapladı gözleriyle. Gözleri bu tuhaf yürüyüş hesapla
rından bıkar gibi olunca da hiç duraksamadan dişlerinin arasına aldı tırnak
uçlarını. Tek bir hamle hakkı vardı şimdi, bu kendince kurduğu düzmece o-
yunda. Dişleri yalnız iki tırnağı kavrayabiliyordu aynı anda, fazlasını değil.
O halde işe onlarla başlanacaktı. Hafif ısırıklarla açılış yaptı. Dudak arasında
kalan çelimsiz tırnak parçalarını diliyle kurcaladı biraz ve usta bir hareketle
onlardan kurtuldu sonra. Tekrar ellerine baktı. Bu kendi kendini yiyip bitiriş
seanslarının sonuçlarını görebilmek için. Tırnakları olanca ifadesizliğiyle
karşısında duruyordu.
Azalan hiçbir şey yoktu sanki…

AZ ALAN HİÇBİR ŞEY YOK!

Dergiler, Öykü, sayı_16 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama