Kordonboyu

01 Kas 2009

Hasan Türksel

Seans kapanmış, günlük değerlendirmeler sona ermişti. Yarın için oluşabilecek işlem hacmi ve buna bağlı yapılması gereken satış ve alım rakamlarına ilişkin ön raporu hazırlayıp, bağlı bulunduğu departman şefine gönderdi. İşe başlayalı henüz 15 günlük bir süre geçmesine rağmen uzun süredir burada calışıyormuş gibi hissetmeye başlamıştı. İyi bir analist olmak için elinden geldiğinin fazlasını yapması gerekiyordu. Gün boyunca yaşanan stresin ardından koltuğuna yaslanıp, menkul kıymetler şirketinin bulunduğu 9.kattaki ofisten, beş dakika da olsa  Kordon ve Karşıyaka manzarasını seyretmek ruhunu dinlendiriyor, Ege denizinin koyu maviliği onu alıp başka diyarlara yolculuğa çıkarıyordu adeta. Son zamanlarda ailesi ve akrabaları iş hayatına atıldığı bu kısa sürede onun nasıl olgunlaşıp değiştiğinden bahsediyorlardı. “Böyle giderse bu çocuk birkaç seneye kalmaz evlenebilir” demişti babannesi Binnaz Sultan. Gerçi üniversite yıllarında da bunu sık dile getirirdi. Evliliğe karşı olmasa da evlenmek için önce insanın bir sevgilisi olması gerekirdi değil mi? Okulu bitirmelerine 3 ay kala Müjde onu eski erkek arkadaşıyla aldatmasa sanırım evlilik planı yapmamaları için bir neden yoktu. Hatta bir ara kendi aralarında evlenirsek nasıl, nerde yaşarız şeklinde çocuksu planlar dahi yapmışlardı diğer çiftler gibi. Aklına bunlar gelince canı sıkıldı, masadan kalkıp  kafeteryaya gitti.
Kantinde her ortamda olduğu gibi yeni gelenin üzerine çevrilen bakışlardan nasibini alırken, bir sonraki aşamaya geçebilmek için kısa sürede diğerleri ile iletişim kurması gerektiğini biliyordu. Pencere kenarında şirketin uzun süredir çalışanları olduğunu öğrendiği, araştırma departmanından Tekin ve yurtdışı satıştan Rıfat’ı kafa kafaya verip bir dergiyi incelerken gördüğünde oraya yöneldi. “Merhaba Tekin Bey, Rıfat Bey. Dışarıdan bakınca oldukça hararetli bir tartışma içinde olduğunuz görünüyor. Acaba hangi konuda konuştuğunuzu sorsam?” dediğinde Tekin, Cem’in ne söylediğini tam olarak anlamazken Rıfat sorulan sorudan rahatsızlığını dile getiren bir ifade ile “Atomun çekirdeğinin bölünmesi ile ilgili yapılan yeni bir calışma hakkında konuşuyoruz ama büyük ihtimalle sen bu konudan anlamazsın. İzin verirsen konuşmamıza devam etmek istiyoruz” şeklinde bir  cevap verdi. O an içini kaplayan öfkenin oluşum hızı ve seviyesini ölçebilen bir alet yapılsaydı sonucu ne olurdu acaba? “Asıl senin anan anlamaz” cümlesi sadece içinde yükselen bir ses olarak kalırken “Kusura bakmayın, amacım rahatsız etmek değildi. Size iyi akşamlar” diyerek yanlarından ayrıldı.     
Normalden 10 dakika önce işten çıkarken sonucunun ne olacağını umursamıyordu. Madem umarsamıyordu neden biraz önce içinden geçenleri koca burunlu, bodur adama söylememişti? O zaman ipler tamamen kopardı diye cevap verdi içindeki sese. Yeni bir calışan olduğum için beni suçlamaları ve işten çıkarmaları kaçınılmaz olurdu diye ekledi. Eğer erken çıktığı farkedilirse ailevi ya da acil bir durum gibi her zaman geçerli olan bahanelerden birini kullanabilirdi. Ayrıca bugün için yapması gereken tüm işleri bitirmişti. Okuduğu “Profosyonel hayata geciş” adlı kitapta yazdığı gibi önce sakin olmalı ve şirket içerisinde kendine bir yer edinesiye kadar insanların güvenini kazanmalıydı. Öfkelenen, sorun çıkaran çalışanın profosyonel hayatta yükselmesi gibi bir durum söz konusu değildi kitaba göre.
Talatpaşa otobüs durağına doğru yürürken fikir değiştirip kordonboyu sıralanan barlardan birinde oturmaya karar verdi. Ne yaparsa yapsın içindeki, olayı her hatırlayışında artan, öfke bir türlü azalmıyordu. Bir şeyler yiyip içerse belki kendine gelebilirdi. Denize nazır kurulan orduevinin yanından kıvrılıp Sirena Bar’a doğru ilerlemeye başladı. Otomatikleşmiş bir hareketle Seçkin’e telefon ederek, konuşmaya ihtiyacı olduğunu, her zamanki yerde beklediğini söyledi. Bu arada saatine baktığında şu anda ofisten kendi şefi dahil herkesin çıktığını düşündü. En azından onu aramamalarını  iyi bir işaret olarak saydı.
Ağustosun son günleri yaşanıyordu. İşten çıkanlar, Alsancak’ta farklı amaçlarla kurulan dershanelerden gelen öğrenciler, daha önceden haberleşenler, İzmir’e rastgele yolu düşmüş veya bir dost tavsiyesiyle gelenler akşamüstü Kordon’u dolduruyorlardı. Kimileri oturacak bir yer bulabilmek için dakikalarca beklemeye razıydı mekan köşelerinde. Güneş yavaş yavaş İzmir’i terkederken Kordon’da yerinizi aldıysanız, insanların neden sözleşmiş gibi her akşamüstü buraya akın ettiğini anlarsınız. Güneş sahneden çekilip yerini yıldızlarla parlayan, hafif esintili bir ortama bırakasaya kadar geçen sürenin bir seromoniden farkı yoktur. Dolayısıyla İzmirlilerin ya da Kordoboyu bu eğlenceye katılan kimselerin de her akşam bu güzelliği kutlamalarından daha doğal bir şey olamazdı.
Yıllardır gide gele bar sahibi ve zaman içinde değişen çalışanlarla iyi bir diyaloğa sahip olması nedeniyle, mekan dolu olsa bile kısa sürede onun için bir masa ayarlarlardı. Bazen bu durumdan utanır, acele etmemelerini, bekleyebileceğini söylerken bazen de bu durum, eğer yeni edindiği arkadaşlarıyla beraberse, inanılmaz hoşuna giderdi. Anne ve babası da üniversite yıllarında bu mekana gelip giderken birbirlerine aşık olduklarını anlatırlardı hep. Hatta annesi  o dönemde bu mekanda çekilen fotoğrafları halen bir kutuda saklıyordu. Yani orası onun için sıradan bir mekan olmaktan çıkıp, aileyi anlatan tarihsel bir simgeye dönüşüyordu adeta.
Seçkin geldiğinde, Cem birasını yudumlamaya başlamıştı bile. Gözlerini denize dikmiş, Seçkin’in geldiğinin farkına dahi varmamıştı. “Selam üstad, nasılsın? Aloo, ben geldim görmüyor musun?” “Aah,hoşgeldin kanki. İnan farketmemişim. Zaten kendimde değilim, sinirlerim altüst olmuş bir şekilde. Şu an birisi ters hareket yapsa, üzerine atlayıp pataklayabilirim inan.” Seçkin gülümsedi. “Vay seni tutmak bize düşecek desene. İçindeki aslanı sakinleştir de anlat bakalım olanları. Ayrıca ben gelmeden başlamışsın. Dur ben de bir bira ısmarlayım.” “Sakinleşmeye çalışıyorum  zaten.Ben büyük boy meze tabağı söyledim, gelince beraber yeriz.”
Cem olanları anlatırken, güneş yavaş yavaş Ege denizine ve İzmir’e veda etmekteydi. Ortaya çıkan gözalıcı kızıllık, geçmişten bugüne kalan belkide en gerçekçi miras olarak duruyordu. Barların  ışıkları yanmaya, gecenin ilk şarkıları söylenmeye başlamıştı.
“Bence de en doğru olanı yapmışsın. Eğer içindeki sesi dinlemiş olsaydın, yarın işsizler ordusuna sende adını yazdırmıştın. Ama sende gidip adamların konuşmasına direkt girmişsin be üstad. Yani adamı kızdırmışsın.”
“Biliyorum kanki. Ama yine de  daha nazik davranabilirdi bodur teneke. Bu olay bana bir ders oldu diyelim. Aslında benim asıl öfkem daha önce başladı. Kantine gitmeden önce aklıma Müjde ve olanlar gelmişti. Bazen olanları halen kabul edemiyorum Seçkin. Onca yıllık beraberlik sonrası böyle bir son olmamalıydı. Hani bitecekse de başka bir son yazılamaz mıydı?”
Cem, her ne kadar aksini iddia etse de bedeni alkole karşı dayanıksızdı. İkinci birasını içmeye başlarken kafasının yavaş yavaş dönmeye başladığını hisseder; ancak o an içindeki şüphe ya da bazen çekingenlik birden ortadan kaybolurdu. Mekanla bütünleşmiş meze tabağı geldiğinde açlığını daha bir hissetti. Kürdanlara batırılmış sigara böreğini, kızarmış patatesleri ve turşuları hızla midesine indirmeye başladı. Seçkin ise neredeyse hiçbir zaman bu yeme yarışında ondan aşağı kalmazdı.
“Demek sen halen  o konudasın. Ben bittiğini düşünüyordum. Hem seninle tüm bir yaz konuşmadık mı? Kız o yarma adamla gününü gün ederken sen burda kendini paralıyorsun. Boşver artık. Bak önünde bir kariyer imkanı açıldı. Hem ülkedeki işsizlik oranı şu an ne biliyor musun? Yüzde 13. Yani bizler mezun olup hemen iş bulabilen şanslı  kişilerdeniz. Sen bu tip durumlara odaklan bence. Hem yeni borsacı kimliğinle seninle beraber olmak isteyen çok kız olacaktır.”
“Elimden geleni yapıyorum ama aldatılmanın acısı kolay geçmiyor. Lekesi çıkmayan çamaşır gibi her seferinde biraz soluyor ama asıl iz hep orada kalıyor ve sende o lekeyi  görmekten dolayı sinir oluyorsun. Ya da bunun gibi bir şey.”
“Ooo üstad sen bırak borsayı yazar filan ol, bu aşk seni baya yazar yapacak desene.”
“Geç sen dalganı bakalım benle. Neyse unutacağız. Unutmaya mahkumuz ya da adını unuttum bir yazarın dediği gibi unutmak istediklerimizi bu seferde erteleyeceğiz.”
“Bak dediğim kadar varsın.Sen şimdiden girmişsin olayın içine.”
Gülmeye başladılar.Seçkin ikinci birasını ısmarlarken, Cem de üçüncü için tereddüt etmedi. İkinci ve üçüncü bardak arasında bir fark hissetmiyordu kendince ama dördüncü için durması gerektiğini biliyordu. Haftaiçi üç bardak bile fazlaydı ya bu akşamüstü öfkelenmişti işte.
“Peki senin iş nasıl gidiyor? Ayrıca Hande yüksek lisans için İngiltere’ye gideceğim diyordu son durum ne?”
“Son günlerdeki ekonomik krize rağmen bölgemdeki satışlar gerçekten iyi gidiyor. Gerçi benim çalıştığım ilaçlar biliyorsun hayat şartları kötüye gittiğinde daha çok kullanan ürünler. Doktorlarda hastalarına önerdikleri bu antidepresif ilaçlardan olumlu sonuçlar aldıklarını söylüyorlar. Toplumca bir cinnet geçiriyoruz anlayacağın. Böyle giderse beş yıl içinde her iki kişiden biri bu ürünleri kullanıyor olacak. Firmamın bu konudan çok şikayetçi olduğunu söyleyemem. Bende şimdiden eczanelere yaptığım satışlardan yıl sonu primini almayı hakkettiğim için keyfime diyecek yok. Hande konusu ise biraz karışık. Tam ne istediğini o da bilmiyor. Bir gün gideceğim diyor, sonra vazgeçiyor. Tipik bir İzmir kızı işte. Güzel ama kararsız.”
Cem, Seçkin’in Hande hakkında konuşurkenki yüz ifadesini gördüğünde işlerin onun söylediğinden daha kötü olduğunu anladı. Seçkin’i yaklaşık 14 senedir tanıyordu. Madem Seçkin bazı şeyleri henüz anlatmak istememişti, o zaman bekleyip olanları görmeliydi. Müziğe karışan insan uğultusu giderek artıyordu Kordon’da. Amma da çok konuşuyordu İzmir insanı. Yüz ifadelerine bakılırsa herkesin anlatacak çok önemli bir hikayesi vardı ve birbirini dinlemeden konuya girmek için sabırsızca davranıyorlardı. Ardı ardına kopan ve birbirini tetikleyen gülme krizleri yaşanıyordu. Bir nevi bir özgürlük alanıydı burası.
“Toplum olarak kanımızın kaynadığı ve çabuk öfkelendiğimiz doğru ama durumun bu kadar vahim olduğunu bilmiyordum. Ama bunları söylediğin iyi oldu. Bundan sonra ne zaman sinirlensem sözlerini aklıma getirip sakinleşmeye çalışacağım. O her iki kişiden biri olmak istemiyorum inan. Hande’ye de zaman ver o zaman. Onun gelgitlerine senin de kapılmanın bir anlamı yok.”
“Öyle yapıyorum zaten üstad. Hadi dostluğumuza içelim, iyi ki varsın hayatımda”
“Sende kanki. Şerefe!”
Geceyarısına kadar konuştular. Görüşemedikleri birkaç gün içindeki ayrıntılardan bahsettiler. Saat 12’ye gelirken mekandan kalktılar. Mekanda tanınmanın karşılığı her zaman az ya da çok bahşiş bırakmak oluyordu tabiki. Onlar yavaş yavaş Kordon’u terkederken masalarda seyrek de olsa insanlar halen oturuyorlardı. Seçkin ilaç şirketinin verdiği yeni model arabasıyla Cem’i evine bırakırken kapıda ayaküstü Cem’in babasıyla  bir süre  sohbet etti. Cem ise tüm öfkesinden arınmış bir şekilde yatağına uzandı ve sabaha kadar deliksiz uyudu.
Yeni bir gün yeni bir şans, ayrı bir yolculuktu. Öğrencilik yıllarında positif anlamlar içeren buna benzer cümleleri odasının her bir köşesine yazıp yapıştırırdı. Etkisini görmediğini söyleyemezdi ama hayatında muhteşem değişikliklerde olmamıştı hani. Asansörle 9.kata çıkarken özellikle Rıfat ile gün içinde karşılaşmamayı diledi. Ne zaman öfkelenirsen gülümse, öfken yatışmazsa o zaman kahkaha at sözünü bugün için belirlerken şimdiden gülümseyen bir yüz ifadesini kullanmaya başladı. Ofisten içeriye girdiğinde herkesin çoktan odasına geçip çalışmaya başladığını ve diğer günlerin aksine bir sakinliğin yaşandığını gördü.
Şirketiçi haberleşme bağlantısını tam saatinde yaptı. Yeni seans başlamadan önce gelen e-postalarını kontrol ettiğinde hesabında ofis içinden gönderilen iki mektup vardı. İlki her sabah aldığı, şefi tarafından gönderilen gün içinde yapılmasını istediği direktifler ve ön raporun yorumu, diğeri ise yurtdışı satıştan Rıfat’tan gelmişti. Şefinin ön raporuna ilişkin yorumunu merak ederken Rıfat’ın mektubunun üzerine tıkladı. İçindeki öfke midesini yakmaya başlarken gülümsemeye çalıştı. Gözlerini hafif kısıp gelen kısa yazıyı okudu: “Merhaba Cem. Dün sana biraz kaba davrandığımı biliyorum ama inan çok ters bir anda gelmiştin. Eğer seni istemeden kırdıysam özür dilerim. İstersen sana gün içinde bir kahve ısmarlayabilirim. Hem atomun parçalanması hakkındaki düşüncelerini merak ediyorum. Bu arada şirketimize hoşgeldin, iyi çalışmalar.”
Cem’in yüzüne gerçek bir gülümseme yayıldı. Mektubu birkaç kez arka arkaya okudu. Biraz suratsız olsa da iyi bir adam olduğunu tahmin etmiştim diye düşündü ve hemen bir cevap yazdı. “Merhaba, alınmadım desem doğru olmaz ama nazik mesajınız için teşekkürler. Kahve teklifinizi memnuniyetle kabul ediyorum. Ayrıca Bilim ve Teknik dergisine çocukluk yıllarımdan beri aboneyimdir. Bu konuda söyleyecek şeylerim olduğuna emin olabilirsiniz. Size de iyi çalışmalar.”
Şefinin gönderdiği mektupta  kendisinin de onunla aynı düşüncede olduğunu belirtmesi ayrı bir sevinç kaynağı oldu Cem için. Bugünün tarihini bir kenara not etmeliyim diye düşündü. Gün boyunca büyük bir zevkle çalıştı. Zaman zaman kaçamak bakışlarla penceresinden Karşıyaka’ya baktı. İlk seans bittiğinde öğle yemeği için kafetaryanın yolunu tuttu.
Sabahleyin kimseye rastlamadan odasına gitmek isterken şimdi herkesle karşılaşmak, tanışmak istiyordu. Gülümseyen bir yüzle etrafına bakarken onu gördü. Rıfat’ın karşısında dört kişilik bir grupta yemeğini yiyiyordu. Daha önce onu ofiste hiç görmemişti ama böyle bir güzelliği farketmemesi mümkün değildi. Kalbi birden hızla çarpmaya başladı, sanki bir suç işlemiş gibi endişeli bir halde öğle yemeği siparişini verdi. Siparişi hazırlanırken onu gören Rıfat masaya davet etti. İşte bunu yapabilir miydi ondan emin değildi. Ona o kadar yakınken yemek yiyebilir miyim acaba diye düşündü. Her şey aniden gelişirse o zaman nedenleri hakkında çok düşünmeden hareket et, yoksa istemediğin bir sonuçla karşılaşman kaçınılmaz sözünü hatırladı ve ayrıntılara takılmadan hareket etti.
Adı Selindi. Yıllık izinden yeni dönmüştü. İyice esmerleşen teni, ela gözleri ilk bakışta size merhaba diyordu adeta. Yemek boyunca anlattıkları tam olarak ne idi anımsamıyordu ama onun söylediklerine gülerek karşılık vermesi hoşuna gitmişti. Bir gün için bu kadarı fazlaydı. Bugün ile ilgili kesin bir yazı yazmalıyım, ne bileyim belkide günlük tutmalıym diye düşündü. Bugünün tarihi önemli olmalıydı.
Odasına döndüğünde çalışmaya başlamadan önce Seçkin’e telefon etti. İki dakika içinde şirket internetinde bağlı olması gerekiyordu bu yüzden kısa tuttu.
“Merhaba kanki hayrola?”
“Dinle beni Seçkin, hiç vaktim yok hemen kapatmalıyım.”
“Dinliyorum, anlat.”
“Ben aşık oldum, hem de çok fena, sakın gülme bana.”
“Aşık mı oldun? Kime, ne zaman? İyi misin sen?”
“Anlatacağım her şeyi ama şimdi olmaz. İş çıkışı kordonda…. bizim mekanda…ok??? Hadi bye.”
“ Ok. Bye”

Dergiler, Öykü, sayı_16 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama