Kedili Ev

01 Kas 2009

Fatih Danacı

İşlek bir caddenin kenarında ayakta kalmayı başarabilmiş bir ev vardı. Yıllar yılı pek çok yangın, deprem ve felaket görmesine rağmen çökmemiş, yok olmamıştı. Ahşap görünümü eskise de temelleri zamana inat yıkılmamıştı. Parmaklıklarla çevrili bahçesinin içinde üç katlı ev varlığını koruyabilmişti.
Evin ne zaman yapıldığı bilinmiyordu. Ya da kimin tarafından inşa edildiğine dair kayıtlar bulunmuyordu. Çevrede yaşayanlar için daima gizemini muhafaza etmişti. Özellikle civar mahallelerdeki çocukların oyunlarına bile konu olmuştu. Bakımsız bahçesine girmek için iddiaya tutuşmalardan, camlarından bir tanesini kırmak için erkeklik ispatlamalara kadar pek çok oyun çeşidi türetilmişti. En çok da pencere önünde oturanlar merak edilirdi. Herhangi bir çocuğun bunu öğrenebileceği bir yol yoktu. Çünkü onların babaları da, hatta dedeleri de aynı merakla büyümüştü. Küçüklüklerinde o eve girmeye çalışanlar şimdiki büyüklerdi. Babadan oğla geçen tek bilgi ise belirsizlikti.
İnsanlar bazı dönemlerde sevimli olmayan konuşmalar yapsa da onunla yaşamayı öğrenmişlerdi. Yaz, kış açılmayan kapılarıyla, camın önünden hiç eksik olmayan ev sahibi ya da sahibesiyle, ürkütücü görüntüsüyle barışmayı bilmişlerdi. Tüm garipliklerine, gerçekleşen onca ölüme rağmen ev hiçbir zaman boş kalmamıştı. Genel inanışa göre evde yalnızca bir kişi oturuyordu. Yalnız geçen hayatı ölümle sonlandığında ise ansızın bir mirasçı beliriyor, hayatını ölümüne kadar oturacağı sandalyesinde, tozlu pencerenin arkasında geçiriyordu.
Burada yaşamaya başlayanlar dışarı çıkmazdı. Gerçek hayatı da oturdukları yerden takip ederlerdi. İnsanları, hayvanları, olayları, binaları buradan öğrenirdi. Belki de yalnızlığını paylaşacağı tek yer dış dünyaya açılan penceresiydi. Zor bir hayata mirasçı bulmaları ise yaptıkları en iyi şeydi. Büyük ve eski bir evin içinde yalnız başına yaşamayı kabul etmek için neyin ya da nelerin vaat edildiği ise vasiyetnameye yazılırdı. Mahallenin yaşlıları bunu büyü ile başardıklarına inanırken, orta yaşlılar milyonlara bağlarlardı. Korkusuz küçükler ise Grimm kardeşlerin masallarındaki peri hikâyelerine benzetirlerdi. Farklı yorumlara rağmen vasiyetnameyi kimse görememişti. Belki de içinde sunulan yalnızlığı paylaşacak sadık bir dosttu…
Evin en son sahibesi yakın zamanda ölmüştü. Sabahın ilk saatlerinde havanın aydınlanmasıyla beraber işe giden insanlar tarafından fark edilmişti. Onu görenler her zamanki sandalyesinde oturduğunu, omzuna düşen başının ise tek ölüm belirtisinin olduğunu söylemişlerdi. Yaşayış şekli gibi ölümü de alışılmış değildi. Polisler cesedi almak için içeri girmek zorunda kaldığında en cesur olanları bile tereddüt etmişti. Bilinmezlik insanoğlunun en büyük korkusuydu çünkü. Belki bir yaratık, belki bir hayalet, belki bir cin ürpertirdi. Ancak bilinmeyenin korkusu daha derin ve daha keskindi. Genç olanlardan bir tanesi isteksizce gönüllü olmuştu. Üzerindeki üniforması yeni olan ve henüz tam gelişememiş bedenine büyük gelen yeni mezun polis, aklını sürekli başka konularla meşgul etmeye çalışmıştı. Doğduğu mahallede görev yapıyordu ve kısa bir süre önce perili olduğuna inandığı eve girmek zorunda kalmıştı. Tahta kapısı kolayca açılıp içeri girdiğinde bir kez daha şok hali tüm vücudunu sarmıştı. Eski, kirli ve dağınık bir ev beklerken hayal etmediği bir görüntüyle karşılaşmıştı. Çöp evlere benzeyeceğini düşünürken, cilalı mobilyalara, antika eşyalara, değerli tablolara sahip odalarla karşılaşmıştı. Bakımsız görünüşüne rağmen iç mimarisi ve düzeni gayet zevkli insanların ellerinden çıkmış gibiydi.
Ürkek adımlarla aldığı bedeni dışarı çıkarmış, yaşadığı garip tecrübeyi mübalağa katarak çevreye aktarmıştı. Yıkanıp, kefene sarılan yaşlı sahibe yalnız hayatının ardından yine yalnız kalmaya devam edeceği tabutuna konmuştu. Üzerine toprak serpildikten sonra bir dönem kapanmış, yeni varisinin kim olacağı ise merak konusu olmuştu.
Yaşlı sahibenin ölümü ağızdan ağza yayıldı. Kimileri yüz yaşından fazla yaşadığını iddia etti. Kimileri yalnızlıktan intihar ettiği söylentisini çıkardı. Daha birçoğu farklı dudaklarda, sahte de olsa bir gerçekliğe kavuştu. Ancak herkesin dilinde ortak bir söylenti vardı. İçindeki kıymetli eşyaların gerçekliğiydi! Paha biçilemeyecek kadar değerli mobilyalardı. Ziynet ve altınlardı. Var olduğu düşünülen çelik kasanın içinde yatanlardı. Tüm bunların yeni sahibi ise ortalıkta belirmemişti henüz. Bir varis olmak zorundaydı. Yıllardır böyle devam ediyordu.
Soğuk bir gecenin geç saatlerinde boş sokaklar rüzgarın yardımıyla vızıldıyor, sessizliğe gölge düşürüyordu. Sokak lambalarının cılız ışıklarında beliren bir gölgenin adımları ise bu sesin arkasına sığınıyordu. Uzun boylu hırsız, siyah kıyafetleriyle temkinli bir şekilde ilerliyordu. Çevresindeki binaların hiçbir katında uyanık insan yoktu. Caddenin gün içerisinde hızla akan trafiği ise karanlığa gömülmüşçesine silinmişti. Deri ceketli adamın sinsice yaklaştığı yer boş bir evdi. Kısa bir süre önce ölen yaşlı kadının boşalttığı üç katlı ahşap ev…
Genç polis memurunun yaydığı havadisler hırsızların kulağına kadar gitmişti. Suçluları yakalayanların hikayeleri suçluları teşvik etmiş, trajik bir olayın başlamasına neden olmuştu. Fırsatçılığı maharet olarak değerlendirenlerden en hızlı davrananı ise Murat adında bir hırsızdı. Boşalan evi soymak için uygun zamanı beklemişti. Yeni sahibi ortaya çıkmadan alabileceği her şeyi almayı umuyordu. Ne de olsa içeride kimse yoktu ve istediklerini gerçekleştirmek için önünde birden fazla günün olduğuna inanıyordu. Parmaklıklarla çevrili bir bahçenin ötesinde bir cennet yatıyordu. Her ne kadar görünümü aksini iddia etse de korunmayan bir bölge hısızlar için bu şekilde ifade edilirdi.
Düşünceleri arasında boğulmamaya özen gösteriyordu Murat. Sahip olabileceklerini düşündükçe iştahı kabarıyordu. Hayalini kurması bile heyecanlanmasına yetiyordu. Sefil hayatını sonlandırabilmek için karşısına çıkmış bir fırsattı. Ancak tüm bunlara rağmen içinde biraz da olsa korku vardı. Bu mahallede büyümemişti ve ev hakkında çok bilgisi yoktu. Bulunduğu mekanlarda konuşulurken işitmişti ve birkaç kişinin ağzını yoklamıştı. Keşfettiği gerçekler, duyduğu tekin olmayan cümleler ise huzursuz olmasına neden olmuştu. Antika eşyalar ve mücevherler ise korkusunun önüne geçmeyi kolaylıkla başarıyordu.
Demir parmaklıkların önüne geldiğine durdu. Etrafa iyice bakındı. Kendisini izleyen gözlerin olmadığından emin olmak zorundaydı. Ufak bir dikkatsizliğinin sonunu getireceğini bilecek kadar uzun süredir bu işi yapıyordu. Son kez çevreyi gözleyerek işine başladı.
Ucu sivrilmiş ok gibi uzayan direklerin üzerinden geçemeyeceğine karar verdi. Hem çok uzun, hem de riskliydi. Bu yüzden bahçeye açılan kemerli kapıyı kullanacaktı. Açılırken ses çıkarmaması için dua etti. Birbirine değen iki kapıyı yavaşça itti. Tekerlekli mekanizması olan paslı demir kapı sessizce yuvasında ilerledi. Yıllardır yağlanmamış olmasına rağmen tek bir gürültü çıkarmamıştı. Yalnızca kirli ve rutubetten kabarmış gri boyaları dökülmüştü. Bahçeye attığı ilk adımıyla beraber içinin ürperdiğini hissetti. Sararıp kurumuş çimlerin üzerinde gezinirken herhangi bir tehlike ile karşılaşmayacağını umdu. Bildiği kadarıyla bir köpek ya da bekçi yoktu. Kurumuş dalları ile gece yaratıklarını anımsatan ağaçlar, yerlere dökülmüş yapraklar ve üzerine basılmadığı için kuruyup çatlayan topraktan başka hiçbir şey bulunmuyordu. Evin içinde de olmasını arzuladığı boşluğa ve sessizliğe sahipti.
Soğuk bir geceydi ve yerlere kırağı düşmüştü. Çamuru mıknatıs gibi çeken tabanları yürümesini zorlaştırıyordu. Bahçe dışarıdan gözüktüğünden daha büyüktü. İşlek ve nezih bir semtte, her karışı değerli olan bu yerin nasıl zengin tüccarlara satılmadığını düşündü. Şimdiye kadar yerine büyük binalar ya da dükkânlar inşa edilmiş olmalıydı. Bunun tek bir açıklaması olabilirdi. Sürekli yalnız yaşayan sahip ve sahibeleri çok köklü bir aileden geliyorlardı. Asırlardır satma ihtiyacı duymayacak kadar zenginlerdi. İşte bu düşüncesi tam da doğru yerde olduğunun ispatıydı.
Önünde beş basamaklı bir merdiven duruyordu. Hemen tepesinde de eve açılan tahta kapı vardı. Verandaya geçmeden önce başını kaldırarak eve son kez baktı. Işık ya da hayat belirtisi yoktu. Tozlu camlarının ardında beliren bir gölge de! Eskimiş ve tahtakuruları tarafından yıllardır yenen ahşap kaplaması bile yalnızlığı anlatıyordu. Çatısının eksik olan kiremitleri terk edilmişliği yansıtıyordu. Pencerelerin dökülen parçaları evin ziyaretçisi olmadığını söylüyordu.
Merdivenlerin zemininde, ayakkabılarındaki çamuru bırakmasına aldırmadan yürüdü. Kapının yanına geldiğinde bir isim ya da posta kutusunun olmadığını fark etti. Ya sökülmüş ya da hiç konulmamıştı. Sessizce içeri girdi. Bahçe kapısından sonra karşısına çıkan ikinci kapı da kolayca açılmıştı. Tekrar kapadığında hafif loş ortama gözlerini alıştırmaya çalıştı. Tek gözünü açık bırakarak bunu kolaylaştırdı. El feneri ya da ışık kullanmamasına rağmen şimdi önündeki yolu seçebilecek kadar görüyordu. Büyük bir odaya açılan holde ilerlerken lüks yaşama dair her şey sergileniyordu. Birkaç saniye sonra salona vardığında tıpkı polis memuru gibi büyülenmişti. Dışarıdaki tüm pisliğe rağmen içerisi az evvel temizlenmişçesine düzenliydi. Sanki gelecek bir ziyaretçiyi karşılamak için hazırlanmış gibiydi. Eşyalar yerli yerinde ve muhteşem bir simetri ile dizilmişlerdi. Sanattan çok anlamamasına rağmen asilzadelere yakışır bir tasarımla yapılmış olduğunu düşündü. Ortada büyük bir masa vardı ve sandalyelerinin arkalıkları insan boyuna yaklaşıyordu. Koltuk takımı birden fazla parçadan oluşuyordu ve U şeklinde yerleştirilmişti. Odanın doğuya bakan yakasında ise bir pencere, önünde ise sandalye duruyordu. Herkesin bahsettiği, parlak ayın hafif de olsa üzerine çöktüğü sandalye…
Şimdi nereden başlayacağını bilemiyordu. Beklentilerinin de ötesinde bir manzaraydı tanık olduğu. İki katı daha vardı bakması gereken ama buradan çıkmak istemiyordu. Odada var olan her şeye sahip olmak istiyordu. Duvarları kaplayan çerçeve ve aynalara, kumaş ve değerli taşlarla örülmüş abajura, eskitilmiş kilime, sarı boynuzlu gramofona! Her bir parçaya karşı arzu duyuyordu. Bir an sonra toparlandı. Kilit vurulmuş zihniyle mantıklı düşünmeye çalıştı. Belki de bu düzenin ve ihtişamın nedeni yeni sahibiydi. Ya gelmiş ve kendisi yapmıştı –ki bunun imkansızlığını biliyordu. Ya da yakın zamanda gelecekti ve bir şekilde odanın tertibini sağlatmıştı. Ancak bilinçaltının derinliklerinde bir düşünce daha belirdi. Düşünülmemesi gereken, hastalıklı bir beyinin üretebileceği kadar karanlık olan…
Tüm bu hazırlıklar kendisi için yapılmıştı…
Perili ev diye adlandırılan bir yerde her şey mümkündü.
Tüm meşum şeylere karşı hazırlıklı olmalıydı.
Aklı karışmış, kendini büyük bir bulmacanın ortasında bulmuştu. Bir yandan değerli olan her şeye sahip olmak istiyor, diğer yandan bulanmış zihnindeki sorulara yanıt arıyordu. Titrediğini hissetti. Daha önce birçok kez yapmasına rağmen, ilk defa yapıyormuşçasına acemice davranıyordu. Ay ışığı ile aydınlanan odanın içerisinde telaşla işini yapmaya karar verdi. Tüm çekmeceleri karıştıracak, bulabildiklerini alacaktı.
Masanın hemen yanında duran büyük bir aynalık vardı. Duvarı baştan sona kaplayan mobilya üzerinde çekmeceler ve kapaklar bulunuyordu. Monte edilmiş aynası ise masanın yansımasını gösteriyordu.
Ulaştığı ilk çekmeceyi karıştırırken bir ses duydu. Ani bir refleks ile elini çekti. Kulağını gürültünün geldiği yöne çevirerek dikkatlice dinledi. Hiçbir şey duymadı. Herhangi bir saate ait saniye sesi bile yoktu. Beyninde yarattığı bir hayalden ibaret olduğuna karar verince çekmeceyi tekrar kurcalamaya başladı. Bir şeyler bulabileceğini umut ediyordu. Detaylıca inceledi. Olay yeri incelemesinde bulunan bir memur kadar titizlikle çalışıyordu. Hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmıyordu.
Daha fazla zaman kaybetmenin gereksiz olduğunu görünce yandaki çekmeceyi karıştırmaya karar verdi. Bir tanesini yavaşça kapatırken, diğerini de aynı titizlikle açtı. Ancak tam o anda aynı sesi tekrar işitti. Sert zemin üzerine hafifçe değdirilen bir cisimden yayılıyordu. Kıpırdamadan bekledi. Var gücüyle kaçmak istediyse de yapmadı. Hareketsiz vücudunu muhafaza ederek, gözleriyle etrafı taradı. Ses giderek yaklaşıyordu. Kadim bir hikayenin içinden yükselircesine artıyordu. O denli yumuşak ve zarifti ki, insan adımları olmasının imkanı yoktu. Bir hayalet ya da başka bir şey olmalıydı. Bu dünyaya ait olmayan, etrafına korku salan bir varlık!
Artık daha net duyulabiliyordu. Etrafı saran soğukluk tüm vücudunu kapladı. Düşünceleriyle daha da kuvvetlendirdiği korkusunu yenmeye çalıştıysa da, ona tamamen boyun eğdi.
Görüş alanında ufak bir hareket sezinlediğinde ilk defa kıpırdadı. Salonun ortasına açılan hole doğru baktı ve hiçbir şey göremedi. Bunun tek bir anlamı olabilirdi. Aradığı şey yanı başında, odanın içindeydi. Aynı yeri paylaştığı ve yüzleşmeye hazır olduğu gerçeği aradı. Gözleri hemen ilerisinde, yerde duran ufak şeye yöneldi. Yüz yüze geldiğinde daha da korktuğunu hissetti. Ufacık bir şeyden korkmanın yersiz olduğunu bilse de masanın üstüne ani bir hareketle zıpladı. Belki koşarak uzaklaşsa ya da camdan dışarı atlasa daha kesin bir çözüme ulaşacaktı ancak yapmadı, yapamadı. İlkel benliği devreye girmişti ve masanın üzerine çıkmasını emretmişti.
Korkunun mantığa zıt çalıştığını düşündü. Aksi takdirde kendinden kat ve kat küçük bir şey karşında aşırı tepki vermezdi. Yerde halının üzerinde duran bir cin, cüce ya da şeytan değildi. Yalnızca bir kediydi. Kimi inanışa göre şeytanın yardımcısı sayılan tüylü bir kedi. Belki siyah renkli, farklı görünümlü bir tanesi olsa doğal karşılanabilirdi yaptıkları ancak sarı renkliydi. Üzerindeki beyaz desenleri ise gökyüzündeki bulutlar kadar parlaktı. Düzenli olarak tarandığı, iyi beslendiği her halinden belliydi. Yaydığı garip aurası her zamankinden daha çok korkması için yetiyordu.
Kedileri sevmezdi Murat. Hatta nefret eden, bu nefreti zamanla korkuyla karışmış biriydi. Şu ana kadar kanun karşısında yaptıkları cesaret istese de, aynısını bir kedi söz konusu olduğunda sergileyemiyordu. Ölümle yüzleşebilir, tehlikeye karşı koyabilirdi ancak ufak bir hayvan karşısında istemsiz ve anlamsız bir duygu besliyordu. Bu yüzden onlarla karşılaşmaktan her zaman çekiniyordu. Şimdi ise kader dalga geçercesine garip bir durum yaratmıştı.
Sarı renkli kedinin daha önce gördüklerinden çok farklı olduğunu biliyordu. Hiçbirinde bu denli yoğun duygular yaşamamıştı çünkü. Onu gördüğünden beri iki kere bayılacağını hissetmiş, ayakta kalabilmeyi zor da olsa başarmıştı. Kalbinin çarpıntısını düzene sokamamıştı. Masanın üstünde durarak, uzaklaşmasını beklemekten başka yapacağı bir şey yoktu.
Kedi, arka ayaklarının üzerinde oturuyordu. Kuyruğunu altına çekmiş, zemin ile arasını yumuşatıyordu. Bir saniye bile olsun gözlerini adamın üzerinden ayırmıyordu. Kuyruğu en az vücudu kadar uzundu. Kabarık tüylerinin oturduğu yere döküldüğü uzaktan bile görülebiliyordu. Sanki geçtiği her yere işaret koymak için bilinçli bir şekilde yapıyordu. Açık ağzı arasından sivri dişleri görülüyor, bıyıkları arasından soluk alışı seçilebiliyordu. Bakmak zorunda kaldığı bu durum, en korkunç hikâyeden daha korkunç, en ürpertici filmden daha dehşetengizdi. Birbirlerine kilitlenmiş bakışlarını ayıramıyorlardı. Bu, her ikisi içinde geçerliydi. Kedi adamın en ufak hareketini dahi inceliyor, adam ise tedirgin olduğu için tüm dikkatini onun üzerinde topluyordu.
Sanki asırlarca aynı pozisyonda durdular. Ortamdaki gerilim bir an bile olsun eksilmemiş, aksine giderek artmıştı. Adam tarafından duyulan tek taraflı korku katalizör işlemi görmüştü. Ayaklarının ağrıdığını, tüm kaslarının kasıldığını hissetse de duruşunu bozamamıştı. Ölmeyi, bu eziyetten kurtulmayı bile hayal etmişti. Aslında yapması gereken, aşağı inerek evden uzaklaşmaktı. Belki de kediyi uzaklaştırmaktı. Ancak duyguları, düşüncelerinin önüne geçiyordu. Şu an yaptığına devam etmesini söylüyordu. Bekleyecekti! Tehlike bitene kadar kıpırdamadan duracaktı.
Arka ayakları üzerine oturmuş olan sarman cinsi kedi yere uzandı. İlk hareket eden tüylü şey oldu. Kuyruğunu başının altına alarak yastık vazifesi görmesini sağladı. Bir gözü hala hedefinin üzerindeydi. Ne de olsa avcı bir varlıktı. Bazen zevk için bazen de yemek amaçlı avlanıyordu. Şimdiki durumu ise daha çok eğlence amaçlıydı. Karşısındakinin korkusunu hissediyor, bundan bir çeşit zevk alıyordu sanki. Vücudunu yalamaya başladı. Sert ve pürüzlü dilinin derisine değdikçe çıkardığı ses, sessizliği yarıyordu. İç gıcıklayan bu gürültü en sabırlı insanı bile çıldırtabilirdi. Ayın ışığı bile bundan rahatsız olmuşçasına sandalyenin üzerinden kedinin parlak tüylerine yönelmişti. Dilinin her hareketi böylelikle seçilebiliyor, ıslanan tüylerinin topak oluşu görülebiliyordu. Bir perili evden yükselebilecek korkunç sesler varsa, bu en korkuncu olabilirdi.
Dışarıdan hiçbir gürültü duyulmamasına rağmen evin duvarları arasında yankılanan ses kesilmişti. Yerini ise bir başkasına bırakmıştı. Kedi şimdi de tırnaklarını biliyordu. Yatar pozisyondaydı ve patilerini sırayla ağzına götürerek tırnaklarını sivriltiyordu. Mermere sürtülen sivri bir cismin çıkardığı titreşim frekansından bile daha tizdi. On sekiz tırnağına da aynı özeni gösterdi. Azrail’in elindeki tırpanın ucu gibi eğilmişti. Uzun oldukları için patilerinin üstünden kolayca gözükebiliyordu. Yıllardır kesilmediği dokunulmadan bile anlaşılıyordu.
Murat, sağırlığın sınırına gelmişti. Kulakları sadece bu sese odaklanmış ve emiyordu. Rahatsızlığının belirtileri açığa çıkmaya başlamıştı. Bitkin ve yorgundu artık. Yaşadığı travma akıl sağlığını bile etkilemişti. Normal olmayan düşüncelerle kafasını sürekli meşgul ediyordu. Önce görünmezliği düşünmüştü. Eğer kıpırdamazsa kedinin kendisini göremeyeceğini varsaydı. Kedi ise kaybolduğunu düşünüp odadan çıkacak ya da uyuyacaktı. Zaten bunu uzunca bir süre yapmıştı. Ancak alt benliği hareketsizliğe dayanabilmesi için kendini bu şekilde motive etmişti. Başarısız olduğunu anlaması için dakikaların akması gerekmişti.
Sonra ise onunla savaşmayı hayal etti. Ne de olsa homo sapiens kendisiydi. Her durumda galip gelmeliydi. Ancak bu savaşta tekti. Onun ise yanında şeytanlar vardı. Karanlık güçler vardı. Ortaçağda öldürülen cadıların ruhları yanındaydı. Beraberce diri diri yakıldıkları çirkin görünümlü sahiplerinin çürümüş bedenlerine karşı koyamazdı. Bunda da başarılı olabilme ümidi yoktu.
Şimdi de çaresizce dikilmeye devam ediyordu. Sabah olmasını beklemekten başka bir şey yapamazdı.
Ay, pencereden uzaklaşmış, koyu karanlık tüm odayı kaplamıştı. Yalnızlık hissi daha da kuvvetlenmişti. Her şey boşluğa gömülmüştü. Gözler göremediğinde yanılsamalar üretirdi ve Murat da eşyaların hareket ettiğini düşündü. Hatta bir süre sonra oda bile dönmeye başlamıştı. Dengesini sağlamakta zorluk çekiyordu. Siyah elbiseleriyle kendisinin de yutulduğunu düşünmeye başladı. Zor da olsa toparlanıp, düşmanına baktığında daha da büyük bir heyecan sardı vücudunu. Sarı tüyleri, bulutları anımsatan beyazlıkları görmüyordu ancak boşluğun ortasında bir çift göz parlıyordu. Yeşil ile parlak maviye geçen renkleri habis varlıkların gözlerini hatırlatıyordu. Yalnızca masallarda, destanlarda ya da efsanelerde olabilecek kötülükleri anlatıyordu. Yan yana duran saydam gözler, büyülü küreler gibi hipnotize ediyordu karşısındakini. İçinde yayılan sisler, dönen spiraller yoktu ama Murat’ı büyülüyordu bir şekilde. Yanıp sönen ışıklara, sabit hareketli kürelere ihtiyaç duymadan Murat kendinden geçmişti.
Bir süre etkilenmiş zihniyle bakmaya devam etti. Kedi bunun bilincindeydi ve adama giderek yaklaşmaya başladı. Yattığı yerden kalkarak esnedi ve evin sahibiymiş gibi zarif bir şekilde yürümeye başladı. Sırtını kabartmasını Murat görmemişti ancak korkunç görüntüsünü bir şekilde hissetmişti. Parlayan gözleri giderek daha da büyüyordu. Masanın yanına gelip durduğunda ise kocaman olmuştu.
Aralarında daha fazla etkileşim olmadı. Kimse birbirine saldırmamıştı. Sadece durmuşlardı ve kedi bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Murat, kedinin gözlerindeki derinliğe baktı ve bir şeylerin cevabını aramaya çalıştı. Kedi arkasını dönüp uzaklaşmaya başladığında tek bir şey yaptı. Onu takip etti. Uzun kuyruğunun hemen gerisinden ilerledi.
Karanlık yolda giderken yolunu ilginç bir şekilde biliyordu. Hatta görme duyusu daha da keskinleşmişti. Ancak bunun altında herhangi bir gerekçe aramadı. Çok uzun süre hareketsiz durmuştu ve tekrar hareket ettiğinde dolaşımının hızlanmasıyla görme kabiliyeti yerine gelmişti. Başka açıklaması olamazdı.
Havaya dikilen kuyruğu izlemeye devam etti. Takip sona erdiğinde aynı kattaki başka bir odaya varmıştı. Büyük bir kasanın olduğu oda, sade bir şekilde dekore edilmişti. Bu yalınlığı bozan ise duvarlardaki tablolardı. Hepsine dikkatlice baktı. Evin eski sahiplerinin portreleri vardı. Köklü bir geçmişe dayandığını günler öncesinden yaptığı etüt ile öğrenmişti ancak resimler tahmininden de eskiyi işaret ediyordu. En eski olanına baktı. Bıyıklı bir adam, pencerenin önündeki bir sandalyede oturuyordu. Sonrakinde yine bir adam vardı. Kıyafeti öncekine göre daha farklıydı. Pencerenin arkasında ise at arabalarını gösteren bir manzara vardı. Daha sonrakilerde ise at arabaları, binalara, arabalara, sokak lambalarına bırakmıştı yerini. Sadece sandalyedeki siluetler değişiyordu. En son tabloya baktı ve yakın zamanda ölen kadının yüzünü gördü. Daha önce görmemişti ve yaşına bakılırsa ölümü doğal yollardan olmalıydı. Sandalyeye dikkatlice baktı. Gece boyunca durduğu odada pek çok kez gördüğüyle aynısıydı. Hatta tüm resimlerde de aynısı vardı. Yeni bir şey keşfettiğini anladığında ise sahip ve sahibelere tekrar baktı. Hepsinin kucağında bir kedi oturuyordu. Kafasını okşadıkları, dizlerinin üstünde yatan sarı renkli bir kedi!
Ama bunun imkansızlığı tartışılamazdı bile. En fazla yirmi yıl yaşardı kediler. Yüzyıllar bir insanoğlu için bile fazlayken bir hayvan için olasılık dışıydı.
Korkuyla kediye baktı. Nereye yönelse onu göreceğini hissediyordu. Resimlerde fırça darbeleriyle çizilenden farksızdı. Bunu bir şekilde biliyordu. Bakmasıyla beraber gözlerinin tekrar parladığını gördü. Bu sefer çizgi halini almış göz bebekleri farklı dünyaya açılan bir kapıyı anımsatıyordu. İnce bir hat, anahtar deliğinin gizemli patikasını işaret ediyordu. Kahverenginin hakim olduğu, üzerinde beneklerin yer aldığı gözünün içindeki siyah çizgi kedinin görüntüsünü değiştirmişti. Saldırabileceğini düşündü ancak yanılmıştı. Birden göz bebekleri irileşmeye başladı. Büyüyüp, genişlediğinde o anahtar deliğinin ötesindeki dünya gözükmüş oldu. Yuvarlak olan şeklin içinde farklı yüzler teker teker açığa çıkmaya başladı. Tablolardaki insanların ruhları sırayla belirdi. Murat tam anlamıyla kendinden geçmişti artık. Kedinin ufak gözleri tüm dünyayı kaplamışçasına büyük geliyordu şimdi.
Yaşlı sahibenin bozulmamış bedenini gördüğünde göz bebeği küçülmeye başladı. Sıradan bir çift göz olduğunda ise Murat kediye daha da yakınlaştı. Artık kendi yansımasını görüyordu. Tıpkı bir ayna gibi kendini gösteriyordu. Ve ne yapması gerektiğini biliyordu.
Kasayı açtı.
Şifre bir şekilde aklına işlenmişti.
En üstte duran bir kağıdı alarak salona geri döndü. Hava aydınlanmaya başlamış, caddede arabalar geçmeye başlamıştı. Pencerenin kenarındaki sandalyeye oturduğunda kağıdı okumaya başladı. Yaşlı sahibenin bıraktığı vasiyetnamenin en altında tüm mal varlığını Murat Altınok’a bıraktığı yazılıydı. Tarih, kadının ölümünden önce yazıldığını ve imzalandığını gösteriyordu.
Katlayarak cebine koydu. Sandalyede otururken sarı renkli kedi dizine çıkarak yattı. Başını okşarken, evin yeni sahibi camın arkasından etrafı izliyordu. Yoldan geçen mahalle sakinleri aşina olmadıkları bu yüzü görürken, hala kedinin varlığından haberdar değillerdi. Eski bir evde yalnız geçireceği hayatı düşünürlerken, en sadık dostunun her zaman yanında olacağını bilmiyorlardı.

Dergiler, Öykü, sayı_16 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

2 yorum yapılmış, “Kedili Ev”

  1. 01

    Sezgin Kaymazın elinden çıkmışcasına etkileyici ,tebrikler :)

    Handan Kalsın, 19 Kas 2009 15:24 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git
  2. 02

    teşekkürler, saygılar…

    fatih danacı, 19 Kas 2009 18:49 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama