Kâbus Silici- 1

01 Kas 2009

Ezgi Gürçay

Merve pabucu yarım, çık sokağa oynayalım

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

“Meeeyveee, oyda mısın?”
Eski komşuları Meliha hanımın sesi konumuna uygun bir şekilde yer altından gelir gibiydi. Tipinden, öfkeli ve alaycı sesinden, meraklı bakışlarından korktuğu yaşlı komşu kadın, o sekiz yaşındayken ölmüştü.
Sesini ve ismini bunca yıl sonra birdenbire hatırlarken, korkusunun böylesine üst kertelere yükselmesi çok şaşırtıcıydı. Merve’nin dudakları bir şeyler söyleyecekmiş gibi beceriksizce hareketlendi. Ses yerine zayıf bir nefes yükselebildi ciğerlerinden.
“Meeeyve! Pabucu yarım çık sokağa oynayalım.”
Meliha hanım karşılarındaki büyük binanın yanındaki iki katlı evinde otururdu. Kocasının ölümünden sonra sadece kedileriyle yaşar olmuştu. Geleni gideni azdı. Bazen sokağın bir köşesinden çıkıverirdi. Bazen de demir parmaklıklı balkonunda gelip geçene bakar, laf edip sataşırdı. O binbir sesle. Çünkü Meliha hanım her komşunun, annesinin, babasının, bakkalın taklitlerini yapardı. Yaptığı taklitler öyle başarılı olurdu ki, içindeki yabansıl bir yanın korkudan hoşafının yağı kesilirdi. Şimdi ne alakası vardı, ama. Kadını yirmi senedir görmemişti.
“Ah. Burdasın demek küçük kız. Külaha akide şekeri doldurayım mı? Bugün leblebi tozum da var. 25 liraya.”
Almanyalı bakkalın sesini bunca yıl sonra duymak neden bu kadar korkutucuydu. Birisi eli böğründe, diğeri deste deste paraları keyifle sayan iki kişinin veresiye ve peşin satıcı olarak resmedildiği o meşhur karikatürü civardaki bakkal ve marketlerden ilk o asmıştı. Yani bakkal herkesin kurnaz olduğunu bildiği cin gibi bir adamdı. Meliha hanımın böyle birine sanki oymuş gibi öykünebilmesi sinirlerini bozmaktaydı. O sıralarda ama. Deforme olmuşluk duygusu alt tabaka da yırtılmayı bekleyen ince bir zar gibi belli belirsiz hissettirmekteydi kendini. Mazinin sisli denizinde çanlı şamandıra. Balataları azcık yerinden oynamış o kadar.
“Tipitip cikleti mi istersin yoksa? Tipitoş, Tipicik ve havhav Tipitop da olsun mu?”
“Bana çocuk muamelesi yapma.”
“Çocuk hiç bitmez. Annen, baban ve ilkokul öğretmenin Nimet hanım anlatmadılar mı hiç sana?”
Merve içinden yalnız değilim diye tekrarladı. Yalnız değilim. Sonra bunun doğruluğunu saptamak istercesine etrafına bakındı. Korkudan dişleri zangırdamaktaydı.
“Kes sesini uyuz karı.”
“Bil bakalım neredeyim ve cebim sakız dolu.”
Merve dilinin ucuna kadar gelen pis bir sözcüğü engelledi ve etrafına bakındı. Kalbi diğer iç organlarıyla ilk kim yerinden kopup gidecek yarışmasına çıkmıştı. Sucuk gibi terlemişti. Elinde olmadan odada Meliha’yı görebilmek için bakınmaktaydı. İçinden bir ses bakma diyordu. Aldırma falan. Ama elinde değildi. Yatağın altı ilk akla gelen yerdi. Annesi kullanılmayan nevresim takımlarını, çeşitli örtüleri sepetlere yerleştirip Merve’nin yatağının altını tıka basa doldururdu. Belki de diğer anneler de çocuklarının yatağın altında öcü ya da timsah barınmasın diye yapıyorlardı bunu. O halde orada değildi.
“Aferin kız iki sakızı hak ettin.”
O sakızları al da bir yerine diyecekken durakladı. Yerini bulmuştu galiba gudubet karının. Ses eskiden oyuncaklarının durduğu hasır sandıktan gelmekteydi. Çıplak ayaklarla o tarafa doğru adım atarken cesaretine ve ahmaklık derecesine aynı anda şaşmaktaydı. Bakması şarttı,yoksa…
“Yoksa ne? Ağzına acı biber mi sürerler.”
Kesinkez oradaydı. Yapması gereken kapıyı açıp gitmekti, ama… Bir şey, meraktan da öte, o şey neyse, onun yüzünden eli sepetin kapağına dokunmak üzereydi.
“Durun Merve hanım. Dokunmayın o sepete.”
Merve irkilerek soluna baktı. Siyah badili kumral bir kadındı konuşan. Durdurmuştu onu. Hem de kâbusun onu ele geçirmesine ramak kala.

*

Safire, kımıldamaması için genç kadına işaret etti ve eğilerek hasır sepeti açtı. Yeşil yün saçlı altı adet patlıcan bebek kıpırtısızca oturmuşlardı.
“Burada bir şey yok.” dedi Safire uzaktan kumandayla alan şiddetini azaltırken.
“Sesi oradan geliyordu, ama. Eminim.” Merve sakızlar diyecekti ki, vazgeçti. “Böyle bir bebeğim vardı küçükken, saçları pembe renkteydi. Babam karneme kırık geldiği bir sömestir senin bebeklerle oynama yaşın geçti deyip çöpe atmıştı.”
Safire, yanaklarındaki pembe allığın güzelleştirdiği yuvarlak yüzlü kadına baktı. Koyu renk iri gözleri camlaşmıştı. Kahverengi saçlarının terden alnına yapıştığına bakılırsa çok korkmuş olmalıydı.
“Kim bu Meliha? Bana bundan söz etmemiştiniz?” dedi Safire.
Merve’nin yüzü şaşkınlıkla uzadı. “Unutmuş gitmiştim. Yirmi yıl önce falandı. Meliha hanım…Kedileriyle tek başına yaşayan yaşlı bir kadındı. Eskişehir’de. Almanya’da çalışıp döndüğü için Almanyalı bakkal dediğimiz biri vardı. Onu… Neyse, Meliha hanım ben küçükken öldü. Zamanla aklımdan çıkmıştı. Yani… Öyle… Seans bitti mi Safire hanım?”
“Hayır. Ara verdik. Siz yatağa dönün. Birkaç dakika içinde tekrar derin uyku haline geçeceksiniz. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Asalak kâbus oyun oynuyor bizimle. Gelecek ama…Bu numara onun ayak izi. Haydi yatağa şimdi.”
Kadın sesini çıkarmadan yatağa uzanınca Safire kadını derin uyku haline geçirdi ve kullandığı aparatın kayıtlarına göz attı. KKK7, Merve hanım Kronik Kâbus Kurbanı sağaltma projesindeki yedinci hastasıydı. Şu ana kadar her şey iyi gitmişti. Kadınla iki uzun konuşma yapmışlardı. Aşırı titiz, asabi, huzursuz bir baba ve biraz silik kişilikli bir anneyle geçen 22 yıl sonunda kronik bir kâbus hastası olup çıkmıştı. Altı sene önce üniversiteyi bitirir bitirmez evden ayrılıp İstanbul’a gelmişti. Üç yıl boyunca babasının bir gün ansızın karşısına çıkacağı düşünceleriyle yaşamış durmuştu. Hiç beklemediği bir anda, mesela bir sabah kapıcıyı beklerken sahanlıkta babasının dikildiğini görecekti. Adamın ona ilk sözü “Evi terketmek ha, ben seni böyle mi yetiştirdim olacaktı.” Sokakta benzettiği adamlardan hiçbiri babası çıkmamıştı. Ama adam bunun yerine ölümüyle gündüzün akla ziyan düşüncelerini kabus kalıbında geceye dökmüştü. Üç yıldır toprağın üç metre altında yatmasına rağmen son bir senedir hemen her gece ziyaretine gelerek hayatını karartmaya devam etmekteydi. Bu rahatsızlık nedeniyle evliliğin eşiğinden bile dönmüştü. Hangi erkek her gece yanında bağırarak, ağlayarak uyanan birini isterdi. Annesi ilerleyen yaşı ve eşi dostu nedeniyle yanına gelemiyordu. Merve de işini gücünü bırakıp Eskişehir’e dönemiyordu.
Büyük bir alışveriş merkezinin idari kadrosunda olmak haftasonları da dahil işle ilgili telefonlar almak ve planlar yapmak anlamına gelmekteydi.
Hastasının beyin dalgaları saniyede 11’lik tura gelmişti. Alfa dalgaları. Hücrelerdeki oksijen artırılmıştı. Kadın kolayca rahatlamış bir durumda yatmaktaydı muayene yatağında. Safire’nin aklına 2008 yılında yapılan dreamrecorder haberini heyecanla okuduğu zamanlar geldi. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makineleri rüyaları bölüşmek için kullanılmıştı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat görmek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beynin civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Bunun derecesini ayarlayan uzaktan kumanda aleti taşımaktaydı yanında. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti.
Safire birinci yöntemi yeğlemekteydi. Beyne elektrik verilmesini tehlikeli buluyordu. Rüya makinesi beyinde görüntü duyarlı bir çeşit hafif epilepsi hali yaratmaktaydı. Böylece rüyalar hem görüntülü olarak kaydedilebilmekte, hem de uzman doktorun anında müdahalesi söz konusu olmaktaydı. Tedaviden önce cerrahi ameliyatlarda olduğu gibi hastalara seans sırasında yaşanabilecek tersliklere karşı form imzatılıyordu. Kâbuslarından hayatı cehenneme dönen tipler ya bunla ya da hiç şıklarından tedavi lehine seçim yapmaktaydı. Pek yeni bir teknoloji olması nedeniyle tereddüt gösterenlere başarı istatistiklerini göstermekteydi Safire. Kayıt sırasında hastanın kendini kötü hissetmesi on binde bir oranında rastlanan bir şeydi. Allaha şükür henüz böyle bir felaketle karşılaşmamıştı.
Kadın öbür tarafa tamamen geçtiğinde Safire de karşısında duran ikinci yatağa uzanarak aynı işlemi yaptı. Tekrar rüyaya girmişlerdi. Merve az önceki sanal alemde yatağının içinde büzülmüş yatıyordu.
Sessizlik uzadıkça uzuyor ama hiçbir şey olmuyordu. Safire saatine baktı. 51. dakikadaydılar. Kâbus silme seansı azami 80 dakika sürmekteydi. Bunun için KDV hariç 4750 lira ücret alınmaktaydı. Kalan 29 dakikada bir şey olmazsa seans başarısız sayılacak ve ikinci bir seans yapılması gerekecekti. Beynin ardı ardına ikinci kez aynı basıncı yüklenemeyecek olması bir buçuk aylık bir bekleyişe yol açacaktı. Merve hanım 45 kâbus yüklü gece daha yaşayarak gelecekti yani randevusuna. Gelmeye karar verirse tabii. Safire Kayacı iki yıl önce koskoca İstanbul’daki üç kâbus siliciden biriydi. Şu anda ise sadece kadın doktorların sayıları yirmiyi geçmişti. Alternatifi boldu yani.
57. dakikada alan şiddeti göstergeleri kıpırdamaya başladı. Kıpırtı kısa zamanda şiddet artırdı. Safire nefesini tutmuş boş odaya bakmaktaydı. Aslında böyle bir oda yoktu. Bu temsili yatak odası hipnozla kadının beyninde oluşturulmuştu. Merve’nin çocukluğunda yattığı odaydı. Kâbus kapanıydı bir çeşit. Yataktaki kadın da delikli peynir dilimi. Kâbus girdiği yerden defedilince kesin sonuç alınmaktaydı. Beyaz kapı aralanınca Safire heyecanlandı. Bakalım sanal sıçan yemi hemen kapacak mıydı?

*

“Kızım sen böyle biri değildin. Neden aile değerlerini reddediyorsun?”
Zihnine yerleştirilmiş yalnız değilsin, artık çocuk değilsin, bütün gördüklerin rüyadan ibaret bilgisi silinip gitti. Merve korkudan laçkalaşmıştı. Elleri, kolları üç, dört misli ağırlaşmış gibi geliyordu şimdi. İçeri giren şey insanı andıran, ama artık o olmayan çok berbat bir görünüme sahipti. Kokusu da vardı. Lahana dolması ve kesilmiş süt kokusu karışımı kokmaktaydı. İstifra salatası. Çok heybetliydi. Başı neredeyse odanın tavanına değecekti. Yatağın başucuna gelince genç kadın hayretle çişini salmakta olduğunu fark etti.
“Söyle niye? Yüzünü, gözünü de badanalamışsın. Hem de bu yaşta.”
Merve konuşursa hıçkıracağından korktuğu için susmayı yeğledi. Susunca sanki onu göremeyecek ve yanından geçip gidecekti. Dev şey gözlerinin tam bebeklerine bakmaktaydı oysa. Bu arada hayal meyal gibi bir doktorun muayehanesinde olduğunu hatırlamıştı. Buna inanan tarafı zayıftı. Korkudan titreyerek eskiden babası olan kimseden türeyen yaratığa baktı.
“Söyle dedim.”
Bu ses tonunda yirmi yıl geriye götüren bir zaman makinesi gizliydi. Her şeye hesap verildiği zamanlardı. Önlük niye kirlenmiş, defter kapları niye yırtılmış, tırnaklar maşallah kir kaynıyor, mahalledeki erkek çocuklarıyla bu saate kadar oynamak da neyin nesi.
“Üçe kadar sayıyorum. Dilini çöz, yoksa kopartırım kökünden.”
Merve ağlamaya başlamıştı. Hıçkırmaktan konuşacak durumda değildi. Geyik başı desenli pijamasının parmaklarına kadar uzanan kolları kendini beş altı yaşlarında hissettirmekteydi. Tam gitmesi için yalvaracağı sırada başucundaki devasa yaratığın put gibi hareketsiz kesildiğini fark etti. Ardından odanın kapısı açıldı. Krem rengi kot pantolonlu, siyah badili, kumral bir kadın içeri girdi.
“Dondurdum onu. İşi bitti sayılır.”
Merve’nin uyuşuk belleği hızlanınca doktorun adını hatırladı. Safire. Otuz yaşlarında hoş yüzlü kadın yanına gelince Merve kalçalarında soğumaya başlayan ıslaklığı fark ederek eliyle dokundu.
Kadın hareketini fark etmişti. Anlayışla gülümsedi ve “Şimdi lütfen kalkın ve şu iki ayaklı mozoleye siyah kapıdan defolup gitmesini söyleyin.” dedi.
Merve’nin belleği iyice tazelenmişti. Doktorla seans önceki konuşmalarını hatırlamıştı. Dizleri titrese de ayağa kalkmayı başardı. Tam nasıl yapayım diyeceği sırada devasa beden yerinden kıpırdadı.
Goril gibi dizlerine kadar inen kocaman el daha ne olduğunu anlamadan genç doktoru kolundan yakalayarak kapıya doğru sürükledi. Kapıyı açtı ve kadını dışarıya doğru fırlattı. Sonra örtüp geri geldi. Doktorun kâbusun iptal yeri dediği alanı boylaması Merve’yi yeniden eski korku kertesine ulaştırmıştı. Deminden beri tuttuğu gözyaşları sakınımsız boşalmaya başlamıştı.
“Şarlatan doktoru sepetledik. Kaç para ödedin sen buna? Söyle. Kaç para? Benim emlakçılıktan kazanıp bankaya istiflediğim paracıklarımı böyle yerlere mi yatırıyorsun?
Merve şokun en üst salıncağında sallanmaktaydı, ama bir yanı kâbusun ona dokunabilmesi için kendi rızası, yani teslimiyeti gerekmekte olduğunu biliyordu. İçinde bir yan direnmekteydi.
“Kaç para dedim sana? Benim param. Benim… Her yerden haberi geliyor. O kapkara kapıdan çıkmak yok. Çıkmıcaz anladın mı?”
Merve rüyada olduğunu biliyordu. İnsan rüyada bayılabilir miydi acaba? Bayılsa ve oyundan çıksa. Mızsa yani tamamen.
“Ne dedin?”
Yaratığın kafası yüzüne değecek kadar yakındı. Merve’nin bütün kasları taş gibi sertleşmişti, ama içindeki direngen yan azmettiriciydi.
“Senin paran değil artık. Annemin parası o. Dükkânda o da çalıştı senin gibi. Akşamları yemek yaparak, bulaşık ve çamaşır yıkayarak hem de. Unutma.”
“Bir de babaya cevap ha! Seni de o doktor müsveddesinin yanına yollayayım da gör.”
“Sen benim babam değilsin.“
“Her gece gelicem sana. Ta ki beni yeniden tanıyana kadar. Şimdi de bir ceza vereceğim sana. İkaz babından. Bil bakalım ne?”
Yaratığın yirmi santim kadar geniş etli dudaklarının arkasından gelen kötü nefesi ve sapsarı dişleri Merve’nin içini kaldırmıştı. Gücü tükenmek üzereyken yan gözle beyaz kapının yeniden açıldığını gördü. Safire çok kararlı ve hızlı adımlarla içeri girince hemen sevinmeye korkarak yaratığa baktı. Kızın bir işaretiyle yüzü Merve’ye eğik olarak kalakalmıştı. Gözleri açıktı ama bebekleri yoktu bu defa. Gerçekten donmuş olmalıydı.
“Ne oldu?”
“Kâbuslar…” dedi Safire. Eliyle ayağa kalkmasını işaret ederek. “Kronik kâbuslar elektromanyetik alanlar sayesinde iptal edilirken bir gelişme oldu. Az önce de böyle bir şey yaşadık. Meliha dediğiniz kadın ortaya çıkar çıkmaz bir bit yeniği olduğunu sezmiştim zaten. Ben de seansın ikinci ayağında kopyamı harekete geçirdim. Alan gücünü de yüzde 22 oranında artırdım.”
Merve’nin az önce bir kopyayla konuşmuş olmanın şaşkınlığıyla ağzı bir karış açık kalmıştı. Hiçbir farklılık sezememesi şaşılası bir şeydi.
“Japon bilim insanları altı ay kadar önce bütün dünyayı uyarmıştı. Tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başlamışlardı. Bu nedenle bizler de rüya psikologları olarak birer ekstra kopya kullanmaya karar verdik. Kopyalarla çatışmaları onları yoruyor ve asılsız yengi sanıları onları esas tedavi için dikkatsizleştiriyor.”
Yataktan kalkmış olan Merve anlatılanları sona doğru yarım kulakla dinlemişti. Koca yaratığın her an canlanarak ortalığı kırıp geçirmesini bekliyordu. Bebekleri olmayan gözler kubur gibi kıpırtısızdı neyse ki.
“Elinden tutun. Çocuk gibi. Sizin zihninizin çocuğu sonuçta. Onu siyah kapıya götürün. Beyazdan girdi siyahtan çıkacak. Yöntem bu. Şimdi kapıyı açıp dışarıya salın.”
Merve robot gibi denileni yaptı. O koskoca şeyin uysal adımlarla yanında yürümesi çok tuhafına gitmişti. İçinde bir umut büyümekteydi.
“Az önce her yerden haberi geliyor derken işaret ettiği buydu. Onları bu ortamda hastanın beyninden uzaklaştırmak atmosferde bir iz bırakıyor olmalı. Bir çeşit radyo dalgası gibi hayal edin. Böylelikle diğer beyinler ve dolayısıyla kâbuslar durumdan haberdar oluyorlar. Bu da onların direncini artırıyor.”
Merve serbest eliyle siyah kapıyı açtı ve yaratığa dışarı çıkmasını işaret etti. Yaratık önce kımıldamadı. Sonra bedeni isteksizce harekete geçti. Bir genç irisi gibiydi arkadan bakınca. Merve kapıyı örterek sürgüyü sürdü. Ve dönüp doktora baktı.
“Bir dakika içinde muayehanemde uyanacaksınız. Onu def ettiğiniz ve sürgüyü sonsuza dek sürdüğünüzü sakın unutmayın. Geçmiş olsun.”
Merve gözlerini muayehanede Safire hanımla yan yana başlarında parlak metaldan başlıklarla iki dar yatakta yatarken bulunca ilk işi eliyle kalçalarındaki ıslaklığı yoklamak oldu. Gerçekti.
Safire hanım rimelleri yanaklarına akmış olan kadına dostça gülümsedi ve “Ölçülerimiz aşağı yukarı aynı. Benden bir şeyler veririm.” dedi.
Merve utançla başını salladı. “Rüya gibiydi.”
Safire hanım başından başlığını çıkartıp kenara koydu ve “Sadece hatırası kalacak bundan sonra merak etmeyin. İyisiniz değil mi? Mide bulantısı, baş ağrısı filan yok ya?” dedi.
Merve sevinçle ve minnetle gülümsedi. “Hayır. Altımdaki ıslaklıktan başka… Bu gece uyuyup uyandıktan sonra ilk işim annemi aramak olacak. Sonucu merakla bekliyor.”
Safire hanım profesyonelce bir bakışla, “Yarın sabah yepyeni biri olarak uyanacaksınız.” dedi.
Merve test etmeden aşırı sevinmeye korkar bir tavırla gülümsedi. “Bir şeyi merak ettim. Siyah kapıdan dışarı def edilen kâbus nesneleri ne oluyor?”
“Kendi aralarında bir direnç alanı yaratmışlar besbelli.” dedi Safire. “Aslında bilgisayarımızdaki çöp kutusu gibi bir yere gitmekteler. Kâbusların yarattığımız sanal ortamlarda köprüler bularak birbirleriyle haberleşmeleri yeni bir durum. Sadece silinme esnasında diğerlerine mukavemet kazandırmaktalar bir miktar. Birkaç saat sonra Japon hocam Takamaki Fuyo’ya telefon edip durumu bildireceğim. Şu anda saat sabahın beşi orada. ”
“Geri gelmez değil mi?”
Safire içini çekmemek için kendini zor tuttu. “Şu ana kadar tek vaka bile mevcut değil.” dedi ve gülümsedi. Tedavide başarı oranı yüzde 98,7’ydi. Ultrasonla bebeğin cinsiyetinin tahmin edilebilmesi oranından bile daha büyüktü.Yalan söylüyor sayılmazdı yani.
Safire, Merve hanımı kapıya kadar geçirip uğurladıktan sonra gidip seans elbiselerini üzerinden çıkardı. Üstkata çıkıp yatak odasına girdi Takamaki Fuyo’ya telefon etmeden önce bir şeyler yiyip kendine gelebilirdi. Önce dışarıdaki kış gününe yakışır şekilde sıcak bir duş tabii. Duşun altında bir seansın daha başarılı atlatılmasından memnun hayallere daldı. Sanal alemde gelişip gürbüzleşen, teşkilat kuran kâbusların yakın gelecekte dünyayı nasıl etkileyeceğini düşünüp endişelenmek için bol bol zamanı olacaktı.

Dergiler, Öykü, sayı_16 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

1 Yorum yapılmış, “Kâbus Silici- 1”

  1. 01

    Sen kitap çıkarmalısın dost :)

    Handan Kalsın, 19 Kas 2009 15:25 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama