Olasılıkların Ruhu

02 Eyl 2009

Fatih Danacı

Öyle bir köprü düşünün ki günde 250 bin araç üstünden geçsin, yüzlerce kez tramvay, rayları üzerinde ilerlesin; 1 ton balık betonuna değsin; 1 milyon insan yürüsün, 2 milyon ayak bassın; 1 milyar 600 bin kere adım atılsın. Bu Eski Galata Köprüsünün özetidir. 1845 yılında yapılmış kemerlerinin bir günlük hikâyesidir. Hareket eden, durmak bilmeyen hayatının anlatımıdır. Hızlı bir şehre uyum sağlayan araçların, insanların verileridir. Oysaki hayatın durduğu anlar da yaşanırdı orada. Avını bekleyen bir yılan gibi kıpırdamaksızın bekleyenler de vardı üzerinde. Bahsettiğim zaman metal köprülerin çok öncesindeydi.
Gençliğimde, yani çalıştığım dönemde iş yerim Karaköy’de basit bir hanın ikinci katındaydı. Ufak bir yer olmasına rağmen beni tatmin ediyordu. Zaten odamda oturduğum çok söylenemezdi. Sürekli gezmek, insanlarla iletişim içinde olmak işimin bir parçasıydı. Bazen beşinci kattaki ofisime günde 10 defa girip çıktığım olurdu. Her katında 24 merdiven olduğuna göre, bu da günde 2400 basamağa denk geliyordu. Ortalama 200 kalori yalnızca merdiven için harcıyordum.
Sigortacılık mesleğinin özel durumundan dolayı dolaşmaya mahkûmdum. Çoğunlukla Eminönü ve Beyazıt semtlerinde işlerimi hallediyordum. Haliyle başlangıç yerim ise Galata Köprüsü oluyordu. Tıpkı bitiş yerimin olduğu gibi. Bazen ayaklarımla betonunu ezer, bazen de arabamla geçerdim. Kim bilir kaç defa 80 kiloluk vücudumla üzerinden geçmişimdir. Arabamın 1 tona yaklaşan ağırlığının neden olduğu kuvveti düşünmek bile istemiyorum. Bir şekilde bu köprü benim hayata bağlandığım köprüydü. Pek çok insanın geçim kaynağıydı. Bu sebeple yürüdüğüm vakitlerde adımlarıma bile dikkat ederdim. Askerlerin uygun adımlarla geçmesi yasaktır köprülerden. Bunu biliyordum ve nedenini araştırmıştım. İşte ben de aynı nedenlerle adımlarımı çok sert vurmuyordum. Doğal frekansı ile neden olduğum titreşim arasındaki farkı maksimum düzeyde tutmak için elimden geleni yapıyordum. Gerçi bir tramvay geçmesiyle oluşan 80 desibellik ses titreşimleri ve tonlarca basıncın yanında benim çabam nokta büyüklüğünde bile değildi ama bir sorumluluktu kendime addettiğim.
Yaz sıcağında genleşen ve kışın soğuğunda büzülen köprünün her mevsimde yaşattığı zevk bambaşkaydı. Kar ve yağmur huzur verirken, asfaltında parlayan güneşi insanı dinlendirirdi. Tarihi direklerinin suyla aşınmış taş yüzeyi her zaman dimdik dururdu. Tıpkı yan yana dizilmiş onlarca balıkçının olduğu gibi!
Evet, yağmur çamur dinlemeden bazen fanilalarıyla, bazen de panço ve botlarıyla balıkçılar…
Hepsi farklı amaçlarla gelir, saatleri bulan bekleyişin ardından dönerlerdi. Kimi tezgâhları için balık tutarken, kimi akşam yemeği için çaba harcardı. Kimi de yalnızca zevk için… Sanki adı konulmamış bir anlaşma da yapmışlardı aralarında. Önce gelen en güzel yeri kapardı. Daha bir önceki akşamdan nerede duracağını ise belirlemek gerekliydi. Günün meteorolojisine, hafta sonu ya da hafta içi olmasına, tekne turlarına, dalganın şiddetine bağlı görev hazırlığı yapıp, yer seçmek lazımdı. Pek tabi ki de orasını kapmak için erken gitmek!
Çoğunlukla zargana, mezgit, lüfer, uskumru, barbunya, levrek, çinekop yakalanırdı. Gün sonunda kovalarda kilolarca balık da olabilirdi, yalnızca birkaç tane de… Bu bir çeşit kumardı. Kazanma olasılığının düşük olduğunu bile bile bağımlılık yapan diğer şans oyunlarındandı. Rulet masasında siyah 13’ün gelmesi gibiydi.
İnsanlar evlerine gitmez oluyor, gecelerini battaniyelerle işlek caddenin kenarında geçiriyorlardı. Taburelerinde sabahlayan ya da geçitlerin merdivenlerinde yatanlar sıkça olurdu. Evsiz insanlar gibi sokağı kendilerine mesken edinmişlerdi bir şekilde. Ancak içlerinde bir tanesi vardı ki tüm bu meseleyi garipleştiren aslında oydu.
Herkesten uzak duran ihtiyar bir adam tüm gününü köprüde geçirirdi. Eski kıyafetleriyle her daim oradaydı. Oltasını demirlere yaslar, tek eliyle makarayı idare ederdi. Araba ile geçerken çok fazla inceleme fırsatım olmazdı. Köprüde yürüdüğüm vakitlerde de yanından ağır adımlarla geçer sırtından ve ensesinden başka bir şey göremezdim. Yanındaki küçük taburesinden, ara sıra oturduğunu anlamış olsam da hiç şahit olmamıştım. Yorulmak bilmeyen bacaklarıyla ayakta dururdu.
Bazı günler işimin geç vakte sarkmasıyla birlikte yine köprüyü kullanırdım. Her zamankinden daha tenha olurdu bu saatlerde ama asla boş değil. Hiç değişmeyen müdavimi ise o yaşlı adamdı. Aynı yerinde, aynı pozisyonunda sabah ya da gece demeden ısrarlı bir şekilde beklerdi.
Bir defasında yanına gidip konuşmaya niyetlenmiştim. Arkasında beklerken omzuna dokunup, bana dönmesini sağlamak istemiştim. Ancak bunu yapacak medeni cesareti kendimde bulamamıştım. Utanıp, yaptığımın büyük bir ayıp olabileceğine karar vererek uzaklaşmıştım. Onu işinden alı koymanın bir hakaret olabileceğini düşünmüştüm. Halbuki bir sigortacı olarak girişkendim ve insanlarla sıcak temas kurmak en büyük meziyetimdi. Var olması muhtemel olaylara karşı insanları para ödemeye ikna edecek kadar da başarılıydım. Onun arkasında dururken ise “merhaba” bile diyememiştim.
Sonraki geçişlerimde kovasına dikkat etmeye başlamıştım. Kovanın içi daima yakalanmış balıklarla dolu olurdu. Boş kaldığını hiç görmemiştim. Ne de olsa bereketli bir suyu vardı ve herkes gibi o da imkânlarından faydalanıyordu Haliç’in. Ancak sürekli orada durduğunu düşündüğümden tüm o balıkları ne yaptığını merak ederdim. Belki de denize geri salıyordu?
Yıllar geçtikçe yaşlı balıkçıyı daha dikkatli izliyordum. Hareketlerini, sıradan yaşantısını, oltasını, misinasını, yanındaki solucanlarını, her şeyini. Hatta bir gün tüm gün boyunca takip etmiştim. Sosyopat bir katil gibi 24 saat boyunca onu gözlemlemiştim. Tanınmamak için ise en basit yolu seçmiştim. Balıkçı kıyafeti giyerek aralarına karışmıştım. Çevredekilere onu sorduğumda ise en eski olanları bile yaşlı adam hakkında bir şey bilmiyorlardı. Hepsi de aynı cevabı tekrarlıyordu:
“Kendimi bildim bileli buradadır.”
Gün sonunda anladığım -aslında anlamadığım- tek şey ise yaşlı adamın daha da gizemli olduğuydu. O zavallının 80 yaşında olduğunu, aktif olarak 60 yıldır orada durduğunu düşünecek olursak bunun 21600 güne tekabül ettiğini düşünebiliyor musunuz?
Mantığım bu insanüstü duruma bir anlam verememesine rağmen, hayal gücüm de bir sonuca ulaşamamıştı. İlk başlarda bir evliya olabileceğini düşünmüştüm. Sonrasında deniz Tanrısı Poseidon ya da Yüce Eskilerden biri. Onlara hizmet eden ya da onların ta kendisi. Belki de yalnızca balıkçılık tutkunuydu. Onun temposuna yaklaşan onlarca insanın varlığını düşündükçe hayali varsayımlar çürüyordu.
En sonunda ise yalnız bir evsiz olabileceğine karar vermiştim.
Bu sonuç ona karşı ilgimin biraz kaybolmasına neden olmuştu. Artık araba ile geçişlerimde bakmıyordum bile. Köprüyü yürüyerek kat ettiğimde ise bir gözüm refleksif bir hareketle ilişiyordu. Zaten yürümeyi, eskisi kadar da sevmiyordum. Çünkü denizin pis kokusu neredeyse tüm Karaköy’ü kaplamışken, onun göbeğinde olmak çok akıllıca gelmiyordu. Her gün denize akan lağım sularının, boşaltılan çöp konteynırlarının, atılan çöplerin neden olduğu kirlilik ise çok kısa bir süreçte meydana gelmişti. Bir plastik poşet 100-1000 yıl arası yok olurken, cam şişeler 4000 yılda doğaya karışırken, insanlar birkaç yıl içerisinde denizin, haliyle köprünün mahvolmasına neden olmuşlardı. Bir zamanlar yüzülebilen su, yüzülemez, hatta balık tutulamaz hale gelmişti.
Gürültü giderek artmış, koku giderek yoğunlaşmış, arabalar giderek ağırlaşmıştı köprü için. İnsan sayısı 20 milyonu aşarken %10’u ayak basar olmuştu köprüye. Renkli tabelalar yerleştirilip, ışıklandırma yapılırken, eski ihtişamını kaybediyordu bir yandan.
Bu sorumsuzluğa neden olanlar kadar kendimi suçlu hissettiğimde tekrar arabamdan inip yürümeye başlamıştım. Hem de ayaklarımı sert vurmadan geçtiğim günlerde olduğu gibi yavaşça yürüyerek ilerliyordum. Pis de koksa havasını ciğerlerime dolduruyordum. Oltaların değil ama satıcıların arasında dolaşıyordum.
Eski dostumu tekrar görme fırsatını da bulmuştum. Hâlâ aynı yerinde duruyordu. Biraz daha çökmüş, ensesi daha da kırışmıştı. Artık ayakta beklemiyordu. Taburesinde otururken deniz ile gökyüzünün birleştiği ufka dalıp gidiyordu. Oltayı tutmuyordu bile. Zaten gerek de yoktu. Çünkü kovası eskisi kadar dolu değildi. Hatta bomboştu. Yalnızca yarıya kadar doldurulmuş su bulunuyordu. O da denizden alınmış kirli ve koli basili mikrobu taşıyan suydu.
Belki denizin, gökyüzünün, doğanın kirlenmesine ağlıyordu. Belki de yalnızca balık tutamadığı için üzgündü. Hayatının büyük kısmını geçirdiği Galata Köprüsü üzerinde yalnızlığa mahkûm edilmiş birinin yapacağı gibi! Şimdi çoğu balıkçı da onu terk etmişti.
Gözünde yaş yoktu, hatta yüzünü bile göremiyordum ancak yaşadığı kederin farkındaydım. Bu hüzünlü hali tüm benliğime işlemiş olacak ki ertesi gün onunla konuşmaya karar vermiştim. Kesin kararlıydım ve sabahın ilk ışığıyla beraber köprüye gidecektim. Dertlerine ortak olacak, kendimden bahsedecektim. Onu dinleyecektim.
Ertesi gün şafak vaktinde yola çıkmış, eski güzelliğini kaybeden mimari şaheserin üzerinde yürümüştüm. Birkaç balıkçı yerlerini almak için hazırlıklarını yapıyorlardı. Onlardan biriymişçesine aralarından geçip selam vermiştim. Gizemli ihtiyarın her zamanki durduğu yere yaklaştığımda ise beklemediğim bir durumla karşılaşmıştım. Görmeyi umduğum, tanışmayı hayal ettiğim adam yerinde yoktu! Geç kaldığını düşündüysem de bunun yersiz olduğunu biliyordum. Onun evi köprüydü, gideceği bir yeri yoktu ölüm dışında. Başka bir yere taşınması da imkânsızdı. Zira alışkanlıklar bir günde değiştirilemezdi. Bu olasılığın, olasılıkta yeri yoktu. Hayatı kirletenlerin değişmeyeceği gibi ihtiyar da yaşamını adadığı köprüden ayrılmazdı.
Öğlene kadar beklememe rağmen gelmemişti. Beni Galata Köprüsü ile yalnız bırakmıştı. Onu tanımamama rağmen içimi bir keder kaplamıştı ve efkârlanmıştım. Sanki hayatıma, köprüye anlam katan bir olgu yok olmuştu. Ruhumdan yükselen bir ses ise bir daha gelmeyeceğini söylüyordu. Umutlarımı geride bırakarak köprünün sonuna yürümüş, son bir kez geriye baktığımda ise arabaları, tramvayları ve kalabalığı görmüştüm. Bir an sonrasında ise bayrak gibi dalgalanan asfaltı ile birlikte çöküşünü izlemiştim. Kaçmaya çalışan insanların çığlıkları eşliğinde yıkıldığına şahit olmuştum. Bir tarihin sulara gömülüşünü ibretle seyretmiştim.
O gün binden fazla kişi canını kaybetmişti. Tarihe büyük bir trajedi olarak geçmiş, kayıtlarda yerini almıştı. Acılar tazeliğini korurken, hemen yeni bir inşaata başlanmıştı. Bu sefer çelik konsturüksüyonları olan, alaşımı sağlam, esneyebilen, raylı sistemli bir köprü yapmışlardı. Herkes yıkılmasının imkânsız olduğunu söylüyordu. Güvenli bir şekilde %40 daha fazla taşıt ve yaya taşıyabileceğini iddia ediyorlardı. Sayıların artık bir anlam ihtiva etmediğini ise kimse düşünemiyordu. Çünkü Galata Köprüsüyle beraber ruhu da çökmüştü. Geçmişi gerçek yapan, özneleştiren değeri de yok olmuştu. Tıpkı insanoğlunun her geçen gün yitirdiği manevi değerleri gibi. Hem de bir daha asla geri gelmeyecek olan.
Kalem ve eller yerine, bilgisayar ve kablolarla çizilen köprüye her gün bakıyorum artık. Belki o yaşlı adamı bir daha görürüm diye. Ancak bunun olasılılığın sıfır olduğunu biliyorum…

Dergiler, Öykü, sayı_15 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama