Kızıl Saçlı Kadın

02 Eyl 2009

Kazım Cumert

Nermin………’nin anısına

Yıldızlı bir sonbahar akşamı. Twente’de bir köy ve o köyün kıyıcığındaki ormanda geçmişi yadederek yürüyen üç kişi: İki Hasan ve ben. Konuşmadan, ormanın sessizliğinin sesini duymaya çalışarak yürüyoruz. Suskunluğumuzu karanlıklarla paylaşırken, yalnızlığımızı bize göz kırpan yıldızlar aydınlatıyor. İçimiz duru ve aydınlık, tıpkı yıldız kaynayan gökyüzü gibi. Aylardan kasım, memleketlerden Hollanda ve onlarla inatlaşan zıt bir hava. Bu dinlendirici görüntüyü hafızamıza kaydederek yürüdüğümüz bir anda bir yıldız arkasından iz bırakarak hılıca yeryüzüne doğru iniyor.
‘Bu durumlarda biri öldü derler bizim oralarda. Birilerinin yıldızı kaydı gene,’ diyor büyük Hasan.
Büyüleyici manzarayı ürkütmemek için mi yoksa söylenenin doğru olabilme olasılığının verdiği tatsızlıktan mıdır nedir yanıt verme gereği duymuyoruz. Onaylamıyoruz da. Söz havada kalıyor. Duymazdan gelip suskun yürüyüşümüze devam ediyoruz. Bu güzel doğa olayı kimsenin ölümünün işareti olamaz ve olmalı.
Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra tekrar otele dönüyoruz.
Bilgilendirme adına bile olsa oteldeki yaşlı kadınlara akşamın bu vaktinde bile yukarda bir şeyler dinletildiğini duyuyoruz. Günboyu sırf oturdukları, sadece dinledikleri yetmezmiş gibi, hâlâ dinlemelere devam etmelerini yadırğıyoruz. Ana kapısından girdiğimiz otelin arka kapısından çıkıp bu kez arabamızı park ettiğimiz arka alanda yıldızlı gökyüzünün albenisine bırakıyoruz kendimizi. Dışarısı daha iyi: Ilık bir akşam, aydınlık bir gökyüzü, orman, ne zamandır görülmeyen dostlar. İnsan daha da güzelleşiyor böylesi ortamlarda. İnsan daha da yumuşuyor, daha da insanlaşıyor böylesi anlarda.
Otelin üst katından aşağılara kadar yayılan mikrofonun mekanik sesi havamızı bozmakla kalmıyor, içerdekilere ruhumuzu saran bu güzelliği aktarma görevi de yüklüyor bize. Kadınları bu işkenceden kurtarmalıyız! Arabanın bağajındaki sazı alıp yukarıya çıkacağız. Dersi kesip, ‘bugünlük bu kadar yeter’ diyeceğiz. ‘Artık türkü zamanı geldi. Şimdi türküleri birlikte söyleme zamanı. Gökyüzündeki yıldızlar türkü özlemişlerdir’ diyeceğiz. ‘Gelin özlem yüklü, dostluk dolu, sıla kokan türkülerimizi onlara da gönderelim. Sevda türkülerimizi onlar için söyleyelim birlikte.’ Sevinecekler biliyorum. Halay da çekeriz belki, misket de oynarız.
İşte tam bu duygularla elimde sazla otele doğru yönelirken yan taraftan cılız bir ses tırmalıyor kulaklarımı:
‘Yardım edin!’
Sesin geldiği tarafta bize doğru yürümeye çalışan bir kadın silüeti görüyoruz. Koşarak yanına varıyoruz. Elinin birini göğsüne bastırmış, diğerinde ise çantası asılı. Seminere katılan onlarca kadınımızdan biri. Arkadaşım bir koluna ben de öbürüne giriyorum. Elindeki çanta düşüyor. Diğer eli hâlâ göğsünde. ‘Neyin var anacığım?’ diye soruyorum. Yanıt veremiyor, inliyor sadece. Arkadaşımı yardım getirmesi için içeriye yolluyorum. Bir yandan da gözlerimle kadını oturtacak uygun bir yer arıyorum. Bina uzak, arabalar da öyle. O ara kadıncağızın ‘nefes alamıyorum,’ dediğini duyar gibi oluyorum. Bir elimle düşmemesi için ona destek olurken diğer elimle cep telefonumdan 112 yi aramaya çalışıyorum. Olmuyor, kadın yere yığılmak üzere, yerler ise ıslak. Düşmemesine özen gösterek hemen montumu çıkarıp yere yayıyorum. Kadın bitkin, dermanı kalmıyor ve kendini tamamen bana bırakıyor. Önce sırtüstü uzandırmaya çalışıyorum, ama o memnun değil bundan, rahatsız. Desteğimle oturur gibi yapıyor bir ara, gene olmuyor. Kıvranıyor ağrıdan. Sonunda kendim yere oturarak dizimi başına yastık yapıp yanüstü uzandırıyorum. Böyle iyi, ondan bir tepki gelmediğine göre böyle rahat, diye düşünüyorum. Tam o anda içerdekilerden bir grup sökün ediyor. Aralarındaki Hollandalı görevliye hemen 112 yi aramasını söylüyorum. Arıyor. Diğerleri yanıma çömelip kadının kimi nabzını aramaya, kimi ne olduğunu sormaya, kimi de çantasından hastalığıyla ilgili bir şeyler aramaya koyuluyorlar. Biri beyaz bir kutunun içine özenle dizilmiş birkaç çeşit ilaç çıkarıyor, bir de astım hastalarının kullandıklarını orada öğrendiğim bir nefes düzeneği. Ambulansın yolda olduğu söyleniyor. ‘Ambulans geç kaldı,’ diyor kimin getirdiğini bilmediğim sandalyeye oturan kadın. Türkiye’de olsaymış… Dizimdeki kızıl saçlı kadının boynunda nabzını bulmaya çalışıyorum: Yok. Bilekleri başkalarının elinde. ‘Hafif nabız var,’ diyor genç görevlilerden biri. İnanmak istiyorum. ‘Yok!’ diyemiyorum. ‘Ben bulamıyorum,’ diyorum sadece. Nabzın artık atmadığından çok emin değilim, belki de gerçekten bulamıyorum. Karşımdaki bayanlar sağlık görevlileri ne de olsa. Umutsuzluk boğazıma düğüm oluyor. Kendimi güçsüz hissediyorum. Yıldızlar bu halimizi izliyorlardır mutlaka. Peki, niye yardım etmiyorlar? Yıldızlara kızıyorum… Zaman ne de ağırlaştı. Nerede kaldı bu ambulans? Dizimdeki kızıla boyanmış saçlara bakıyorum ümitsizce. Yüzünü kapatmış olan saçları yana alıyorum. Elimi burnunun önüne tutarak soluk alışını hissetmek istiyorum, boşuna. Kendimi daha çaresiz ve daha işe yaramaz hissediyorum. Tepki verip vermediğini anlamak için omuzunu sıkmalıyım, diye düşünüyorum. İşte tam bu anda ambulans geliyor. İçimde tuttuğum nefesi bırakıyorum. Etraftaki meraklılar, kaygılı gözlerini geride bırakarak açılıyorlar. Dizimin üstünde yatan kızıl saçlı kadını ambulans görevlilerine teslim edip ayağa kalkıyorum. Gözlerim kararıyor, kalçam uyuşmuş, yürüme zorluğu çekiyorum. Uyuşukluğu yenmek için henüz iki adım atamadan o korkunç sözcüğü duyuyorum:
‘Maalesef!’
Gerisini duyamıyorum, kafam uyuşuyor gibi. Birilerinin bu kez benim koluma girdiğimi hissediyorum. Yerde yatan kızıl saçlı kadının üzeri bir battaniyeyle kapatılıyor, etrafındakilerdeki kaygı yerini önce paniğe, sonra da sessiz bir durgunluğa bırakıyor. Gözlerdeki umut ise korku ve çaresizliğe dönüşüyor. Soran bakışlarla, anlamsızca sağa sola gidip geliyorlar. Sessiz bir film gibi izliyorum tüm bunları. Rüyadaymış gibi. Neden sonra bir kadının acı çığlığıyla kendime geliyorum. Sessiz film birden sesleniyor. Ambulans görevlisi omuzumu okşayarak: ‘Sen yapabileceğini yapmışsın,’ diyor.
İçim burkuluyor, yüreğimdeki acıyı gözyaşlarıma aktaramıyorum ne yazık ki.

Oteldekileri büyük bir suskunluk okyanusunda buluyorum. Ağlayabilenler duygularını dışa vurabilmenin rahatlığında olmalılar, kimseler umurlarında değil, sessiz ağlayışlarını sürdürüyorlar. Benim gibi ağlamayı unutanların durumu daha da berbat. Yüzler bembeyaz, omuzlar çökük, bakışlar anlamsız ve gözler de soran ifadeler: neden?
Kadınlardan biri bir saat kadar önce kızıl saçlı kadının tuvalette mavi bir kalemle gözlerine sürme çektiğini söylüyor, biri dudaklarını kımızı rujla boyadığını. Bir diğeri onunla yemek sırasında yaptığı sohbeti, öğlenden sonra kendini iyi hissetmediğini söylediğini… İkişerli üçerli gruplar halinde kızıl saçlı kadını konuşuyorlar aralarında. Herkes tanımış onu bir günde, benden başka herkesin anlatacak bir şeyleri var onunla ilgili…
Kendime kızıyorum, daha önce tanımak için ona dikkat etmediğimden… Yüzünü bile anımsamıyorum onun, üzerindeki giysinin rengini bile bilmiyorum. Sadece kızıl saçları kalmış aklımda…
Mukadderat, diyor birileri; kader diyor bir başkası: Buraya kadarmış… Hak’kın rahmetine erdi, Hak’ka yürüdü, vefat etti, hayatını kaybetti, rahmetli oldu…gibi ölümün diğer adlarını duyuyorum. Benim için ise ölüm bir son’du. Bir bitiş’ti nihayetinde ve soğuktu. Ne var ki tanımadığım kızıl saçlı kadının bitişi benim yanımda, benim tanıklığımda oldu. ‘Yardım edin’ diyen cılız sesi hâlâ kulaklarımda. Ve ben ona yardım edememiş, bitişi ertelemesi için bir şey yapamamıştım. Kahrolmaktı bu, ezim ezim ezilmekti… Hayır hayır, kalması için yardım edememiştim belki, ama bilmeden huzurlu bir gidiş için yardımcı olmuştum ona. Montumu yorgun vücuduna yatak, dizimi de kızıl saçlı başına yastık etmiştim bilinçsizce. Yere düşmesini, üşümesini önlemiştim sözümona. Neye yarar bu? O benden huzurlu bir gidiş için değil, mutsuz da olsa kalışı için yardım istemişti. Değilse ölüm öncesi süslenmek olur mu? Ölüme makyajla mı gitmek istemişti yoksa?
Her neyse, sonuç olarak ölmüştü işte. Ölüm öylesine kolaymış meğer, an meselesi, meğer o kadar yakınmış bize. Neden insanlar elele tutuşmuyorlar öyleyse, neden yaşamı birbirlerine zorlaştırıyorlar hâlâ, neden güzellikleri paylaşmamakta direniyorlar, neden sevmiyorlar birbirlerini, neden kucaklaşmıyorlar..? Neden, neden, neden..?
Ne zaman gökyüzü yıldız kaynasa ve ne zaman bir yıldız aksa gökyüzünden kızıl saçlı kadını anacağım bundan böyle.

20 kasım 2006 – Zwolle

Dergiler, Öykü, sayı_15 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama