İlk Buluşma

02 Eyl 2009

Hasan Türksel

– Alo?
– Merhaba Mr. Özgür, resepsiyondan ariyorum, şu an lobide sizi bekleyen bir misafiriniz var efendim. Kendisi sizinle görüşmek istediğini haber vermemizi istedi.
– Benimle görüşmek isteyen biri mi? Ama şu an saat kaç? Ayrıca kimin görüşmek istediğini öğrenebilir miyim?
– Saat 05.30 efendim, görüşmek isteyen kişi önemli olduğunu söyleyince sizi uyandırmak zorunda kaldık, bu arada bir saniye hanımefendiye ismini sorayım.
– Hanım efendi mi?
– Bayanın ismi Inge’imiş Mr.Özgür. Almelo Restoran’da tanıştığınızı söylüyor.
– Inge mi?
– Evet efendim
– Tamam hemen geliyorum aşağıya.
Ama nasıl olurdu bu? Inge nasıl bulurdu beni? Kalp atışları hızla çarpmaya başladı. Oda içerisinde bir ileri bir geri koşar adımlarla yürürken, hemen aşağıya inmesi gerektiğini düşündü. Üzerine akşamki kıyafetlerini geçirip hızla odadan çıktı. Uzun koridorda ilerleyerek (sanki onu bekliyormuşçasına kapısı açık olan) kaldığı 4. kattaki asansöre bindi ve en alttaki L harfinin olduğu tuşa bastı. Kapı yavaşça kapandı, ardından zil sesi duyuldu. Asansör aşağıya doğru kayarken arkasına dönüp aynada bir kez daha kendisine bakmak istediğinde neredeyse kalbi duracaktı. Kıyafetlerini değiştirdiğine yemin edebilirdi ancak üzerinde bornozu ile aynada duran kişi kendisinden başkası değildi. Tekrar tuşlara basıp yukarı çıkmak istedi ancak bu imkansızdı. Birazdan lobiye geldiklerinde kapı açılacak ve tam da otelin göbeğinde en az 5 saniyelik bir bekleme olacaktı. Olan bitenlere anlam vermeye çalışıyordu ama zaman bazen asla tutamayacağınız bir balık gibi çok hızlı hareket ediyordu.
Birkaç saniye önce hemen kapanmasını istediği kapı bu sefer istememesine rağmen aynı zil sesiyle açıldı. Sabahın erken saati olmasına rağmen birçok kişinin çoktan ayaklanıp otel içerisinde dolaştığı görünüyordu ama onun gördüğü tek kişi Inge idi. O da onu görmüş ve akşamki gülümsemesi yüzüne yayılmıştı hemen. Üzerindeki bornozun yarattığı gerilimle karşı gülümsemesinin çok başarılı olmadığını düşünürken, Inge’nin, kıyafetine ilişkin belirgin bir tepki göstermemesi içini rahatlattı. Bu ülkede bu tip durumlara çok önem verilmediğini duymuştu ve şimdide bunu bizzat yaşıyordu. Inge’ninde üzerinde halen iş kıyafetleri vardı. Bu duruma aldırmadı ve onun bakışlarından aldığı cesaretle lobiye doğru ilerledi.

– Merhaba
– Merhaba Inge
– Umarım seni uyandırmamışımdır Özgür.
– Aaa.. hayır ama aklım şu an çok karışık ve sorularla dolu.
– Tüm sorularına yanıt verebilirim ama gel önce şöyle oturalım istersen. Ben kendime kahve söyledim ama sen sabahları çay içmeyi sevdiğin için sana çay söyledim, birazdan getirirler.
– Bi dakka bi dakka Inge. Çay çok önemli değil ama sağol. Öncelikle ismimi nerden bildiğini sormak istiyorum.Burada kaldığımı kim söyledi sana? Ayrıca acil bir durum var diye çağrıldım bu önemli konu nedir?
– O sadece senin aşağıya çabuk gelmeni istediğim için uydurduğum küçük bir yalandı kusura bakma. Ayrıca beni sen çağırdın, unuttun mu yoksa?
– Seni ben mi çağırdım?
– Evet ama zannedersem fikrini değiştirmiş görünüyorsun. İstersen gidebilirim Özgür.
– Hayır hayır onu demek istemedim, burada yanımda kalmanı, düşündüğünden çok daha fazla isterim ama ben seni ne zaman çağırdım hatırlayamıyorum Inge. Yardım et bana.
– Dün gece arkadaşınla yemek sonrası restorandan ayrılmadan önce yanıma geldiğinde tekrar görüşmek üzere Inge diyen sendin Özgür ve ben de sana bir sürpriz yapıp buraya gelmek istedim, ama sanırım çok hoş bir sürpriz olmadı.
– Ha..hayır müthiş bir süpriz oldu ama ben sana değil bilinçaltıma söylemiştim o sözleri, nasıl olur da duyabilirsin her şeyi?
– Ben zaten senin bilinçaltınım Özgür, ama beni bilinçaltında olduğum için istemeyeceksen, bunu şu an söylemeni isterim, sonra tekrar gelip, benden ayrılıp ona gitmene gönlüm razı olmaz.
– Kime gitmeme?
– Gerçek Inge’ye.
– Gerçek Inge’ye mi? O da ne demek. Aklımı mı kaçırıyorum Allahım.
– Hayır Özgür. Tam tersine bilincine doğru yaklaşıyor ve oraya dokunuyorsun şu an.
– Sanırım rüyada olmalıyım çünkü tüm bu olanların gerçeklikle bir alakası yok, hatta sen zaten gerçek olmadığını kendin söylüyorsun. Peki ama her şey nasıl bu kadar gerçek kadar yakın duruyor şu an?
– Ben gerçek olmadığımı söylemedim ki. Sadece bilinçaltında olduğumdan bahsettim sana. Burası herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bir yer değil inan, şu an şakınlığını normal karşılıyorum, bana verilen bilgiye göre daha önceleri bu boyutta kimseyle konuşmamışssın, bazen kısa ziyaretlerde bulunmuş ancak aydınlanma safhasına geçmediğin için bu durumu algılayamamışsın. Bu senin ilk buluşman.
– Demek şu an aydınlanma safhasındayım. Sen de mekanik bir yapıya sahip 2200 yılından gelen çok gelişmiş bir robot olmalısın ki Inge ile neredeyse kusursuz derecede birbirinize benziyorsunuz.
– Şaşkınlığını üzerinden atman biraz zaman alacak dediğim gibi ama sonraki buluşmalarımızda detaylı konuşunca birçok şeyi daha net anlayacaksın.
– Ne oldu? Bir yere mi gidiyorsun?
– Farkında değilsin tabii ama yavaş yavaş uyanmaya başlıyorsun diğer boyutta, o yüzden bilinçaltının uykuya geçme saati yaklaşıyor ve tabii ki benim de gitmem gerekiyor. Bak bu arada çayın da geldi tam zamanında. Ne çok geç ne de erken tam istediğin gibi.
– Inge bu bir şaka değil mi?
– Burası senin bilinçaltın, sorunun yanıtını yine sen kendin bulacaksın ancak ben gitmek zorundayım şimdi.
Ayağa kalktılar ve otel kapısına kadar yürüdüler. Ayrılmadan Inge, Özgür’ün yanağına bir öpücük kondurdu ve o an yüzüne öpücüğün sıcaklığı yayıldı. Çok tanıdık olmayan bir his kapladı içini. Dönerkapından geçip dışarıya çıktıklarında hava çoktan açılmaya başlamıştı.
– Sana şimdiden günaydın Özgür.
– Sana da iyi geceler dilemem gerekiyor zannedersem. Peki bir daha ne zaman bulusacağız? Inge?Ingeee?
Telefon çalıyordu. Uzandığı yatağından irkilerek uyandı. Kendine baktığında, kucağında laptopu üzerinde rüyasında/bilinçaltında giydiği bornozu vardı. Yaşadıkları onu sarsmış görünüyordu. Birkaç saniye durup olanları düşünmeye çalıştı fakat telefonun sesi her saniye daha sinir bozucu hale geliyordu. Kimbilir belki yine Inge arıyordur düşüncesi ile almacı kaldırdı. Duyduğu müziğin, Bethoveen’ın kaçıncı senfonisi olduğunu çıkaramasa da otelin uyandırma servisi olduğunu hemen anladı. Pazartesiden itibaren bu servise ihtiyacım olur diyerek, otelin giriş formunda uyandırma servisi kutucuğunu işaretlemişti. Ama bugün günlerden pazardı. Almacı yerine koyup yatağa tekrar uzandı. Aklını biraz daha toparlamış görünüyordu. Hayal gücünün ona oynadığı oyunun bu sefer çok etkili olduğunu düşündü. Yüzüne tekrar bir gülümseme yayıldı. Aklından yine Inge geçiyordu. Ondan bu kadar etkilenmiş olmam anlaşılır bir durum değil dedi kendine, daha önceleri buna benzer birçok durumla karşılaştığını düşündü. Gerçekten onlar da bu kadar etkileyici miydi?
Düşüncelere dalmışken, gözleri bilgisayarının ekranında yanıp sönen kırmızı ışığa takıldı. Kendi kurguladığı bir programdı bu. Hayatında e-posta ile ilişkisini sürdürdüğü birkaç kişi için tasarlamıştı. Herkese bir renk vermişti ve eğer onlardan bir e-posta gelirse, bu mesajı gönderen kişiye ait renk ekranda yanıp sönmeye başlıyordu. Basit bir programdı ama işliyordu. Kırmızı renk, Seçkin’den gelen mesajları anlatıyordu. Belki de okumaktan ve ardından cevap yazmak için düşünmekten en keyif aldığı kişiydi o. Kırmızı zarfın üzerine tıkladı :

“Senden aldığım son mesajda Amsterdam’a gideceğini yazmışsın. Nedenini belirtmesen de senin orada olmandan dolayı sevindiğimi belirtmek isterim. Ben yaklaşık 6 ay önce oradaydım ve birkaç hafta kalmıştım. Bu şehrin hayatıma yeni bakış açıları kattığını söyleyebilirim. Detaylı olarak bunların ne olduğunu başka bir zaman anlatırım. (Bu arada dün gece yarısı yazdığım ve Hayali Denemeler kitabına koymayı düşündüğüm yeni bir çalışmayı ekte gönderiyorum.) Eğer fırsat bulursan Van Gogh müzesine gitmek için (kanal otobüsü ile) inilen duraktan yaklaşık 100 metre ileride bir bar var adı Somber. Orada benim için bir bira içmeni isterim. Manzarası filan yok ama bende güzel bir etki bırakmıştı. Ayrıca barda Bosnalı bir adamla tanışmıştım Nedim diye, oranın müdavimiydi. Görürsen de selamımı söylersin. Kendine dikkat et ve Amsterdam’ın keyfini çıkar.”
Bir yandan ekteki dosyayı açarken Seçkin’den çok da alışık olmadığı bir e-posta aldığını düşündü. Genelde kendi hayatına dair yüzeysel mesajlar gönderirdi. Yolları yaklaşık 18 sene önce Seçkin’in anne ve babasını bir trafik kazasında kaybetmesi sonucu İstanbul’a geri döndüğü ve birkaç sene hastanede psikolojik tedavi gördüğü dönemde ayrılmıştı. Konuşmadan geçen senelerde zaman zaman ona destek olamadığı için suçluluk duygusu hissettiği olmuştu. Araya giren üniversite dönemi ve yeni hayatlar hep ertelemelere neden oluyordu. E-posta döneminden önce eline ulaşan bir mektupla dostlukları yeniden başlamıştı ama hiçbir zaman tekrar bir araya gelemediler. Özgür birkaç kez bunun için girişimde bulunmak istese de Seçkin kibarca reddetmişti. “Ben yazılarını okurken seni zaten hep yanımda hissediyorum.” diyerek de konuya son noktayı koymuştu. Dünyayı anlamaya çıkıyorum diye yazdığı bir mektuptan sonra onu bulmayı istese de, başaramayacağını anlamıştı Özgür. Dosya yavaşça açılırken, bilgisayarının şarjının bitmesini engellemek için uzandığı yatağından kalkarak kare şeklindeki masaya oturdu. Pencereyi de hafifçe aralayıp, yazıyı okumaya başladı.
MUT-ÖZ
Biraz önce geri döndüm odama; yıllar boyu Avrupaya başkentlik etmiş bu şehrin benimle derinlemesine olmasa da konuşmaya başladığını artık söyleyebilirim. İçimde bir sevinç çığlığı duyulmaya başladı ama diğer kentlere haksızlık etmemek için biraz sakin olmam gerekiyor biliyorum.
Yaşadığımız duyguları anlatan kelimeler var olmasaydı o hisleri dışarıya nasıl yansıtırdık acaba? Mesela sinirliyken söylediğimiz sözler varolmasaydı kızgınlığımız geçer miydi? Yoksa öfkemiz ikiye üçe mi katlanırdı? Peki hayatta hissettiğimiz her duyguyu karşılayan bir kelime var mı? Örnek olarak, çok uzaklarda yaşarken, aileni, arkadaşlarını ve doğduğun şehri özlerken, o an bulunduğun yerde, aynı zaman diliminde orada olmaktan dolayı hissettiğin mutluluğu da kapsayan bir kelime yaratıldı mı mesela? Özlem+mutluluk, hüzün+sevinç= şimdiki zaman.
Böyle bir kelimeyi bilen, tanıyan varsa bana yazsın.Yoksa, o zaman benim bir kelime yaratmam gerekiyor çünkü ne zaman bu duyguyu hissetsem saçma sapan bir ruh haline sahip oluyorum. Sevincimden duyduğum suçluluk duygusu, hüzne boğulan dakikalarla çekilmez oluyor. Çıktığım yolculukların bir numaralı şahidi kedim Kuzey bile beni bu duygu karmaşasında yakaladığında arkasına bakmadan benden uzaklaşıyor. Hatta bir gün kendimi aynada gördüğümde ona hak verdiğimi de söylemek isterim. Eğer biri bana yardım ederse benim gibi birçok insanı büyük bir dertten kurtarmış olacaktır. Bir süre bekledikten sonra kimseden ses çıkmaz ise ben bu duyguya ‘mutöz ’ diyeceğim.
Gülmeyin demem lazım. Mutözü yaşarken bu hissin normal bir insanda görüldüğüne ben değil Kuzey’in de inanması gerekiyor. Nasılsın? Hayat nasıl gidiyor? gibi sorulara cevaben “Biraz mutözüm var ama işler yolunda” dersem kendimi daha iyi hissedeceğim. İçimde bir rahatlama, karşı tarafın beni anlamakta yaşayacağı sıkıntının ortadan kalkması gibi faydalarıyla hayatı daha pratik hale getirecektir.
Peki sizin dışarıya kelimelerle yansıtamadığınız duygularınız var mı? Neye benziyorlar?Tarif edebilir misiniz?
Not: Kelime, ses uyumu açısından kurallara uygun değil biliyorum ama zaten anlatmak istediğim duygunun kendi içinde bir uyumu söz konusu değil. Önerilerinizi bekliyorum.
Yazıyı okuduktan sonra Seçkin’den gelen e-postaları topladığı dosyaya kaydetti. Arkadaşının en çok sesli düşünme özelliğinden hoşlanıyordu. Aslında bu İzmirlilerde çok sık görülen bir özellikti. Genelde sakin olsalar da, karşısındaki kişiye aldırmadan, söyleyeceklerini sesli olarak düşünen İzmirlilere Alsancak’ta, Karşıyaka’da ya da Güzelyalı sahil boyu gibi yerlerde çok kolay rastlayabilirsiniz. Seçkin’in bu sefer kendi yaşamına ilişkin çok detaylı olmasa da bilgiler vermesi onu şaşırtmıştı. Bir başkası için bu çok fazla anlam taşımayabilirdi ama o yıllar boyu içinde taşıdığı umudun gerçekleşmesi için bir ışığın yandığını görmüştü. Gelen e-postaya her zamanki gibi hemen cevap yazmayıp zihninde ön hazırlıklar yapmaya başladı. Masadan kalkıp, üzerinde lale desenlerinin bulunduğu kalın perdeleri araladığında hava iyice aydınlanmış, güneş tüm gün kendini göstermeye karar vermişçesine sabahın erken saatinde bile yakmaya başlamıştı.

* * *
Kahvaltı için otel restoranına giderken ne yemek istediğine çoktan karar vermişti. Avrupa’ya hangi sebeple olursa olsun geldiğinde Fransız poğaçası, İzmir gevreğinin yerini alırdı. Sosyete poğaçası olarak da bilinen kruvasanın Türkiye’de ha deyince bulunamamasını bir türlü anlayamıyordu. Maliyetinin yüksek olmamasının yanı sıra, yapımı, bizim hünerli ellerimiz için kolay sayılabilirdi. Pazar sabahları hiç üşenmez Güzelyalı’dan Alsancak’a , tarihi Lozan Pastanesi’ne, kruvasan almak için giderdi. Bazı sabahlar ise dönüş yolunda, sürekli beklenmedik zamanlarda onu ziyarete gelmesi nedeniyle evinin anahtarlarından birini verdiği Erdem’i arayarak eve gidip çayı demleyerek, kahvaltılık hazırlamasını söylerdi. Balkondan Ege Denizi’ni seyrederken yapılan kahvaltıların bir terapiden farksız olduğuna kanaat getirmişlerdi. Ayrıca yedikleri ağızda eriyen, tereyağlı çeşit çeşit kruvasanlar hem göz hem de damak zevklerini doyurmaktaydı.
Tabağına kruvasanın yanında peynir, bal ve zeytin de ekleyerek otele geldiğinden beri manzarasını çok beğendiği, şehrin su kanallarına bakan köşelerinden birine oturdu. Kentin sizi içine çeken görüntüsüne baktığında buraya tatile gelmiş olmayı bir kez daha arzuladı. Bu istek, yapması gerekenleri burada bulunma sebebini hatırlattı ama önce bir şeyler yemesi gerekiyordu. Aç olduğu zamanların en belirgin işareti el titremesi yavaş yavaş kendisini göstermeye başlamıştı bile. Kahvaltısına başladığında ise dün gece yaşananlar geldi gözünün önüne. İlginç bir adamdı Martin. Sürekli gülümseyen, pozitif enerji veren bir yapısı vardı. Tavır ve hareketleri bize çok benzese de yine de beyaz teni ve açık sarı saçlarıyla uyumsuz bir görüntü oluşturuyordu. Sahnede kötü rol yapan bir aktör gibi diye düşündü. Ya sevgilisi Cemali? Gençlik döneminde eşcinselliği bırakın, cinselliğin uluorta konuşulamadığı dönemler yaşamışlardı İzmir’de. Birden Cemali’yi hayal etmeye çalıştı, beceremedi. Eşcinsellerle bir problemi olmamıştı hiçbir zaman. Hatta onların daha hümanist olduğunu düşündüğü zamanlar da olmuştu; ancak aklına eşcinsel bir erkek deyince yıllar boyu sahnelerde şarkı söyleyen ince sesli, sürekli ağlayan, bayan kıyafetleri giymeye ya da kadınsı görünmeye çalışan, hep bir arada kalmışlığı yaşayan kimseler geliyordu. Düşünmekten vazgeçti.
Yakın arkadaşlarından biri olan doktor Sercan, ellerinin açlığını doyurmadığı zaman neden titrediğini bilimsel bir dille açıklamıştı ama her seferinde unutuyordu bunu ve herkes tarafından dile getirildiği gibi o da kan şekerim düştü yine diyordu. Böyle zamanlarda hiç durmadan yemek yese de bir türlü doymayacağına ilişkin bir duygu midesinden yükselip, kramplara sebep oluyordu. Ellerinin titremesi azalana kadar artan yemek yeme ritmi, her şeyin tekrar kontrolünde olduğunu hissettiği anda normal seviyesine dönüyordu. İşte bu anlardan birinde artık kısa da olsa yarın için bir hazırlık yapması gerektiğini düşündü. Yeni şarjettiği bilgisayarını açıp, çalıştığı gruptan gelen mesajları kontrol ettikten sonra, yarınki görüşmeler için notlar almaya başladı.

İzmir yanıyordu. Genelde yaz boyunca buna benzer sözler gazete manşetlerinde bir orman yangını için yer alırdı ancak İzmir bu sefer gerçekten yanıyordu. Son 4 senede yağışlı gün sayısı 12 idi. Yani yılda ortalama 3 gün yağmur yağmış, ümitler hep bir sonraki yıla kalmıştı. Yıldan yıla artan sıcaklar ise işin cabasıydı. Barajlar çoktan kurumuş, yeraltı kaynaklarından yetersiz su çekilirken, civar illerden taşıma su getirilmesi soruna bir çare olmamıştı ki yıl ve yıl Manisa, Aydın gibi illerde artan kuraklık bölgede büyük korkuya sebep oluyordu. İzmir, 6 milyon nüfuslu büyük kent, resmen yanıyordu. Sadece İzmir mi? Hayır, Akdeniz sahilleri boyunca, Muğla ve Antalya’da çölleşme yolundaydı, ama İzmir’e göre yeraltı kaynaklarının fazla olması ve nüfusun az olması gibi avantajlarla şu an için durumu idare ediyorlardı.
Henüz ölüm vakaları yaşanmamıştı ama kaynağı nereden buldukları anlaşılmayan su firmaları damacana başına çok fahiş fiyatlar almaya başlamışlardı. Belediye 4 kişilik bir aileye günlük 2 litre su verebiliyordu. Temizlik sorunu olduğu için hastalık sayısında inanılmaz bir artış gözlenirken, susuzluğa bağlı olmasa da sıcaklıkların 60 dereceleri bulduğu zamanlarda yaşlı, kalp ve tansiyon hastalarının daha fazla dayanamayıp ahirete göç etmeleri artık normal karşılanıyordu. Maddi zenginlikleri olan aileler İzmir’den taşınmış, ülkenin ya da yerkürenin kuzeyine yerleşmişlerdi. Deniz, insan ve üretim artıklarıyla iyice pislenmiş, arıtma tesislerinin yüksek maliyeti ve toplam nüfus karşısındaki yetmezliği umutların yavaş yavaş sönmesine sebep oluyordu.
Güzel İzmir’den gelen haberler yine hiç iç açıcı değildi e-postlarını okuduğunda. Yaz ayında yağmur beklemiyordu tabii ki ama daha ne kadar dayanılırdı bu duruma bilmiyordu. Oysa dün gece kendisi değil miydi İzmir’i Martin’e karşı yücelten? Martin ise tek kelime etmemişti olaylar hakkında. Ama yine de son söz henüz söylenmemişti hayat için. Su problemini bir nevi çözmek için gelmişti Amsterdam’a. Her şey bir rivayet de olabilirdi ya da gerçekleşen bir mucize de. Yarın buluşacağı kişi ile yapacağı değerlendirme çok önemliydi. Kendisine verilen görevler belirli aralıklarla geldiği için bazı şeyleri tam olarak kestiremiyordu fakat kendisini hiç görmese ve kim olduğunu bilmese de çalıştığı grubun patronunun hem kendi hem de İzmirlilerin çıkarına bir iş yapacağına inanıyordu. İnanmak istiyordu.
Bilgisayarını kapatıp her şeyi unutmaya çalıştı.İş hayatında tam bir profesyonel olduğu için başarıları birbiri ardına gelmiş ve grup içinde yükselmişti. O yüzden bu güzel pazar gününde dünya yıkılsa tatil yapacaktı. Parlayan güneş, hafif esen rüzgar ve hiç dinmeyen gürültü kendisini şehrin merkezine çağırıyordu. Seçkin’in tarif ettiği barı ve dün gece karanlıkta gördüğü kenti henüz fırsatı varken görmek istedi. Belki tatilde değilim burada ama bugün pazar ve bir günlük de olsa zamanı iyi değerlendirmeliyim diye düşündü. Yukarı çıkıp bilgisayarını beraberinde getirdiği özel korumasına yerleştirdi ve otelin tüm güvenliğine rağmen en azından bugün için oda temizliğinin yapılmaması için kapıya asılı uyarı kartını ters çevirdi. Çıkmadan da resepsiyona, işini garantiye almak için bu isteğini bildirdi.

* * *
Büyük kentlerin günleri olmaz diye okumuştu bir kitapta. Yazar haklıydı; her gün artan kalabalıklar sizi yaşadığınız gün konusunda şüphede bırakabilirdi. Kentler küçüldükçe, gerek kalabalıklar gerekse sorunlar da azalıyordu ama büyük kentlerin cazibesini yaşamak ayrı bir duygu, tecrübeydi. Tren istasyonundan karşıya geçerken dün gece hissettiği duygu konusunda haklı olduğunu düşündü. İstiklal Caddesi’ne, İstanbul’a gittiği ilk günde hissettiğine benzer bir his gelip içine yerleşmişti. Görüntü başkaydı belki ama büyük ve büyülü her kentin ortak duyguları vardı ve bu duyguların şifrelerini iyi bakınca herkes görebilirdi.
Kanal otobüsü ile, geldiğinden beri onu etkileyen su kanallarında şehir gezisine çıkmak çok iyi bir fikirdi. Günlük gezinti için bir süre gişe önünde bekledikten sonra yeşil bantlı biletini alıp botun sağ tarafındaki masalardan birine oturdu. Herkes gelip hareket ettiklerinde içinde bir kıpırtı oluştu, duygularına yenilmeyip profosyonelliğinin ağır basması ile bir kez daha gurur duydu. Gerçi bugün için yapacak farklı bir şey de yoktu zaten. Dahil olduğu her grupta ilk iş olarak yaptığı gibi, hemen botdaki kişileri gözlemlemeye başladı. “102 kişiyiz” dedi kendi kendine. Kendisiyle aynı masada oturan kişiler Japonya ve Amerika’dan geliyorlardı ama her kişiye ayrı ayrı bakıp ülke tespiti yapmak çok zaman alacağından bu isteğinden bu seferlik vazgeçti. Seyehat boyunca teyp kaydından İngilizce, Almanca ve Fransızca olarak tanıtılan tarihi mekanlar hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştı. “Keşke gelmeden bir şehir rehberi kitabı alsaydım” diye düşündü ama sonra içinde başka bir ses “mayonu niye getirmedin, kanalda yüzerdin” deyince yine dikkatini başka yöne çevirmeye çalıştı.
Herkes durmadan, sıkılmadan fotoğraf çekiyordu. Bant kaydından yükselen ve o an geçilen mekanın ne olduğunu derinlemesine anlatan sesi dinlemeden ya da buna aldırmadan flaşlar ardı ardına patlıyordu. Önemli olanın geçilen mekan ile aynı kareye girmek ve tatil sonrası aile sakinlerine, dostlara bu kareleri göstermek, internet sayfalarında yaratılan profillere eklemekten başka bir gaye olduğuna inanmıyordu. Tam bu düşüncelerle meşgulken onunla aynı sırada oturan Japon çift kendisine fotoğraflarını çekmesi için ricada bulunmuştu. Fotoğraf çekmek dünyanın en kolay işlerinden biriydi elbet ama işin içine Japonlar karışınca olay sadece fotoğraf çekmek olmuyor, teknoloji devrimine de dahil oluyordunuz. Büyüklüğü 5 cm bile olmayan makineyi nasıl kullanacağını bir an çözemedi. Nihayetinde bir tuşa basması gerekiyordu ama o tuşu bir türlü bulamıyordu. Kendisine gülümseyen çifti daha fazla bekletemezdi. Çekiyormuş gibi yaptı ve parmağını makinede normalde tuşun olması gereken yere bastırdı.İşin ilginç tarafı flaş patladı ve çiftin fotoğrafı küçük ekranda belirdi. O an garip bir rahatlık duygusu hissetti.
Sıcaklık 20-25 derece arasında gidip geliyor, nem oranı ise düşük olduğu için rahatça nefes alabiliyordu. Güzel bir gün diye hafif de olsa sesli düşündü. Biletle birlikte verilen, botun uğrayacağı mekan ve durakları gösteren broşüre baktığında Van Gogh müzesinin düşündüğünden daha yakın bir yerde olduğunu gördü. Bu nedenle Somber isimli bara gitmeden önce müzeye uğramanın iyi bir fikir olacağına karar verdi. Van Gogh’a ilişkin birçok şey duymuş bazı çalışmalarını okuduğu dergilerde ya da belgesel filmlerde görmüştü. Eserlerini daha yakından görmenin ilginç olacağı kesindi. Müzeye gitmek için bir sonraki durakta inmesi gerekiyordu.
Bottan inip müzeye doğru ilerlerken geçilmesi gereken büyük bir meydan bulunuyordu. Bu alan, daha çok içindeki mekanların bahçesi olması dışında, bir park görünümündeydi ve şehri gezmeye gelmiş kişileri ağırlıyordu. Çimenlerin üzerine yayılmış insanlara baktığında, yüzlerinden bir rahatlık ifadesi, orada olmaktan dolayı beliren bir şimdiki zaman mutluluğu yansıyordu adeta. Parktakiler ya kitap okuyor ya birbirlerine sarılmış ara ara öpücükler armağan ediyorlardı. Bu kareleri gençken izlediği filmlerde sıkça görürdü. Yıllar içinde Türkiye’de değişmiş ve benzer sahneler ilk olarak üniversite kampüslerinde yaşanmaya başlamıştı. Büyük şehirlerin dışındaki yerlerde, meydanlarda bir erkek ve kadının öpüşmesi ise büyük bir cesaret örneği ya da gerçek aşkın körlüğü olarak nitelendirilirken bir ağacın altına oturup saatlerce kitap okuyan kişiye de pek iyi gözle bakılmaz, elinden iş gelmeyen, tembel bir kişi olarak anılırdı.
Resim sanatından, birçokları gibi Özgür de pek anlamıyordu. Yaşadığı coğrafya ne kadar büyük olursa olsun dünyada adından söz ettirecek büyüklükte bir ressam çıkaramamıştı henüz. Belki resim sanatı ile ilgilenen kişilerin bildiği ve eselerini beğendiği kişiler olmuştu fakat bu kişilerin toplum içinde bilinirlikleri oldukça düşüktü. Müzeden içeriye girdiğinde bu sebeplerden ötürü bir beklentisi yoktu. Müzede ziyarete gelmiş kişiler arasındaki farklılık hemen göze çarparken, kendisi gibi her çalışmanın yanında belirtilen açıklamaları, resmi anlama açısından önemli bulan kişilerle birlikte hareket ediyordu. Kronolojik sırayla ve ressamın yaşadığı yerlere göre duvarlara asılmış eselere bakarken etkilenmişti. Ressamın hayatının ilginçliği, yaptığı resimlerde inandığı renk ve kompozisyona duyduğu bağlılığı hayranlık duyulacak bir durumdu Özgür’e göre. Resimlere ressamın gözüyle bakabilmek ya da o resmederken yanında durup, resim hakkında onunla konuşmak istedi birden. Önünde durduğu her resimden kendince anlamlar çıkardı, düşler gördü. Müzeye gelmiş binlerce kişi gibi oradan ayrılırken Van Gogh’un başka ressamlar tarafından resmedilmiş bir benzeri olan “yatakodası” isimli resmini satın aldı. Resim oldukça basit bir kompozisyon gibi dursa da dillendiremediği bir şer vardı içinde. Satın alıp, resme her baktığında çözebilirdi ancak bunu. İçinde duyduğu huzur ve hafif bir başağrısı ile ayrıldı müzeden. Van Gogh’a teşekkür etti seslice.

* * *
Bar Somber’i bulmak düşündüğünden daha kolay olmuştu. Sanki müze ile arasındaki yolu daha önce defalarca yürümüştü. Bardan içeriye girdiğinde birazdan Seçkin ile yeniden buluşacaklarmış gibi heyecana kapıldı. Yıllardır mektup/yazı ile konuştuğu arkadaşıyla bir an yüz yüze gelse söyleyecek bir şey bulamayacağını, ilk olarak büyük ihtimalle saçmalayacağını düşündü. Belki o da aynı ruh halinde olacaktı ki bu zaten normal bir tepki olurdu. Anormal olan sanki dün ayrılmış gibi konuşmaya başlamak ve devam ettirmekti.
Bar Somber, tahmininden daha küçük bir mekandı. İçerideki masalara, duvarlara ve aksesuarlara baktığında belirgin bir stilden söz etmek mümkün değildi. Somber isminin Türkçe karşilığını en azından internette araştırıp öğrenmedigi için bir süre kendine söylendi. Barmen dışında barda üç kişi vardı. Biri, Rembrant’ın “geceyi beklerken” isimli resminin asılı olduğu duvara sırtını vermiş, birasını içerken bir yandan da önündeki kitabı okuyor, diğer ikisi cam kenarındaki masada oturmuş sohbet ediyorlardı. Sıra dışı herhangi bir durum yoktu ortamda. Seçkin’in bahsettiği kişi barda oturan adam olabilirdi. Bu sebeple bara yaklaşıp hoşlanmasa da uzun sandalyelerden birine oturdu ve bir Amstel ısmarladı.
Adam, hemen yanı başinda oturmasına rağmen sanki onun varlığının farkında bile değildi. Önündeki kitabı sadece gözleriyle değil de tüm benliği ile okumaktaydı. Birasından ilk yudumları alırken anlamlı bir aralık bulup sohbete başlayacağını düşünüyordu; ancak dakikalar ilerledikçe, grileşmiş uzun saçları olan adamın durumunda bir değişiklik olmaması canını sıkmıştı. Gençlik yıllarında gittiği dans mekanlarında çok hoşlandığı bir kızla konuşmak için yaşadığı gelgitlerin bir başka şeklini yaşıyordu. Mekana geldiğinden beri bir kere olsun ona bakmamış ama kendisinin ilk görüşte aşık olduğuna emin olduğu kızlarla konuşmak, üstelik içtiği onca içkiye rağmen kızın hemen yanı başına geldiğinde, kalp atışının kendi sesini bastıracağına emin olduğu ve hep bir “Merhaba” yakınlığından geriye döndüğü günlerin sayısı oldukça fazlaydı kişisel gelişim tarihinde.
Yeni bir bira ısmarladığında ortamın sessizliğini en azından barmen ile sohbet ederek bozmayı planladı. İlk olarak kendini tanıtarak, aklına gelen ilk soruyu -daha doğrusu fırsat bu iken tüm gün aklını kurcalayan soruyu- sordu. “Barın ismi neden Somber?Anlamı nedir?” Plan işe yaramış, sorduğu soru bir anda , uzun gri saçları gibi yine uzun gri sakalları olan adamın dikkatini çekmiş, başını adeta gömdüğü kitaptan hafifçe kaldırıp o da barmenin vereceği yanıtı beklemeye başlamıştı. Barmen biraz isteksizce biraz da bilgisiz olduğu için kısa bir yanıt vermeyi yeğlemişti. Barda son birkaç aydır çalıştığı için neden ve kim tarafından böyle bir isim verildiğini bilmiyordu ama Somber Hollandaca’da “hüzün” anlamına gelmekteydi. Kısa açıklamadan sonra başka bir soruya fırsat vermeden barın arkasındaki, muhtemelen depo olarak da kullandıkları odaya geçtiğinde, dün geceki Nico’nun mekanında yaşanan olaydan sonra bu ülkede iyi bir barmen sıkıntısı olmalı şeklinde muzipçe bir fikir geldi aklına Özgür’ün.
Yanındaki adam ise okuduğu kitabı yavaşça kapatıp, masanın üzerine bıraktıktan sonra ona doğru dönüp “Biz burada hüzünlerimizi paylaşır, bir kurmaca olan hayatta yalnız olmadığımızı hissettiririz birbirimize. Bazen rastgele içeriye giren kişi de bu grubun içinde olabilir ya da benim gibi daha fazla yolculuk etmek istemeyip gece gündüz zamanını burada tüketen biri de” dedi. Onun artık Seçkin’in bahsettiği kişi olduğuna neredeyse emindi. Özel hayatında, konuşmanın karşı taraf aracılığıyla başlatılması her zaman için ideal olanıydı. Vereceği cevap ve devamında söyleyeceği cümlelerin genelde ilgiyle dinlendiği sohbetlerin anahtarıydı bu. Kapı açıldıktan sonra ise içeriye girmemesi için bir sebep yoktu.
“Siz Bosnalı Nedim olmalısınız, yanılmıyorsam?”
“Şiir yazdığım doğru ama henüz bu kadar tanındığımı bilmiyordum doğrusu.” diyerek gülümsemeye başladı adam.
“Benim adım Özgür. Aylar önce bu barı ziyaret eden bir arkadaşimdan, adı Seçkin, aldığım bir e-postadan sonra buraya gelmeyi istedim. Kendisi size selamını iletmemi isteyince, üstelik Van Gogh’un müzesini ziyarete de gelmişken buraya uğramamak beni sonradan üzerdi diye düşündüm.”
“Hoş geldiniz. Seçkin’den sonunda bir haber alabildiğime sevindim. Bir şey söylemeden bara gelmemesi nedeniyle uzun süre sonra bir kez daha birisi için endişelenmiştim. Yaptığımız onca sohbetten sonra gidecekse bile benimle vedalaşabilirdi diye düşündüm hep.”
“Aslında size selam söylerken bir anlamda mesaj verdiği açık, ayrıca eminim ki onun kendine göre haklı bir açıklaması vardır.”
“O konuda şüphem yok. Seçkin’in yakın arkadaşı olmalısınız. Eğer öyleyse sizi şimdiden kıskandığımı söylemek isterim. Uzun süredir onun gibi biri ile sohbet ettiğimi hatırlamıyorum. Savaş sonrasında birçok kişi ile tanıştım bu Mevlana şehrinde ama onunla konuşurken insan kendini kaptırıyor, nasıl anlatsam, sizi alıp kolayca bir yolculuğa çıkarabiliyor. Bu yüzden onu özlüyorum ama burada uzun süre kalmasını da bekleyemezdim tabii ki”
“Seçkin’i yıllardır tanıyorum diyebilirim. Ama bir insanı gerçekten tanımanın zamansal boyutu nedir tam olarak bilmiyorum. Konuşmalarının sizi yolculuğa çıkardığı gibi kendisi de tam bir gezgindir. Bu nedenle uzun süredir yüz yüze görüşemedik. Ayrıca Amsterdam’ı bir Mevlana Şehri olarak adlandırmanızın hoşuma gittiğini söylemek isterim.”
“Bu dünyanın güzel düşünceleri olan insanlara ihtiyacı var Özgür. Şu anda belki de eskisinden daha fazla. Gelecekte katlanarak büyüyecek sorunlar için gelecekten de fazla. Haddim değil tabii böyle şeyler söylemek ama kapılarını herkese açmış bir kentin en azından bir övgüye ihtiyacı olduğunu düşündüm hep.”
Barmenin bulunduğu yerden geri gelmesi ile beraber ortamı sessizlik kapladı birdenbire. İki taraf da bir sonraki söylenmesi gereken cümleler için kararsız görünüyordu. Sessizlik,hani kapıya sıkışmış bir insan kapı açılır açılmaz büyük bir hızla düşer ya, öyle aniden girmişti araya. Sessizce. Özgür, arkadaşının daha önce burada bulunduğunu, büyük ihtimalle onunla aynı sandalyede oturup içkisini içtiğini ve sanki biraz önce tavan arasından/bodrum katından eski bir eşyayı aramaktan gelip, grileşmiş siluetiyle yanı başında duran Bosnalı bu adamla sohbet ettiğini hayal etti. Yıllar sonra yeniden ortak anıları oluyordu demekki. Bu fikir hoşuna gitti. Sessizlik ise bu sefer kalıcı gibiydi. Bazen geldi mi gitmezdi hani. Çoğunlukla istenmese de bazen aranıp da bulunmaz bir şeydi. Eğer mevsimi ise kendinizle kalabilmek için sessizliğin çok pahalıya patladığı da olurdu. Ancak bu sefer bu ortamda daha fazla barınamadan, bedenlerini yalayarak geçen rüzgarla birlikte o da dışarıya süzülüvermişti.
“Anlatmak istediğin bir hikayen var mı? Varsa dinleyebilirim Özgür. Biliyorum şimdi bu soru da nereden çıktı diyebilirsin ama bir bakıma kendime yüklediğim bir görev bu barda. İnsanları dinlemek, onlarla sohbet etmek. Biriktirmek, çoğaltmak. Anlatılan hikayelerin, olayların hangi konu ya da içerikte olduğu da önemli değil. Ben yine de dinlerim. İki insan bir araya geldi mi aralarına sessizliği almamalı. Haa, sessizlik gelip aralarına girdiyse o zaman kalpten konuşmalılar diye düşünmüşümdür hep.”
Gülümsedi Özgür. Hani Seçkin buraya gelmesini istemese, bu romanlarda gizemli yaşlıyı oynayabilecek adamla sohbete devam eder miydi emin değildi.
“Ben öyle hikayeler anlatabilen bir adam değilimdir inanın. Elim kalem tutar ama iş anlatmaya gelince orada biraz utangaç, biraz şaşkın, biraz da renksizimdir. Sözcüklerimin gücü sizi büyülemez, sizi alıp başka diyarlara götürmez. Romantizm deseniz hani zorlayınca bulursunuz. Belki bu yüzden ben de dinlemeyi sevenlerden, aklımdan geçeni kağıda kaydedenlerdenim. Bu seferlik beni mazur görün derim.”
“Bu seferlik dediğine göre bir başka sefer seni göreceğim anlamı çıkarıyorum cümlenden. İşin şakası canın ne zaman bir öykü ya da içinde saklı tuttuğun bir sırrı gelip anlatmak ve bir daha dönmemek üzere gitmek isterse beni burda bulabilirsin.”
“O zaman buraya geleceğimden emin olabilirsiniz. Kalpten konuşmak konusuna gelince o boyutta yaşayabilmek için bu dünyanın biraz acımasız ve kirli olduğunu düşünüyorum.”
“Kalpten konuşmak ya da sözcüklere ihtiyaç duymadan iletişimde bulunmak kolay ulaşılacak bir mertebe değil doğrusun bu konuda ama o yolda yürümek için sadece inançlı, temiz bir kalpten başka bir şeye ihtiyacın yok inan. Kalp, karşı tarafı anlamak için, inanç ise gideceğin yolu bulman için gerekli sana. Günümüzde iletişim kurmak dünyanın neresinde olursa olsun çok kolay. Makineler sayesinde birbirimizin yanıbaşındaymışçasına konuşuyoruz ama kalpten konuşma gibi bir mucizeyi gün geçtikçe hasır altı etmeye devam ediyoruz. İnsanlar bu konuda biraz daha adım atmaya çalışsa dünyanın çok başka bir yere dönüşüceğine eminim.” dedi yaşlı adam.
Özgür cevap vermeye hazırlanırken, Nedim’in ayağa kalktığını gördü. Barmen ise bu hareketi görür görmez, (daha önce defalarca yaptığı açıkça belli olan bir ivedilikle) Nedim’in yazlık ceketini getirip, kendisine uzattı. Söyleyecekleri ağzında biriken Özgür Nedim’e soru dolu bakışlarını yöneltirken, bej renkli ceketini giyen Nedim kısa bir açıklamada bulundu.
“Bana Seçkin’den selam getirdiğin için çok sağol Özgür ama şu an gitmem gerekiyor.Yaşadığım apartmanda bugün küçük bir kutlama var, oraya katılmalıyım. Umarım tekrar görüşürüz.”
“Umarım. Size iyi eğlenceler.”
Arkasından bakarken, Bosnalı Nedim’in bir ayağının sendelediğini, boyunun düşündüğünden daha uzun olduğunu farketti. Bardan çıkıp köşedeki sokağı dönesiye kadar pencereden onu gözledi. Kendini garip hissetti. Söylemek istediği bazı şeyler vardı ama adam bunun için fırsat vermemiş ve konuşmayı sonlandırmıştı. Kızmış mıydı? Hayır. Hissettiği kızgınlık değildi. Adam, düşündüğünde güzel şeyler söylemişti ama henüz son söz söylenmemişken birden çekip gidivermişti. En azından biraz daha kalıp onu dinleyebilirdi. Gülümsedi birden bire Özgür. Barmenden hesabı ve bir de varsa boş bir kağıt istedi. Dönüş yolunda Seçkin’e göndereceği e-postayı yazma zamanının geldiğini hissetti.
“Kanalların arasından yavaş yavaş kıvrılarak ilerlerken kendimi birden bu kente yabancı hissetmediğimi farkediyorum. Geleli kısa bir zaman geçti. Bir gün bile olmadı. Henüz senin gibi şehirle konuşmaya başlamış değilim ki bunu becerebilir miyim onu da bilmiyorum. Geçtiğim her sokakta, sonu görünmeyen uzun caddelerinde ya da dar ara sokaklarında beni şaşırtabilecek bir olayla karşılaşmak, şehrin çekinmeden bana yeni insanlar sunması aramızdaki başlangıcın çok da kötü olmadığına bir işaret olsa gerek.
Buraya neden geldiğimi sana henüz yazamadığım gibi ben de tam olarak bilmiyorum. Önümüzdeki günler bazı şeyleri daha netleştirecek. Bu nedenle bu konuda biraz beklememiz gerekecek. Senin kısa bir zaman öncesinde burada bulunman ve yazdıklarını okuyunca bazı şeylerin daha çok ilgimi çektiğini söyleyebilirim. Biraz önce Bar Somber’de, senin için de bir içki içerken, arkadaşın Nedim ile tanıştım. Selamını iletmemin yanında kendisi ile bir süre konuştuk, ilginç biri olduğu kesin. Orada seninle uzun bir süre sonra yeniden ortak bir anımızın olması garip bir duyguydu. Nedim ile sohbetimiz boyunca sanki senin de birazdan aramıza katılacağını hissettim.
Amsterdam’ın senin hayatına ne gibi yenilikler kattığını bilmek şu an benim için daha önemli inan. Bu arada yazdığın son yazıyı beğendiğimi belirtirken bazı duygu yoğunluklarında sıkışıp kaldığımı da itiraf etmek istiyorum. Senin yardımına benim de ihtiyacım olabilir.Ayrıca bu sabah bilinçaltımla ilk buluşmamı yaptığımı ilk sana yazıyorum. Evet,yanlış okumadın. Bu buluşmadan sonra bilincimin hangi yüzeyinde yaşamak istediğim konusunda kararsızlığa düştüğümü de söylemek isterim. Ayrıntılar mı? Buluşmanın etkisini halen atamadığım için onu da bir başka sefer anlatmayı tercih ederim. Görüşmek üzere.”
Kanal otobüsü başladığı noktaya dönmüş, insanlar biraz da günün yorgunluğunun etkisiyle sessizce ama sırayla bottan dışarıya çıkmışlardı. Yazdığı yazıyı katlayıp, akşamleyin bilgisayarda tekrar yazmak için cebine koydu. Gün boyunca açık olan hava kısa sürede kapatmış, ilk yağmur damlacıkları gökyüzünden süzülmeye başlamıştı.Kendini dinlediğinde istediği gibi bir gün geçirmiş olmamın ruhi doyumu vardı. Gülümsedi. İçinde bir İstiklal Caddesi duygusuyla, merkez tren istasyonuna doğru yürürken artan yağmur ile beraber o da adımlarını hızlandırdı.

Dergiler, Öykü, sayı_15 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

1 Yorum yapılmış, “İlk Buluşma”

  1. 01

    Bilinçaltı ile buluşma teması hikayeye olan ilgiyi oldukça arttırıyor.
    Diğer buluşmaları en kısa zamanda bekliyoruz..

    aslı, 05 Eyl 2009 10:34 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama