İzmir-Amsterdam

15 Haz 2009

Hasan Türksel

Yağmur damlacıkları cama vurarak hızla aşağıya doğru kayıyordu.Başını cama yasladı,büyük beyaz bulut kümelerinin arasında ilerlerken gülümsedi.Şu an bulunduğu yeri tanımlayabileceği bir kelime aradı ama bulamadı.Her şey her yer beyazdı.Üniversite yıllarında İzmir-Manisa arasında her gün yaptığı otobüs seyahatlerinde seyrettiği gökyüzüne çıkmıştı.Hatta son zamanlarda yoğun olarak gökyüzünden aşağıya bakar duruma gelmişti.Seyir halindeyken  farklı ülkelerin,değişik coğrafyaların çizgisel görünümlerini not ediyor,çocukluktan kalma alışkanlıkla öyküler yazıyordu her birine.Uçak daha alçaldığında ise artık tüm şehri görebiliyordu.Bir başka aynı hayat yaşanıyordu kentte:İnsanlar,binalar ve arabalar.Bu şehirdeki yeşil alanların fazlalığı  dikkatini çekerken özlemle bekledikleri yağmurun bu yaz mevsiminde bile  hızlanarak yağmasını  ise kıskançlıkla seyrediyordu.‘ Bir başka yolculukta da sizi görmekten mutluluk duyarız.Lütfen uçak durana kadar kemerlerinizi…..’ kemerin soğuk demir topuzunu çoktan çözmüştü o da diğerleri gibi .

İçinde yer aldığı projeyi kabul etmeden önce çok düşünmüştü.Hayatında başarısızlıklara pek yer yoktu;ancak her şeyi  başaracağına koşulsuz inanacak kadar gerçek dışı biri de değildi.Son aylarda yaşadıkları gerçekten ağırdı ve öncelikle kendisini toparlaması gerekiyordu.‘Her şey yoluna girecek’diyen arkadaşlarına verdiği cevap aynıydı :Sen hiç raydan çıkan  treni geri döndürebilen bir makiniste rastladın mı?En mantıklı cevabı ise yıllar önce yolları acı bir olayla ayrılan Seçkin’den aldığı e-mailde okumuştu : Bazen treninde raydan çıkması gerekir çünkü üzerinde gittiği raylar seni doğru yöne götürmüyor olabilir.Yoldan  çıktıktan sonra ise geri döndürmek zorunda değilsin inan,madem makinist sensin başka raylar üzerinde gitmeye çalışmalısın.Belkide makinist olmaktan vazgeçip yolcu vagonuna geçmelisin.Biliyorum bu zor olur senin için ama belkide makinisti bir süreliğine tatile yollamalısın, ne dersin?  

Havaalanında ilerlerken insan,dünyanın en büyük merkezlerinden birinde olduğunun hemen farkına varabilirdi.Kalabalıklar-sanki önlerine  harita konup herkese bir ülke verilmiş gibi -dünyanın dört bir tarafına dağılıyordu.Aklı karışıktı fakat ne zaman yeni bir ülkeye ,bir şehre adımını atsa kendini iyi hissetmeye başlar,yeni başlangıçlar yapabileceğini düşler ve yeni görüntülerle hayatına başka boyutlar ekleyeceğini  bilirdi.Arkadaş toplantılarında ,ben ruhumu ‘ Karanlıktan Aydınlığa ’ isimli kitapla yıkadım,girdiğim her yeni kent bir cevherdir ,önemli olan benim için onu orada bulabilmektir derdi.Çocukken okuduğu bu kitabın yazarını bir türlü hatırlayamamakla dertlenir ,bir gün bir yerlerde nasıl olsa yeniden karşılaşacağız onunla  diye de umut ederdi.

Her yer rengarenkti.Son yüzyılın vazgeçilmez satış stratejisi çok çeşitli reklam panoları  havaalanını neredeyse kaplıyordu.Uzun kalabalık koridorlarda ilerleyip  pasaport kontrolünden geçtikten sonra  kendisini çıkış kapısında bekleyen otel görevlisinin yanındaydı. ‘Mr.Özgür ,welcome to Amsterdam  ’ derken ismini telaffuz etmeye çalışması oldukça komik bir görüntü oluştursa da sadece gülümseyerek cevap verdi.Araç şehrin içerisinde ilerlerken    ‘ çok başka bir yer ’e geldiğini hemen hissetmişti.Masallarda anlatılan bir kente düşmüştü sanki.Bunu iyi bir işaret saydı.Görevlinin samimi bir şekilde şehre ilişkin kısa  tanıtım turundan sonra otele gelmişlerdi.Zaman , yerel saat ile 16.30 u gösteriyordu.  

Yatağa uzandığında çok uzun bir yolculuk olmamasına rağmen sırtından bacaklarına doğru yayılan hafif sızılı yorgunluğu daha bir hissetti.Çilek kokan çarsafların beyazlığı ve yumuşaklığı bedenini okşar gibiydi. Yatağın yanıbaşında duran buzluğa uzanarak adı otelinkiyle  aynı olan tarihi ‘Amstel’ birasından aldi bir tane , sonra bir tane daha.Bir kaç telefon görüşmesi yapti.Televizyonu açtığında Almancaya benzeyen ama o kadar kaba olmayan,Hollandaca yayın yapan kanallarda gezindi bir süre.İzlerken uykuya daldı.Uyandığında otel penceresinden dışarıya baktı, şehir ,tüm ışıklarını yakarak onu selamlıyormuş gibi, bir renk cümbüşüne sahipti.Yemeği otel yerine dışarıda, şehir merkezinde yemeğe karar verdi.Giyinip dışarı çıkacakken Esra’nın ‘yaz geceleri bile soğuk geçer orada,yanına kalın bir şey almayı unutma’dediğini hatırladı.Esra, üniversite döneminde, İzmir fuar’ında tesadüf eseri tanışdığı ve o andan sonra hayatında sanki çakılı kalacak,nereye giderse gitsin onunla gönül bağı hiç kopmayacak biriydi.Belki de daha ötesi…

Tren istasyonundan karşıya geçip ,dünya kalabalığıyla beraber geniş caddeden meydana doğru ilerlerken önce bir İstiklal Caddesi havasını koklar gibiydi ;ancak bulunduğu mekana ve insanlara  dikkatlice baktığında daha da fazlasını görüyordu.Amsterdam ışık oyunlarıyla,görüntüsüyle ve sanki bir müzik kutusunun kapağını açar açmaz duymaya başladığınız güzel melodilerle ona merhaba demişti.Adımlarını hızlandırmak ya da yavaşlatmak arasında gelgitler yaşıyordu, ancak beyninden gelen açlık mesajlarına daha fazla dayanamayacağını hissedince yemek yiyeceği bir mekan bulup oturmaya karar verdi.

Kentte nereye giderseniz gidin sizinle gelen su kanallarına bakan bir restoranda karar kıldı: “Almelo ”İçerisi oldukça kalabalık olduğu için nereye oturacağına karar veremedi ama o anda pencere kenarında tekli boş bir masa görünce oraya yöneldi.Koltuğa oturduğunda ise buraya gelmekle doğru bir seçim yaptığını hissetti(Her ne zaman yemek yemeye bir restorana gitse gittiği bu mekanı değerlendirdiği dört kriterden ilki oturduğu koltuğun rahatlığı ve masanın sizin yemeği yemenizi kolaylaştımasıydı.İlk aşama geçilmişti)Yemek konusunda yeniliklere çok açık biri olmadığı için menüden yine benzer isteklerde bulunmuştu:Tavuk sote,patates,salata ve ekledi:bira,Amstel!

Saatler önce yakıcı/yakan İzmir sıcağında ,Güzelyalı’daki evinden alıp havaalanına giderken Ayşen ile yaptıkları sohbet geldi aklına.Sahil boyunca palmiye ağaçları ve masmavi deniz (ama Ege Denizi)sanki konuşmalarının görüntüsel fonunu oluşturmaktaydı.Her zamanki gibi önce anne ve babalarından bahsettiler.Ayşen, onları daha sık ziyaret etmesi için ona hafif de  olsa yakınmalarda bulunsa da o ,asıl ablasının sözleri ile annesini üzdüğünü söyleyerek karşı atağa geçmişti.Göz göze geldiklerinde yıllar boyu yaptıkları gibi ikiside bu küçük tartışmaya hemen son vermişlerdi. ‘ Bu sefer geri dönmem uzun sürebilir ama sık sık telefon ederim, e-mail atarım ’demişti Özgür. ‘ Şu projeyi bitirmeden gelme o zaman.Bizim aramamızı bekleyerek de aramamazlık etme ,beni aramasanda annemleri ara ve kendine oralarda dikkat et ’diye bitirmişti cümlelerini Ayşen.Birbirlerine sarıldıklarında ,ikiside sıcaktan ve terleyen vücutları nedeniyle hemen geri çekmişlerdi bedenlerini.Özgür ,kendini bir an önce gökyüzüne atmak ya da en azından havaalanının serin salonuna gitmek için hızlı adımlarla ilerlerken ,ablası da aynı şekilde klimalı arabasına koşar adımlarla binip ,20 liradan aldığı yarım litrelik sudan içip havaalanından uzaklaştı. 

–          Hallo.Mag ik erbij komen zitten?

–          Oh sorry,i do not speak dutch.Do you speak english?

–         Yes, sure.Restoranda başka bir yer yok,eğer sizi rahatsız etmeyecekse ve tabi ki           beklediğiniz birisi yoksa akşam yemeği için sizin masanıza oturabilir miyim?

–          Tabi,beklediğim biri yok.

–          Benim adım Martin.

“ Ben de Özgür ” diye tanıtmıştı kendisini.Özgür diye adını tekrarlarken gayet net söylemesi şaşırtmıştı onu.Kendisi açlıktan geberse de bir başkasına masasına oturmayı teklif edemeyeceğini düşündü birdenbire.Beklenmedik bir misafire pek hazırlıklı değildi ki adı üstünde beklenmedikti.Daha çok yalnız kalmak ve son günleri ,içinde yer aldığı projede yapması gerekenleri düşünmek istiyordu.Karşısındaki yuvarlak suratlı ,seyrek sarı saçlı ,kuzeyli olduğunu anlatan belirgin yeşil-mavi karışımı gözleri ile  sürekli gülümseyen bu adama kızamadı.Tam tersine Türk olmanın verdiği bir duygu/iç güdü ile Martin ’i misafir ederek  ev sahibi havasına büründü.Tüm bu düşünceler eylemdeyken ısmarladığı yemekler geldi.Zamanlama neredeyse mükemmeldi ;ne insanı yemekten vazgeçirecek kadar uzun ne de baştan savma ya da hazırda bulunanlardan bir karma izlenimini verecek kadar kısaydı.(İkinci aşama da geçilmişti)Bu arada Martin ’de kendi siparişini vermiş ,içecek olarak beyaz şarap istemişti.

–          Güzel bir Amsterdam gecesi  dedi Özgür.Sonra söylediğinin  ne kadar bayağı ve basit bir cümle olduğunu düşünüp aptal gibi hissetti.Ardından “ Ne konuşabilirim ki tanımadığım bir adamla ” diye de kendini savunmaya başladı.Martin ise kendisine hiç de aptalmış gibi bakmıyor,tam aksine söylediklerini ciddiye alır bir ifade ile karşılıklar veriyordu.

–          Amsterdam ,size uzakları getiren şehirdir Mr.Özgür.Buradan daha öteye gitmenize izin vermeyen ,geçemeyeceğiniz bir sınırdır adeta.Evet bu akşam her zamanki gibi güzel görünüyor ,haklısınız.Sizin şehriniz neresi ,nereden geliyor sunuz?

–          İzmir’den geliyorum.İzmir ,Türkiye ’ de bir şehir…diye açıklama yapacakken

–          O ,İzmir de güzel bir şehirdir biliyorum  deyiverdi ;ancak işin ilginç yanı ise bunları Türkçe söylemişti.O andan sonra da Türkçe konuşmaya devam etti ve kendisine şaşkınlıkla bakan Özgür ’e bir açıklamada bulundu çabucak.

“ Biliyorum ,şimdi nasıl bu kadar iyi Türkçe konuştuğumu soracaksınız ,sormadan ben anlatayım.Beraber olduğum kişi İstanbul ’da yaşıyor ve yaklaşık beş yıldır da ilişkimiz devam ediyor.Ayrıca ben iki yıl kadar istanbul ’da yaşamaya çalıştım onunla ama olmadı.Amsterdam ve diğer başka sebeplerden dolayı geri dönmek zorunda kaldım ;fakat söylediğim gibi ilişkimiz devam ediyor.Yılda en az dört kez ben İstanbul  ’a giderken o da yaz tatillerinde buraya geliyor ”

–          Gerçekten şaşırdım bu kadar net ve anlaşılır bir Türkçe ile konuşmanıza.Türkiye ’de bir çok insan bu kadar düzgün konuşamıyor inanın.

Martin her zamanki gibi gülümseyerek  “Teşekkürler ama tüm Dünya ülkelerinde yaşanan bir durum bu.Asıl ben sizin Türk olduğunuzu anlayamadım.Görüntünüz  tipik  bir Türkten farklı ; daha açık tenli,uzun boylu ,geniş yüzlü ve başınızın arka kısmı düz olarak aşağıya inmiyor.”

(Martin’ in ısmarladığı yemekler de gelmişti.)

‘ Türklerin böyle bir ortak özelliğinin olduğunun farkında değildim şu ana kadar.Babam aslında Türk askerlerinin denize dökemediği bir yunan ,annem ise Türk.Babama göre o da Türk ya da bazen kendini tanımladığı gibi bir “ İzmir insanı ” Baba tarafım aslında Macaristanlı ,yani melezlik durumu hakim.Bende Türkiye ’nin gerçek batısında ,bu koşullarla doğmuş olduğum için biraz farklı görünüme sahip olduğumun  farkındayım ama bu İzmir ’de doğmuş bir çok kişi için geçerli bir durumdur.İzmir ,sizi kucaklayan ,uzaklara gitmenize bir türlü izin vermeyen ,sizin de buna zaten gönlünüzün razı olmayacağı bir şehirdir ’ diye sözlerini bitirince beraber gülmeye başladılar. ‘ O zaman İzmir ve Amsterdam  ’a içelim! ’ dedi Martin.

–          Şerefe-Proost !  

Kadehler tokuşuyor ,kalabalıkların  yarattığı   ‘ insani ısı ’ sürekli artıyordu restoranda.Kamera ile ağır çekim görüntülendiğinde ,mekanda sadece yemek yenmediğini ,her masada ayrı bir hikayenin yaşandığını görebilirdi insan.Dünyanın en kozmopolitik kentlerinden birine yine dünyanın neredeyse her noktasından çıkıp gelmiş bir kitle biraradaydı.Bu yüzden belki de kimse kimseye yargılar gibi bakmıyordu ve belki de yine bu yüzden kendinizi daha özgür hissedip ,güven problemi yaşamıyordunuz.Ağır ağır akan görüntüde duyulan sesler ise yumuşak ve beklenmedik düzeyde birbiriyle uyumluydu.İlk defa biraraya gelip çalmaya başlayan caz sanatçılarını anımsatıyordu adeta.Eğer bir renk vermek gerekirse bu gece Amsterdam , mum ışığından yükselip ay ışığına karışan safran rengine benziyordu.

Özgür ,beklenmedik misafiri ile sohbeti koyulaştırmış ,keyifle yemeğini yerken ,Martin de Özgür ile konuşmaktan hoşlanmış görünüyordu ki yapısı itibariyle zor bir kişiliğe sahip olmaması karşısındaki kişiye ilk temasta yansıyor ve ortamın rahatlamasını sağlıyordu.İçkilerini bitirip yeni içki siparişi verecekleri sırada mekana geldiğinden beri duru güzelliği ve fiziği ile dikkatini çeken garson kız ne içmek istediklerini sormuştu.(3. aşama geçilirken ,turistik bir şehirde ,rastgele içeriye girdiği bu restorandaki hizmete şaşırıyor ancak 4. aşama için artık şüphe duymuyordu)

–          Peki Martin ne iş yapıyorsun Amsterdam ’da ?

–          Ben mimarım.Restorasyon işleri ile ilgileniyorum.Ülkemizi gezmeye başladığında tarihi binaların fazlalığını kısa sürede senden farkedersin.Bu nedenle bir projeden diğerine koşuyorum açıkçası.Şu aralar bir kalenin restorasyonu üzerinde çalışıyorum.

–          İlginç.Nasıl bir kale bu?Yani zamanında herhangi bir savaş yaşanmış mı orada?Tarih oldum olası amatör düzeyde de olsa ilgimi çekmiştir.Buarada haklısın ,havaalanından otele giderken baktığım her noktada tarihi yapılar görmek mümkündü.

–          Sizin ülkenizde özellikle Ege ve Güney boyunca tarihi mekanlara rastlamak neredeyse sıradan bir olay ;ama kabul edersin ki genelde hepsi Eski Yunan ‘dan ya da diğer tarihi dönemlerden kalma.Sanki o dönemler ve şu an arasında kopmuş bir zaman boyutu var.Yakın tarihinize ait korunan yapıların sayısı oldukça az.Var olanlarında İstanbul ‘da yaşarken nasıl birer birer yakıldığını ,yerine soysuz ,ruhsuz binalar dikildiğinin bizzat şahidi oldum.Siz tarihinizi yakarken asıl kendi ve tabiki dünya tarihini yok ediyorsunuz Özgür.Bu çok acı verici bir durum.Üzerinde çalıştığım projeye gelince ,zannettiğin gibi bir kale değil orası ,bir aileye ait şato.Aile ,tabi tahmin edebileceğin gibi çok zengin ve bu kaleyi tarih boyunca sadece eylül ayında arkadaşlarını ağırlamak ,partiler vermek ,yaşadıkları Fransa ‘nın sıcak havasından kaçıp gelmek için kullanıyorlardı.

–          Nasıl yani ,sadece eylül ayı boyunca kalmak için kale mi yaptırmışlar?

–          Evet tam  dediğin gibi.Bazen para insana fazla gelir ve ne yapacağını bilemezsin ya da şöyle diyebiliriz ,tarihin belirli dönemlerinde bugünkü gibi moda akımları vardı ve o dönemlerde zengin insanlar arasında kale-şato yaptırmak bir modaydı anlayacağın.Günümüzde insanlar haritalarda kücük noktalar halinde görünse bile gerçekten büyük olan adalar satın almaktalar.Buna benzer bir durum onlarında yaptığı.

–          Gerçekten ilginç geldi bana anlattıkların ;ancak üzerinde biraz daha düşününce mantıklı gelen bir tarafı da var açıkcası.

–          İlgini bu kadar çektiyse ve müsait olduğun bir zaman seni oraya götürebilirim istersen.Ben hafta içi işler yoğun olduğu için zaten orada kalıyorum.Beni ziyarete gelebilirsin mesela.İnsanı etkileyen farklı  bir ortam var orada.İç içe geçmiş ve farklı anlamlar taşıyan odalar ,tablolar  ,fotoğraflar ve diğer ek binalarıyla sanki sınırlarının ötesinde başka bir çağ yaşanmıyormuş hissine kapılıyorsun.

–          Tabi neden olmasın.Seni de rahatsız etmeyecekse gelip daha yakından görmeyi isterim kaleyi.

Sözcükler ağzından çıkarken karşısında sanki henüz tanışalı bir saat geçmiş biri değilde yıllardır tanıdığı bir kişi oturuyordu.Yapılan teklif ve verilen cevap her ikisi tarafından da oldukça doğal karşılanmıştı.Tabiki insan hayatında böyle başlayan dostluklar vardır ; ancak bu tür ilişkilerin sayısının günden güne azaldığını söylemek yanlış olmaz sanırım.Güven kaybı, günümüzde küreselleşmiş ,gidilen her ülkede ,girilen her yeni sokakta orada sizi bekliyor olması artık şaşılmaz bir duruma dönüşmüştü.Direnişçiler ise bazen bilerek bazen de farkında olmayarak varlıklarını hala sürdürüyorlardı. 

–          Sen ne işle meşgulsün Özgür?

Sorulan bu soru onu adeta uykudan uyandırmış ,gerçek hayata geri çağırmıştı.Oysa yemek boyunca sanki Amsterdam ’a tatile gelmiş ve kalacağı süre boyunca tarihi ,turistik mekanlarda gezip ,belki garson kızla tanışıp unutamayacağı bir aşk yaşayacağını düşlemekteydi bilinçaltında.Tatlı uykusundan uyanmak onda panik etkisi yaratmıştı.

–          Aaa..Ben Proje Müdürüyüm.

(Kısa bir sessizlik yaşanmıştı)

–          Yani?Ne tür projeler üzerinde çalışıyorsun?

“ İnşaat işleri üzerine…”diyerek bu konuyu kapatmak istiyordu ;ancak karşısındaki nazik adama saygısızlık yapmamak için birkaç açıklayıcı cümle daha söylemek istedi.

–   Buraya bazı firmalar ile görüşmeye geldim.Aslında bu daha çok bir ön çalışma ,fikir alışverişinde bulunacağım ,yeni gelişlemeleri takip edip İzmir ’deki merkez firmaya rapor vereceğim.

Martin ise Özgür ’ün genel geçer konuşmasını  farkedip canını sıkmamak için konuyu kapatmaya karar vermişti.

–          Güzel , umarım her şey yolunda gider senin için.Buarada bu gece için herhangi bir planın var mı ?

Saatine baktığında zaman 21.30 ’u gösteriyordu.

–          Herhangi  bir planım yok ancak söylediğim gibi daha geleli kısa bir süre geçti ,yol yorgunluğu var ,dinlenmem daha iyi olur diye düşünüyorum.

–          Daha genç bir adamsın sen ,bu kadar çabuk yorulmamalısın.İstersen sana biraz etrafı göstereyim.Kısa bir tur atarız ,başka bir mekanda bir şeyler daha içeriz sonra seni oteline bırakırım.Ne dersin?

–          Tamam , olur.

Hesap ,kısa sürede gelmiş (4.aşama)gülümsemesiyle kendisini etkisi altına almış garson kıza ,etkili olmasını istediği karşı gülümseme ile cevap vermişti.Martin’e masasına sonradan katıldığı için hesabı kendisinin ödeyeceğini  ,bunun bir Türk geleneği olduğunu söylemişti. Aslında bu her ne kadar kısmen doğru olsa da asıl amacı garson kızla kısada olsa diyalog kurmaktı. Normalden biraz fazla bahşiş bırakmış olmasına rağmen garson kızın hesabın geldiği kayık şeklindeki kutuya bakmamasında bulduğu asalet ve ‘ umarım yemeklerimizi beğenmişsinizdir ,tekrardan görüşmek üzre  ’den oluşan sözlerini sonraları tekrar tekrar anımsayacağını biliyordu.O ise düşündüklerini uygulamaya koyamamış  ,sadece teşekkür edebilmişti.Kendini hayal kırıklığına uğrattığını düşünürken ,garson kızın elbisesi üzerindeki isimliği farkedince  içini yeniden zafer kazanmaya  benzer bir duygu kapladı.Adı Inge idi garson kızın. ‘ Inge ’ dedi bilinçaltına  ,tekrardan görüşmek üzere.

Restorandan ayrılıp Amsterdam ’ın geniş caddelerine çıkmışlardı.Yol aldıkça şehrin sokaklarının hep böyle geniş olmadığını görüyor ,daralan ,küçük köprülerden oluşan ,bazen sonsuz kalabalıktan sıyrılıp sonsuz sessizliğe geçtikleri ,ses ile sessizlik arasındaki ince çizgide ,tıpkı cambazın ip üstünde yürümesine benzer bir ruh haliyle  ilerliyorlardı.Arka sokakları oldum olası severdi Özgür.Büyük gövdeli ağaç dallarının sokak lambalarıyla uyumundan oluşan ve yere yansıyan ilginç görüntüleri ,iri ve eski binaların (Martin sürekli açıklamalar yapıyordu ,burası çok eski bir Katolik Okulu…)arka cephesi olması nedeniyle insanların oralarda yaşamayı seçmemeleri ,yalnız bırakılan hayatın bu kesitleri onda huzura benzer bir duygu hissettiriyordu. “ İnsan gerçekle yüzleşmek için arka sokakları seçmeli.Öyle kimsenin uğramadığı ,sokağın sahibinin herhangi bir canlının olmadığı yerlere gitmeli ama..” diye yazmıştı bir e-mailde Seçkin ’e.Hafızasının kimbilir hangi dosyasında yer alan bu cümleler geçtikleri sokakta birden kendilerini dışarı atmıştı.O dönemde bu cümleleri gerçekten öyle düşündüğü için mi yoksa öyle olabileceğini hayal ettiği için mi yazdığını bilmiyordu.Fakat şimdi kelimeler görüntüye eşlik ederken , yüzleşme zamanı geldiğinde artık nereye gelmesi gerektiğini biliyordu.Sokağa bir kez daha baktı.Güçlü hafızasında mekanı nasıl bulacağını şifreleyip ,açtığı yeni dosyaya usulca yerleştirdi.

Amsterdam ’ın herkes tarafından bilinen meşhur coffie-shoplarının sıra boyu bulunduğu sokaklara geldiklerinde kalabalıklar da kümeler halinde belirmeye başlamıştı.Nedense Martin’in kendisini buraya getireceğini  beklemiyordu.Daha çok sakin ve şık bir mekanda şarap içeceklerini hayal etmişti kısa zaman aralığında.Onun giyimindeki resmiyet  , kelimeleri seçişindeki özen ve aldığı yüksek eğitim zihninde böyle bir çağrışım yapmaktaydı ve resimler birbiriyle örtüşmüyordu.Belki böyle mekanlardan hoşlanmayan ,hatta nefret  eden birisi olabilirdim diye düşündü fakat Martin ’inin kendisinden emin bir tavırla onu bu mekanların içine doğru götürmesinde karşı koyulmaz bir yan vardı ve o da bu akıntıya kapıldı.

Vitrinlerde sergilenen elbiseler yerlerini bu kez canlı bedenlere bırakmış ,hayatlarında yeni deneyimler ya da anlatılası hikayeler arayan adamlarda birbir bu  vitrinlere yaklaşmıştı.En azından Martin ’in burada durmayacağını doğru tahmin etti ;ancak adımlarını atarken gözleriyle şahit olduğu bedenleri incelerken vücut ısısındaki  artış hissedilir boyutta idi.O kendisini bu mekanların içine rahatça çekerken ,kendisi istemesine rağmen biraz burada duralım ,hayvani içgüdülerim bedenimi vitrinlere hatta arkasına doğru çekiyor diyemedi.Hatta belki Martin farkeder diye de uzun boyunun avantajıyla başını çevirmeden gözleriyle baktı etrafa.Martin ise oldukça sakin ve sanki etrafında olan biten sıradışılığın dışına çıkmış bir ruh haliyle yürümeye devam ediyordu.

Birbirinden farklı kadın bedenleri yavaş yavaş arkalarında kalıyordu.Martin gidecekleri yerin biraz ileride olduğunu belirtirken ,Özgür şık bir mekana gitmemiş olmaları nedeniyle keyiflenmişti.Yaptığı hareketlerin başkaları tarafından denek olarak inceleniyormuş gibi dikkatle izlendiği ortamlardan  sıkılıyordu.Gerçi çok da sık böyle ortamlarda yer aldığı söylenemezdi ama iş için en azından böyle mekanlara  girip çıkması gerekiyordu.“Geldik ”dedi Martin.Özgür ise düşüncelere dalmış olduğu ve karanlıkta çok net seçemediği için bir an Martin ’in durduğunu farkedemedi.Başını kaldırıp mavi neon ışıklarıyla parlayıp sönen mekanın ismine baktı : “ Smryna ” Şaka mıydı bu?Yoksa Martin bu ismin Yunancada İzmir olduğunu bilmiyor muydu?Buna da pek ihtimal vermedi ;ancak ilk açıklama gelene kadar bir süre bekleyip mekan ismiyle ilgili bir şey söylememeye karar verdi.Dar ve ince sarı ışığın yandığı merdivenlerden yukarıya doğru tırmanırken  insan-müzik karışımı sesleri duymaya başlamışlardı.

Girişe geldiklerinde kapının sağ yanında vestiyere benzeyen küçük bir mekan ve eski tahta  sandalyede oturup sigarasını gözleri kapalı olarak içen siyahi bir adam vardı.Yaz mevsimi olduğu için  askılar boştu.Martin ,uyuduğunu düşündüğü adama selam verip içeri yönelirken Özgür acaba adamın gözleri açılacak mı ya da cevap verecek mi (cevap yoktu) diye bir an durakladıktan sonra Martin ’in ardından bara girdi.Gözlerinin karanlığa alışması için  bir kaç saniye gerekti sonra her şey daha belirginleşiyordu.Mekan Alsancak ’ta gittiği bir çok kafe-barda  kullanılan tahta masalarla dekore edilmişti.Baraka Bar ’a benziyordu biraz ancak burasının isminin neden Smryna olduğuna ilişkin cevaplar aramaya başladı barın içinde.O etrafına bakınırken Martin barmen ile sohbet ediyordu.Kendisini çağırdığında masaların üzerindeki üzüm-incir resimlerinin iç içe geçtiği örtüleri farketti ve Smryna isminin en azından onun bilmediği başka bir anlama gemediğinden bir kez daha emin oldu. ‘ Seni arkadaşım Nico ile tanıştırmak istiyorum ’ dedi Martin.Uzun burunlu(Karadeniz ölçeğinde)beyaz suratlı ve sadece sakalı olan(bıyıklarını ayrıca kesiyor olmalıydı)barmen gülümseyerek selam vermişti.Martin “ İkinizin ortak bir tarafı var sanırım.İkinizin babası da Yunan ve İzmirli ”dedi.Nico ile gözgöze geldiğinde biraz konuşunca ve belleklerini anlatılan hikayelerle zorlayarak ortak bir geçmişte buluşacaklarına emindi.“ Öyle mi çok memnun oldum,gerçekten enteresan ”diyebildi. “ Bir başka zaman bu konuda sizinle konuşmayı çok isterim ancak gördüğünüz gibi şu an yoğunum ve ben de tanıştığımıza memnun oldum ”diye yanıtladı barmen. “ Başka bir zaman neden olmasın ” dedi Özgür ve Martin ile beraber o an farkettiği başka merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başladı.

Tahta masalardan birine yerleştiklerinde barda çalan müzik birdenbire Rock parçalardan Yunanca şarkılara dönmüştü.Bunun bir tesadüf mü yoksa hoşluk yapmak isteyen barmenin fikri mi olduğuna   karar veremedi.Henüz ne içmek istediğini bile düşünmemişken masaya bir uzo şişesi ,yeşil zeytin ,kavun ,Hollanda peyniri ve fıstık tabağı gelince her şeyin onun tarafından ayarlandığını anlamıştı. “ Biliyorum sen şimdi Rakı olsa daha iyi olurdu diyebilirsin ama ne de olsa Uzo da aynı kapıya çıkıyor.Sen beni ağırladın ben de burda belki biraz seni evinde hissettirebilirim.Gerçi geleli henüz bir gün bile geçmemiş ama belki bu ortamı özlemişsindir diye düşündüm ” dedi Martin.Gözlerinin içi gülüyordu ,restoranda da gayet rahattı ama sanki buraya gelince vücut kimyası değişmişti.İnsanların kendilerini rahat hissettikleri mekanlar vardır , orada daha rahat konuşurlar ,kendilerini daha iyi ifade ederler.Eğer sevgilinize  ilan-ı aşk edecekseniz  ne romantik bir mekan bulmaya çalışın  ne de klasik yöntemleri izleyin ,size pozitif enerji veren mekanları seçin diye okumuştu bir kitapta.Sanırım bu konuda yazar haklıydı.

–          Buraya sık gelir misin?

–          Nico benim eski dostumdur.Üniversitede aynı sınıftaydık ancak okulun son yılı birden mimar olmaktan vazgeçti ve halasının yanına Rodos ’a gitti.O dönemler onu çok özlediğimi itiraf etmeliyim.Hatta bir keresinde dayanamayıp temmuz tatilinde aileme bile haber vermeden onu görmeye Rodos ’a gitmiştim.Orada taverna işletmeye başlamıştı.Amcasından kalma bir yerdi sanırım.Sürekli aklını çelmeye çalıştım Amsterdam ’a dönmesi konusunda ve sonunda da başarılı oldum.Bu mekanı ona bulan benim ve geldiğinden beri de burayı işletiyor ,ben de arkadaşımı sık sık görme fırsatı buluyorum.

–          Peki neden barmen olarak çalışıyor burada?

–          Nico çok çalışkan ve titiz biridir.Geçen hafta barda çalışan kişi müşteri ile tartışınca Nico da onu işten çıkardı.O kişiyi işe alırken yeteri kadar iyi değerlendirme yapmadığını düşündüğü için de en az iki hafta olmak üzere kendini cezalandırdı ya da onun tabiriyle yeni adayın nelere hazırlıklı olması gerektiğini anlamak için barda çalışmaya karar verdi.

–          Film yıldızlarının rollerine hazırlanırken oynayacakları karakterler hakkında araştırma yapmalarına benzeyen bir durum bu ama hoşuma gitti bu fikir.

–          Vaktin olduğunda bence Nico ile sohbet etmelisin ortak bir çok yanınız olduğunu düşünüyorum ben.Ayrıca sohbeti de bol biridir ,ne de olsa adam bar işletmecisi.

–          Tabi neden olmasın.Hiç duymadığımız hikayeler dinlemek hiçte fena olmaz hani.

Bardaki insanlara baktığında  Nico ’nun tavernasını özlediğini düşündü Özgür ;çünkü artık burası başka bir yer haline dönüşmüştü.Kültürel öğeleri dekor anlamında muhafaza etmeye çalışsa da müşterilerin taverna kültüründen habersiz oldukları gayet açıktı.Hatta kafayı bulmuş bir çok insanın nerde olduklarının farkında dahi olmadıklarına emindi.Her şeye rağmen halen şık bir mekanda olmadıkları için keyfi yerindeydi.Martin ’in Uzoyu bardaklara dolduruşu ,yutmadan önce ağzında ezmesi dikkatini çekmişti.

–          Peki  sen onu Amsterdam ’a geri getirmeyi başardın ama iki yıl kadar İstanbul ’da yaşadığını da söyledin.Bu hangi döneme denk geliyor?

–          Aslında iki süreçte beraber işledi diyebiliriz.Ben ilk Rodos ’a gittiğimde dönerken onun benimle hemen geleceğini düşünmüştüm.Hatta dönüş için uçak biletini bile ayırtmıştım  ama olmadı.Nico orda bir hayat kurmuştu kendisine ,benimle gelmek istemedi.Bir tartışma yaşadık ve benim İstanbul ’da kaldığım süre boyunca da konuşmadık açıkcası.

–          Anlıyorum.Neyse her şey düzelmiş ve eski dostlar yeniden biraraya gelmiş nihayetinde.

–          Evet.Aman nazar değmesin tahtaya vuralım ve hadi içelim

Martin ’in keyfi iyice yerine gelmişti.Bunda hafif çakırkeyif olmasının etkisi de vardı tabiki ama görüntü olarak tam bir kuzeyli olmasına rağmen tipik Akdeniz insanı hareketleri ile şaşkınlık yaratıyordu.Kısa süre sonra yunanca şarkılar yerini yeniden rock parçalarına bırakmış ,onlar da  uzonun dibini göresiye kadar içmişlerdi.Etrafındaki insanlara baktığında Finlandiya yapımı bir filmde  izlediği sahnelerden biri geldi gözlerinin önüne Özgür ’ün : Yalnızlık diz boyu olmuş ,insanlar kendilerinden kaçmak için şehrin en karanlık ve kenarda kalmış barlarında sanki sözleşmiş gibi toplanıyorlardı.Tüm gece içmelerine rağmen birbirlerine baktıklarına içlerindeki çirkin çocuk yalnızlığı bir türlü saklayamıyorlardı.

–          Bu akşam gerçekten çok güzel zaman geçirdim Martin ama daha fazla içmeden otele dönsem iyi olacak ,yatmadan önce aramam gereken kişiler var ve de ayrılmaz bir parçam olan bilgisayarıma bakıp gelen e-mailleri cevaplamam gerekiyor.İstersen sen keyfini hiç bozma ben gideceğim yeri bulmakta sıkıntı çekeceğimi sanmıyorum.

–          Hayır Özgür seni ben bırakırım.Ben de çok keyifli bir akşam geçirdim sayende ve daha fazla içmeden durmak da yaşadığımız keyife keyif katar düşüncesindeyim.İstersen kalkalım.

Merdivenleri tekrardan tırmanırken alkolün etkisi  adımlarını yukarıya doğru attıkça onları aşağıya doğru itiyordu.Bir ara Özgür yalpalayınca Martin ona sözcüklerle takıldı.Güldüler.Nico müşterilerden biri ile barda sohbet halindeydi.Onların gittiklerini görünce yine iş ciddiyetini bozmamak için kısa cümlelerle veda etmişti.Dışarıya çıktıklarında ilerleyen saatin etkisi ile hava biraz daha soğumuştu.Vestiyerdeki boş askılar geldi birden gözlerinin önüne Özgür ’ün.Ya siyahi adam?Bardan çıkarlarken farketmemişti onun varlığını ,belki de evine gitmiştir diye düşündü.Yolda ilerlerken vücudunun sıcaklık değişimine hemen ayak uyduramaması nedeniyle titremeye başladı.Martin otoparka geldiklerinde kendisini kapıda  beklemesini söyledi ve kısa bir süre sonra lacivert bir Volvo ile dışarıya çıktı.

–          Hangi otelde kalıyorsun?

–          Otel Amstel Nerede olduğunu biliyor musun?

–          Biliyorum ,buraya çok uzak değil ,eski bir oteldir orası.Sen mi ayarladın yoksa arkadaşlarından biri mi tavsiye etti ?

–          Esra isminde bir arkadaşım var.O geçen yıl tatile gelmişti Amsterdam ’a ve benim de buraya gelmem kesinleşince ona sordum kalacak yer tavsiyesi var mı diye.Hiç düşünmeden bu oteli önerdi bana.Gerek konumuna baktığımda gerekse mimari yapısı gayet hoşuma gitti.

–          Arkadaşın zevk sahibi biriymiş.Yoksa o da mimar mı?

(Martin ’in  kahkahaları duyulmaya başlamıştı artık)

–          Hayır değil ,o Sosyoloji Uzmanı olarak çalışıyor ama zevk sahibi olduğu kesin.Fikirlerine çok değer verdiğim biridir ayrıca.

–          Böyle dostların olduğunu bilmek güzel ,sevindim senin adına.

–          Peki senin beraber olduğun kişi Martin ,pek söz etmedik ondan.O ne iş yapıyor İstanbul ’da?Özlemiyor musun onu bu kadar mesafede?

–          Özlemez olur muyum Özgür tabiki çok özlüyorum ama hayat sadece iki sevgiliden ve aşktan ibaret değil bunu da gözardı edemezsin.Biz ilişkimizin en güzel kısmını paylaşmaya çalışıyoruz.Hani yemek sonrası yenen tatlı misali.

–          Anlıyorum ama yine de zor olsa gerek.Ben senin durumunda olsam ne yapardım inan bilmiyorum ama yine de siz bir ritm yakaladıysanız sorun yoktur tabiki

–          Haklısın ritm yakalamak ilişkide çok önemli.Buarada bugün onunla neredeyse hiç konuşmadım,kim bilir beni kaç defa aramıştır ancak her zamanki gibi telefonumu yanıma almayı unuttum.

–          Arada o kadar mesafe var ve senin yaptığına bak Martin.

–          Haklısın

Maatsenein caddesine geldiklerinde otel binası görünmüştü.Trafik ışıklarında beklerken garson kız Inge şimdiden düşüncelerini ziyaret etmeye başlamıştı Özgür’ün.Martin,Volvo ’nun camını açar açmaz içeriye  soğuk hava doldu.Arabayı Otelin önünde durdurduğunda  ise tekrardan buluşabilmeleri için birbirlerine  telefon numaralarını verdiler.

–          Bu arada Martin aklıma geldi ama sormayı unuttum.Beraber olduğun kişinin adı ne?

–          Adı mı?

–          Evet

–          Adı Cemali  sevgilimin ve inan en az senin kadar uzun boylu ve yakışıklı.Ancak birazdan arayıp gönlünü almam gerekecek

(Martin yine yeniden gülümsüyordu)

Cemaliye selamlar o zaman.İyi geceler

–          Sana da

Lacivert Volvo köşeyi döndüğünde, Özgür  otel merdivenlerini hızla tırmanarak odasına doğru yollandı.Saat 23.30 u gösteriyordu.

Dergiler, Öykü, sayı_14 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

3 yorum yapılmış, “İzmir-Amsterdam”

  1. 01

    İnsan dört gözle devamını bekliyor :)

    handan kalsın, 16 Haz 2009 10:12 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git
  2. 02

    Akıcı bir dille yazıldığı için bir solukta okudum. İnsan bir an önce devamını okumak istiyor. Bekliyoruz.

    Tarık İnce, 17 Haz 2009 19:50 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git
  3. 03

    Tadı damağımda kaldı.Dumanı üstünde bir Türk kahvesi tadında.Beni etkiledi.Gelecek sayıyı dört gözle bekliyorum.

    Ayşen Rengarenk, 17 Haz 2009 19:53 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama