Çizilmedik karizma

15 Haz 2009

Abdullah Konuksever

Çetin, köşedeki kahvehaneye girdi. Garson Mehmet:
-Kaptan, bu gün erkencisin? Vay, hem çok şıksın, yoksa lüks vasıta mı kullanacaksın?
Çetin kimseyle muhatap olmak istemiyordu.
-Muavin, bana büyük bardakta demlisinden bir çay ver!
Kahvehane boştu ama yine de kimsenin oturmak istemediği karanlık köşedeki masaya oturdu. Mehmet çayı verip:
-Kaptan, karanlık köşeye oturduğuna göre yine bir sıkıntın var. Yapacağımız bir şey varsa çekinmeden söyle.
-Beni yalnız bırak, yeter!

Çetin’in eşi Tülay iki saat sonra işe gidecekti. Tülay gittikten sonra eve gidip yatacaktı. Sabah sabah Tülay’ın soru yağmuruna tutulmak istemiyordu. Sonra yine “sen adam olamazsın!” diye başını ütüleyecekti. Aslında haksız da değildi. Otuz yaşını geçmiş ve iki çocuk babası olmuştu ama halen küçük bir kesere bile sap olamamıştı. Tülay, iyi bir kuaför olduğundan tek başına evi geçindirecek kadar para kazanabiliyordu. Yoksa halleri haraptı.

İmtihanı yine kaybetmişti, başka şansı da kalmamıştı. Halbuki o kadar da çok çalışmıştı. Faydası olur diye kravat takıp takım elbise bile giymişti. Birinci imtihanda: “ Motordan anlamıyorsun !” demişlerdi.
-Bu sefer de başka bir bahane bulup vermediler! diye söylendi. Bu sabah ki imtihanın sonunda ise: “Sosyal ilişkilerin zayıf! dediler.

Halbuki Çetin’in ne hayalleri vardı, resmi elbiseleri giyip güneş gözlüğünü de takıp basacaktı havasını. Bayanlara olabildiğince nazik ve kibar davranacaktı. Hatta, hoşuna gidenlere, jest yapıp biletlerine bakmayacaktı. Gözünün tutmadığı adamların biletlerini uçak bileti gibi inceleyecekti. Hele otobüste gürültü çıkaran serserileri dışarı atacaktı. Kaptan Çetin’in otobüsü dingonun ahırı gibi olacak değildi ya!
Çocukluk arkadaşı Veli’de bir kaç aydır şofördü. Gerçi adam havalanmıyordu ama pısırık, saf ve enayi Veli bile imtihanı kazanmıştı. Bir zamanların cin Çetin’i ise imtihanı kaybetmişti. Çetin, bu kaybı bir türlü hazmedemiyordu. İlk imtihana girmeden önce o kadar büyük konuşmuştu ki, imtihanı kaybettiği duyulunca madara olmuştu. Herkes kendisine Kaptan diye takılmaya başlamıştı. Son imtihanı da kaybettiği duyulursa, belki adı hep Kaptan kalacaktı. Gerçi kaptanlık, kasaplıktan daha iyiydi ama millet ona iltifat olsun diye kaptan demiyordu. Sırf başarısızlığını yüzüne vurabilmek için Kaptan diyorlardı. Geçen yıllarda kasaplık yapmaya kalkışmıştı ve çoğu batırdığı iş gibi kasaplığı da ağzına yüzüne bulaştırmıştı. Şimdiye kadar çoğu iflasın suçunu ortağına yükleyip işin içinden sıyrılmıştı ama şoförlük imtihanını kaybetmesini birilerinin üzerine atması imkânsızdı. Hele Veli’nin bile kazanabildiği bir imtihanı kaybetmesinden sonra
adamakıllı rezil olacaktı.

-Kaptaaan, çayın soğuduuu!
Çetin irkildi ve kendisini toparladıktan sonra çıkıştı:
-Muavin, karışma elalemin çayına kahvesine!
Saatine baktı, daha 15 dakika bile geçmemiş. İki saati nasıl geçireceğini düşündü. Dışarı çıkmak istedi ama hava çok bulanıktı, her an yağmur yağabilirdi. Eve zaten gitmek istemiyordu. Kahvehanede oyun arkadaşları da henüz gelmemişti. Herkesin işi gücü vardı, kendi gibi avare değildi ya…
Hemen dibindeki masaya yaşlı birinin oturmuş olduğunu fark etti. Yaşlı adam da kendi gibi dertliydi galiba. Dalgın dalgın oturuyordu. Çetin, ihtiyarı daha önce hiç görmemişti ama kanı kaynadı. Dayısı Hamza’ya benzettiği için ihtiyara içi ısınmıştı. Dayısı çok hoş bir adamdı; burada olsaydı muhabbet eder ne kadar derdi varsa unuturdu. Hamza üç yıl önce vefat etmişti.
Çetin dayanamayıp yaşlıçadama selam verdi ama ihtiyar duymadı. Kalkıp yanına oturdu ve tekrar selam verdi. Selamlaşma ve tanışma faslından sonra muhabbet koyulaştı. Selim bey başka bir şehirden oğlunun evine gelmişti ama, evde kimseyi bulamayınca burada bekliyordu. Selim bey ne kadar oğlu Deniz’i tarif etmişse de Çetin bir türlü çıkaramadı.
-Evladım tabii ki çıkaramazsın Deniz’i. Beyefendi, adam gibi bir iş yapmıyor ki, konu komşusu kendisini tanısın? dedi Selim bey.
-Selim amca, oğlun ne iş yapar ?
-Ah evlat ah! Ne sen sor ne de ben anlatayım!
Çetin ısrar etti, nasıl olsa ihtiyar sayesinde vakit su gibi geçiyordu.
-Oğlum iyi tahsil yapsın diye çok uğraştım, bir dediğini iki etmedim. İstedim ki, memur olsun temiz iş yapsın. Kendisi, eşi ve çocukları rahat etsinler, gül gibi geçinsinler. Benim istememle bir şey olmuyormuş meğer. Okumaya okudu ama ne girdiği işte sebat etti ne de evlendi. Adam gibi sekiz saat çalışmak çok ağır geldi. Beyefendi hür olmak istiyormuş, kendi kararını kendi vermek istiyormuş, kendi işinde çalışmak istiyormuş, her yerleri gezip görmek istiyormuş, bol bol eğlenmek istiyormuş… Neler istermiş benim hergele neler!

Çetin, anlatılanlardan pek bir şey anlamadı.
-Selim amca, kusura bakma ama oğlunun ne iş yaptığını halen anlayamadım?
-Evladım aslında ben de pek anlayamadım, bilsem söylemez miyim. Dilim bile dönmüyor, manacırlık mi öğle bir şey yapıyormuş. Yaptığı işi şişiriyor ama benim anladığım bir şarkıcının fedailiği gibi bir şey bu manacırlık denen iş. Nalan adında bir sanatçı arkadaşı varmış, onu gazinoya bırakıp programı bitince gazinodan alıyormuş. Para işlerine bakıyormuş, ara sıra konserlere gidiyorlarmış. Benim aklım almadı bu işi, bunca sene okuduktan sonra sanatçının biri seni çanta gibi yanında taşısın!

-Selim amca, şimdi anladım. Senin oğlan menajerlik yapıyor ! Amca, bu menajerlik iyi iş, parası da zevki de bol. Vallahi, bravo senin oğluna. Yapabilsem bende menajerlik yapardım ama önce hiç aklıma gelmemişti.
Selim bey, iyice sinirlendi.
-Yahu mis gibi işler dururken ne diye el alemin fedailiğini yapacaksınız be! İyi bir müdür, iş saatinden sonra eğlenemez mi yani? Hafta sonları veya yaz tatillerinde istediği gibi gezemez mi? Her gün efendice çalışmak ağır geldiğinden bin bir türlü bahaneler uyduruyorsunuz!
Derin bir nefes aldıktan sonra sakin sakin konuşmaya devam etti.
-Evladım, hızlı yaşayan bir yerlere toslar, testi gibi kırılır. Hem, gazinolardan, gece kulüplerinden veya başka mikrop yerlerden kimseye hayır gelmez. Bir gün anlarsınız ama iş işten geçinde pişmanlık fayda vermez… Bak, ben evladımı aylardır göremiyorum. Adamın ayağına kadar geldim ama evinde bile bulamıyorum. Siz buna hayat mı diyorsunuz!?

Selim beyin duygulandığı her halinden belli oluyordu, saatine baktıktan sonra:
-Evlat, kusura kalma doluydum sana boşaldım, hakkını helal et! dedikten sonra kahvehaneden çıkıp gitti. Konuşulanlara kulak misafiri olan Garson Mehmet:
-Kaptan bıyık altından gülüyorsun ama, amca doğru söylüyor.

Selim bey gittikten sonra Çetin kendini menajerlik hayalinin içinde buldu. Aslında daha önce niye akıl edemediğine hayıflandı. “Bende boy, pos, güç, kuvvet, yakışıklık ve bir de çizilmedik karizma var. Menajerlik için ne lazımsa fazlasıyla var” diye düşündü ve Nalan’larla geçireceği hoş vaktin hayaline daldı. Menajerlikte, zirveyi yakalamış tam köşeyi dönüyordu ki Veli içeri girdi. “Adamı bu saatte davet etsen gelmezdi, ne işi var şimdi burada ?” diye söylendi. Veli içeri girdikten sonra Çetin’in yanına geldi.
-Merhaba, Kaptanım! İmtihan ne oldu, kazandın mı ?
-Yahu Veli, sen otobüsten başka bir şey bilmez misin be oğlum! Son anda vaz geçtim şoförlükten. Dün akşam bir arkadaş anlattı; otobüs şoförlerinin çoğunun stresten ve bütün gün oturduklarından beli ağrıyormuş. Keriz miyim ben yahu, sabahın köründe kalkıp otobüs kullanacak. Belin ağrıyacak, boynun tutulacak da ne olacak ?

Veli duyduklarına inanamadı.
-Ahbap, kaptan olacağım diye can atmıyor muydun? Yoksa… Sen imtihanı mı kaybettin yine?
-Veli, şu salaklığına bayılıyorum valla. İmtihanı kaybetmek ve ben ha!? Güldürme oğlum adamı! Bırak sen şimdi şu imtihanı falan, beni dinle. Şu üstüme başıma baksana bir sen? Takım elbiseyi rüyamda gördüğümüzden giymedik herhalde. Menajerim ben menajeeer! Şarkıcı Nalan’ın menajerliğini yapıyorum ağabeycim. Krallar gibi yaşayacağım, gezip eğleneceğim, hem de bol para var bu işte. Gel beraber çalışalım diyeceğim ama yenge sana izin vermez ki!

Çetin vaziyeti yine idare etmişti: “Boşuna cin Çetin demediler ya bana” diye düşündü. Keyifle hafifçe gerildi ve Veli’yi yine kandırmış olmanın verdiği zevki kahvehanedekilere göstermek için sırıtarak çevresine bakındı. Daha fazla açık vermeden kaybolmanın zamanının geldiğini fark etti. Kahvehanedekiler menajerliği biraz deşelemeye kalkışsalar, kesin yalan ortaya çıkacaktı.
– Haydi arkadaşlar bana müsaade, yapacak işlerim var. Nalan’a konser ayarlamam lazım. Vaktim kıymetli, kahvehanelerde saatlerce oyalanacak kadar çok vaktim yok artık!
Veli ile Garson bir birlerine bakıp gülüştüler. Veli:
-Bizim Çetin kaptanlıktan menajerliğe terfi olmuş ta haberimiz yokmuş! deyip kahkaha attı.

Çetin, dışarı çıktı yavaş yavaş eve doğru yürüyordu hem kendi kendine söyleniyordu: “Karizma çizilmesin diye başına gelmedik kalmadı. Bak yine bir yalana bulaştın. Çık bu işin içinden çıkabilirsen! Yarın bir gün sormazlar mı adama Nalan’dan ne haber diye?” Menajerlik işini ne kadar arkadaşı varsa hepsi duyacaktı. Nalan’ı bir de biz dinleyelim diye kesin tuttururlardı. “Nasıl sıyrılacaksın o zaman bu yalandan? Ben en iyisi bir türkücü, şarkıcı gibi bir şeyler bulup menajerliğini yapmalıyım, yoksa bu yalanın sonu çok kötü olacak…”

Dergiler, Öykü, sayı_14 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

1 Yorum yapılmış, “Çizilmedik karizma”

  1. 01

    İçimizden birinin içtenlikle kağıda dökülmüş hali gibi yalın tebrikler :)

    handan kalsın, 16 Haz 2009 09:39 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama