Tepe Dünyaya Taklak

01 Nis 2009

Sadık Yemni

tepetaklakMert Kesir onu ilk kez bir mağaza vitrininin yansısında gördü ve hayatı tepetaklak oldu.
Camekâna konmuş en yeni cep telefonlarına bakıyordu. Kaldırım kalabalıktı. Gelip geçenler nedeniyle cama iyice yaklaşmıştı. Bu nedenle görmesi biraz gecikmişti. Aklı ve hevesinin bütçesi için çok tuzlu olan telefonlardan yansıdaki şeye dönmesi saniyeler aldı. Sağ eli yıldırım hızıyla kısa saçlarını yaladı geçti. Sanki başında duran zehirli bir böceği fırlatıp atmak ister gibiydi. Başında duran şey diğer bir baştı. Yüzü kendisininkiyle tıpatıp aynıydı. Beden ve kıyafet olarak da benzeriydi. Saçı saçına değecek şekilde ters olarak kafasının üzerinde dimdik durmaktaydı.
Saçlarını yalayarak geçen karete darbesi gibi hızlı el haraketleri yapması gelip geçenlerin dikkatini çekmişti, ama Mert’in panik ve şaşkınlıktan buna aldıracak hali yoktu. Başının tepesini iten bir ağırlık algılayamıyordu.  Eliyle o şeye dokunamıyordu, ama ters duran ikizini görmeye devam ediyordu.
Mert delirdim, beynimde tümör var, belki de ölmek üzereyim cinsinden düşüncelerle telefoncunun yanındaki lahmacuncuya yöneldi. İçerisi kalabalıktı. Yanlarında dört yaşında, uzun bukleli sarışın, yaramaz bakışlı bir kız çocuğu olan genç bir çift dışarı çıkmaktaydılar. Mert onların gitmesini bekledi ve vitrindeki aksine baktı. Oradaydı Allah belasını versin. Boyunu tam göremiyordu, ama yüzü, kıyafeti, vücut tipi falan tıpatıp kendisiydi.
Mert Kadıköy’ün en kalabalık caddesi boyunca yürüdü. On beş yirmi camekânda kendine bakmış durmuştu. O şey, ikizi tepesindeydi. Ağırlığını hissetmiyordu, ama her saniye tepesinde dikilmiş durmaktaydı. İlk panik hali yerini ağdalı bir şaşkalozluğa, bir çeşit yılgınlığa bırakmıştı. Garip hareketler yapmazsa kimse ona bakmıyordu. Kafasında ters duran ikizini görmüyorlardı.
Kendi kendine yarım yamalak bildiği birkaç duayı okuyarak, tanrıya hayırsız kulunu şimdi hemen şuracıkta daha fazla delirtmemesi için yalvararak ve ara sıra saçlarını yoklayarak minübüs durağına doğru yürüdü.
Duraktakilerden hiçbiri ona özel bir merak bakışı yapıştırmadı. Memur emeklisi tipli şişmanca kadın, saçlarını hoş bir kırmızı renge boyamış uzun boylu kız, durmadan filmlerden bahseden yaşıtı iki delikanlı, o durağa gelirken ne irkildiler, ne de sinsi bir şekilde düşüncelerini saklar tavır aldılar.
Mert bir yetmiş dört boyunda, sıradan giyimli, yüzü başarı ışımayan bir gençti. Yirmi beş yaşına basalı dört gün olmuştu. Gecikmiş yaşgünü hediyesi kafasına yapışmış bu yaratıktı. Moralini iyice çökertmek için kendi kılığına bürünmüştü. Minibüsten Suadiye’de indi. Tepesindeki belayı vitrinlerde bularak, beton duvarlarda kaybederek yürüdü. Uzaktan bir tanıdıkla selamlaştı. Liseden arkadaşıydı. Elinde gitar aşırı havalı görünmek için biraz fazla çabalamış hissi veren hoş bir kızla beraberdi. Kızın kumral uzun saçları içini çekmesine neden olmuştu. Kendisinin kız arkadaşı yoktu şu sıralar. Gitarı, yakışıklı bir yüzü ya da arabası olmadığı için belki de. Bir şeye dikkat etmişti. Mevcut kız arkadaşları yeni yıl, 3 ocak doğumluydu, yaklaşırken ilişkilerini bitiriyorlardı. Son üç ilişkisi böyleydi. Mart nisanda başlama, eylül ekimde final. Kasımda son uzatmalar.
Atlas apartmanının kapıcısı Behim abisi kapıda durmuş etrafı kesmekteydi. Havanın soğuğuna rağmen gri anorağının önü açıktı. Kalın ekose gömleğinin yakasının bittiği yerde göğüs kılları fışkırmıştı. Eğri burnundan çıkanlarla buluşmaya çalışır bir halleri vardı. Kendinde dışa açık bir farklılık varsa Behim’in keskin gözlerinden kaçmazdı.
“Naber Behim abi?”
“İyilik Mert. Erkencisin bugün.”
“Öyle.”
“Asansör bozuk. Tamirci hemen şimdi gelicem demişti. İki saat önce.”
Mert beşinci katın basamaklarını çıkarken sorununun dışarıdan görünmeyen cinsten olduğuna karar verdi. Besim’in yüzünde 25’inde hâlâ üniversitenin ikinci sınıfında olan, haftada iki gün dayısının üçüncü sınıf lokantasında çalışa çalışa nihayet bu mesleğe geçmesi mukadder olan birine yönelmiş bakışlar vardı. Sonunda lokanta çalıştıracaksan niye işletme okuyorum diye böbürleniyorsun demek istiyordu. Pratik bir adamdı. Haticeye değil neticeye bakıyordu. Dayısı daha şimdiden seneye burayı sen işletirsin artık demeye başlamıştı. Bodrum’da bir evi vardı. Oraya yerleşmeye hazırlanıyordu.
Mert’in kalbinde üstünkörü teyelli duran tanınmış bir işletme profesörü olmak, sanat kollarından birinden iyi anlamak, aklıyla alengirli bir işler başarmak gibi idealleri kötürümleştiren gelişmelerdi bunlar.
Evde kimse yoktu. Babası iki yıldır emekliydi. Hafta sonu hariç hergünün on iki ile altı arasını kendi gibi emekli mühendislerin takıldığı lokalde geçiriyordu. Annesi işteydi. Uzak akrabalarının şirketinde muhasebecilik yapıyordu. Emekliliği çoktan gelmişti. Kadın son beş yıldır çalışma hayatımın son yılı diyordu. Mert bunun en az beş yıl daha süreceğinden emindi. Annesi iş hayatını, çalışmayı seviyordu. Evde zaman geçirebilecek bir tip değildi. Ablası da onun gibiydi. Çalışma hayatını neredeyse hiç sekteye uğratmadan iki çocuk yapmıştı. Küçük kızı üç yaşına gelmişti bile. Kreşe gidiyordu ablasıyla birlikte.
Tepetaklak ikizi bütün aynalarda mevcuttu. Kalan ömrüne arka plan olmak üzere kâbus perdesi şeklinde yeni yeni inmekteydi. Belanın kalıcılığının bakır pası tadını hissetmekteydi dilinde. Başkaları için şeffaf olan bir delilik maskesi takmıştı. Kimse yardım için müdahale edemesin diye.
“Kimsin sen lan? Ha! Konuşsana ulan. Benmişim numarası yapma götlek. Konuşsana be…”
Banyo aynasından beline kadarki kısmı gördüğü ikizinin yüzü kıpırtısızdı. Yüz ifadesi donuktu, ama vardı. Söyleyeceği şeyi aklından geçiren birinin ifadesi diyeceği geliyordu. Eliyle kimbilir kaçıncı kez saçlarını yokladı. Aynada hem elini, hem de başına monte edilmiş diğer başı görebilmekteydi. Eli tepetaklak ikizinin başının içinden geçmiyordu. Kendi saçlarına değiyordu sadece. Bunu yaptığında aynı yerde birbirlerine değmeden varkalmaya devam ediyorlardı. Optik bir felaket söz konusuydu yani. Gözyaşları yanaklarını ıslatırken ikizinin kuru yanakları tek bir his kıpırtısı vermedi.
Hıçkırıkları donmuştu adeta. Başını ayna karşısında belli bir konumda tuttuğunda ilk kez ikizinin ayaklarını görmüştü. Ayakların dokunduğu bir zemin de vardı. Çözünürlüğü az bir fotoğraf gibiydi. Hatları, ayrıntıları şeçilemiyordu, ama bir zemin vardı. O da bir yere basıyorsa ve bu banyonun zemini değilse neresiydi acaba?
Bilimkurgu filmlerini hiç kaçırmazdı. Eskiden muntazaman okuduğu devirler de vardı. Şimdi kitap isimleri tutmakla yetiniyordu aklında. Okumadığı kitaplar hakkında hiç de fena değil, ilginç bir çizgisi var vb. cinsinden kısa görüşler verdiği de oluyordu. İki Mert boyunda bir koridorda başaşağı durumda yürümekte olduklarını hayal etmek çok zordu. Kafaların tepesindeki tavanlar, mavi gökyüzü, bulutlar, yıldızlar neredeydiler?

*

10 Ocak Pazar günü saat 19.02’de Mert arı gibi çalışan lokantanın işlerine odaklanmıştı. Milletin ne yiyeceğini sormak ve bunu servis etmek sayesinde her dakika tepesindeki ters duran şeyi düşünemiyordu. Böyle anlarda her aynaya bakışta üç günlük tepetaklak makamındaki hayatını yeniden hatırlıyordu.
İlk günkü sıklıkta saçlarını yoklamayı bırakmıştı. Sokakta yürürken her vitrine bakmayı da. Normal yürürse hiç kimsenin dikkatini çekmiyordu. Yeni durum üzerinde etkili olmuştu haliyle. Bir tür miskinlik hali denebilecek yavaşlığından sıyrılmıştı.
Yüzü gözü de biraz başka türlü ışıyor olmalıydı. Bu sabah annesi iyi görünüyorsun bugün değerlendirmesi yaptığında babası başıyla onaylamıştı. Eski manitalarından biriyle karşılaştığında kız aşık mısın bu sıralar diye sormuştu? Müşteri bayanlardan alıcı gözle bakanların sayısı farkedilecek kadar artmıştı. Dayısı bile dün roket gibi çalışırken enerji içeceği mi içtin yoksa diye takılmıştı. Duruma alışması, dışarıya enerjik bir hal sergilemesi ve kimsenin bir çakmaması olumlu bir şeydi, ama bütün bunlar bu sorunun geçiciliği üzerine kuruluydu. Önündeki muhtemel elli yılı tepesindeki şeyle geçiremezdi. Evlenince bir de bu tür çocukların babası olursa ne yapardı?
Sezgileri tepesindeki durumun uzun sürmeyeceğini fısıldamaktaydı. Etkisi ömür boyu sürecekti yalnız. Çünkü son nefesine kadar aynalara ya da görüntü yansıtan herhangi bir şeye asla normal gözle bakamayacaktı. Şimdi cesaret edip hiç kimseye söz edememişti. Bu şey çekip giderse bir gün mutlaka birine anlatacak ve belki de arkadaşları arasında yeni bir lakaba kavuşacaktı.
Fanilasına kalbi hizasında iğnelenmiş muskası bile vardı artık. Dün babaannesine gidip bilumum belalara karşı muska yaptırırken, az kalsın kadına her şeyi anlatacaktı. İyi ki yapmamıştı. Bizim torunu cin çarpmış diye yedi aleme duyururdu anında.
“Size bir izah borçluyum.”
Mert sonradan en şanslı açı diyecekti. Boşalmış masadan tabakları, bardakları toplamaktaydı. Sol masadaki iki delikanlı sohbete dalmışlardı. Sağındaki masada iki çocuklu bir aile oturmaktaydı. Sekiz yaşındaki oğlan hiçbir yemeği beğenmediği için ona peynirli tost yapmışlardı. Boyunlu sarı bir kazak giymiş, testi göğüslü annesi salataya yağ koymayın diye üç kez tembih etmişti. Altı yaşlarındaki mavi yün elbiseli cin bakışlı kız da bir saat içinde beş kez tuvalete gitmişti. Aralarında etkin müşteri dedikleri gruptandılar.
Mert bu sözü yakınlardaki müşterilerden kimin ettiğini kestiremediği için, kendi aralarında konuşuyorlar diye değerlendirmeye karar verdi. Elinde altı tabakla mutfağa vardığında ses bu defa kulağında patladı.
“Size bir izah borçluyum.”
Elindeki tabakları az kalsın yere fırlatacaktı. Kendini güç tuttu ve eyveye koydu. Ahçı Ömer ve yamağı Mustafa harıl harıl çalışmaktaydılar. Özellikle hafta sonları saat altıyla sekiz arası çok yoğun iş olurdu. Kafası hızla çalışmıştı bu arada. Pantolonun sağ cebindeki telefonu çıkartıp kulağına götürdü ve “Kimsin?” dedi.
“Adım önemli değil. Aynı bilinç diliminde değiliz.”
“Nesin yani? Cin misin?”
“Hiç cin görmedim şimdiye kadar.”
Mert yoğun çalışma temposuna falan boş vererek depo olarak kullandıkları arka bölmeye geçti. Ömer merakla arkasından bakmış, ama bir şey dememişti. Kalbi hızlanmıştı. Eğer iyice delirmiyorsa çok önemli bir aşamaya ulaşmıştı. Sirke kokan depodaki yağ tenekelerinden birinin üstüne oturdu.
“Niye tepemde duruyorsun?”
“Sen de benim tepemde durmaktasın.  Benim ayaklarım da yere basmakta.”
“Nasıl yani?”
“Tamam, paradoksal, ama öyle. Boyut geçişlilliği sayesinde.”
Mert, ne yapıyorsun burda ya?”
Dayısının iri yarı bedeni depo kapısını iyice doldurmuştu. Mert heyecandan hâlâ telefonunu elinde tuttuğuna şükretti. “Tel… telefon… Önemli. Bir arkadaş.”
“Evden mi?”
“Değil.”
“Hemen gel içeri. Müşteri bastı yine.”
“Tamam.”
Dayısı görmüş geçirmiş insan sarrafı biriydi. Zekiydi de. Kız tavlamaktaki marifet derecesini, çok samimi arkadaşlara sahip olmadığını falan iyi biliyordu. Evde de bir sorun yoksa iş maratonu için bütün şartlar yerinde demekti. Adam kapıyı aralık bırakıp çıkınca Mert hızla kararını verdi ve deponun arkadan kilitli kapısını açarak yan sokağa çıktı. Üzerinde sadece fanila ve beyaz bir gömlek  olduğu için üşeyecekti, ama buna aldırdığı falan yoktu. Sokak tenhaydı. İyice ilerideki bir restoranın önünde bir araba durmuştu. Taksiydi. Müşteri indiriyordu.
Elindeki telefonu kulağına götürdü ve “Anlat şimdi. Nesin sen?”
“Zeka taşıyan bir canlıyım, ama sana zerre kadar benzemiyorum. İkizin mikizin değilim. Türkçe de bilmezdim az öncesine kadar. Dünya dediğiniz gezegeni tanıyorum haliyle. Transport hatlarımızın üstündedir. Ama hiç sokaklarında gezmedim. Üst düzey ilgi alanımızın dışındasınız.”
Mert’in beynindeki soruların yığışması yüzlerce karıncanın bir şeker kübüne üşüşmesi gibiydi. Kübe ilk varan karıncanın sorusu çok mantıklıydı.
“Niye benim tıpa tıp aynımsın o zaman?”
“Gördüğün ben değilim ki? Senin tependen fışkıran üst ışıma hokkana oturmuş çok seyreltik olan zeki ve özerk kopyamın marifeti. Sizden bir nedenle hoşlanmış olmalı. Yoksa ikiziniz gibi görünmezdi. Aslında bu hokka çok suret barındırır, ama bunları göremiyorsunuz henüz. Beni göremediğiniz gibi.”
“Sen nerelisin peki?”
“Henüz varlığından bihaber olduğunuz, gezegen dediğiniz cinsten bir yerdenim. Bu galaksidenim. Bir şey… Konuşabilme zamanımız çok sınırlı. Sizler oralarda ışık hızına oranla çok yavaş devinen kimselersiniz. Biz ışığın 1056,6 katı hızla yolculuk yapabilmekteyiz. Buna rağmen size varabilmem üç dünya günümü aldı. Bana en çok merak ettiğiniz şeyi sorun.”
Mert 3 x 86400 x 300000 x 1056,6 sayılarının çarpımını kafadan sonuçlayamazdı, ama muhatabının bayağı uzakta ikamet ettiği belliydi.
“Bu son konuşmamız mı?”
“Evet. Birazdan beni göremeyeceksin. Bir de… Bir şey itiraf edeceğim. Biz ağır donukları, yani sizin insan dediğiniz yaratıkların enerjilerini kullanarak ileriye doğru sıçrarız. Zararsız bir işlemdir. Bu yüzden uzak kopyamı görebildiniz. Çok nadir raslanan bir arızadır. Milyarda bir neredeyse. Sizi üzdüm. Özür dilerim. Metanetli çıktınız yine. İyi dayandınız. Birazdan gözden silineceğim. Buradan köşeyi dönüp ön kapıdan içeri girin. Enerjinizi kısa bir süre destekleyeceğim.Telafi olarak. Hoş…”
“Ne telafisi?”
Mert sorusunu birkaç kez yineleyip cevap alamayınca içini çekerek etrafına baktı. İlerideki taksi gitmişti. Sigara içen yaşı belirsiz biri başı önüne eğik karşı kaldırımdan geçmekteydi. Sol elinde duran telefonu pantolon cebine tıkıp köşeye doğru yürüdü. Soğuğu hissetmiyordu hâlâ heyecandan. Başaltı adlı lokantaya girdiğinde küçük bir şokla sarsıldı. Oturan ya da ayakta duran herkesin tepesinde tıpatıp benzeri bir ikizi vardı. İnsanları Hızır kadar hızlı yaratıklar tarafından seviliyor görmek ne kadar ferahlık verici bir şeydi.
Bir müşteriye servis yapan dayısı neredesin lan sinyalli bakınca az kalsın kahkahalarla gülecekti. Tepesinde kendi gibi iri yarı ikiziyle gözüne çok komik görünmekteydi.
Hızlı adımlarla mutfağa doğru yürürken bir şeyi farketti. İçeride yirmi kadar müşteri vardı. Sadece bir kişinin tepesinde kendi ikizi yoktu. O da iki arkadaşıyla birlikte oturan bir genç kızdı. Bir yerden gözü ısırıyordu, ama hemen çıkaramadı. Uzunca düz siyah saçlı, orta boylu, hoş bir kızdı.
Üniversiteli tipli kızlardılar. Birden onlarla bir kez daha konuştuğunu hatırladı. Yine üç kız gelmişlerdi. Bir ay kadar önce. O zaman iri ela gözleri ve minicik burnuyla biraz bebek yüzlü olan kız ona yeşil sinyal yakmış gibi gelmişti. Şimdi emindi. Çünkü tepesinde duran şey kızın kendisinin değil, Mert’in ikiziydi.

*

Mert hızla servise girişti. Kızlar daha yeni gelmişlerdi. Pilav üstü az kuru yiyeceklerdi. Ve de ayran. Servisi yaparken iki şeyden emin oldu yeniden. Kız kendisine meyilliydi. Ve müşterilerin hiçbirinin tepesinde artık tepetaklak duran tipler görmediğine bakılırsa tepede ikiz görme hastalığı iyileşmişti.
Tuvalet aynasında başının üstünü boşalmış görme anında hissettiklerini izah etmek zordu. Sağ eli gömleğin üstünden kalbi hizasındaki sertliğe dokunur durumda dakikalarca aksini izledi. O aşırı hızlı varlıklar görünmez ve hissedilmez oldukları sürece ne yaptıklarıyla hiç mi hiç ilgilenmemekteydi.
Arka arkaya yaşadığı durumlar ve de belki biraz enerji desteğiyle eski tutukluğunu aşmıştı. Kızlarla seviyeli şakalaştı ve giderlerken telefonunu yazdığı pusulayı kapıyı açıyor bahanesiyle gözlere hedef olmadan kızın eline tutuşturdu. Kızın eli hiç şaşmamıştı buna. Dudaklarındaki sırlı bir gülümsemeyle çıkıp gitmişti.
Aradan yarım saat falan geçmişti. Mert tuvalette çişini yapıyordu. İçerde iki müşteri vardı. Bütün masalar toplanmıştı. Saat ona yaklaşıyordu. Kızlar arka arkaya üçer çay içerek bayağı uzun oturmuşlardı.
Mert eliyle tepesinin boşluğunu kutsarcasına saçlarına dokundu. Lokantadan çıktığında yazdığı kağıdın buruşturulmuş bir şekilde kaldırımın üstünde durduğunu göreceğini hayal eden yanı basbağırdı. Telefonu mesaj geldi sinyalini çalınca yıldırım gibi davrandı.
Adım Ceylin.
Mert kalbi gümbür gümbür atarak ekranda numarası görünen kıza Biliyorum. Duydum arkadaşlarınızdan yazdı ve sildi.
Benimki de Mert.
Mesajı yollayınca saçlarına bir kez daha dokundu ve memnuniyetle sırıttı. Uzaklarda oturan isimsiz dostu iyi bir kıyak geçmişti doğrusu. Kızı çok beğenmişti. Üç günlük deliliğe değerdi yani. Eğer Ceylin’le önlerindeki 358 günü çıkarabilirlerse kıza küçük bir itirafta bulunacaktı. Yaş günü pastasının mumlarını üfledikten sonra ama. Daha önce asla olmazdı.

Dergiler, Öykü, sayı_13 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

2 yorum yapılmış, “Tepe Dünyaya Taklak”

  1. 01

    Çok şaşırtıcı ve güzel. Tebrikler

    Sinan, 10 Nis 2009 12:35 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git
  2. 02

    Many many quailty points there.

    Carly, 02 Tem 2011 05:18 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama