Buklesinde Reyhan Kokusu
1 Nis 2009 | yazar: Şeyda Koç | Kategori: Dergiler, sayı_13, ÖyküKapıyı çaldı adam ve kadın açmaya gitti…
- Nerde kaldın?
- Üst kattaydım, çamaşır falan
- Yok ya? bu saatte çamaşır mı kalır… ?
- Yine çarşı Pazar gezdin değil mi?
Kadın yorulmuştu bu sorulardan. Senelerdir giydiği bir çift ayakkabısına takıldı gözleri… Ayakkabılıkta öylece duruyordu, bu yarı sarhoş eve gelen adama ne diyebilirdi ki! On beş sene çalışmıştı. Doktor böbreklerinde sorun olduğunu söyleyene kadar ilaç fabrikasında çalışmaya devam etti. Ama çocukluğundan beri süre gelen bakımsızlık sonunda orta yaşlarına doğru ortaya çıkmış ve kadın gelen hastalık karşısında yenik düşmüştü. Bir böbreğinin alınması söz konuşuydu. Kocası Kemal, geçmiş yemek masasına çoktan oturmuştu…
- Peh… Kadına bak, Yemek diye yutturacak bunları!
- Ama Kemal, bu çocukların da senin de en sevdiğin yemek değil mi… Neden ki bu huysuzluğun?
Hiddetle baktı Kemal!…
- Kes lan beğenmedim işte. Kadın olsan aynı yemeği pişirip pişirip önüme koymazsın!
Gözleri dolmuştu Nermin’in, yıllarını verdiği Kemal severek evlendiği, gurbete bir heves, adeta koşa koşa geldiği kocası yıllarca sıkıntılı ve küfürvarî konuşmalardan başka iki güzel çocuk verebilmişti . Haline şükrediyordu ama her gün bitmeyen, yıllar geçtikçe de artan hakaretler karşısında artık ruhu da dayanamıyordu, üstüne üstelik birde bu hastalık onu iyiden iyiye moralsiz kılıyordu…
- Ya kalk şuradan kadın, ya önüme geçme, işin yok mu senin, aç şu televizyonun sesini.
Televizyonda evlenmek isteyen insanların başvurusuyla hazırlanmış olan program yayınlanıyordu… Televizyona şöyle bir baktı, kadınlar evlenerek birilerine birilerini yakıştırıyordu, işin tuhaf yanı bu yakıştırmaları yapıp baş göz eden seyircinin çoğu spikerde dahil evli değildi (!)
- Kemal unutmadın değil mi? yarın doktorda randevumuz var.
- Şu gavur memleketinde bir işini yapamadın gitti. Benim ne işim var doktorda, gidicen görünücen… Oğlanla git, işim gücüm var benim. Metinler bekliyo…
Nermin ne diyebilirdi ki, böylesi bir durumda bile yarın arkadaşları ile yapacağı maçı düşünen kocasına, demedi o da… Diyemedi. Kalktı, yemek masasını toparlarken kapıdan henüz içeri giren oğlunu gördü;
- Anne hazır mı yemeğim?
- Hazır, oğlum
Birazdan diğeri de gelirdi. Diğer akşamlardan çok da farkı yoktu yine o akşamın… Her zaman olduğu gibi mutfağını temizledi. Nermin kadın, içeriden gelen bağırış sesleri arasında hemen anladı, belli ki heyecanlı bir maç vardı televizyonda… seslerden anlaşılıyordu. Temiz kapları da yerlerine yerleştirdi… Sancısı çoktan başlamıştı… Çaresiz artık çok da faydası olmayan ilacından aldı. Dengesi zorlaşan bacaklarıyla, doğruca odasına gidip kendini yatağa attı… yattığı yerden gelen kocasının sesini duydu en son
‘’Yattı yine iki bulaşık sonra yatak, iki gün sonrada toprak” diyerek peşinden gülüyordu kocası…
Sabahında çıktı evden. Önce alışverişini yaptı, memleket ürünleri satan bakkaldan. Buranın bir yeşili, bir yağmuru meşhurdu ya hani…Bugün ona yağmur tarafı düşmüştü gurbetin…Biraz ıslandı ama sabahın o çiğ kokusunu da teneffüs etmiş oldu… Sabah koşuşunu yapanları, köpeğini gezdirenleri, çocuğunu okula götürenleri işe yatişmeye çalışanları tramvay bekleyen öğrencileri gördü… Evdekiler hala yatıyordu ama dışarıda adeta savaş öncesi hazırlık vardı. Bu manzarayı birde tatil günleri başlamadan görmek mümkündü, sonrasında derin bir sessizlik hakim olurdu, yağmurlu caddelerde çoğu yalnız beklediği akşamlarının gündüzünden çok farkı olmazdı o zaman Nermin’in…
Yerden iri siyah çakıl taşını alırken yerden… Anıları depreşti.
*****
Anası arkadan bağırdı:
‘’Kız Nermin geldiler, koy kahveyi ocağa, geç mutfağa çabuk!.’’
Bir haftadır köyde komşuların konuştuğu tek şey kendisiydi.
“Alamancılar istemiş Nermin´i duydunuz mu?..” diyor birisi diğerine. Çeşme başında en çok bu konu konuşuluyor diğer analar kıskanç bakıyorlar, Nermin´in iri ela gözlerine …Kızlar kıkırdıyor:
“Kız Nermin amcanlara mı gelin gidicen, kız Nermin!…”
Bütün kızlar gülüşüyor…Nermin mahcup …Bir haftadır sokağa utancından çıkamaz olmuştu Nermin. Yazları gördüğü amcaoğlu, delikanlı olduktan sonra çok da gelmemişti köye ama yengesi oğlunu gelip gittikçe methetmişti. Köyün komşularına kendi akrabalarına… Nermin’de hayallemedi değildi, zaman geçtikçe oda merak eder olmuştu. Gelip de onu istediklerinde. Evlilik adımının ilk heyecanını duymuş artık büyüdüğünü anlamıştı.
- Yaptın mı kahveyi kızım, istediler seni anan kurban olsun sana Alamanya’ya gelin gidicen.
- Orası nasıl güzel mi bizim köy gibi anacım?
- Güzel diyorlar artık kendin gidince görecen. Biraz hasratlık olcak ama napalım senin istikbalin,katlanırız helbet…
Nermin, tuzlu fincanı da tepside eksik etmeden hazırlamıştı. Salona servise çıktı. Yengesini ilk gördü ama…ama…O kadar! Genç biri yoktu ortada, bir amcasına bir halaya derken kahvelerini dağıttı. Amcası uzanırken fincana mecburen “o değil amca öbürü” diye seslendi. Tuzsuz fincanı işaret etmişti.
Bir acı kahvesini dahi tutacağı, servis yapacağı damat yoktu ortada. Hasta denmişti .Yol yorgunu denmişti…Denmişti de gelmemişti işte.
Bukle bukle saçları, geri bağladığı eşarbının altından sallanırken yün çorapları ayağındaydı. Çatıya giden merdivenin altındaki mutfağına geçti Nermin…
Kara taşı fırlattı ilerdeki ağacın dibine gurbet kadını Nermin… Bir köyü düşüyordu aklına, bir yeni gelin geldiği yıllar gurbet eline.
Yıllar sonra öğrenmişti kendisi de o gün damat olacak gencin diğer amca oğlu ile kasabaya sözde kız tavlamaya gittiğini.
Sonra ilk gözağrısı evladına sütü dahi yetmediği bulamadığı acı dolu yıllar:
“Ben mi istedim kızım seni, kendin koştun geldin’’…dedi kocası.. ‘’mecbursun bu evde beni beklemeye, karnın doyuyor ya ona şükret.”
“Ama Kemal, çocuk aç kaldı sütü bitmişti. Ağlamasına Alman karısı dayanamadı yine süt vereceğdi… Sen öncekinde kavga ettin diye veremedi.Eh ben napam evde bir şey olmayınca çocuk bu”?
“Kes lan, duyanda aç bıraktık sanıcak.”
Yıllar ne çabuk geçiyordu. Okul yıllarında da çocukların okuluna gidemedi, kocasından sonra çocukları istemedi onu.Ya kıyafeti ya yürüyüşü hep bahaneydi yavruları için “Bu kadar mı vebalıyım çocuğum neden utanır benden, şuradan sınıfına baksaydım” diye düşünürdü… Şimdi o çocuk büyümüş de bir fabrikaya işçi de olmuştu çoktan. Alaman bir kızla da yaşar olmuştu, utandığı anasına sadece yemeğe uğradığı oluyordu, ara sıra o kadar.
Yirmi beş senenin ardından fırlattığı taşa bakarken o taş kadar değerinin kalıp kalmadığını düşündü…
Köyde kalsaydı…
Köyden yine isteyen biri vardı… Halil’di ismi gencin. Ona varsaydı ne olurdu? diye düşündü. Belki ondada farklı sıkıntı çekerdi, kader bir değil miydi sonuçta…Ama yine de çocukları ondan utanmazdı. Alaman kadınları gibi makyajlı olmadığı için Almancayı bülbül gibi şakımadığı için güzel yemeklerini yiyip de bir fotoğrafa bile girmekten çekindikleri bir anaları olmadığı için utanmazlardı… Sonraları duymuştu ki ‘Halil’ sağlık binasına hademe olmuştu. Şimdilerde emekli olacaktı. İki kızı bir oğlu olmuştu…Köydeki eş dost muhabbetinde evlendikten yedi sene sonra gittiği baba ocağında duymustu. Yine de şimdi ki haline şükretti Nermin, göğe yüzünü kaldırıp ‘’çok şükür Rabbim’’ derken. İki oğlu da canı ciğeriydi, onlarda anlayacaktı zamanla cahilliklerini ,varsın şimdi gençlik telaşlarını sürsünlerdi..
Aniden sancısı tuttu. Amaliyat günü de yaklaşıyordu..Tedirgindi ama önce Allah’a sonra kendine güveniyordu. Sık sık dile döküyordu bu duasını ameliyattan sonra ilk iş köyüne dönecekti. Kararlıydı. Reyhan kokularını özlemişti köyünün. Anasının babasının bakımsız evinde kalmaya razıydı. Buradaki hizmetçiliği de nasıl olsa artık eskisi gibi ise yaramıyacaktı… Çocuklar da büyümüştü. Kararlıydı köyüne dönecekti.
Ama şimdi eve gidip kahvaltıyı hazırlayıp kocasını küçük oğlunu kaldırmalıydı. Kafasında planları gönül gözünde köyünün dağları, bahçesinde saçlarını taradığı baba evi,burnunda reyhanların kokusu vardı.
****
İçeri girince seslendi;
- Haydın Kemal !…. Mesut !…Masa hazır.Geç kalmayın!
- Allah belanı versin kadın, ne bağırıyorsun sabah sabah!
- Aman mama! Bir öğrenemedin doğrudürüst uyandırmayı… yavv..ne bağırıyorsun baykuş gibi!