En Sevdiğim Günah

01 Nis 2009

Sinan Tabanlı

“Kibir... Kesinlikle en sevdiğim günah.”

vanityDevil’s Advocate‘in Şeytan’ı oynayan aktörü Al Pacino’nun filmdeki son sözleriydi bunlar.
Şeytan’ın bizzat kendisine sorsak daha farklı bir cevap alamazdık sanırım. Yalan konuşmayacaksa tabî.

-İslam inancına göre- Azâzil yani Şeytan, Allah’a ubudiyetini ifâ eden, O’nu en iyi şekilde ta’zim ve tesbih eden bir cindi. (Yanlış bilinenin aksine Azazil bir melek değil cindi.) Ta ki Adem yaratılasıya kadar. Azâzil‘den, Allah’tan başka birinin üstünlüğünü kabul etmesi istenince buna razı olmadı. Allah vardı, sonra o. Bu ikisinin arasına birisi giremezdi ona göre. Fakat imtihan bu ya; Azâzil sadakatinin sınanmasında başarısız oldu ve isyan bayrağını çekiverdi. Dumansız ateşten yaratılan varlık, çamurdan halkedilmiş olanın önünde eğilemezdi. İtaatsizliğin cezası, büyüklük taslamanın mukabilinde sürüldü Huzûr-u İlahî’den. Şeytan sıfatıyla muttasıf oldu. Sûr’a dek sürecek olan yeminini etti. Varlık tarihinin en büyük andını içti.Tek misyonu vardı: Adem ve neslinin kendisinden üstün olmadığını kanıtlamak.
Bu uğurda, insanın içine ekilmiş her kötü tohumu yeşertmeye çalışacak ve vazifesini layıkıyla ifa edip hegemonyasını kuracaktı kötülüğe meyilli insanoğullarında. Bugün dahi, kâhir ekseriyette insanın en zayıf ve Şeytan için en işlek kavşağı konumunda bulunan yeri Azâzilînkine müşabih enaniyet duygusudur.

Ben, ene, ego, hôd.
Benlik, enaniyet, egoizm, hôdfüruşluk.

Tevâzu ile yollarımız kısa süren bir birlikteliğin ardından Kâbil Hâbil’i katlettiğinde ayrılmış oluyordu.
Ve nadiren araya köprüler kursak da, bu yollar bir daha hiç birleşmedi.

Maddî sebepler yüzünden Azâzilîn düştüğü hataya düşüyoruz.
İnsanın gözüyle gördüğüne olan inancı hissettiğine olana nazaran daha büyüktür. Herhangi birşeye karşı olan yakînimiz işittikçe, hele ki görüp bizzat müşahede ettiğimizde kesret kazanır.
Bu şekilde sarsılmaz bir duvar öreriz o inancın etrafına. Bu insandaki en tabî algılardan biridir aynı zamanda, ki yadsınamaz zaten.
Bunun gibi, doğruyu ve yanlışı ayırdedebilme hususunda beş duyumuza hitap eden maddi ve gözle görülür sebepler daha kolay idrak edilirler. Örneğin, ateşin etinizi yaktığını anlamanız için kibritle yapılacak küçük bir deney bu tecrübeye kolayca erişmeniz için kâfidir.Alevin vücutla direkt olarak temas etmemesi gerektiği bilgisi basitçe elde edilir. Akıl ve mantık ile eksiksiz bir uyum içerisinde çalışan 5 duyumuzdan gelen bilgiler beyinde hemen kategorize edilebilirler.
Bu ana kadar bir hayvan metabolizması ile insan vücudu, -zekadaki eşitsizlik yoksayılarak- aynı kefeye konulabilir. Bunda bir beis olmasa gerek.
Lakin insan iki yönlü yaratılmış ve varolmuştur. Bedeni ile alakalı olan kısmı olduğu gibi, bir de gönül ve his dünyasına ait latifeleri de vardır. Sevme, öfkelenme, kıskanma, umursama gibi birçok manevi his de barındırır. İnsan hayatına yön vermede bu hissiyatın da çıkarları gözetilerek davranılır. Fakat, manevi duyular akıl potasında mantık süzgecinde dolaylı olarak geçtikleri için çözümlemeleri daha zor yapılır. Korkmanın saçma olduğu bir şeyden bir hayat boyu korkabilir, mantıksız bir şekilde, çirkin ve vefasız bir yâre gönül çeldirip Kays gibi bir dağ delisi olup çıkabilirsiniz. Bu duyuların da kendi içlerinde esnekliği ve bir tarafa çekilebilirliği vardır. Birşeylerden nadiren korkan biriyseniz bu sizi cesur, aşırı korkan biriyseniz de korkağın teki yapabilir.
Sevgi, hayatınızın değişmez bir parçasıysa eğer kutlu bir insan, önemsiz bir yere haizse duygusuz biri oluverirsiniz.
Bu şekilde ilerleyerek, hissiyat koridorumuzdaki kapıları birer birer yokladığımızda karşımıza “gurur” kapısı çıkar ki, insandaki manevi hastalıkların nirengi noktası belki de burasıdır.

Gurur, hisler arasında kendisini en az belli eden, nadiren renk veren, kainatı doldurduğu söylenen esîr maddesi gibi her an bizimle olan fakat hiç yokmuş gibi duran bir şey.
Derinlemesine dikkat kesilin. Gün boyu her yerde beraber olduğumuzu görebiliriz. Yaptığımız işlerde, uzun ve kısa vadeli her girişimimiz de belirleyici bir etken. Lafı gevelemektense örneklendirmek daha mı mantıklı ne?
Mesela çocukken, her zaman küçük kardeşin ekmek almaya gitmesi gerektiğini düşünen ağabeyizdir biz. Bazen sohbet meclislerinde küçüğe laf düşürmeyen yaş-saygı oranı meraklıları, bazen de mesleğindeki rütbeyi ev kapısında isminin yanına yazdıran gösteriş budalalarıyız.
İşyerinde hal-hatır sormada protokol gözettiğimiz de olur bizim, hiçbir ücret ödemeden sahip olduğumuz fizikî güzelliğimizin diğer bir hemcinsimizinkinden üstün olduğunu belli etmeye çalıştığımız da.
Zaman zaman azarlanırız, Başkonsolosa konsolos diye hitap ettiğimiz için. Televizyonda her gün karşılaştığımız pohpohlanmaktan ve televoleleşmekten enaniyeti yalama yapmış kolpa sanatçılarımız vardır. Diz çökmenin ve acziyeti kabul etmenin sembolü olan namazda, tilavetinin güzelliğiyle tüm cemaati büyülediğini sanıp göğüs geren imam efendilerimiz eksik değildir.
Marifet bilip hata kabul etmeyen zeytinyağı karakterlilik şiarımızdır. Hitabet ve ikna yeteneğini her yerde gururu ve egosu için işlettiren zeki şeytanlarımız da mevcut.
Ne acıdır ki, mezartaşına dahi ölen babasının askeri rütbesini kazıtan akılalmaz insan zihniyetleri de yaşıyor hala. Üstelik sivil kabristanlarda.
Misalleri çoğalttıkça çoğaltın asla tükenmeyecekler. Ve sen bu satırların okuyucusu, kendini ve bu satırları yazanı şu yukarıdaki insanlardan gayrı görme. Düşün ki, her lahzâ, içinde hürriyet ve vitrinlik olmak için tepişmekte olan gururun seni böyle biri olmak için zorluyor. İstisnasız.

İnsan varoldukça haddini hiç bilmeyecek, benlik duygusu dahilinde korunması gereken sınır olan özgüven haddini mütemadiyen aşacaktır. İyilik yaptığını zannederken kendisine, mutsuz sona varışını hızlandıracaktır. Çözümü oldukça zor olan bu tür manevi marazların ruhumuzda çarpık kentleşmesi ve buna bağlı olarak yaşadığımız tatminsizlikler, kaotik ruhsal ortam. Neticesinde karmaşa ve karakterdeki ipi kopukluktan neşet eden, dışa vurulmuş süslü ve boyalı soytarılıklar.

Bütün bunlar beni ütopik bir dünya hayaline yönlendiriyor. Ne ezikliğin, ne de büyüklüğün olmadığı. Sevginin, alçakgönüllülüğün ve yardımseverliğin esas alındığı bir yer, bir ada.
Etrafı güven denizi ile çevrili olan. Gökyüzünden şefkat akan ve kayaları mertlik taşından yapılmış.
Bu dünya Diyojen’e elinde fenerle sokakta güpegündüz insan arattığı gibi, bu asırda da tiksinti uyandırıp içinde boğulduğu manevî vebadan yüz çevirtiyor. Kimimizi dağlara kaçırtırken, bazımızı da bir insan olmaktan utandırıp ölüme şafak saydırtıyor. Terhis olmak için gün bekletiyor dünyadan.

Daha ironik olanı da bu kibirli ve benmerkezci adamlardan bir din mensubu olanların sıkça bulunması. Kulluğu ve tevazuyu emreden dinlerin kendi mensuplarının o akîdeye ihaneti söz konusu. Bütün amacı beni ortadan kaldırıp O’na ulaştırmak olan, benliği yok edip fenafillaha,
yani Hakk’ta yokolmaya erdirmek olan tasavvuf mesleği dahi,bugün sözde sufîlerin ellerinde içi boşaltılarak acıyla kıvrandırılmaktadır.

Eyyüb peygamberin vücudunun her yeri hastalıklı idi. Derisindeki yaralardan vücuduna kurtlar girip çıkıyordu.
Biz bu kadar manevi rahatsızlığa sahipken, içimiz dışımıza çevrilseydi,
acaba Eyyüb peygamberden daha mı sağlıklı görünürdük?

Dergiler, Fikir Yongalama, sayı_13 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama