Takkeli Azrail

01 Şub 2009

Atilla İpek

Kemal yattığı yerden etrafına bakındı. Son birkaç saat içinde olanları pek hatırlamıyordu. Kalp krizi geçirdiğini, eski hemşire olan karısının durumu erken farketmesi sayesinde hastaneye vaktinde yetiştirildiğini öğrenmişti. Etrafta bir koşuşturma vardı. Ama o sadece tekrar atmaya başlamış kalbini dinliyordu. Ağrıyla atan kalbi dışında hiçbirşeyi duymuyordu. Kurtulduğuna mı sevineceğini, az daha ölüyor olduğuna mı yanacağını bilmiyordu. Çok şükür hastaneye yakındı evleri. ‘Hayret yahu’ diyen karısının sesini duydu kapının eşiğinde. Hemşirelerle konuşuyordu Sevda. ‘İnsan, ellisine basmadan ikinci kalp krizini geçirmesi için ancak bu kadar çaba gösterir. ‘Bırak’ dedikçe yükleniyor sigaraya‘. İki yıl önce Rotterdam’da kalp krizi geçirdiğinde de Sevda vaktinde farketmiş ve kurtarmıştı hayatını. Ama bu sefer İzmir’de aynı tehlikeyi atlatması hem ikinci kez olduğu için hem de Türkiye’de olduğu için daha çok korkutmuştu Sevda’yı. ‘O kadar söyledik şu sigarayı bıraktıramadık. Her seferinde ucuz atlatacak diye bir kural yok ya!‘ diye söyleniyordu…

Kemal, yattığı yerden koridora dikti gözlerini. Kafası karmakarışıktı. Ne düşüneceğini bilmiyordu. Kapının eşiğinden takkeli, siyah ceketli,  ince bıyıklı yaşlı bir amca ikinci kez çıkışa doğru yürüdü, kapının önünden geçerken de yine Kemal’a dikkatli dikkatli baktı. Kemal adamın son derece normal görüntüsüne rağmen her geçişinde ürperdiğini hissetti. Hem de nasıl ürperme. Bütün tüyleri ayaklandı onu terketmek istediler. Ürpertinin kulaklarından kanıyla birlikte yukarı doğru yürüdüğünü hissetti. ‘Bu adamda bir uğusuzluk var dedi‘ kendi kendine. ‘Azrail mi yoksa bu adam? Yarım bıraktığı işi bitirmek için fırsat mı kolluyor?
Sevda’ya seslendi. Yanına gelen Sevda’ya yüzüne daha da ciddi bir ifade vererek, ‘sakın gülme ama, bana birkaç bo
ş kağıt ve kalem bul‘ dedi. Sevda ağlamaya başladı.

-Vasiyetini yazman için daha çok zamanın olacak hayatım, şimdi dinlenmelisin. Beynini boşalt, rahatlamaya çalış.
-Hayır Sevda, Azrail hala buralarda, az önce geçen takkelinin kılı
ğında fırsat kolluyor, gitmedi biryere. Lütfen bana kalem ve kağıt bul. Hollanda’daki çocuklara bir mektup yazmak istiyorum, vasiyet değil.


Sevda istemeye istemeye hem
şireden birkaç bloknot sayfası ve bir kalem buldu ve Kemal’e verdikten sonra tekrar kapının orada birşeylerle meşgul olan hemşirenin yanına sohbet etmeye gitti. Arada bir de Kemal’e bakıyordu.
Kemal, yılgın vücudunu biraz do
ğrulttu. Yanındaki masanın üstünde duran boş tepsiyi alıp elindeki kağıtların altına koydu ve hiç düşünmeden yazmaya başladı;


‘Canımdan çok sevdi
ğim evlatlarım,
Lafı çok uzatmayaca
ğım. Bilirsiniz, babalar duygularından pek bahsetmezler. Ama ölmeden söylemek, anlatmak istediğim çok şey var! Hep ertelediğim sözler, açıklamalar, hikayeler ve nasihatlar oldu. Demek kısmet şimdiyeymiş. Ertelememek gerekirmiş.
Sizleri yurt dı
şında yetiştirmek bizim için hiç kolay olmadı. Yaşadığımız iki hayatın hangisinde size nasıl bir yük vereceğimizi zaman zaman bilemedik. Anneniz ve ben hep ‘yeni hayatımızın’ bize getirdiklerine açık olmaya çalıştık. Hem tam bir Hollandalı hem de tam bir Türk olmanız için bazen sizlerin omuzuna iki hayat birden yükledik. Biliyorduk zor olduğunu, biz bile becerememiştik bunu. Biz, kendimizi biraz Hollandalı hissettiğimizde başkaları bize durumun böyle olmadığını sıkça hatırlattılar. Alışamadı bizim kuşağın Hollandalıları bizlere. Ama siz öyle değildiniz. Hollandalısı, Faslısı, Surinamlısı hep birlikte aynı sıralarda büyüdünüz. Siz kendinizi önce Hollandalı hissettiniz. Sonra Türk. Türkçeye hayatınızda pek hiç ihtiyacınız olmadığı halde sizlerle evde Türkçe konuşur, konuştururduk. Öğrenin diye. Babaannenizle, büyükbabanızla anlaşabilesiniz diye. Türkiye’ye gittiğinizde kendinizi yabancı hissetmeyin diye. Pek istemediniz ama biz sizi zorladık. Kusura bakmayın artık, bahaneyle bir dil öğrendiniz.

Kısa kesmeliyim, azrail buralarda. Yaptığım şeylerden hep gurur duydum. Ama şimdi itiraf ediyorum; birçok şeyden de pişmanım. Bunu kendime bile hiç itiraf etmedim. Bir sürü şeyi de açıklama ihtiyacı hissediyorum. Ancak buraya sığmayacak, bir çoğu da şu anda aklıma gelmiyor zaten. Ama her şeyden önemlisi, bir sürü şeyi yaşadığıma mutluyum. Sizlerin varlığı beni ömrüm boyunca hergün tekrar tekrar mutlu etti. Sizlere baktıkça iç çektim, sizlere sahip olduğuma şükür ettim. Eskiden her gece yatmadan odanıza girer, sizleri uzun uzun koklaya koklaya öperdim. Siz uyurdunuz ama bir şekilde ‘iyi geceler’ öpücüğünün benden geldiğini bilirdiniz. Teoman’ın Utrecht’e öğrenci yurduna çıktığı gün eve bir sessizlik çökmüş bütün akşam Sevda’yla karşılıklı oturmuş, durmadan içimizi çekmiştik. O da gidince evde hiç çocuk kalmamış, çok hazırlıksız yakalanmıştık. Hiç de alışamadık aslında.

Sertan, seninle çok tartıştık. Seni çok azarlardım. Çünkü, senin, benim sevmediğim huyların vardı. Kendimden bilmediğim. Ya da öyle zannederdim.

Alışmam gerekti. Karakterlerimiz aslında çok benzerdi birbirine. İkimizde çok baskındık. ‘Benim dediğim olsun’ isterdik. Biraz geçte olsa değişmeye çalıştım. Senin karakterini kabul ettim. Seni şımartmak istemezdik, ama ne istersen de yaptık. Hatta Teoman’ın farkına varmadan yaptığı serzenişlere rağmen sana daha çok ilgi verdik. Teoman genelde daha kendi halindeydi ve bize daha az yük oldu. Ne ‘futbola yazılacağım’ diye tutturdu, ne de dans derslerine. Haftada üç gün senin derslerine ve sporuna koştururduk. Teoman’da bizimle. Ona rağmen hep bize karşı cephe aldın, seni sevmiyormuşuz duygusunu bize pohpohladın. Oysa biz hiçbirzaman ayırım yapmadık. Teoman’la daha az atışğımız doğrudur, çünkü o uyanıktı. Sınırlarını senin kadar zorlamazdı. İşin keyfi kaçınca çaktırmadan dümeni kırardı. Biz sana sevgiyle yaklaştıkça sen daha fazla ilgi istedin. Sen onbeşine geldiğinde, sana ‘sahip olduklarınla mutlu olmasını bil’ demeyi bıraktım. Anlamıştık. Sen ‘başkaydın’. Seni öylece kabul ettik, seni hiçbirzaman daha az sevmedik. Lütfen oğlum! Annene artık deskek ol, olamasanda, üzme onu. Artık onun bensiz devam edeceğini, bunun onun için zaten çok ağır olacağını unutmayın!

Teoman, oğlum! Seni  de çok sevdiğimizi hep bildin. Abin basketbola gidiyor da zamanımız yetişmiyor diye futbola yazılamadığını hiç takmadın, ya da bize belli etmedin. Hiç sana yeni bir bisiklet almadığımıza kırılmadın. Abinin bisikletlerini, bilgisayarlarını zevkle devraldın. Abinin kıyafetlerini giymekten gocunmadın. Abinin oyuncakları, bilgisayar oyunları herzaman güzeldi senin için. Belki sen de birşeyleri içine attın. Kusurumuza bakma oğlum. Birbirinizi ne kadar çok sevdiğinizi biliyoruz.

Size karşı en çok önem verdiğimiz şey adaletli ve eşit olmaktı. Bazen belki bilmeyerek bunu beceremediysek kusura bakmayın. Sizden de tek bir ricam var. Birbirinize ve annenize karşı adil olun, bencillik etmeyin. En kötü gününüzde yine birbirinize ihtiyacınız olacak…’

Sevda, hemşireden yapılacak testleri ve gelen sonuçlar hakkında bilgi alıyordu. O ara biraz ileride aylak aylak dikilen takkeli amca onların yanına geldi ve telaşlı bir bakışla ‘hastanız fenalaşıyor galiba‘ dedi. Sevda ile hemşire Kemal’e bakmalarıyla ona doğru koşmaya başladılar. Hemşire biraz ilerideki hasta bakıcıya bağırıp Berke beyi çağırmasını isterken yatağın üstünü ve etrafını boşaltıyor bir yandan da kaskatı kesilmiş Sevda’yı kapıdan dışarıya çıkartmaya çalışıyordu. Sevda dışarıda ne düşüneceğini bilemeden donmuş kalmışken içeriye bir sürü beyaz gömlekli insan koşuştu. Ne kadar geçti bilmiyordu.

Doktor Berke dışarıya çıktı ve Sevda’ya ‘Kemal beyin vakti daha dolmamış‘ dedi. Kemal’e vaktinde müdahele etmişler kurtarmışlardı. Sevda tekrar içeri girdi. Kemal yarı baygın yatıyordu, önden üst dişinin olmadığını gördü. Hemşire ‘kırmamız gerekti’ dedi, özür diler gibi. ‘Ağzını açamadık, mecburen bir dişini biraz da kırarak çektik’.
Olsundu. Sevda, Kemal’in ya
şadığına şükrediyordu. ‘Bu arada‘ dedi hemşire ‘o takkeli amcaya da bir teşekkür borcumuz var‘. Sahi! neredeydi takkeli amca? Sevda, onun kim olduğunu sordu ama hemşireler bilmiyorlardı. ‘Üstelik Kemal de adama kıl kapmış‘ dedi Sevda. Kemal’e kocaman bir öpücük verdi.

***

Kemal en sonunda uykuya dalmıştı. Sevda hastanenin bahçesine çıkıp boş bir bank bulup oturdu. Türkiye’ye geleli daha birkaç gün olmuştu. Arabayla gelmişlerdi. Üç yorucu günün ardından İzmire gelmişlerdi. Sıcak güneş yüzüne vurunca gözlerini kapattı ve bir iç çekti. Bir haftadır dinlenme fırsatı olmadığını farketti. Üç gün boyunca hayaller kurmuşlardı. İlk iş Kemeraltı’na gitmek olacaktı. Sonra her sene gittikleri lokantada Ödemiş Köfte yiyecekler. Akşam Kordon’da fayton turuna çıkacaklardı. Karşıyaka’ya da gideceklerdi. Eve gelince, evin köhne, küf kokulu itici hali canlarını sıkmış, birkaç gün temizlik yapmışlardı. Bir yılın birikmiş tozunu ve küfünü almak günler almıştı. Daha yeni yeni yerleşmişlerdi.

Evde olmak, Kemal’inin yanında yatağa uzanmak derin bir uyku çekmek geldi içinden. Gözlerini açınca ileride çöp tenekesinin yanında sigara içen takkeli amcayı gördü. Hemen yanına koştu.

Size teşekkür edemedik, uyarmasanız belki geç kalacaktık.

-Onun daha vakti gelmemiş demekki, biz de aracı olduk sadece.

-Sizi Allah göndermiş! Sizin için yapabileceğim bir şey varsa lütfen söyleyin. Bu hastanede çok tanıdığım vardır.

-Ssağol kızım. Bazen tanıdıklar fayda etmez…

Takkeli adam, sol eliyle Sevda’nın omzunu okşadıktan sonra tekrar hastaneye doğru yöneldi. Sevda’nın omuzundan başına ve saçlarına doğru bir ürperme yürüdü. Dalgınca az önce oturduğu banka geri döndü ve dalgın dalgın oturdu. Biraz sonra kendine geldiğinde oturduğu banktan kalktı ve Kemal’e bakmak için hastane kapısına yöneldi. O arada uzaktan Takkeli’nin hastane kapısından çıkıp bahçeye, çıkış kapısına yöneldiğini gördü. Huzursuz oldu, ne var dı bu adamda? Adımlarını hızlandırdı. Kata çıktığında beyaz önlüklüler ordusunun Kemal’in odasını terkettiğini gördü. Koşmaya başladı. Odaya girdiğinde sadece Berke bey ve hemşire Kemal’in yanında dikiliyorlardı. Hemşire  ‘bir şeyler yazıyordu, sonra yine fenalaştı. Herşeyi denedik ama  maalesef bu sefer kurtaramadık‘ dedi.

Sevda’nın boğazına birşeyler dolandı, ne konuşabildi ne ağlayabildi. Yatağın yanına çöktü Kemal’e baka kaldı. Yerde birkaç bloknot sayfası gözüne ilişti. Eline aldı kağıdı. Az önce Kemal uyurken gizlice okuduğu mektuptu. demek ki Kemal mektubu bitirmişti.

‘…..

Ah ah! o kadar çok şey var ki yazacak. Aklımda elli tane özür, izahat, nasihat birbiriyle yarış ediyor. Hiçbirine vakit yok. Takkeli azrail yine dolaşmaya başladı. Saatine bakıyor. Ben en iyisi bu mektubu bitireyim. Hiç birşeyi anlatamadan, açıklayamadan, söyleyemeden.

Sevgili karıcığım, sevgili çocuklarım,

Kendinize ve birbirinize iyi bakın, bozmanın kolay, tamirin zor ve zaman aldığını unutmayın. Hiç bir duygunuzu, fikrinizi, sevginizi, nasihatınızı ertelemeyin, saklamayın. Hayat, hiçbirşeyi yarına bırakmayacak kadar kısaymış!

Sizleri seviyorum. Tek bir ricam var: beni de Hollanda’ya götürün ve oraya size yakın bir mezarlığa gömün. (Ölüm günlerimde değil) doğum günlerimde mezarıma ziyarete gelirsiniz.

Teoman, fatiha okuman gerekmez, yeterki gel oğlum, izin verirlerse oralarda biryerlerde bekliyor olacağım…

Dergiler, Öykü, sayı_12 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

2 yorum yapılmış, “Takkeli Azrail”

  1. 01

    atilla bey
    guzel bir hikaye okudum.gurbet duygusunu birkez daha derinden hissettim.

    syda, 05 Mar 2009 16:23 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git
  2. 02

    tesekkurler syda hanim, cesaret ve yazma sevki veriyor…

    atilla, 05 Mar 2009 19:28 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama