Metâdan Pranga

01 Şub 2009

Sinan Tabanlı

 

Yalnızlık ve acı. Birbirilerine kenetlenmiş iki element. Issız bir sokakta karşımıza çıkması muhtemel iki dost. Doğumda ve ölümde yanımızdan ayrılmayanlar. Herkesin terkettiği anda soğuk teselliler veren dert ortaklarımız. Sevgiliye susatan hasretlerde tepedeki yakıcı güneş. Her yanımıza mahrem hoşgelmiş iki yüce yandaş, insanlık yollarında iki kadim dost…

 

Yetişirken, aile ve toplum bireyi olunduğunda, hayatın her alanında işlerlik gösterirken insan; daima kendiyle aynı formda canlılarla yaşamak zorundadır. İnsan içine ilham edilmiş her duygu ve latife, kromozomlarına kodlanmış her huy, hacmi çeyrek metreküplük bedenine yerleştirilmiş her organ, kendilerine mahsus maddi ve manevi ihtiyaçları gereği mütemadiyen birilerine ya da birşeylere bağlanması iktiza ediyor. Geçirilen her dakika, yaşanan her saniye ‘acıkan bu duyuları nasıl doyururum‘un planlarını kurmakla geçiyor. Dünya denen garip mekanda yokluktan varlık alemine buyur edilen insan, varlığı devam edip durdukça, menfi-müsbet her duyusunu sonuna kadar tatmin etmeye çalışıyor ve devamlılık için bitmez bir enerji ile saldırıyor.

Biyolojik gereksinim olan yeme-içme, bedensel rahatlık, zihinsel duruluk herkes için standart olarak en önde gelenlerden.

Şahıslara göre opsiyonlu olarak hep kazanan olma hırsı, yüksek egoyu tatmin etme, kibir, güzel olabilme kompleksi, zenginlik hastalığı, gösteriş ve karizma yapma çabası gibi seviyesi düşük hasletlerden tutun da cesaret, aşk, davaya sahip olma, yüksek karakterde insan olma çabası, merhamet vb. gibi geniş bir yelpazeye yayılan farklı farklı, doyurulması elzem duygu ve donanımlara sahiptir insan.

 

Yaşadığımız çevrede, kendi dünyamıza o kadar sımsıkı sarılıp bağlanmışızdır ki, bir gün gaybden biri çıkıp gelse de elinde bir ekran, ‘bak bu sensin, senin öte taraftaki halindi’ dese bile gözlerimizi oğuşturup hayal gördüğümüzü düşünürüz. Mayamıza en fazla dozajda katılan element olsa gerek unutkanlık, tabir-i diğer gaflet. Bir gün aynaya bakarken ‘sahi ben kimim? sahiden ben kimim yahu? neyim ben?‘ diye sormamışızdır çoğumuz. Varlık sebebimizi, yaşam gayemizi aklımıza getirmeyen bizleriz, akıl mantık yönünden hayvandan farklı olduğumuzu iddia eden yine bizler. 24 saat, devir daim etmesi bakımından insana uygun yegane zaman kılıfıdır. Bu süre içinde tekrar başa döner ve rutin işlerimizi yapmaya koyuluruz. Sabah kalkıp kahvaltı yapar, işe ya da okula gider, dünya ve içinde kurulu ne kadar düzen varsa bizim çapımıza uygun olanına riayet ederek gerekliliklerini yerine getirir ya da getirmeyiz. Geniş bulduğumuz dar ve çıplak dünyamızda gerçeklerden ne kadar da uzak olarak koşarız ölüm vaktine doğru. Arkamızdan sabit bir süratle itekleyen zamanın hiç durmayışı, hatta hızını kesmeyişi bizi öyle bir yanıltır ki, düşünmeye sevkedildiğimiz anlarda bile, akıl ekranına yazdığımız anlık fikirleri durmadan silerek bizi sürekli kaotik bir planda bırakır. Anlaşılması en zor olan, hatta imkansız olan bir olgudur. Kavga edip de hiçbir zaman galip gelemeyeceğimiz yegane rakiptir belki de zaman. Çünkü onunla yarışırken bile onun lehine işlemektedir kendi varlığı. Her yerde ve her mekandadır o.

 

Bu durumun negatif etkisi bizi onunla uğraşmayı bıraktırarak yine dünyaya sürüklüyor. Kendi içimizde, bildiğimiz 3 boyutlu mekana döndürüyor bizi. Kolay olana, karmaşık görünüp basit olana indirgiyor seviyemizi. Farketmesek de bizi, yüzümüze bile bakmadan ve kişi ayırd etmeksizin aşağılıyor bilge bir tavırla.

 

Ne yapmamız gerek?

Yenilip durmaya ve kaybetmeye mahkum insanoğlu, etrafını 3 yerden saran kalın zincirleri nasıl parçalayıp atabilir? Nasıl olur da normal olanı aşıp görünmeyeni ve ötesini keşfedebilir? Tatmin ettiği duyularının üzerinde bir über-ortama nasıl varabilir?

Koşmaktan yorulan ve ancak bunun farkına varabilen kimse delebilir işte bu zalim çeperi. Çare arayıp da çareyi ‘bir şey aramamak’ ta bulmayı deneyen kimse. Menziline elle tutulabilen planda ulaşmayı hedefleyen kimse değil de, hedefine varmayı kendi içinden geçerek isteyen insandır, işte o yolcu. Yalnızlığın ve terkedip gitmeyi istediği bedeninin cesur ve takdir edilesi savaşçısı.

 

Aklı ile değil de, yalnızca kalbi ile. Gözlerini yumup tekrar açtığında kendisini buradan hissetmeyen, çelme takan tüm maddi çengellere çalım atıp kendini birliğin serin ve derin sularına bırakıp giden, arkasına bakmadan, mana aleminin o yumuşak, narin ve incitmeyen kumaşında kendisini arayan insan. Kopup geldiği yere doğru ağır ve paslı bedenine rağmen süzülen ruh. Varlığın dördüncü ana renginin frekansını yakalayıp onun kanatlarına tutunan güzellik.

 

Yaşasın farkındalığın ruhları !

 

 

Dergiler, Fikir Yongalama, sayı_12 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama