Yıldönümü

03 Ara 2008

Alper Bilgili

Toplarla yaptığı numara geçen haftaki kadar ilgi çekmiyor. Bunu kabullenip yeni bir şeyler bulsa iyi eder. Bisiklet olmaz. Daha iki tekerlekli bisikletin üzerinde duramazken tek tekerlekli bisiklete binmeyi nasıl becerecek… Hem bu şehirde bisikletle şov yapan bir hokkabaza kim ilgi gösterir? Herkes biraz cambaz burada.
Çaresiz labutla yaptığı gösteriye dönecek. Biliyor ki az sonra etrafında sadece sarı kafalı üç beş çocuk ile, bütün güz izlese elini cebine atmayacak kara kafalı göçmenler kalacak. Kara kafalılar demişken… Şu gözleri güçlükle seçilen ve hepsi birbirini andıran adamları ilk gördüğünde nasıl korktuğunu hatırlıyor hokkabaz. Garip bir dil konuşuyorlar. Kısa, sert, kulağa benzer gelen sözcükler. Saçları dümdüz ve tek renk. Kapkara.
Hayret!
Yine Hayret!
Dünyayı bilen bir insandı oysa. En azından bir yıl önce şu arkasında duran otelde uykuya dalmadan önce görmüş geçirmiş bir adam sayılırdı. Akdenizde gezmediği liman kalmamıştı. Hemen her şehri avucunun içi gibi bilirdi. Geminin her mevkisinde görev aldığından ve işe hamallıkla başladığından insanları da iyi tanırdı. Ama şimdi şaşıyor. İnsanlar çok farklı. Sadece çekik gözlüler, burayı mesken tutan zenciler ya da Arapça konuşanlar da değil onu şaşırtan. İnsanlar, buralılar da çok farklı. Kadınlar bile… Erkek gibi giyiniyorlar. Daha cüretkarlar. Daha az kokuyorlar. Herkes daha iri.

Yeter ama!
Tüm farklılıkları anlatmasını beklemiyorsunuz ya ondan!
Kendisi de çözememiş ki size bir açıklama yapsın. Sabah akşam düşünüyor.
“Ahşap binalara ne oldu? Kırmızı tuğlalar neyin nesi? Şehir neden bu kadar kalabalık? Dostlarım nerede? Neredeyim ben! Cinlendim mi gerçekten!”
Bunları sonra düşünmeli hokkabaz. Onun mesleğinde dikkat her şeydir. Şimdi ilk defa dün denediği numarayı sergileyecek. Çok zor bir numara değil. Yaratıcı da sayılmaz. Ama yenilik yeniliktir.
Topların yerini alacak yeşil elmaları özenle ve yavaşça çıkarıyor yamalı çuvalından. Isırmadan önce yıkama imkanı bulamadığından hiç değilse eliyle tozunu almayı aklından geçiriyor. Ya da bize öyle geliyor; yıkamayı hiç düşünmemişti belki de. Biraz daha zaman harcarsa onu izlemek için var güçleriyle annelerinin ellerinden çekiştiren küçük hayranlarının ilgisini de kaybedecek. “Onlar gitmesin”  diyor ve üç elmayı ve bir topu aynı anda çevirmeye başlıyor havada…
Hokkabazı izleyen çocuklar nihayet deyip annelerinin ellerini bırakıyorlar. Yetişkinlerin gözleri hokkabazın kostümünde. En az 500 yıl öncesine ait bir kostüm bu. Hokkabaz takdiri hak ediyor bu seçimiyle. “Kim bilir ne kadar aramıştır” diyor Fred’in ananesi. “Evet ama…” diyor yanındaki beklemeden “niye o kadar pis!”
Titiz bir kadın dudak büküyor. Tiksinti ve merak yanyana yüzünde.
İşin kötüsü hokkabaz da bilmiyor nedenini. En az 10 altın saymıştı bu kıyafete oysa. 10 altın kaç Euro eder ki?
Elmalar havada birkaç tur attıktan sonra sıra numaranın can alıcı kısmına geliyor. Dün akşam evde yaptığı provada başaramamıştı ama olsun. Her zaman -belki de sizin de düşündüğünüz gibi adrenalinin etkisi ile- heyecanlanınca daha iyi iş çıkarıyor.
Evet. Dün becerememişti, doğru… Ama elmaları bir yandan havada dolaştırıp bir yandan da sırayla ısırmak kolay değildi. Sebastian ise öyle düşünmüyordu. Bu yüzden “Beceriksiz ahmak” naz yapmadan çıkmıştı dün gece ağzından.
Sebastian da nereden çıktı? Aslında o da benzer bir soruyu geçiriyordu aklından hokkabaza bakarken. “Nereden çıktı bu adam?” Tamam, Sebastian’ın da normal bir hayatı yoktu. Bisikletinin pedallarını hava kararmadan eve varmak için hızlı, çok hızlı çeviren öbür Amsterdamlılar gibi değildi. Gece dinlenemezdi. O gece gündüz çalışan bir adamdı. Çalışkan bir pezevenkti. Bu hokkabazı da iş sırasında bulup getirmişti. Yanında çalışan kızlardan birinin neredeyse içine düşmüş garip adama acımış, o gece kendisinde kalmasını önermişti. Hatta ona hokkabazlık yapması fikrini veren de o idi. Hiç değilse eve üç beş kuruş getirir de kirayı ödemesine yardım ederdi. Dün fark etti. Hokkabazın kim olduğu ile ilgili bir fikri yok hala. Ama adamı sıkıştırmanın da anlamsız olduğunu biliyor. Zira yaklaşık bir senedir ağzından tek alabildiği kimsenin inanmayacağı safsatalar.
Belki Kutsal Kitaplarda geçen Ashab-ı Kehf’in hikayesini bilse inanabilirdi ona. Hani düşmanlarının zulmünden kaçarken mağaraya sığınmış, orada yüzyıllarca uyuyakalmışlardı. Ya da bazı bilimadamlarının eskiden beri insanı uyutma üzerine çalıştıklarından haberdar olsaydı hokkabazla dalga geçmeden önce bir kez daha düşünürdü Sebastian. Ama o ne dinden anlardı ne de bilimden. Peki tarih? Bakın ondan biraz anlardı. En azından hokkabazın anlattığı gibi bu şehrin büyük iki yangın geçirmeden önce ahşap binalarla dolu olduğunu biliyordu. Ancak sırf bu yüzden ona inanacak hali yoktu ya. En iyisi bu konuyu unutup uzunca bir süre sorgulamamak. Hokkabaz eve para getirdiği sürece gerçekte kim olduğunun bir önemi yok.
Hokkabaz nerede olduğuna dair kesin bir fikre sahip olmamakla beraber bilhassa son altı aydır buradan kurtulmak için çok kafa patlatmıştı. Nihayet dört ay önce, yaşadıklarının kendisine bir ceza olduğu fikrine vardı. Geçen yıl handa uyuyakaldığı gün bir yanlış yapmış olmalıydı ki bu kabus hayatla cezalandırılmıştı. Ama ne olabilirdi o yanlış? Sonunda aklına şu ilginç fikir geldi. O gün, geminin sahibi Geert’in merdivenden yuvarlanmasını engellemişti. Geert kendisine hayatını kurtardığını söylemiş, onu bir avuç altın sikke ile ödüllendirmişti. İyi de hayat kurtarmanın nesi yanlış olabilir? Öyle demeyin, olur. Eğer kurtarılan Geert gibi adi bir tüccar, kan emici bir patron ve acımasız bir tefeci ise onu kurtarmak birçoklarına kan kusturmaktır, diye savundu teorisini hokkabaz. O halde ne yapmalı? “Onu bulup öldürecek değilim ya. Kimbilir nerededir şimdi? Akdenizin hangi limanında hangi kadınların hangi uzuvlarının arasında kaybolmuştur?”
“O olmazsa, onun gibisini bulmalı. Gerçek Amsterdam’a dönmek ve bu lanetten kurtulmak için o kişiyi kurban etmeli.”
Burada duruyor hokkabaz.
Gerçek Amsterdam’a dönmek istediğinden emin mi?
Orası buradan daha mı güzel?
İnsanları daha mı nazik?
Yatağı daha mı rahat?
Odası daha mı sıcak?
Karnı daha mı tok?
Hayır!
Hepsine koca bir hayır. Hatta burada olup orada olmayan şeyleri saymakla bitiremeyeceğini de biliyor. Aklına ilk gelen örnek de hiçbir hayvan kullanmaksızın insanı bir yerden diğerine hem de bu kadar çabuk götüren mavi beyaz boyalı demir kutular.
Ama…
Ama orası evi. Orayı biliyor. Başına gelecekleri kestiriyor. Burada ise yeni şeyler öğrenmekten, öğrendiklerine şaşırmaktan sıkıldı. İşte bu yüzden, o sade, geri, Katolik şehri bu güzelliklerle süslü ama kaotik şehre tercih ediyor.
Şimdi daha emin. Bir gün daha kalmamalı burada.
Kalmamak için hata yapmamalı. Doğru kişiyi dikkatlice seçmeli.
Titriyor. Her zaman olduğu gibi, heyecanının geçmesi için hızlı hızlı kaşınıyor. Yer yer ısırılmış elmalardan bir tanesini sabırla bitiriyor. Gözleri kendisini merakla bekleyen grupta. Elma bitince ellerini havaya kaldırıp tempo tutmalarını istiyor. Seyirci hızını alınca her şeyi bir kenara bırakıyor. Şapkasını açıp seyirciler arasında gezdiriyor. Attıkları paraya bakmıyor. Atmayanlara kızmıyor. Aslında aklına gelen ilk fikir az para veren kişiyi seçmekti kurban etmek için. Ancak sonra bunun doğru kriter olmayabileceğine hükmetti. Öyle ya; mecburiyetten elleri sıkılaşmış köylüler görmüştü, bonkör derebeyleri de… O halde verdikleri paraya göre ayırt edemezdi iyiyi kötüden.
Dün aklına o diğer plan geldi.
Mükemmel bir plan değil. Ama denemeye değer. Hem şimdi denemezse bir yıl daha beklemek zorunda kalabilir. Tam geçen sene bugün hayatını kurtarmıştı Geert’in. Bu lanetten ve lanet sonucu hapsedildiği cinlenmiş şehirden kurtulmak için en doğru gün bugün olmalı.
Peki doğru kişiyi seçemezse… O zaman buralıların yasaları ile yargılanacak. Sebastian’ın dediğine inanılacaksa burada adam öldürenler bile giyotinle ikiye ayrılmıyormuş. Hapishane denen yerde onyıllarca kalıyorlarmış. İşkence bile yokmuş. “En kötü oraya düşerim” diye geçiriyor aklından hokkabaz. Hem orada da uzun kalmayacağını düşünüyor. Hapiste kötü insan bulmak zor olmayacağına göre, en kötü ihtimalle seneye bugün doğru kişiyi kurban edip buradan kurtulacaktır. Şimdi daha sakin. Gülümsüyor.
Ve ellerine aldığı üç adet bıçağı hızlıca çevirmeye başlıyor. Ancak bu kez yukarı, çok daha yukarı fırlatıyor elindekileri. Seyircinin içinde hokkabazın yeteneğini o ana kadar takdir edememiş olanlar vardı ya inanın onlar da hayranlıkla izliyorlar şimdi.
“Bu nasıl bir hakimiyet!”
“Her seferinde sapını nasıl tutturuyor!”
“Ne kadar keskin baksana!”
“Elinden sekse yüzüne gelebilir sivri ucu!”
Doğru söylüyorlar. Siz olsanız siz de etkilenirdiniz. Belki hokkabazın gerçek Amsterdam’da yaşayan ve ona bıçak kullanmayı öğreten denizci dostları dışında herkes takdir ederdi onu. Onlara göre gerçek bir denizci bıçağa hakim olmalıydı. Ve bu yetenekle övünmek ayıptı. Yeni Amsterdam’da İngilizce bilmek kadar normaldi bu.
Hokkabaz gösterisini bitirdikten sonra nasırlı ellerini açıp seyircinin önünde eğilirken normalde nefsini okşayabilecek alkışları duymuyordu dahi. Zaman yavaş akıyordu. Neredeyse onun için duracaktı zaman. Yine duracaktı…
“Şimdi, sizden ricam yeni gösterimde bana yardımcı olmanız. Gördüğünüz gibi, korkmanızı gerektirecek bir şey yok. Son derece güvenli. Tüm havarilerin adına yemin ederim ki…”
Hay lanet. Havarileri kim takar burada!
“… buraya gelip bana yardımcı olacak arkadaşımın vücuduna en ufak bir zarar gelmeyecek. Üstelik hayatı boyunca unutamayacağı bir gösteriye yakından tanıklık edecek.”
Kalabalığın içinden bir el kalktı. Onu gören bir ikisi daha… Sonra, korktuğu için pişman olmak istemeyen bir düzüne el daha istekle yükseldi kalabalığın içinden.
“Hayır. Size değil. Küçük bir dostuma ihtiyacım var. Ancak annesi ya da babası yanında olan küçük bir dostumu alabilirim buraya.”
Bu son cümle her gün orada hevesle bekleyen küçük hayranlarını hayal kırıklığına uğrattı. Başka da bir el kalkmadı uzunca bir süre. Nihayet bir baba çıktı da “Biz varız!” dedi gururla.
Hokkabaz memnuniyetini gizlemedi. Geniş delikli, uzunca burnunu çekti. “Çekinmeyin, buyrun, öne doğru gelin beyefendi” dedi kendisine yardımcı olan adama. Kalabalık da bu cesur adama hak ettiği saygıyı gösterdi ve ona yol açtı. Baba, gösterinin yapıldığı dairenin merkezine yaklaştıkça büyüdü. Garip hisler içerisindeydi. Hem hakir görüyordu o kalabalığı hem de onlardan takdir bekliyordu. “Yalnız olsak almazdım bu riski” diye düşünüp elleriyle yağlı saçlarını arkaya attı kalabalığın şaşkınlıkla izlediği cesur adam. “Kötü olmasan bu riski almazdın” diye fısıldamaya gerek duymayan hokkabaz ise bıçağı çoktan karnına sokmuştu cesur adamın. Hatta işi garantiye almak için bıçağı içeride gücü yettiğince çevirmişti. Gözlerini dehşet ve çaresizlikle elini tutan oğluna dikmiş cesur adam bir şeyler söylemeye çabaladı. “Nefesi de kötü kokuyor” diye düşündü hokkabaz. Biraz daha umutlandı. Yere yığılan adama bakmıyordu şimdi. Gözleri kapalı, gözlerini açtığında nerede olacağını hayal ediyordu.

Dergiler, Öykü, sayı_11 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

1 Yorum yapılmış, “Yıldönümü”

  1. 01

    […] öykü – yıldönümü http://www.odasanat.org/index.php/2008/12/yildonumu/ […]

    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama