Sokaklar Benim Yeniden

3 Ara 2008 | yazar: Sadık Yemni | Kategori: Dergiler, sayı_11, Öykü
İnsanlar çevrimiçi ve çevrimdışı olarak iki gruba ayrılırlar. Çevrimdışı olmak, devrimdışı olmak, yani devredışı kalmaktır.
Coølover Metin

Ergin buzdolabından şeftali suyu şişesini alırken kabın yüzeyine dokunan parmakları dakikalardır beyninde sarkaçlanan sorunun cevabını fısıldayıverdi.  Elektrik kesintisi en az üç saattir sürüyor olmaktaydı.  Kap ılınmıştı. Şişeyi mutfak masasının üzerindeki notun üstüne bıraktı. Annesi öğlen yemeği için etli pırasa ısıtmasını öğütlemekteydi. Öğlene dolaptaki pırasayı ısıt istersen yazmıştı.İç geçirmeli bir nottu bu. Pizza yiyeceğine adı gibi emindi çünkü.
Dışarıda uzaklardan bir yerden klakson sesleri gelmekteydi. Bağdat caddesi tarafından. Sayısı bayağı fazlaydı. Yüzlerce araba sanki. Maç çıkışı için çok erkendi, ama klakson çalmak için bir neden bulmak o kadar zor bir şey değildi haliyle.
Geri geliyor.
Holden hızlı adımlarla odasına döndü. Eve teyel ipliğiyle bağlı bir mekândı burası. Bir imparatorluktaki en uzak ve özerk bir eyalet gibiydi. Oda bir mabet, şu L şeklinde konmuş masalarda duran iki bilgisayar, iki basıcı, tarayıcı ve diğer bilumum aksesuvarlar en yeni inanca açılan pencereydi. Pencereyi aralayan güç susmuştu. Elektrik kesintisi inancı reddeden bir insanı arızaydı. Tiksinti duyuyordu tellerdeki akımı sürekli kılamayan beceriksizlikten. Hiç elektrik kesintisi yaşanmayan ülkelerde yaşamayı özlüyordu böyle anlarda.
Sabaha kadar film, müzik indirme, üyesi olduğu grupla çet, acemi çaylakların şifrelerini kırmak ve en yeni internet dedikodularının dolup taştığı siteleri taramakla geçirmişti zamanını. Bilgisayarını her yıl yenilediği için hızı müthişti. Bir yıl önceki bilgisayar yedek olarak tutuluyor, eskiyen yedek satılıyordu. Yılda iki bin dolarcık yiyen bir hobiydi. Hızlı ve etkin iletişim piramitinin üstünde durmak için yapılacak asgari harcama buydu.
Bir ara hacker olmaya özenmişti. Power Haydar, Cult İhami, Coølover Metin, Bitbiter Fehmi gibi tanınmış bir isim olmak için çabaladığı anlar daha çok geride kalmamıştı. Acemilik yıllarında sayısız kereler virüsler tarafından hücuma uğramıştı. Anakart-cpu’lar elden giderek fazladan masraf kapıları açılmıştı. Bilgisayar başında yemek yemeyi ve tek başına seks yapmayı alışkanlık haline getirmişti. Saatlerce aç susuz durmayı ve çişini tutmayı öğrenmişti. Şifre kırmada bir yetenek olduğunu hemencecik kanıtlamıştı. Yaptığı sitelerin çoğu ilgi çekmekteydi, ama bir yanı elverişsizdi bu işlev için. Açıkça izahı güç bir şeydi. Sezgisel diyeceği geliyordu. Boşa kürek çekme diyen bir yayın vardı doğal hard diskinin içinde. Akılla mantıkla açıklanamayacak bir sinyal kaynağıydı.  Nafilelik ışıyordu. Tıpkı annesinin notundaki istersen kelimesi gibi. İstersen hacker olma evladım.
Ergin insanların çevrimiçi ve çevrimdışı olarak iki temel gruba ayrıldığına kalbiyle böbreğiyle inanan biriydi. İnternet yeni ve acımasız devrimin adıydı. Devrimdışı eşittir devredışıydı. Çevrimdışılık devredışılıktır diye değiştirmişti sonradan bu sözün mucidi olduğunu iddia eden Coølover Metin. Harika bir hackerdi, ama yirmi altı yaşında hâlâ üniversiteyi bitirememişti. Yıllardır bir kız arkadaşı da yoktu. Vamp harikası olan sanal sevgilisiyle ikinci hayatta mutlu bir birliktelik sürdürmekte olduğunu gururla anlamıştı ilk karşılaşmalarında. Günde on altı saat devrimiçi olmak çok şeyden feragattı. Elektronik çileydi. Odalar da hücre.
Gözü masanın üstündeki boş yere takıldı. Dizüstü bilgisayarı uydu bağlantısına sahipti, ama şu anda tamirdeydi. Bu öğleden sonra gidip alacaktı.
Sabahın 6.11’nde yatağa gitmişti. Tellerde  elektron kaynıyordu o sırada.
Sabah kalkar kalkmaz bilgisayarı açan biri olarak off çekmekteydi. Odanın ortasında durarak ne yapacağını düşündü. Elektrikli saatler zaman maratonundan sıyrılmışlardı. Küçük pilli saatine göre öğlen olmasına birkaç dakika vardı. Normalde ikiden önce uyanmazdı. Kendini yorgun hissetmiyordu. Sekiz saat uyumuş gibi dinçti. Bir şey daha var tatlım diyen yanı nedeniyle ağır aksak bir huzursuzluk hali içindeydi.
Dolabın sol kanadına iliştirilmiş olan boy aynasında kendini süzdü. Lacivert bir don, beyaz bir atletle duran, atletiklikten hiç nasibini almamış soluk tenli bir beden. Hergün traş olmasına rağmen yüzündeki sakalların on bir on bir maç yaparak imajını biraz sübyana boyadığı Ergin Demircioğlu. On yedi yaşında. Üniversite sınavı denen büyük şavaşa hazırlanan lise bilgisi komandosu. Neyse ki, akşamki kursa daha önünde upuzun bir yedi saat vardı.
Geri geliyor.
Bir düş gördüğünü hatırlatan bu sözcükler beyninde çınladığında cep telefonunun ekranında ‘Şebeke aranıyor’ kelimeleri belirmişti. Telefonun ekranına bakarken beyninde dakikalardır var olan, uyanmadan önce harekete geçmiş hissi veren bir sinyal parladı.
Hızla üzerine kot pantolonunu geçirdi. Beyaz tişörtünü çıkartıp sol koltukaltını kokladı. Biraz deodorantla halledilebilecek bir ten tütsüsü vardı. Loş banyoda deodorantı bulup koltukaltlarına sürdü. Sonra odaya gidip dağınık duran yatağın üstüne oturarak siyah çoraplarını giydi. Ayağa kalkıp etrafına bakındı. Yolunda gitmeyen şeyi arıyor gibi bir hali vardı. Masanın üzerinde duran cep telefonu şebekeyi aramaktan vazgeçmişti. Şebeke bulunamıyor. Telefonu kapatıp pantolonunun sağ cebine yerleştirdi.
Karnı açtı. Su ısıtıcı ve tost makinesinin elektrikle çalıştığını hatırlayınca kahvaltıdan vazgeçti. Annesi sıhhatli yaşam gurusuydu. Küçük çelik tencerelerde doğal olarak yetiştirilmiş sebze yemekleri hazırlardı. Bir kişilik. Babası günde üç kez tost ya da spagetti yiyerek yaşayabilecek birisiydi. Sabah tost yer çıkar, akşam yemek yemiş olarak dönerdi. Ergin de pizzakeş olma yolundaydı. Sabaha karşı üç sıralarında karnı çok acıkınca buzdolabında hazır bekleyen pizzalardan birini mikro dalga fırınında ısıtıverirdi. Ailece en son ne zaman birlikte akşam yemeği yediklerini düşündü. Hatırlı bir misafir falan gelirse annesi şov için sofraya birlikte oturmalarını isterdi. Bunlar çok nadiren olduğu için kadını kırmazlardı.
Adaşı olan dedesi sağken haftada bir kez onun evinde yemek yerlerdi. Bunu yapmak için asansörle dört kat aşağı inerlerdi. Annesinin babasıydı. Ergin adamı çok severdi. Bütün ömrü boyunca neredeyse yetmiş yaşına kadar gece gündüz çalışıp çabalayarak bu on dört daireli Fetret apartımanının yarısını miras bırakmıştı. Şu anda oturdukları hariç dört daire onlarındı. Babası annesinin tanımıyla her on yılda iki yüz yirmi metrekarelik bir daire batıran bir mesleğe sahipti. Emekli makine mühendisiydi ve su tesisatı malzemesi satan bir mağazası vardı. Annesi emekli mühendisler kulübü diyordu. Babası arkadaşlarıyla buluşma yeri kurmuştu. Kahve, çay içerek sohbet ederlerdi. Akşam dükkân kapanınca rakı servisi başlardı. Arada satış ta yapılıyordu. Babası ödemeyi zamanında yapsalar dükkân kendini kurtarır diyordu. Annesi mağazada çalışan iki personeli işten çıkarsa ve ucuz bir yer kiralayıp kulüp açsa çok daha az masraf olacak diye yakınırdı. Babası rantiye görünmek istemiyordu. Kadın bunu bildiği için bu sözleri çok nadiren sarfederdi. Babası yarın sabah yine yoga moga yonga monga var mı diye sorduğunda daha çok.
Ergin dedesine müteşekkirdi. Onun sayesinde bu odaya son nefesine kadar sahip kalabilirdi. Babası altmış yaşındaydı ve iki kez kalp krizi geçirmişti. Allah uzun ömür versin, ama taş çatlasa daha bir daire batırabilirdi. Annesi İngilizce öğretmenliğinden emekliydi. Aldığı kiraların tamamını harcamazdı.
Ergin E-rantiye olacaktı. Dıştan bir müdahale olmazsa bu otuz altı metre karelik odada son nefesini verebilir ve on beş yılda bir daire yiyerek ruhunun en sonuncu bilgisayarının ekranından, kimbilir kaç terra bitlik bir hard diski olacaktı,  sanal aleme karıştığı ana varabilirdi. Bunun için şimdiden bir planı bile vardı. Üniversitenin her hangi bir bölümüne girip atılana kadar kayıtlı kalmak. Sonra İsviçre’deki teyzesinin yanında bir yıl kalıp bedelli askerlik yapmak ve geri kalan yaşamını geçirmek için bu odaya dönüş. Bu en garantili yoldu. Gelişmelere göre kendini uyarlayacaktı.
Alışkanlıkla eli pantolonun üzerinden telefonunun yoklarken elbise dolabının aynasız olan kanadındaki fotoğraflardan birine ilişti gözü. Sol alt tarafı yapıştığı yüzeyden kurtulmuştu. Coølover Metin’le ilk tanıştıkları gün. Sarı tişört giymiş, bir altmış boyunca, sivilceli yüzlü, dalgın bakışlı tipi gördüğünde hayal kırıklığına uğramıştı. Dört delikanlı Kozyatağı’nda bir yerde durmaktaydılar. Diğer ikisi lise arkadaşıydı. Hepsinin ortak yönü sokakta, dışarıda eğreti durmalarıydı. Sokaklar tehlikeliydi, dışarısı batıcıydı. Sokaklar diğer türündü artık. Dördü de okul, alışveriş, iş gibi angarya nedenler olmasa gündüzün nadiren dışarıya çıkarlardı. Üzerlerinde saklamaya özen gösterdikleri bir ürkeklik sinmişti. Kısa mesafelere bile taksiyle giden delikanlılar şürekasındandılar. Dışarıdan hızla kopmaktaydılar. Istanbul denen şehir sanki yavaşça ehlilikten sıyrılmakta olan bir köpeğe dönüşmekteydi. Her köşeden tehdit edici hırıltılar gelmeye başlamıştı. Bu konuya neredeyse asla değinmemeleri bir çeşit kabul tavrıydı. O takım sonradan bir kafede oturmuş ve sohbet etmişlerdi. Yanlarında kızlar da vardı. Bilgisayar kullanımından başka tek bir söz etmedikleri için kızlar sıkılıp bir diğer masaya taşınmışlardı.
Parmağıyla resmin kalkmış yerini bastırıp kartonun arkasındaki yapışkan yüzeyin eski yerine tutunup tututunmayacağına baktı. Birkaç saniye olacak gibiydi. Sonra yine yerinden sıyrılmıştı sol alt köşe.
Normal yatak odan yok mu senin? Bu kadar alet edevat, ekran ve kablo…
Cebinden telefonun çıkartıp ekranına baktı. Şebeke henüz bulunamamıştı. Tuşlara basarak son mesaja bir göz attı. Yarın iş var. Gelemicem. Akşam nete gel. Sevil. İçini çekerek telefonu aldığı yere yerleştirdi. Sevil’in güzel yüzünü, çekik ela gözlerini düşündü. Bu odada bir kez sevişmeye başlamış, ama sonuç alamamışlardı. Kablo ve ekranların rahatsızlık vermesi bahaneydi. Yirmi dört saat online olması huzursuz etmişti kızı.
Kadınlar farklıydı hâlâ. Gemilere binip ıssız ufuklara açılan ruh yoktu onlarda. Sanal uzayın gemicilerinin ne denli cool ve öncü bir ruha sahip olduklarını anlayamıyorlardı. Dedesi haleti ruhiye derdi. Bu yan sakattı işte karılarda. Ekranın dipsiz bucaksız bir rahim olduğunu göremiyorlardı. Çocuk yapınca hele iyice kopup gidiyorlardı çevrimiçi süreçten.
Ergin on iki yaşından kapılmıştı sanal uzay adamı olma serüvenine. Dedesi ilk yıllarını görmüştü yani. Üç yıl önce ölür ölmez satılmış olan yazlığında son kez beraber olduklarında adamın bugünleri gören yanı onu ağaçların, çiçeklerin ve kedilerin alemine raptetmeye çabalamıştı. Sokaklar da senin. Bunu unutma demişti kimbilir kaç kere.
Hole çıkıp oturma odasına gitti. Annesinin iki ay önce dünyanın parasını döküp aldığı Orgona Astra salon takımı dört daire arkalıklı koltuk, ve iki divandaki iki daire şeklindeki yastık gözüne acaip göründü yine. Siyah, gri ve beyaz şeritler bar kodunu andırmaktaydı. Babası koltuklar için çanak anten benzetmesini yapmıştı. Fena bir yaklaşım değildi. Astral bir yan vardı gerçekten takımda. Annesi evrenle sıcak temas mobilyaları demişti telefonda konuştuğu bir arkadaşına. Kültürlü kadındı. Çok okurdu. Moderato makamında mutsuzdu kendi kelimeleriyle. 3M. Dört yıldır babasıyla ayrı odalarda yatıyorlardı. Bir sürü yere gidip gelmesine rağmen emekli olduktan sonra o da kopmuştu sokaklardan yavaşça. Şehrin belirli semtlerinden başka yerlerde bulunmaktan nefret ederdi. Bütün randevular hâlâ eskisi gibi neyseki şekerim denilen yerlere verilirdi.
Babası sekizde evden çıkar ve dört kilometre ötedeki işyerine yürüyerek giderdi. Sabah sporu diyordu. Bu yürüme bütün gün yenen yüksek kalorili gıdalara meşrutiyet, yok neydi? Meşruiyet kazandırırdı. Dedesinin kelimeleri yavaşça çekilen bir deniz gibi uzaklaşmaktaydı üst kattaki hard diskinden. Babası bir keresinde eğer evden onda çıkarsam akşam iki duble rakı fazla içiyorum demişti annesine. Kadın hak verircesine başını sallamıştı.
Bugün çarşambaydı. Yoga kulübünde yedide başlayacak sabah meditasyonu için annesinin en geç altıyı çeyrek geçe evden çıkması gerekmekteydi. Birbirlerini çok iyi anlıyorlardı. Geceleri sanal hayata girmesi ve gündüz uyuması bu nedenden sorun olmuyordu. Arada sırada etli pırasayı yiyor ve beğendiğini söyleyerek kadının içinin rahatlamasını sağlıyordu. Babası onun işyerinde arkadaşlarıyla yaptığı şeyin yeni zamanlardaki steril karşılığını yaşadığını biliyor ve anlayış gösteriyordu.
Pi zamanı Ergin. Pardon, pil yani.
Oturma odasındaki plazma televizyona bakarken birden ayakları onu odasına geri sürükledi. L masanın kısa yanındaki komodinin çekmecelerinde bir sürü pil vardı. Uzun zamandır kullanmadığı küçük transistörlü radyonun haznesi boştu. Hızla pilleri radyonun haznesine yerleştirdi ve ON düğmesine bastı. Cihazdan yükselen on puan değerindeki hışırtı midesine buzdan parmakların masaj yapmasına neden olmuştu. Ergin büyük ölçekli felaket senaryolu filmleri en iyi içselleştirmiş olan kuşaktandı. Parmağı osilatör düğmesini boşuna sağa sola oynattı. Hışırtı standarttı.
Hışırtıyı ardında bırakarak oturma odasına gitti ve sürgüsünü açarak balkona çıktı. Mayıs başı ılıklığı tarafından yumuşakça sarmalandı. Deprem olmamıştı. Bütün binalar sağlamdı. Yangın falan da yoktu. Bulundukları sokakta birkaç kişi aşağıya, Bağdat caddesine doğru yürümekteydi. Köpekli bir kadın cep telefonuyla konuşmaya çabalıyordu. Onun şebekesi de nanaydı anlaşılan. Hatlarını net göremediği yüzü şaşkınlık ışıyordu. Şavaş. Üçüncü dünya savaşı çıkmıştı belki de. Amerika İran’a saldırdıysa… Uçaklar neredeydi o zaman. Aşağılardaki çam ağaçları yüzünden ana caddeyi göremiyordu. Savaş değildi. Başka bir şey. Ancak gidip bakmakla anlaşılabilecek ve asla sıradan olması mümkün olmayan yeni bir durum söz konusuydu.
Tekrar hole döndüğünde balkon kapısını kilitleyip sürgüsünü sürmediğini hatırladı. Annesi bu konuda çok titizdi. Şu anda ne yapıyordu acaba. Meditasyon ve konuşmalar bitmiş olmalıydı. Oralar nasıldı. Aynadaki aksi bir çeşit sezgi yükseltgeci gibiydi. Balkonun kapısını sürmelemeyecek, zulaya attığı birikmiş parasını yanına almayacak ve hemen şimdi evden çıkıp gidecekti.
Kapıyı örttü ve karanlık basamaklara yöneldi. Sağ eliyle trabzanı yoklayarak beşinci kattan aşağı inerken sadece üçüncü kattaki bir daireden gelen sesleri duydu. Bunun dışında apartmanda derin bir sessizlik hüküm sürmekteydi. Annesi Tutkulu Karınca apartmanı sakinleri derdi. Hemen herkesin sabah olunca okula ya da işe gittiği, arkada çok az kimsenin kaldığı genç nüfuslu bir apartmandı Fetret.
Dış kapı aralıktı. Küçük ve bakımlı bahçeyi geçip sokağa çıkınca aşağılarda, ana caddeye yakın yerde birikmiş insanları gördü. O tarafa doğru yürürken durakladı ve başını kaldırıp oturdukları daireye baktı. Buraları son kez görüyorum duygusu hafif bir esinti şeklinde zihnini yelpazelemekteydi.
Yürürken karnı guruldayınca hayretle gülümsedi. Sigara içmediği halde sabahları aç uyanmazdı. Kahve altlığı olarak incecik bir tostla akşama kadar idare edebilirdi. Bu sabah farklıydı her yönden.
Çok az su içiyorsun. Hiç meyva yemiyorsun Ergin.
Dün iki kivi yedim. İki tane birden. Meyvaların yüzde yetmişi sudur.
Taksi durağında hiç taksi yoktu. Pidecide de müşteri görememişti. Telefon satan dükkân açıktı. Ekmek fırınının vitrininde nefis ekmekler sıralanmıştı. Ama normallik bunla sınırlıydı. Ana caddeye yaklaştığında insanların orada yığıldığını farketti. Bir şey daha ilginçti. İki yüz metrelik güzergâhında yukarı doğru gelen hiç kimseyi görmemişti.
Arabalar durmuştu. Yüzlerce, belki binlerce araba durmuştu.  İnsanlar arabalarının yanında öbekler oluşturmuş konuşmaktaydılar. Bazıları hâlâ telefonla bir yerlere ulaşmaya çabalamaktaydılar. Konuşmalarda sıkça tekralanan kelimeler pek hayra alamet değildi.
Bütün hatlar kesik.
“Hey Ergin. Napıyon lan burda?”
Kızıl saçlı, çilli yüzlü kıza bakakaldı Ergin. Omuzuna çapraz astığı bez çanta tıka basa yiyecek içecek doluydu. Bir elli beş boyunda narin yapılı bir kızdı Nalan. Üzerinde bordo renkli bir tişört ve siyah kot pantolon vardı. Yüzünde hiç telaş okunmuyordu. Olağanüstü bir durumun verdiği heyecanla kıpır kıpırdı sadece. Sevil’i yerine ikame etmeden önce Nalan’la sevgililerdi. Kız iki sokak ötede oturmaktaydı. Deli dolu, fıttırık bir tipti. Bilgisayardan çok iyi anlardı. Dört ay önce ansızın hiç haber vermeden Bogota’daki abisinin yanına gidince ilişkileri kopuvermişti.
Ergin göğsüne yaslı duran kabarık çanta yüzünden kıza sadece yanaklarını değdirebildi.
“Ne zaman döndün sen?”
“İnanmıcaksın, ama dün. Abimin kontratı bitince beraber döndük.”
“Ne olmuş burda ya?”
Kız bir eliyle arabaları işaret etti. “Her şey durdu. Durmuş. Her şey. İnternet, telefon, televizyon, uydu bağlantıları, aklına gelen her şey durmuş. Elektrik de kesik. Sabah uyku tutmamıştı. Jetlag yüzünden herhalde. Televizyonda eski bir filmi izliyordum. 9.27’de ekran kararıverdi. Sadece burada değil. Bütün dünyada. Küresel bir tıkanma diyorlar.”
Ergin kendinin de kısmen düşündüğü şeyleri başkasından duymanın teyit edici şaşkınlığını yaşamaktaydı. Aklından Marduk kelimesi geçti. Daha Marduk’a üç yıl vardı. Başka yerlerin de böyle olduğunu hangi kanalla haber almışlar sorusunu dillendirmedi. Öyle olduğuna kalıbını basardı. Bu gördükleri yerel bir sakatlığa benzemiyordu. Her şey birden ancak her yerin katkısıyla kesilebilirdi.
“Yağma başlamış. Her tarafta. Ben de süpermarketin birine girip bunları aldım.  Manyakça bir şey. Milleti görmeliydin. Tuvalet kağıdı için kavga edenler. Birbirlerinin elinden bir şey kapıp kaçan koca götlü karılar, yaşlı moruklar. Seyir valla. Bu daha ilk üç saat. Arkası bakalım… Kahvaltı ettin mi?”
Ergin başıyla olumsuzlayınca kız torbadan hazır bir sadviç çıkardı. Sıhhatlı denilen türdendi. İçinde peynir, kesilmiş yumurta dilimleri, tomates, salatalık dilimleri görünmekteydi.
“Al bunu ye.”
Ergin hipnozda gibi sandviçi alıp bir ısırık attı. Elli metre kadar ilerideki iki küçük grup arasında kavga çıkmıştı. Millet o tarafa bakmaktaydı. Sandviçin lezzeti bayağı iyiydi.
Ağzı yarı dolu konuştu. “Şimdi ne olacak?”
Kız omuzlarını silkti. “Bilmiyorum. Bakıcaz. Geliyor musun?”
“Nereye?”
Kız sevgiyle gülümsedi. “Bakarız.”
Ergin kızın uzattığı elini tutunca odasında birlikte geçirdikleri zamanları hatırladı. Nalan kablolara falan aldırmazdı. Kadıköy tarafına yürümeye başlarlarken Ergin bir düşünceyle sarsıldı. Artık hiç kimse klakson çalmıyordu. Kolektif kabul sessizliği hüküm sürmekteydi yani. Annesi, babası ve Sevil on kilometre çapındaki bir dairenin içinde, ama aşılamaz bir uzaklıktaydılar. Bu sessizlik buna da delaletti bir şekilde.
Biraz yürüdüler. Hareketsiz kalmış arabaların ve insan öbeklerinin sonu yok gibiydi. Binaların hep kapalı duran pencereleri şaşkın suratlı insanlarla yüklüydü.  Durum üste katlanarak kötüleşecekti. Üzerlerine şiddet, belirsizlik ve kargaşa geliyordu. Bu çok açıktı, ama elektrikle, uydularla çalışan aparatlar susunca sokakların ürkütücü yanının dişleri sökülmüş gibiydi diğer yandan.
Ergin hayatının çevrimdışı ve yepyeni bir mecraya döküldüğünü hissetmenin çoşkusuyla “Sokaklar benim yeniden.” diye düşündü. Rahmetli dedesi sağ olmalıydı da şu anları görmeliydi.

Share

One Comment to “Sokaklar Benim Yeniden”

  1. osman özbaş diyor ki:

    Sokaklar Benim Yeniden’ ile Sadık Yemni hard-disklere yüklenen bir hayattan ıssız ufuklara açılan bir ‘ruh’ arayışına sürüklüyor bizi. Teknoloji formatıyla yenilenen ikinci(l) bir yaşamın seksiyonları arasında ‘delete’ tuşu ne zaman, masıl tuşlanacak; bu refleks önemli, ya da bir virüs… Ah, rahmetli dedelerimiz sağ olsaydı da bu yaşananları görseydi.

Leave a Comment