Muharref Nesil

03 Ara 2008

Sinan Tabanlı

Bizler, yozlaşa yozlaşa, zaman rüzgarının sağlam insanlık kalemizden kadim doğruluk taşlarını aşındırarak yavanlaştırdığı insanlarız. İyilik ve güzellik adına ne varsa, kalıp kalıp dökülmüş halleriyiz Adem ile Havva denen heykelden kalan. Madde adına sahip olduğumuz herşeyimizle, sinsice yıktığımız tüm insanlık kulelerimize devirdiğimiz tabular adını takmış kendi sonunu hazırlayan zavallılarız. Kalbî ve bedenî olarak inanılmaz şekilde tahrif ettiğimiz oyuncaklarız kendi ellerimizde. Evet, aynen bir filmde dedikleri gibi bizler “tarihin savaşmayı dahi bilmeyen piç nesilleriyiz.”

Gerçeklerden ve kendimizden ne kadar bihaber olduğumuzun farkına varamadık. Uzaydan bakınca bile değişikliği gözlemlenebilen bir Dünya inşa ederken, ruhumuzu bu inşa ettiğimiz beton ve metal kalıpların arasına sıkıştırıp hapsettiğimizin idrakinde değildik. Ve halen değiliz.

Bir çok fikriyatın peşinden asırlarca sürüklenen insanoğlu, kapitalist kodamanların materyalist durağında durmuş gibi. Bu duruma isyan eden çeşitli başkaldırılar yok değil. Yine de her yandan kuşatıldığımız öyle bir yer ki burası; gördüklerimizden düşündüklerimize, hissetmemiz gerekenlerden arzularımıza varasıya herşeyin, kolaylıkla manipüle edilebildiği geniş görünen aldatıcı bir daral. Farkına varılamayan kahrolası bir paradoks.

Bu maddî depremlerin ve tekelleşmelerin yaşandığı ortamda, arıza oluşturmaması için, ruhlar da tekdüze karakter verilmeye çalışılan diğer bir meta. Dünyanın ipini bileğine iyice dolayan bu çarkın sahipleri bizi tek tip varlıklar haline getirmede oldukça mahir. Ustaca başarmışlar bunu.
İsyan eden her adamın başını çelikten bileğiyle ezivermiş. Bir müddet hapsolduğu kodeste çırpınan insanoğlu, buna da mecburen alışmış ve başını öne eğmiş. İnanılmaz profesyonelce idare edilen bir Stockholm sendromuna kaptırmışız yakamızı.  Zayıflığın, duruma göre hareket etmenin, menfaatçiliğin, anlık zevklerin, geçici rahatlıkların peşine düşer olmuşuz. Karakterini süratle eritmiş insan bu adî kumpasta. Ve geriye şerefinden yoksun, bundan mahrum olduğundan da bÎhaber bir şekil bırakmış ortaya.

Şöyle bir dönelim, etrafımıza, olaylara, kişilere ve daha da zoru olan kendimize daha farklı bir gözle bakalım. Arkadaşlıklarımızı, ailevî ilişkilerimizi, çalışma ortamındaki takınılan tavırları, toplum içindeki yerimizi gözden geçirelim.
Nasıl da herşeyi kolaylıkla hallettiğimizi, işlerimizi işimize geldiği vaziyette nasıl da oluruna getirdiğimizi, yükselmek adına yaptıklarımızı. Başarabilmek adına nelerden nasıl ödün verdiğimizi, neleri kaybetmeyi göze alarak neyi istediğimizi, neleri elde edebilmek için neleri feda edebildiğimizi, maddeyi almak adına ruh dünyamızdaki mana ve karakteri ne kadar ucuza satabildiğimizi.
Günün 40 ayrı vaktinde 40 ayrı insana dönüşebiliyoruz. Sana karşı böyle iken ona karşı şöyle olabiliyoruz. Evde, işyerinde, özel hayatta farklı farklı karakterlere bürünüp tükenmez bir kaypaklıkla o muhtelif renklerdeki ruh maskelerini geçirebiliyoruz suratımıza. Bunu icra ederken de o çirkefliğin farkında bile değiliz. Çünkü farkındalıklarımız devamlı ego eksenli teyakkuz halinde. Menfî yanlarımızın ise adeta avukatı konumuna gelmiş vaziyette. Bunu kendine en ama en büyük vazife bilmiş.

Sürekli ben ön plana çıkayım, en sevilen ben olayım, ben konuşulayım, ben dinlenileyim, benim menfaatim gerçekleşsin’in derdinde. Buna binlerce örneği verebilmek mümkün.
Bunun haricinde bir de arka plandaki pasif ve katılaşmış bir ego var. İnsanın kendi benliğini yenmesi bakımından belki de daha çetin olanı da bu. Ön plana çıkmayan. Görünmeyen, ama yine de arka taraftan kıs kıs gülüp beğenilmeyi bekleyen ve menfaatine uygun geleni gayet hoş karşılayan çakal bir benlik. İç düşmanın ihtiyar heyeti, baş sorumlu.

Ne vardı daha doğru, daha harbi olabilseydik. Sözün, doğrunun eri olarak kalabilseydik. Kaybetmeyi göze alıp bunu bile bile hazmedebilseydik. Herşeye rağmen tek kişilikte karar kılıp, içi dışı bir olanlardan olabilseydik. Değişik yönlerden esen rüzgarlara karşı sadece bir duruş sergileyebilseydik. Bu bizi yıpratsa da daha kuvvetli kılmaz mıydı? Çok mu şey kaybederdik yahu?

Geçmişte bu kadar kancık ruhlu, kalleşliği kazanma metodu belirlemiş, ikiyüzlülüğü karakter edinmiş, korkak, gözükaralıktan fersah fersah uzak, çıkarcı ve anlık yaşayan ruhsuzlar var mıydı acaba merak ediyorum. Soykırımcı ilan ettiğimiz, adını zalime, faşiste çıkardığımız bir çok tarihi şahsiyetten çok mu iyiyiz? Yıllarca savaştıktan sonra aynı masada yemek yiyip birbirilerinin hakkını verebilen komutanlar, krallar, hükümdarlar efsane mi? Tarihin en kanlı sayfaları dediğimiz yerde, geçmişte işlenen cürümler bedenimizi alıp götürürken adımızı olduğu gibi muhafaza ediyordu. Şimdi ise geçici mutlulukların, süreli menfaatlerin katlettiği ruhumuzu hiçe sayarak doyurduğumuz yürüyen leşlerimiz var.

Örneklendirilmeye ihtiyacı yok bu meselenin. Ahlakî ve ruhî dejenerasyonun kolaycılık sayesinde zirve yaptığı bu asırda içinde insanlık kırıntıları barındıran bu yumuşamış neslin kendini öldürüp sağlıklı ve yeni bir nesil inşa etmesi imkansız olmasa da çok zor görünüyor.

Gaflet içindeki bir güruhtan daha zavallı bir toplum olabilir mi?

Dergiler, Fikir Yongalama, sayı_11 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama