Kokovskinin İzdivacı

03 Ara 2008

Cengiz Darıdere

Çok sevdiğim biricik arkadaşım Öküz Mehmet sevincinden havalara uçuyordu. Koskoca Amsterdam’da evlenecek bir manita bulmuştu kendine nihayet. Gerçi kız Hollandalıydı ve özellikle Protestan hıristiyandı, ama olsun, bu kadarcık kusur kadı kızında da olurdu. Zaten kendisi de bazen Müslüman, duruma göre ateistti, ara sıra tavlamak istediği karıların inançlarına göre itikat vaziyetlerini anında değiştirmeyi bilecek kadar da Budist ve şamanistti. Aslında hayatında tek kitap okuyup araştırmadığı gibi, dinin ne anlama geldiğini bir kere bile merak edip düşünmediğinden hiçbir şeyden haberi yoktu, ancak her şey sikinden aşağı Kasımpaşa olduğu için, bu kadar hata öküzde bile olabilirdi.

Lise yıllarında gizlice bir akrabasının ahırına girerek öküzleri samanla kandırıp tecavüz ederken, cümle akrabası köylüye yakalandığı için, lakabı “öküz”dü. Tam öküzle çiftleşme anında, amca oğlu “köpek siken” Mehmet, ahırda onca ahalinin içerisinde utanmadan arlanmadan pişkince işine devam eden Mehmet’e sinirli bir tavırla “Ne yapıyon bakayım sen burda?” diye sorduğunda, kendisine sinema seyreder gibi salak salak bakan seyircilere, öküzün arkasında işi bitirmeye ramak kala hırlaya hırlaya gidip gelirken, Öküz Mehmet’in “öküz” lakabını almadan önceki cevabı şimdiki zaman kipinde gayet yalın ve sadeydi: “Ben ne yaptığımı biliyor muyum ki…”
On beş yıldan beri Hollanda’nın Amsterdam şehrinde kaçak ve öküzlerden mahrum olarak yaşıyordu. Kendisinden on yıl sonra Hollanda’ya gelenler iş, güç, aile, pasaport sahibi olmuş, ama o basiret muhalefetinden dolayı bir türlü oturma izni alamamıştı maalesef. Oturma izni olmayınca, özellikle Türkler arasında turist gözüyle bakılıyor, bundan dolayı da hor görülüp ciddiye alınmıyor, sürekli gidici olarak görülüyordu. Defalarca Hollandalı sevgilileri olmuş, fakat konuşma ve kendini ifade edebilme özürlü olduğu gibi sadece öküzlere karşı bir zaafı olduğundan hiçbir kadınla üçüncü güne erişememiş, tüm yabancı dişilerden her ne hikmetse mütemadiyen kırmızı kart yemişti. Aslında onun gönlü hep Türk öküzlerindeydi – pardon, sürç-i lisan ettik, affola! -, yani kızlarındaydı, ama Avrupa’nın göbeğindeki bu şehirde Anadolu Türkleri gelenek, görenek ve töre yüzünden çok fazla başlık parası istedikleri için vira abaza kalmış ve bir türlü gönlünde yatan helalliği almayı gerçekleştirememişti. Oysa o da çoluğa çocuğa karışmak ve en önemlisi, haslet sahibi bir insan olduğu ve aristokrat bir aileden geldiği için cebir ile zürriyetini devam ettirmek istiyordu. Özellikle hayatta en çok sevdiği ve saydığı, yaptığı zırtapozluklar sonucunda her iki ayakları da ciddi derecede çukurda olan biricik ebeveynleri tahtalı köye intikal etmeden evvel, üç erkek kardeşin en küçüğü olan, üzerine sıtmalılar gibi tir tir titredikleri biricik kalafat kazıntısı, hafif şımarık oğullarının, çok lazımmış gibi mürüvvetini görmek ve kerevete çıkmak istiyorlardı. Bu taleplerinde ise gayet haklıydılar, çünkü yaşları çoktan kemale ermiş, imamın dört kollusuyla seyahata çıkmamak için tırsakilikten uzatmaları oynuyorlardı.
Sevgili arkadaşım Öküz, bu kapsamlı ısrarlarla değil de, oturma belası yüzünden normal yaşamında hiç alışık olmadığı bazı şeylere katlanma kararı almıştı. Abisinin atölyesinde ütücübaşı olarak canla başla çalışıyordu. İkinci adresinin kerhane olmasına rağmen de kazancı gayet iyiydi. İşyerinde ilik ve düğmecilik yapan Limburglu güzel bir genç kızla, gramer bozukluğuna rağmen, konfeksiyonist bir şekilde radikal olarak anlaşmış ve mercimeğin altını kızartmak için dandikten fırına vermişti. Kısa bir zaman içerisinde, önden on bin gulden ödemek kaydı ile para karşılığında alelacele izdivaç yapmaya karar verdiler. Türkiye’de meşhur delileriyle nam salmış Manisa’da yaşayan ailesine, sanki gerçekten evleniyormuş gibi mutlu haberi derhal mutaladı. Anne ve babası biricik oğullarının evleneceğini duyduklarında, yerçekimi kanunlarını hiçe sayıp sevinçlerinden havalara uçtular. Öküz Mehmet’in annesi, ihtiyarlığına rağmen canla başla oğlunun en sevdiği yemekleri yapmaya koyuldu. “Aman benim biricik oğlum kapuskayı da ne severmiş” diyerek işe başlayıp yanına hiç üşenmeden dolma, sarma, karnıyarık, ev baklavası, kuru fasulye, hem de en çok sevdiği tavuklu pilav yaptı. Ne de olsa zavallı kadıncağızın oğlu yıllar sonra memleketine geliyordu, her şey tastamam olmalıydı. Uçak biletlerini kendisi ödemek şartı ile alıp hemen İzmir’e uçtular keklik gibi güzel genç kızla.

İzmir Adnan Menderes hava alanında 245 tane Tımarhane garaj arası çalışan minibüs konvoyu ve Manisa belediyesinin sadece nefesli sazlarından kurulu bandosunun “DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ” marşı eşliğinde, yerlere kırmızı halılar serilerek krallar gibi karşılandılar. Arkadaşım Öküz bile, öküz olduğu halde hayret etmişti bu işe, “Ne kadar çok sevenim varmış” demekten de kendini alamadı. Hollandalı genç kız ise gördüğü ilgiden dolayı, kendini bir anda Mesir Prensesi zannetmişti. Manisa’ya büyük bir konvoy refakatinde Türk bayrakları ve kornalar eşliğinde zartada zurtada geldiler. Şovun bini bir paraydı. İzmir’den tırlakların zibil gibi cirit attığı şehir olan Manisa’ya gelene kadar, otoyolda konvoyu gören her araç, önemli biri askere uğurlanıyor sanıp korna çalarak kornalara iştirak etti. Öküz’ün ailesinin yanı sıra, özellikle sınıf arkadaşları “En büyük Öküz, başka büyük yok! Damat bizden, gelin sizden!” sloganlarıyla yeri göğü inim inim inletiyorlardı. Canciğer kankam Öküz doğup büyüdüğü semte geldiğinde, amca oğulları kaçmaya çalışan danaları, develeri zorla yakalayarak, palaya benzer keskin bıçaklarla önce tendon bağlarını kesiyor, sonra da yolun ortasında gırtlaklıyorlardı. Öküz sanki Vietnam savaşından dönüyormuşcasına sağ salim memleketine geldiği ve baş göz olacağı için, şelale gibi oluk oluk kan akıtılıyordu. “Biricik yavrumuza maşallah” diyerek develerden birinin kanını alnına sürdüler, hatta daha da ileri giderek vücudunun bilumum yerlerine, gelecekte doğması gereken yavrusunun adını davarların kanlarıyla yazdılar. Etrafta ne olup bittiğini anlamayan ahali, Hindistan Prensi Raca evleniyor zannediyordu. On beş senedir gelmediği memleketinde sadrazamın sağlı sollu taşağı gibi karşılanan Öküz’ün bahtiyarlığından ağzı kulaklarındaydı.

Hollandalı gelin ise Türk örf ve adetleri gereği fazla bekletilmeden ikinci gün hemen hamam sefasına, akabinde de derhal kına gecesine alınmıştı. Vücudunu göbek taşına isterik bir halde sere serpe yayım yayım yaymış, en önemli bilumum uzuvları koca memeli kaşar kadınlar tarafından kıskançlığın doruğunda itinayla incelendikten sonra, toplu halde yapılan ve saatler süren ağdalama seansının ardından ithal gelinimiz on üzerinden dokuz puan alarak, biricik evlatları öküzle evliliği hak etmişti. Kına gecesinde de sadece kadınların katıldığı ve yine sadece dişilerin yaptığı alaturka müzikle kadınlar şaçlarını başlarını dağıtarak zenne eşliğinde masaların üstünde çılgınlar gibi kıvırtıyorlardı. Yabancı gelinimiz de görümcesine ve eltisine özenerek sadece Tango ve Rumba bilmesine rağmen incecik kalçasına bağladığı yemeniyle değme dansözlere taş çıkartırcasına dans etmeye başladı. Bunu gören genç kızlarımız durur mu, hemen onlar da sahne aldı, gece sonuna kadar birbirlerine ve Hollandalı geline hava atmak için yarışarak ayılana bayılana kadar raks edip ananemiz gereği Hollandalı geline dansözlükte açık ara fark attılar.

Kına gecesine gelen bütün feministler muhtelif yerlerinden bir güzel kınalanırken, madalyonun öbür ucunda yıllardır görmediği sevgili arkadaşlarıyla rakı ve esrar alemi yapan Öküz vardı. Biricik arkadaşlarının ve umumi ısrarın neticesinde, şaka olsun diye o da götüne aynalı bir kına yaktı, ama kınanın dozunu öyle bir kaçırdı ki götü fazla kınadan Manisa haritasına dönüşüp tahriş oldu ve tedaviye acilen etil alkolü tiyizine sıvazlamak suretiyle cevap vermek zorunda kaldı.
Her zamanki gibi akşamdan kaldığı için sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyandı. Kalkar kalkmaz en sevgili arkadaşları derhal beş kağıtlıları doladılar, kısa bir sürede kellelikten mütevellit baş ağrısı geçmişti. Akşam düğünü vardı, zinde ve dinç olması gerekiyordu. İki şınav, iki barfiks çekti. Bir irindi, iki gerindi, karnında akşamdan oluşmuş metan gazını sesli bir şekilde patlattı, osuruğun şiddetinden neredeyse kınalı götü yırtılıyordu. Üzerine de cila olsun diyerek, hafif zula bir yerde kronik alışkanlığı olan aynalı bir otuzbir patlattıktan sonra anca kendine gelebilmişti. Bu kadar atletik ve sportif olmasına rağmen bütün yakışıklılığını esrara ve içkiye borçluydu.
Akşam olduğunda süslenmiş devenin üzerinde Hollandalı gelin ve eşşeğin üzerinde Öküz başta olmak üzere 345 tane araç, davullar zurnalar eşliğinde düğün salonuna geldiler. Hollandalı genç kadın folklor yarışmasına gidiyormuş gibi ellerinde “çayda çıra” dizaynında mumlarla köylü kızlar gibi giyindirilmişti. Daha takı merasimi başlamadan, oğlunun mutluluğu için iki üzüm tarlasını satan kaynanası tarafından gelinin boynuna beşi birlik altın takılmıştı. Kaynata da sekiz tane Ajda bileziğiyle gelini sevindirmişti. Hollandalı gelinle, deveyi sürme gözlü karakaçanla çeken sevgili arkadaşım Öküz, düğün salonunun tam önünde en samimi arkadaşları ve düğün davetlileri tarafından, Öküz’ün ulusal kurtuluş mücadelesi zamanında Yunan’a kan kusturan çeteci dedesinin en sevdiği biricik torununa birkaç han, apartman ve tarlanın dışında miras olarak bıraktığı “Bitez de yalısına varmadan Halil’im” şarkısı eşliğinde, al göz yaşlarıyla karşılandılar. Düğün salonuna girerken de milli enstrümanlarımızdan davul zurnayla “damına da vur, mıhına da vur” müziğiyle davetliler çoşturulmuş, hiç adetleri olmadığı halde zurna manyağı olarak bir saat halay çekmişlerdi. Sevgili arkadaşım Öküz zurnadan o kadar hoşlanmıştı ki bir ara zurnacının elinden zurnayı kaparak çalmaya çalışmış, fakat zurnadan sadece zırt sesi çıkartınca bu ilim irfan yüklü enstrümandan anında bıkıp belki bir gün Ramazan’da işe yarar diyerek davulu tercih ederek “süt içtim dilim yandı” şarkısını tamtamlarken çok başarılı vuruşlar yapmıştı. Hollandalı gelin halaydan o kadar çok hoşlanmıştı ki yerine oturtulması sübtil bir şekilde metazori olmuştu. Gelin hanım ve damat bey biraz dinlendikten sonra “dom dom kurşunu”na ve özellikle “ah Azize”ye dayanamayarak çılgınlar gibi dans etmeye başlamışlardı. Öküz’ü gören müptezel zenneler bile yaptığı erotik dans karşısında bunalıma girmiş ve gösterilerini yapmamaya karar vermişlerdi. Ne kadar mutlu ve birbirine yakışan bir çifttiler… Öküz’ün akrabaları nazar duası yapmaktan ve sürekli “elemterefiş kem gözlere şiş” mırmırlarıyla üfleye üfleye ellerini tahtalara vurmaktan helak olmuşlardı. Gelinle güvey bir türlü pisten inmek bilmiyorlardı. Ne de olsa evliliklerini kutluyor, işin keyfini doyasıya çıkarıyorlardı. Oynarlarken de orkestraya verilen alaturalar havada uçuşuyordu. Paraları çocukların kapmasına sinirlenen orkestra deliruyum vaziyette tek parçadan mütevellit müziğe mecburen devam ediyordu. Rakılar, şaraplar, viskiler su gibi içiliyordu. Düğün belki de Manisa’nın en havalı düğünü haline gelmişti.
Sonunda gelin ve damat zorla oyun pistinden indirilerek takı merasimine geçildi. Ailenin sevilen simalarından biri elinde mikrofonla takı yapanları anons ediyordu.

– Damat beyin annesinden önce kız bakire olduğu için altın işleme kırmızı bir kurdele ve on tane burma bilezik, damada da üzerinde öküz amblemi olan bir çeyrek altın.
– Damat beyin babasından geline iki pırlanta kaplı küpe, bir baş bir de serçe parmağına on dört kırat elmas yüzük, damada da Nacar marka saat.
– Damadın büyük abisinden geline sekiz çift küpe, on altı çift yüzük ve beş tane burma bilezik, damada da iki çift “gümüş yıldız” çorap ve Sipil dağının guaj boya ile tuvale yapılmış portresi.
– Damadın ortanca abisinden on tanesi bir yerde gerdane, on dört ayarda kalınca kararınca altın merdane, damada Manisa sporun kardan adam logolu kravatı.
– Amcasından geline yirmi dört ayar kolye ve beş bin mark para, damada beş milyon Türk lirası.
– Yengesinden geline otuz sekiz ayar elmas kaplı künye ve beş bin mark para, damada iki milyon Türk lirası.
– Dayısından geline astragan kürk, altın saat ve beş bin Amerikan doları, damada açılması saatler süren paket paket paketlenmiş Dinar ayvası.
– Eltisinden geline… damada emzik…
– Kirvesinden geline … damada tahta kazık …
– Arkadaşlarından geline… damada biberon…

Gelin neredeyse sevincinden havalara uçacaktı, fakat geldiği coğrafya gereği sabretmesini biliyordu. Bütün takılarını metanetle sırt çantasına indirdi. Çanta tıka basa takılar ve parayla dolmuştu. Sevgili arkadaşım Öküz, aslında kırk yılda bir yaptığı düğününün kırk gün kırk gece sürmesini istiyordu, ama maalesef anlaşma gereği zamanları kısıtlıydı. Düğün bitimine kadar tüm davetliler sanki Manisalı ve deli değillermiş gibi eğlendiler. Düğün bitiminde gelin ve damat beyin cümle şekerli arkadaşları bu müstesna ve mutlu günü daha iyi kutlayabilmek ve sevgili arkadaşları Öküz’e iyi bir final yapmak için İzmir’e gidip şehrin en güzel diskoteğini anormal paralar ödeyerek kapattılar. Gecenin sonunda sarhoşluktan damat beyin ağzından burnundan salyalar akıyordu. Normalde kırk gün kırk gece sürmesi gereken masal gibi düğün en nihayet nihayete ermişti. Geceyi geçirmek üzere arkadaşları tarafından İzmir’in beş yıldızlı bir otelindeki odaya enseye tokat tiyize parmak şeklinde ananevi biçimde uğurlandı, ama yine anlaşmaları gereği Hollandalı gelinle yanyana bir orman gibi kardeşçesine geceye daldılar.
Horul horul, osur osur uyuyan sevgili arkadaşım Öküz’ün yanındaki hanımefendinin gözüne nedense bir türlü uyku girmemişti. Şafak sökmek üzereyken gelin hanım takı hasılatını saydığında yüreğinin tıklamalarını güçlükle durdurabildi. Nakit olarak 150 bin mark ve on bin dolar para ile külçe külçe altının haddi hesabı yoktu. Gelin hanım Hollanda’dan iki bin guldene sevgili arkadaşım Öküz’e aldırdığı gelinliğini başka bir sefere giymek üzere itina ile valizine koydu. İzmir’den ilk kalkan THY Boing 666 sefer sayılı uçağının biznız klas bölümüne binerek son hızla Amsterdam’a doğru uçmasıyla rüya da sona erdi. Hollandalı kışlarla ve gelin bu evlilikten sonra konuya kolaylıkla vakıf olarak bu işi meslek haline getirip, Türklerle defalarca evlenip ayrıldı ve zengin oldu.
Yıllar sonra tesadüfen puslu bir Pazar sabahı çok sevgili arkadaşım Öküz ile Amsterdam Vondel parkta karşılaştık. Çok neşeli değildi, hatta ve hatta nedense çok da düşünceliydi. Hollanda’daki oturma belası yüzünden beşinci izdivacını, altıncı paralelin yedinci meridyenindeki eksi yetmiş derecelik kuzey bölgesinin en soğuk yeri olan “maut landının” hafif buzlu bölümünde, “igloo”ların birinde buzların üzerinde doğmuş Antartikalı uzman Fok avcısı Eskimo bir kadınla yapmak üzereydi. Kadın tutturmuş ille de düğünü Eskimo gelenek ve göreneklerine göre bizim memlekette yapalım diye.

Sevgili arkadaşım utana sıkıla, irine gerine şöyle dedi: “Eskimo geleneğine göre, evlenmeden evvel mutlaka iki tane babaçko boz buzul ayısını canlı yakalayıp, gelinin babasına hediye olarak vermek zorundaymışsın. Kardeşim ben Manisalıyım, delikanlıyım, hafiften tırlak, layt pimpirella, biraz da glikozu fazlaca tatlıyım. Hani ayıları yakalamak o kadar önemli değil de, oralarda üşürüm ya!”

Dergiler, Öykü, sayı_11 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

1 Yorum yapılmış, “Kokovskinin İzdivacı”

  1. 01

    Çok şeker bir üslubunuz var :) Bir kaç sayıdır sesiniz çıkmıyor özledik :)

    handan kalsın, 16 Haz 2009 09:59 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama