İnsan için Efkâr Vakti: Bugün

03 Ara 2008

Sinan Tabanlı

Bebektik. Gözlerimizi açtık. Nerede olduğumuzu sorgulayacak akıl beynimize henüz uğramamıştı. Hafızamız yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Hatırladığımız şeyler olmaya başlıyordu. Günler ve aylar geçtikçe düşünme yetimiz palazlandı. Fiziksel olarak büyüdük. Kimi organlarımız değişime uğradı.

Elimizde olan ya da olmayan sebeplerden dolayı birçok meseleye kafa yorduk. Yedik, içtik, türlü zevkleri tadabildiğimiz kadarıyla tattık. Hissedebileceğimiz her nevî duygudan geçtik. Acı da çektik, zevk de aldık. Yenildik de galip de geldik. Hasta da olduk, sağlıklı da. Bir insanın başına gelebilecek birçok şey başımıza geldi, ağladık, karışık düşünceler içerisine sürüklendik, bunalıma girdik, ruhsal sıkıntı girdaplarında boğulduk.

Aşağı yukarı aynı hayat formatlarında yaşıyoruz. Ömürlerimiz isteklerimiz için oldukça kısıtlı ve bunları topladığıızda bu ömrün bize yetmeyeceğini gün gibi biliyoruz. Yani birçok istediğimiz arasından sadece birkaçını seçmeliyiz. Böyle bir hak tanınmış bize.

Hayat o kadar kısa ki geçmişe dönüp baktığı zaman “vay be ne kadar da uzun yasamışım” diyen insan evladı çıkmıyor hiç. Zaman çok çabuk akıp geçiyor. Uykuda gibiyiz ve rüyalar alemindeyiz sanki. Birazdan birisi gelip uyandıracak bizi. Mukadder bir mevt anı da geçecek başımızdan. Ölüm de öyle sanıldığı gibi yıllar ötesinde değil. Geçmişten misal verirken nasıl “daha dün gibi” diyor isek, gelecekten ve ölümden bahsederken de bu ifade kullanılmalı, en çok bu laf yakışır ölümün geleceği güne: “yarın gibi”.

Birazdan. Birazdan uyanacağız ve (birçok inanışa göre) az önceki yaptıklarımıza göre muamelede bulunacaklar bıze. Biz birer insancığız ve yarın öleceğiz.

Uzun kelımesinin u’larını ne kadar çoğaltırsanız çoğaltın, 1’in arkasına ne kadar 0 eklerseniz ekleyin, sonsuz yaşamanın bırakın yıllarını, asırlarını dahi ifade edemezler. İşte ölümden sonrası için böyle bir hayat bekliyor bizi. Ya da uyanınca işte o kadar yaşayacağız. Yaşayacağız, ve yaşayacağız, sonra yine yaşayacağız. Sonra hiç başlamamış gıbı, o ana kadar ki geçirdiğimiz zaman bir hiçmiş gibi devam edeceğiz. Farklı bır boyutta, farklı bir zaman kavramıyla.

İşte bu denli, kemiyeti bu kadar hacimsiz, bu kadar dolu olan bir sonsuz ömre bugün, şu an,

burada ettiklerimiz tesir edecek. Bugün yaptıklarımız, hatta şu an dediklerimiz, hıssettiklerimiz. Belirleyici olacak olan bizim etten kemikten şuracıktaki zavallı hallerimiz.

Milyon yıl sonra, şu an ne yaptığımızın, hangi ünıversiteyi bitirip hangi işte çalıştığımızın zerre farkı olmayacak. Ne’nin, Nerede’nin, Hangi’nin, Kim’in değil de Nasıl’ın geçerli olacağı ve sorulacağı bir yer. Ne idik değil, Nasıldık?

Statülerimizin, ulaştığımız mevkilerin, makamın, mansıbın ve câhın geçerliliğini yitireceği bir güne doğru sürükleniyoruz. Biz buyuz. Ölümlü olanız. En nihayetinde can teslim edip ruhumuz ile devam edeceğiz yaşamaya.

Kimimiz farkında, kimimiz değil. İnsanlar olarak bazımız ba’s-u bad-el mevte (ölümden sonra diriliş) inanıyor. Kimimiz ise toprak olup bir daha doğrulmayacağımıza. Akıl ve fikir yönüyle ele aldığımızda tartışmaya açık bir konu. Kimse kafatasının içindekiyle çözemiyor bunu. Ve kalbî olarak ya kabul ediyoruz ya inkar. Bir tanrının var olup olmadığı hususunda olduğu gibi.

Fakat hakikat yarın öldüğümüzde ortaya çıkacağından dolayı bugünün de önemi en az yarınki kadar fazla. Şu an dünya üzerindeyiz ve yaşıyoruz. Etten ve kemikten mamül vaziyette binbir farklı latife ile mürekkep birer insanız. Ve bunun üst kademesi olarak aile, toplum, devlet ve dünya halkları var. Çokluk ve karmaşa içinde sorumluluk da kendisini otomatik olarak öne çıkarıyor. İnsan içindeki her duygunun hareketlerle faal kılınması esnasında bir kontrol mekanizması işler halde. Olmasını arzu ettiğiniz herşeyi istediğiniz gibi yapamıyorsunuz. Faydalanmak ve zarar vermek gibi kavramlar mevcut. Ve daha da derine indiğinizde içinden çıkması müşkül olan iyi ve kötü kavramlarının eleştirisi var. Uzun bir insan ömrünün dahi tefekkür etmeye yetmeyeceği kadar kavram var. Filozofundan mütefekkirine, sihinden yogisine birtakım bilginler asırlar boyu aynı şeyler üzerine farklı düşünceler beyan etmişler. Derin olan bu mevaizi geçelim.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi, ortalama olarak 60 yaşına kadar yaşayacaksınız. Kadere veya kozmosun kapsadığı alana iman edin yahut etmeyin başınızdan bir sürü olay geçecek. Toyken yaşlanacak, sağlıklı iken hasta olacak, mutsuzken mutlu olacak ve gülerken ağlayacaksınız. Beden kafesinizde can kuşunuz barındığı sürece hayat sahibi olacaksınız. Bu bağlamda; mutlak veya muhtemel doğru kabul ettiğiniz bir şey varsa onu yapmak zorundasınız. Zorunda olmalısınız.

Franz Kafka “İnsanın iki büyük zaafı vardır: Sabırsızlık ve tembellik. Birisi yüzünden Cennet’ten kovulmuş, diğeri yüzünden ise kovulduğu yere tekrar girememektedir.” der.

Hareketin ve işin baş düşmanı olan tembellik bir manada, insanın dünyada bulunuş sürecinde akıntıya karşı yüzme zorluğu yaşatan mühim bir müşkülüdür. Aslında “keşke doğamızda olmasaydı” dediğimiz cinsten bir illet.

Bir yerde sınırlı bir müddet duracaksın. Kendin ve diğerleri adına doğru olanı yapmakla mükellef olduğunu hissetmene rağmen senin elini kolunu birisi bağlıyor.Bu düpedüz zulümdür. İnsanın kendi içindeki bir öğesinin o insana zulmüdür. Tembellik, zayıf iradeli ve idrak ufku sığ insanların chimaerasıdır. Kimi zaman en çalışkanların dahi bileğini bükebilen bir şey.

Hülasası,

İnsan bu dünyada belirli bir süre duracaktır. Ve iyi ile güzeli hedeflemeli ve varlığını bu eksenli bir devamlılığa adamalıdır. Ölüm sonrası hayat -var veya yok olsa dahi- insanlığın ve kendisinin selameti açısından düşünce ve bunun uygulama alanı olan hareket dünyasının odak noktası burası olmalıdır.

Bizi burada durdurmayacaklar. Bana göre Tanrı, bir diğerine göre tabiat ve ötekine göre reenkarnatif olgu bizi dünya dışına çekiyor. Sevkiyat var. Bir yerden geldik, buradayız, ve bir yere sürükleniyoruz. Zaman mefhumu arkamızdan iteklerken er veya geç biz de kapaklanıyoruz koştuğumuz toprağa ve oracığa gömüveriyorlar. Bir videoda izlediğim ve adını bilmediğim bir konuşmacının deyimiyle “Kafamızda yapamadığımız 5000 planla gömecekler bir gün.”

Bence bir insan, ölmeden önce yapacağı şeyleri belirlemeli ve o hedefe tembelliğinden ve nefsinin bütün malayaniliklerinden öte durarak ilerlemeli. Geçmişe dönüp de o zaman bilginlerinin düşüncelerini tetkik edebilir mesela. Ya da insanlara faydası olacağına inandığı ütopik bir hayalin peşinde koşturabilir hayatını. Vaktini ve enerjisini kutsal veya kıymetli saydığı bir hedefe adamayan insan nedir? İnsan mıdır? Dünyayı değiştirme emeline adanamaz mı bir insan hayatı? Şayet başaramazsa, en azından varlığına değer kazandırmaya çalışamaz mı o hizmet ettiği şey sayesinde ?

Tarih sahnesinde figüranı oynayıp adını unutulmaya terketmek. Küçücük bedenine sığdırılmış onca istidadı kapasitesinin katbekat altında kullanmak. Kompleks yapısına yüklenen onca donanımın hakkını verememek. Bu ve buna benzer hedefe kilitlenememiş her ruh herhangi bir akımın veya izm’in güdümüne girip oyuncağı olmaya meyyal yahut namzettir.

Aslolan, hızla ölüme sürüklenerek geçirdiğimiz şu ömrümüzde dünya üzerinde doğruluk, iyilik ve vefa adına bir iz bırakabilmektir. İdeolojisinin rengi ne olursa olsun bu uğura hayatını adayan her devrimci takdire şayandır.

Dergiler, Fikir Yongalama, sayı_11 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama