Wilma’nın Sandığı
2 Eki 2008 | yazar: Murat Tuncel | Kategori: Dergiler, sayı_10, ÖyküKapalı perdeye doğru yürürken içindeki sıkıntıyı hâlâ atamamıştı. Pencerenin yanına gelince birden bire durdu. Perdeyi araladı. Dışarı baktı. Bir süre boş bakışlarla sokağın karşı tarafındaki evlerin çatıları arkasına saklanmaya çalışan güneşin koyu kırmızı ışıklarının göğün mavisine karışarak morarmasını seyretti. Ümitsizce:
-Görünürde hiç kimse yok, dedi.
Bir eliyle tuttuğu yer yer solmuş kahverengi kadife perdeyi bırakınca içerisi yine o sıkıntı veren loş karanlıkla doldu. Tavanda asılı kristal camlı lambayı yaktı. Kristal cam parçalarından yayılan sevinçli ışıklar, kare şeklindeki oturma odasını doldurdu. Cilalı ceviz mobilyalar parladı. Günlerdir gözlerinde duran donuk bakışlarla, uzun süredir bir tekerlekli sehpa üzerinde duran ceviz sandığa baktı. Yüzünü buruşturdu. Sokaktan gelen bir otomobil sesi duyunca, aceleci adımlarla yeniden pencereye doğru yürüdü. Elleriyle kalın kadife perdeyi iki yana doğru açtı. Akşam serinliğinin kollarına atılmaya hazırlanan sokağa bakıp,
kimseyi göremeyince, tembel ve sıkıntılı bir yorgunluk çöktü üzerine.
-Her zaman yaptıkları gibi herhalde gelmeyecekler, dedi yüksek sesle.
Tembel beklemekten kaynaklanan usundaki yorgunluk kalınca bacaklarına vurunca, gidip eskimiş ve yer yer soyulmuş deri koltuğun üzerine oturdu. Geniş kalçalarının ağırlığına dayanamayan koltuk çöktü. Koltuğun kenarına tutunarak ayağa kalktı. Koltuğa bakarken acı bir gülümseme seğirtti suratında. Mırıldanırcasına:
-Belki sandık da bunlar gibi çürümüştür, dedi.
Kaygılanarak sandığa doğru yürürken açık kahverengi yuvarlak masanın tam ortasındaki Delft mavisi porselen vazonun içindeki kurumuş iki kırmızı gülü gördü. Vazonun yanında duran paslı anahtara baktı. Bakışları bir süre sandıkla anahtar arasında gidip geldi. Düşündüğünden utanmış gibi başını çevirince her zaman açık duran yatakodasının kapısıyla karşı karşıya geldi. İnce beline göre irice kalçalarını sallaya sallaya açık kapıdan yatakodasına girdi. Lambayı yaktı. İçeride genişçe yatak, yatağın tam karşısındaki duvara yaslanmış ağır hantal gardrop ve gardrobun yanında yıllardır aynı biçimde duran makyaj masası vardı. Onlar da salondaki yuvarlak masa gibi kırmızıya yakın açık kahve rengindeydiler. Makyaj masasının üzerinde rujlar, allıklar ve çeşit çeşit krem kutuları vardı. Elini bir krem kutusuna doğru uzatırken yasak bir şey yapıyormuş duygusuna kapıldı. Bir süre öyle kararsız bekledikten sonra elini geri çekti. Kulakları çınladı. Kapı zilinin çaldığını sandı. Dışarıyı dinledi. Harhangi bir ses duymayınca yüzünü buruşturdu. Gidip yatağın baştarafındaki duvara yaslanmış duran sandalyeye oturdu. Oturduğu yerden genişce yatağa bakındı. Buruk boş bir gülümseme dudaklarına otururken, sıkıldığı zamanlarda yaptığı gibi kafasını sallayarak uzun sarı saçlarını geriye doğru attı. Duvara doğru yaslanırken, anneannesinin kırış kırış olmuş yüzünü anımsadı. Başını kaldırıp tavana bakınca anneannesinin iri yeşil gözleriyle karşı karşıya geldi. Usu allak bullak olup durulduktan sonra, birkaç hafta önce kendisinin dış kapıdan içeri girişini anımsadı.
Daha yeni içeri girmiştim, `Mari, Mari,` diye beni çağırdı. Koşarak yanına gittim.
-Anneanne, dedim. Yüzüne baktım. Beni beklemiyormuş gibi bir hali vardı.
-Beni beklemiyormuşsun gibi bir halin var, yoksa birini mi bekliyordun, diye şaka yaptım.
Yüzüme baktı. Zoraki gülümsemeye çalışarak:
-Bu dünyada herkes ayaktaki insanı seviyor kızım, yatalak oldun mu çocukların bile yanına uğramıyor … Buz gibi bir suskunluktan sonra:
-Gel otur yanıma, dedi.
-Ocağa kahve suyu koyayım da öyle oturayım anneanne, dedim.
Boş ver dercesine göz kırpıp, yanımda otur biraz, acelesi ne, dedi.
O ağrılı içkanamadan sonra ilk kez onu böylesine sağlıklı görüyordum. Eliyle kendine daha da yaklaşmamı işaret etti. Sandalyemi biraz daha ona doğru çektim.Derileri buruşmuş ellerini iri ellerimin içine aldım. Çilli geniş yüzüne yumuşak ve pembe bir mutluluk yayıldı. Açık kapıdan, tekerlekli sehpa üzerinde duran sandığı göstererek:
-Ben daha üç ya da dört yaşımdaydım. O zamanlar kente yakın bir köyde oturan dedemlerin uzunca bir tarlası vardı. Çevresi suyu eksik olmayan dar kanallarla
çevriliydi. Dedemle ninemin oturduğu ev, bir başından demir yolu geçen tarlanın hemen hemen tam ortasındaydı. O eve gittiğimizde tren sesi duyduğum zaman inanılmaz bir istekle demiryoluna doğru koşuyordum. Ama ben ince kanalın kenarına varmadan aceleci tren geçip gidiyordu. Tren geçip gidince de tarlada otlayan ineklerin arkamdan gülüştüğünü düşünüyordum. Öyle düşününce de başlıyordum ağlamaya. Bu hemen hemen her zaman aynı oluyordu. Yeşil çimenlerin sıcak güneşe güldüğü, masmavi gökyüzünde tek bir bulutun olmadığı bir gün, ben trenyoluna doğru koşarken, annem de beni yakalamak için arkamdan koştu. O kovalamacayla tren geçmeden kanalın kenarına vardık. Varır varmaz da kara bir duman yaya yaya yoluna devam eden trendeki yolculara el sallamaya başladık. Bizim el salladığımızı gören yolculardan bazıları da bize el salladılar. Çok hoşuma gitti. Katıla katıla güldüm. Tren uzaklaşınca annem beni kucaklayıp havaya kaldırdı. Sevincimden hâlâ gülüyordum. Annem, beni yavaşça çimenlerin üzerine bırakırken:
-Deden de bu trenle Paris’ten geliyor. Baban onu getirmeye gitti, dedi.
Hava çok sıcaktı. Eve geldiğimizde ikimiz de susamıştık. Önce annem su içti, sonra da bana verdi. Hava sıcak olduğu için içerde durmak istemiyordu canım. Yine dışarı çıktım. Evimizin arka bahçesinde adlarını bilmediğim birçok ağaç vardı. Çoğu meyve de vermezdi, ama dedem onlara gözü gibi bakardı. Ben daha çok bu meyve vermeyen ağaçların rüzgâr vurdukça hışırdayan yapraklarını seviyordum. Nedense o hışırtıyı duyunca uykum geliyordu. O gün de öyle oldu. Bir ağacın altında otururken uyumuşum. Babamın o tok ve burundan çıkan sesiyle uyandım.
-Wilma, Wilma … diyerek beni çağırıyordu.
Uykudan zar zor uyanıp gözlerimi açınca babamın arkasında duran ve babamdan daha uzun boylu olan dedemi gördüm. Yarıyarıya aklaşmış sarı saçları her zamanki gibi arkaya doğru taralıydı. Mavi gözleriyle gülümsedi. Elindeki çikolatayı bana uzatırken:
-Paris’ten aldım, dedi gözünü kırparak.
Ben çikolatanın üzerindeki parlak kağıdı yırtmaya çalışırken, babamın o kalın ve tok sesi:
-Dedene teşekkür et, dedi.
Ben teşekkür yerine her ikisine de çikolatamdan birer parça verdim. Dedemin çok hoşuna gitmiş olacak ki, beni kucağına alıp eve doğru yürüdü. İşte o gün oturma odasında bu sandığı gördüm. Bir köşeye özenle yerleştirilmişti. Ninemden kalanlar da, annemden kalanlar da, benden kalacaklar da onun içinde, dedi.
Son sözcükler biraz uzadı ağzında. İri ellerimin içindeki incelmiş parmakları anlamlı anlamlı kıpırdadı. Bir süre dudağı seğirtti. Dudağının seğirmesi geçince de ilk kocasından ayrılışını anlatmaya başladı.
-O da ötekiler gibi Yenizelanda’ya gitme hastalığına yakalanmıştı. Askerden döndükten sonra hemen hemen her akşam “gideceğim” diyordu. Ben gitmesini istemiyordum. Dayına yeni hamileydim. O her gün Yenizelanda’da kuracağı çiftlikten sözediyordu. Orada çiftlik kurar kurmaz da beni çağıracağını söylüyordu. Ama o gittikten sonra ne bir haber, ne de bir mektup alabildim. Belki de daha oralara gitmeden yolda öldü. Dönmesini çok bekledim. Annen, teyzen büyüyüp evlendiler. Dayın on sekizinde evden ayrıldı. Önceleri adını “özgürlük” koydum yalnızlığın. Sonra çekilmez olunca ikinci kez evlendim.Evlendiğim adam yıllar önce öldü, ama çocuklarım bir kez olsun kapımı açmadılar. Bir tek sen geldin Mari. Ben de…
Tümcesini bitirmedi. Bir süre sustuktan sonra fersiz bakışlarıyla beni süzerken:
-Doktora söyledim. Eğer üçüncü kez o kanama yeniden olursa morfini çoğaltacak. O acıyı bir kez daha çekmek istemiyorum Mari… Dedi.
Anne anesinin yeşil bakışları çoktan tavanda kaybolmuştu ki, kapının zili çaldı. Düşüncelerinden kurtulan Marianna koşarak kapıyı açtı. Dayısı, teyzesi ve annesi arka arkaya içeri girdiler.
Annesi, dayısı ve teyzesi oturma odasındaki yuvarlak masayı çevreleyen arkalıkları ince el oymalı üç sandalyeye oturdular. Marianna da gidip yatakodasındaki sandalyeyi alıp geldi. Birbirine bakmadan masanın çevresinde öyle sessiz oturmaktan sıkılan teyzesi.
-Buraya oturmak için gelmedik. Yarın işe gideceğim, dedi. Soğuk bir sesle.
Marianna’nın annesi de kardeşinin sesine benzeyen bir sesle:
-Benim de işim var, dedi.
Dayısı bütün olanlara içerlemiş gibi baktı çevresine. Hiçbir şey yapmadan sadece sigarasını içmeyi sürdürdü. Marianna, bu ağır havayı dağıtır diye dayısından bir sigara istedi. Dayısı sigarasını yakınca da peş peşe birkaç nefes çekti. Boğulacak gibi oldu. Gözleri yaşardı ama inatla sigarayı sonuna kadar içti. Sigaranın izmaritini küllükte ezerken, dayısının sesini duydu:
-Marianna kaç yıldır sen ilgileniyorsun annemle, senin söyleyeceğin bir şey var mı? Diye sordu.
Dayısının sesi ne kadar kalınlaşmış, ne kadar uzaklaşmıştı ondan. O bunu düşünürken teyzesi:
-Benim hiçbir şey dinlemeye zamanım yok, her şey ortada, bir an önce bitirelim şu işi, dedi.
Hiçbir şey söylemeyen Marianna masanın üzerinde duran paslanmış anahtarı dayısına doğru uzattı.
Dayısı aldığı anahtarı bir süre parmaklarının arasında çevirdikten sonra yavaşça kalkıp üstünde el oymalı sandığın bulunduğu tekerlekli sehpayı masanın yanına çekti. Anahtarı sokup iki üç kez çevirerek kilidi açtı. Kapağı açılan sandıktan naftaline batırılmış lavanta kokusu yayıldı. Herkes birbirine bakarken, dayısı elini uzatıp, biri beyaz, biri sarı, biri de pembe üç ipek bluz, yarı yanmış kırmızı bir mum, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir madalya, bir denizci şapkası, üç tane de sedef düğme çıkarıp masanın üzerine koydu. Masanın üzerindekilere kayıtsızca bakan Marianna’nın annesi:
-Başka bir şey yok mu, dedi.
Dayısı yanıt vermeden elini uzatıp sandığın içinden aldığı bir zarfı Marianna’nın annesine uzattı. Ağlamaklı bir sesle de:
-Bir de bu, dedi..
Marianna’nın annesi aceleyle zarfı açtı. İçinden dörde katlanmış bir kağıt çıkardı. Kuru ve öfkeli bir sesle.
“ Bütün varlığım içinde yaşadığım bu ev ve içindeki eşyalarımdır. Hepsini son yıllarımda sabırla bana bakan torunum Marianna van Zevendıjk’e bırakıyorum.
Wilma van der Schauduw”
Marianna’nın annesi okuduğu kağıdı diğer eşyaların üzerine atarken, teyzesinin bakışları sıkıntıyla çevresindeki eşyaların üzerinde gezindi. Kapaüında kocaman ceviz yaprağı oyması olan sandığa bakarak:
-Bu yazı annemin değil, dedi öfkeyle.
Marianna’nın o iri vücudu ufaldı, küçüldü, dolgun etli dudakları siyahlaştı, bakışları saklanacak bir yer ararken:
-Ben hiçbir şey istemiyorum. Sadece şu sandığı bana verin yeter, dedi.
Annesi teyzesinden de öfkeli bir sesle:
-Bu mektubun yasal hiçbir gecerliliği yok, sandık da ev de satılacak, dedi.