Blog

Varoluşun en ince yeri - Nazan Bilen

Kategori: Dergiler, sayı 9, Öykü   00:13   205 kez okundu

Varoluşun en ince yeri

“Dur hemen bıçağa sarılma, inceldiğimiz nokta burası değil,” derdi belki Mahmut arkası dönük olmasaydı.
Musluktan akan tazyikli su sesi, ağzına sakız ettiği o küfürler olmasa birşeyler sezinleyebilirdi belki. Oysa şimdi sadece bir ölü, ruhunu ayaküstü teslim etmiş bir cesetti. Basitinden bir hokkabaz gösterisinde olduğu gibi bir abra kadabra sonrası bitivermişti her şey. Kadabra sözcüğünü alıp B harfinin yerine V’yi koydu ve alnının ortasına bir rozet gibi yapıştırdı. Şimdi gideceği yer dosdoğru toprak olsun isterdi, ama biliyordu önce buzlukta bir çekmeceye uğramalıydı.
İnsan olarak duyduğu en son ses morgda içine konulduğu çekmecenin kaygan bir şekilde kapanışıydı. İri yapısına ve evlendikten sonra aldığı kilolara rağmen en ufak bir gıcırdama olmamıştı. Bir süre sonra gözlerinin açık mı yoksa kapalı mı olduğunu farketmemeye başladı. Düşüncelerinden türeyen görsel her şeyin fon rengi silik hastane yeşiliydi ve yavaş çekimle devinmekteydi.

*

Yelda elindeki bıçağın sonsuza dek sürecekmiş izlenimini veren düşme hareketini büyülenmişçesine izleyen gözlerini tok bir tak sesinden kaldırıp karşısına dikti. Çocuklarının bir siyam ikizi gibi kapı pervazında durduklarını gördü. Çerçevelenmiş bir hatıra fotoğrafını andırmaktaydılar. ’1, 2, 3 tıp’ oyunundaki gibi üçü de put kesilmişti. Küçük erkek çocuğun bakışları annesinin kanlı sağ eline sabitlenmişti, büyük oğlanınkiyse adamın kanlar içinde yatan bedenine. Yelda ayak uçlarını yalamaya hazırlanan kan gölünü farkedince bir adım geriledi, derken bir adım daha. Artık pencereye yapışmıştı. Gözleri bir anlığına mutfak tezgahının üzerinde duran püsküllü, boncuklu şık bir çantaya takıldı? Bu çanta da neyin nesi, kimin eşyasıydı? Telefonu nerdeydi?

Hastane yeşili rengindeki, dantelli tül perde kırmızı lekelerle çiçeklenirken florosan ışıklı mutfak steril havasından sıyrıldı. Yelda pencerenin yanındaki hoparlörlerinden birini kaybetmiş minik müzik setinin yanında duran cep telefonunu alıp büyük oğluna attı. En son annesinin intihar girişiminde aynı şaşkınlığı yaşadığını hatırlayan oğlan telefonu tam da cesetin üzerine düşecekken yakaladı. Kadının o gün aldığı haplar yüzünden kendilerine bisküvi niyetine ambalajından yeni çıkardığı tuvalet kağıdı verdiğini anımsadı. Bu gibi durumlarda yapması gereken ilk şey neyse yine onu yaptı.

*

Mahmut elini sızlayan beline götürdü, bir ıslaklık hissetti. Taze, ılık, kanlı bir hatıraydı.
“Aslında ne elin, ne sızın, ne de sen fizik beden olarak yoksun artık,” dedi hangi yönden geldiği belli olmayan ses.
“Sen de kimsin, burası neresi?” diye bağırdı Mahmut kendi etrafında 360 derece dönerken.
Tekrar eski konumuna geldiğinde karşısında on kadar adamın durduğunu gördü. İnanılmaz derecede kendisine benzemekteydiler. İnsanların çift yaratıldıklarını duymuştu, ama böyle bir düzine birden tıpkısının aynısı olana rastlayabileceğine dünyada inanmazdı. İkizleriyle aralarında önemsiz farklar vardı yalnızca. Bir boyama kitabında aynı karaktere her sayfada başka detaylar eklenmisti: bıyık, sakal, tarz, moda, kilo ve ten rengi farkıydı çoğu. Bir arkadaşının bir gün heyecanla telefon edip metroda senin ikizini gördüm, nerdeyse izin isteyip fotoğrafını çekecektim, ama bir durak sonra indi deyişini hatırladı. Bir başka arkadaşı bir gün kafede buluştuklarında çantasından çıkardığı bir dergi atmıştı masanın üzerine. Tek kelimeyle şok ediciydi, erken kır düşmüş uzunca saçları dışında kendisiydi.
Beyni esas konuya geç diye bir komut gönderdiğinde gerçekten ölmüş olup olmayacağı fikri diğer düşüncelerinin üzerini bulanık bir sel gibi örttü. Bulanık seller tehlikeliydi. Çocukken evlerinin yakınındaki nehir kış aylarında taşınca insanlar suların getirdiği odun parçalarını toplamaya giderdi, her sel sonrası bir iki kişi boğularak yaşamını yitirirdi. Mahmut hayatı boyunca ölümün kendisini hep ansızın, onu aklının ucundan bile geçirmediği bir anda köşeye kıstıracağından korkmuştu. Bu yüzden sık sık Azraili hatırlar, bunu yaptığı için de ölmeyi geciktirdiğini düşünürdü. Henüz küçücük bir çocukken kimsenin fark etmediği zamanlarda yatağın altına saklanır, orada “Allah’ım ne olur öleyim, ne olur öleyim,” diye defalarca tekrarlardı. Ölümün farkında olması, onu canı gönülden dilemesi Allah’ın hoşuna gitmeyecek ve Mahmut’u inadına öldürmeyecekti. Tuhaf bir oyundu. Köşe kapmaca oyunu iki oyuncuyla oynanmazdı aslında, ama korkusu Azraille arasında tek taraflı kalmaya mahkum bir oyun kurdurtmuştu işte.
Bu ezeli oyunda kendini ölüme en yakın hissettiği yer uçaklardı. Böyle yerlere ölüm eşiği adını takmıştı. Dönmedolaplar, sonradan çıktığına bin pişman olduğu yüksek kuleler, şehir asansörleri, teleferikler, demirden, yanları açık yangın merdivenleri ve daha nice yüksekgiller familyasına ait mekânlar bu korkusunu körükleyen eşikler kategorisindendi. Alabildiğine korktuğunda, uçak koltuğunu ya da merdiven tırabzanını sıkıca kavradığında, ölümün jilet gibi keskin ve soğuk eli sözünü kıramayacağı tanıdık biri gibi omzuna dokunurdu. Kalp bozan mekândan arkasına bakmadan çıkmayı başardığında belayı da atlatmış olurdu bir şekilde. Azrail usul usul gülümser sonra kaybolurdu. Yeterki hatırlasındı onu, hatırladığı müddetçe sorun yok gibiydi. Küçükken annesi sigara alması için bakkala gönderdiğinde, sokak köpeklerinin yanından geçerken tırnaklarını avucuna gömüp mırıldandığı o şarkı gibi mırıldansındı adını. Şarkı her defasında köpeğin rengine göre değişirdi: “Beeeyaz köööpek, banaaa bakmaaa yere baaak, siyah köpeeek baaana bakmaaa yereee baaak…” Peki ya ölümün rengi neydi? Yelda’ya pek tuhaf gelse de Mahmut’un bu oyununa, ara sıra o da katılırdı. Yelda’nın inancı kalp kumbarasında birikmişti çocukluğundan bu yana, o yüzden kaderci, teslimiyetci bir yanı vardı, Mahmut’unkiyse öd torbasını tıka basa doldurmuştu. Ölümün apansızını, bir hayvan tarafından parçalanıp yenilmeyi – Hindistan’da kocasını bir aslana kaptıran kadının röportajı geldi aklına - , sırf yanlış zamanda yanlış yerde bulunduğu için bombalı saldırıya kurban gitmeyi havsalası bir türlü özümseyemiyordu. İnsan hayatının karmaşıklığı, zamanın bir yerlerine renkli broşlar gibi tutuşturulmuş hatıralar+hedefler bütünü, bedeninin kan+su+ilik+kemik kırılganlığıyla örtüşmüyordu.

*

Yelda polisler kendisini yakalayıp götürürken arkasını dönüp son bir kez Mahmut’a baktı. Dalgalı, gür, koyu kahverengi saçları, yüzündeki bir iki günlük sakalı, dolgun dudaklarının arasından görünen bembeyaz dişleri yüreğini burktu. İlk öpüştüklerinde hissettiği duyguya benziyordu, hafif kekremsi, iç gıdıklayıcı. Mahmut’un sağ eli birşey vermek istercesine açıktı. Birden hiç olmadığı kadar acıdı ona. Nefretinin, öfkesinin yerini bir ucu pantolonunun dışına çıkmış kareli gömleğe ve kolunda hâlâ çalışmakta olan saate takmış bir çift donuk bakış aldı. Bunun bir kâbus, bir karabasan olması gerektiğini düşünüp hışımla başını salladı. Kuzguni rengindeki uzun gür saçları bir şemsiye gibi açılıp tekrar kapandı. Tutuklu arabasına bindirildiğinde camdan ikinci kattaki evinin mutfak penceresine baktı. Birden kendisini gördü, elinde sigarası, saçları yapılı, cicili bicili, bakımlı bir Yelda’ydı. Göz kapaklarını kırpmasıyla birlikte içine merak tohumları serpip kayboldu kadın.
Pencerenin tek kanadı hâlâ açıktı, yeşil tül perdenin bir ucu dışarı sarkmış rüzgârda salınmaktaydı. Ev içinde yaşayan bu mutsuz, olumsuz insan topluluğundan kurtulduğuna seviniyormuşcasına, perde aracılığıyla el sallıyordu.

Birkaç dakika sonra Leman ve çocukların ellerinde iki küçük kırmızı-yeşil kareli bavul, telaşla merdivenleri indiklerini gördü. Tam evin önüne parketmiş olan beyaz, eski bir arabaya binip gözden kayboldular. Arabayı kullanan Leman’ın eşi olmalıydı. Mahmut’la evlenmemesini salık verenlerin başında gelenlerdendi. Mahmut üçüncü kocasıydı Yelda’nın. Çocuklar uzak bir akrabası olan, ayrıldıktan sonra ne arayıp ne soran ilk kocasındandı. Mahmut’la yaklaşık olarak bir yıldır evliydiler. Dayağı da vardı son numaranın, ama en beteri zehir zemberek diliydi. Son zamanlarda çocuklarını da yılan gibi sokmaya başlayınca yılların öfkesini minyon bedeninde tıka basa depolayan Yelda için artık ok yaydan çıkmıştı. Zaten yay burcundandı. Bu burcun sembolü olan ok ve yay aslında hedef belirlemeyi ve onu vurmayı temsil ediyordu. Mahmut hedef medef değildi, asıl hedef evliliğin kendisiydi Yelda da deneme tahtası. Gel gör ki sonunda bıçak ok olmuştu, yay da Yelda. Hedef tahtasına kanla yazılansa Akrep Mahmut’un adıydı. Yelda üçüncü kez evlenmeden kısa bir süre önce kendisi cine benzeyen cinci bir hocaya yıldıznamesine baktırmıştı. Uçak, tren, araba yolculuğu makbuldü, ama bir ateş burcu üyesi olarak kesinlikle deniz seyahatinden kaçınmalıydı, su onun sonu olabilirdi. O zaman adam her burca göre bir ölüm şekli olduğunu, bunun genellikle doğru çıktığını anlatmıştı.
Küçük göl kıyısında, “Gel bir sandal gezisi yapalım,” diye önermişti burcunun elementi su olan Mahmut. Bir grup arkadaş piknik yapmaktaydılar. Tanışmalarının üzerinden birkaç hafta geçmişti. Kalbi yeni bir aşka ayarlanmıştı, ama yine de içinden gelmemişti Yelda’nın. Kaplumbağayla akrebin birlikte nehri geçme hikayesi aralarına girip durmuştu teklif ve ısrar süresince. Sonunda “Bulantı yapıyor, şimdi bütün gün midem kötü olur, başım ağrır,” deyip Mahmut’un bir yıl içinde üçü beşi geçmeyen romantik önermelerinden ilkini böylece reddetmişti.
Hoca akıbetinin kapalı zarfını şöyle bir aralayıp bakmış ve olacaklardan çok üstü kapalı bahsetmişti. Yelda’yı bir yıl sonra kapalı kapılar ardında gördüğünü, bir cenaze olacağını, ama onun bu cenazeye katılamayacağını anlatmıştı. Bu tür cümleleri nereye yollasan giderlerdi zaten. “Ailemden biri mi?” olmuştu Yelda’nın ilk sorusu, “Hayır, değil,” demişti hoca. Ateşten yay burcu kalbine su serpilmişti bu cevapla, yörüngesine takmamaya karar vermişti.
Polis arabası ilerlerken Yelda anılarıyla o kadar haşır neşirdi ki, bunu sadece gelecek kaygısı kalmamış bir ölünün yapabileceğini düşünerek ürperdi. Geçmiş morg etkisi uygulamaktaydı şu anda, bedeni soğuk ve kaskatıydı. Üşüyen ellerine baktı. Gözleri nereye takılsa oraya demir atıyordu. Bakalım ne kadar hapis yatacaktı, çocuklarına ne olacaktı? Kendi çocuğu olmayan Leman’ın ve kocasının çocuklarına iyi bakacağına emindi. Hatta kendisinden daha iyi bakacakları düşüncesi bütün yankılarıyla birlikte beynine yuvalandı. Evlilik mevlilik, aile kurmak, hayatı sağlam kazıklar üzerine oturtmak, gelecek planları yapmak, iki eski çocuğa yeni bir baba kesip uydurmak hikayeydi. İnsan böyle bir anda uçurumun kenarında buluveriyordu kendini. Yeni bir hedef değil, içi fos olmayan bir anlamdı bulması gereken. En düşük cezayı almak, sonra da erkek merkek boş verip en azından yakın gelecekteki zamanını çocuklara adamakla başlayabilirdi mesela.
Canı birden sigara çekti. Kelepçelerin zaptettiği erkeksi ellerine baktı, sağ baş parmağı ve işaret parmağının bir kısmında kan kurumuştu. Elleri titremeye başladı, kelepçelerden bileziklerin birbirine değdiklerinde çıkardıkları tıngırtımsı bir ses çıktı. Canı daha çok sigara çekti. Ne bileziği, ilk evlendiğinde bir karyolası bile yoktu. Ödünç alınmış bir gelinliğe sıkıştırmıştı diri memelerini. Bir sigara, bir çay ne iyi giderdi şimdi, ama çay fikri aklına saralı kaynanasını getirmişti. Kadının kullanılmış çay poşetlerini çöpe atmadan önce pencerenin pervazında günlerce kurutma saplantısı vardı. Yelda her sara nöbetinde oğlunu alıp yatak odasına kapanır kadının ağzının köpürmesinin ve kasılmalarının  bitmesini beklerdi. Polisten vermeyeceğini bile bile bir sigara istedi. Adam arkasını dönüp kelepçeli ellerine baktı, hiçbir şey söylemeden tekrar önüne döndü.

*

“Bize özel bir berzâhtayız galiba,” dedi içlerinden en yaşlı görüneni.
“Biz de bir şey bilmiyoruz, bir tek bu arkadaş akla yatkın şeyler söylüyor,” dedi diğerlerine göre biraz daha esmer olan, kendisine soru işaretleriyle bakan Mahmut’a.
“Aslında hepimiz sen son nefesini verdiğin anda ışınlandık buraya, ama uyanmamız, birbirimizi görmemiz, toplanıp esas suçluyu yani seni bulmamız biraz zaman aldı. Biz birbirimize daha yakın mesafelerde bulunuyorduk,” dedi yaşlı görünen ve birkaç adım öne yürüyerek elini Mahmut’a uzattı: “Ben Yaşar, Seretan yani yengeç burcundanım,” dedi ve gülümseyerek ekledi “Adımın burada geçersiz olması isabet değil mi?”
“Ben de Hayati, al benden de o kadar,” dedi kıvırcık saçları omuzlarına kadar uzanan.
“Seninle birlikte toplam on bir kişiyiz, bakalım isimlerimizi aklımızda tutmamız ne kadar zaman alacak?” diyerek herkese tek tek baktı, bıyıkları yeni terlemiş hissini uyandıran Engin. “Benim burcum da Hamel. Koç yani.”
“Ben burcumu söylemeyi unuttum bakın,” dedi Hayati ve tereddütle ekledi: “Benimki terazi. Mîzan.”
“Hepimizin ismi çok anlamsız kalıyor burada,” dedi hafifce toplu, saçları önden dökülmeye başlamış Bülent, Engin’e bakarak.
“Bence isimlerin artık hiçbir önemi yok, önemli olan burçlar,” dedi Yaşar gülerek.
“Anlamadım, nasıl yani? Siz şimdi bu tür hurafelere inandığınızı mı söylemek istiyorsunuz? Ben burçlar hakkında hiçbir şey bilmiyorum, hem neden yalnızca Türkçe değil de Arapça karşılıklarını söylediniz anlamadım.” dedi Mahmut.
“Bakın sandığımız kadar uzak değil galiba bu konulara, en azından burçların Arapça karşılıklarını biliyor,” dedi Yaşar.
“Evet, bir aralar yaşlı, beyaz sakallı bir adam kalabalık bir sokakta yanımdan geçerken elime bir torba tutuşturmuş sonra da göz açıp kapayıncaya kadar ortalıktan yok olmuştu,” dedi Mahmut.
“Ne vardı o çantanın içinde?” diye sordu Yaşar. Gözlerindeki merak şöminesi üzerine benzin dökülmüş gibi harlandı.
Bu arada ortalık oldukça aydınlanmış, etraf daha seçilir hale gelmişti. Bir anlığına konuşmayı bırakıp çevrelerini incelemeye başladılar. Kocaman bir park büyüklüğünde köpükten bir balonu andıran şeffaf bir yuvarlağın içindeydiler, ama yuvarlak hamile bir toprağın görebildikleri onlarca karnından biriydi sanki. Birkaç dakika içinde bağlı olduğu yerden kopup, daha doğrusu bölünerek çoğalan organizmalarda olduğu gibi ayrılıp hafifçe süzülmeye başladı. Dışarısı kendilerininki gibi irili ufaklı balonlarla doluydu. Bunlardan bazıları boştu. Boş olanlar hâlâ toprağa bağlıydı. Diğerlerinde insanlar vardı, ama o balonların çoğu kocaman bir ev gibi döşenmişti. Koltuklar, sandalyeler, kitaplar ve dünyada hiç görmedikleri süs bitkileriyle doluydu. Yanlarından geçen oldukça büyük ve içi çocuklarla dolu olan bir balonun içinde beyaz pamuk bulutlar ve minik bir gökkuşağı bile vardı.
“Hadi biz de sihirbazlık yapalım biraz,” dedi Yaşar. Aralarında sezgi deposu en dolu olan oydu anlaşılan.
“Bu mekân bu kadar tuhaf olmasa senin sihirbazlığın ne işe yarar?” dedi Mahmut.
“Senden böyle bir gönderme beklemezdim, hayret!” dedi Hayati Mahmut’a.
“Eeh Sivas’lı ya, o kadar olacak.” dedi Yaşar hafiften gülümseyerek.
“Siz bütün bunları nerden biliyorsunuz Allah aşkına?” diye sordu Mahmut gözleri yuvalarından fırlayarak.
“Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için,” dedi Engin sağ elini yumruk yapıp yukarı kaldırdı ve isterik bir kahkaha attı.
“Biri bana da neler olduğunu anlatacak mı?” diye etrafındakilere tek tek baktı Mahmut. Gözleri en son tekrar Yaşar’ın alçak gönüllülük ve iyiniyet ışıyan gözlerini buldu. İki elinin avuçlarını öne doğru açıp, eh hadi gibisinden bir işaret yaptı.
“Eh Haydi o zaman ya gayret deyin de hep beraber büyük bir toplantı masası ve on bir tane konforlu sandalye düşleyelim,” dedi Yaşar. Şivesi Hatay civarlarını seslendiriyordu.
“Benim adım Yılmaz, burcum oğlak. Cedi de derler. What dream may come isimli bir film izlemiştim yıllar önce. Filmin baş rol oyuncusu bir kaza sonucu yaşamını yitiriyordu. Gittiği yerde şahsına özel bahşedilmiş klavuzu adama oranın kurallarını öğretiyordu. Düşünce gücüyle istediğini materyalize edebiliyordu.”
“Bir sürahi su da düşünsek olur mu acaba?” diye sordu Mahmut, “Çok kan kaybetmiş olmalıyım canım acaip derecede su çekiyor, bir varil dolusu içebilirim. Alçak karı sırtımdan bıçakladı beni.”
“Hâlâ bir şeyler yiyip içebileceğini mi sanıyorsun?” diye sordu top sakallı olan Yılmaz, Mahmut’un kıl tavrına gıcık olmuştu.
Bir daire kurup el ele tutuştular, herkes gözlerini kapatıp masa ve sandalyelere odaklandı. Birkaç dakika sonra gözlerini açtıklarında ortaya çıkmış olan ürüne hayretler içinde bakakaldılar. Bir ucu camdan, ortası metalden, geri kalan kısmı da değişik renk tahtadan oluşan yaklaşık dört metre uzunluğunda alaca bulaca bir masa duruyordu karşılarında. Nasıl ayakta durabildiğiyse meçhuldü. On biri de birbirinden farklı tasarlanmış olan sandalyeler sahiplerini bekliyordu. Herkes gidip hayal ettiği sandalyeye oturdu.
Yaşar, “Mahmut’u bulmadan önce anlattıklarım hakkında sorusu olan yoksa, bir an önce ona da her şeyi anlatmak istiyorum. Mahmut dışında hepinizin de bildiği gibi düşüncelerinizi okuyabiliyorum. Bunu dünyada da yapabiliyordum az çok, ama burada paranormal becerilerimin geçirdiği evrim bir Ferrari kadar süratli. Hünerlerim her an dallanıp budaklanmakta. Siz çoğunuz üzerinizdeki laneti hayatın kargaşasında unutup normal işlerle uğraşırken ben ekonomik durumumun da fena olmaması nedeniyle kendimi gizli ilimlere vermiştim, ama görüyorum ki yine de bir yerlerde ıskalamışım. Bak Mahmut arkadaşların becerileri benim ki kadar gelişmiş olmasa da biz onumuz yaşarken de ara sıra telepati ile iletişim kurup, yaklaştığımız, kıl payı kurtulduğumuz ölüm eşiklerini nasıl atladığımızı birbirimize anlatıyor ona göre yeni taktikler geliştiriyorduk.
Neyse başka bir öneriniz yoksa şu andan itibaren Mahmut’la ben konuşayım. Siz düşüncelerinizi bu mekânda  yoğunlaştırın. Belki  gezinirlerken bir yerlerde bir çıkışa rastlarlar. Şu anda aslında sahip olmadığımı bildiğim kanım damarlarımda bir saat gibi tıklamakta, hışırtısı acele etmemi söylüyor. Bir vampir gibi hissediyorum kendimi, sabah olmadan, gün aydınlanmadan karanlığı elinden geldiğince değerlendirmek isteyen bir vampir. Kandan saatim lıkır lıkır. Hadi herkes iş başına, benim hâlâ umudum var.”
“Ah bir cep telefonu olsa ben biliyordum yapacağımı,” dedi Mahmut.
“Bence artık geberdiğine inansan iyi olacak,” dedi Süleyman dişleri arasından. Uzunca saçlarını ensesinde toplamış, bir lastikle bağlamıştı. Ellerini sürekli masa altında tutmaktaydı.
“Üstelik bu genç yaşımızda öbür dünyayı boylamamızın tek nedeni senken…” dedi Ertan. Aralarında tek mavi gözlü olan oydu. Mahmut kendisinin lens takılmış, altın kolyeli, birkaç kilo daha ağır bir versiyonuna bakmaktaydı. Lan berzah mıdır nedir, bir de burda ölü ölü diğer ölülerden dayak yemeyeyim dedi kendi kendine ve çenesini kapamaya karar verdi.
Yaşar konuya girdiğinde kimisi öne eğik durarak, kimi de rahatça arkaya yaslanarak hikayeyi dinlemeye başladılar.
“Aslında iki seçeneğimiz var, birisi Süleyman’ın da az önce söylediği gibi ölümü kabullenip şeffaf balonumuzun son durağında inmek. Oradan sonra ne olduğunu sormayın çünkü ben de bilmiyorum,” dedi Yaşar Mahmut’a bakarak. Tek kişiye bakıp çoğul konuşmaya alışık değildi. Etrafındakileri bir lahzada kolaçan etti. Hepsinin gözleri kapalıydı. Sessiz bir aferin gönderdi sadık neferlerine. Göz kapaklarının altındaki hareketlilik arama-tarama modunda olduklarının deliliydi. Hepsi şartelleri kapatılmış halde sentetik bir alemin içinde rüya kıvamında deviniyordu. Yaşar yine de can kulağıyla dinlendiğinden emindi.
“Hayır, bilmediğim bir yere gitmeye hazır değilim henüz,” dedi Mahmut, “O yüzden son durakta inme hakkımı kullanmıyorum,”
“Şımarık çocuklar gibi sızlanmayı bırak Mahmut. Artık büyümenin zamanı geldi. Mesele senin hazır olup olmaman değil, zaten hiçbir zaman da hazır olmayacaksın. Çünkü orasının neresi olduğu hakkında hiçbir kul fikir sahibi değil. İşte bu bir, gelelim ikincisine. Ünlü bir yazarın bir kitabında dediği gibi: Bundan böyle rasyonel bir gerçeğe ihtiyacımız olmayacaktır, zira gerçek ideal ya da negatif süreçlerle başa çıkabilecek bir durumda değildir,”
“Anladıysam arap olayım.”
“Eh ben de onu anlatmaya çalışıyorum zaten. Burasını ve balonun son durağını alışık olduğumuz gerçeklik kurallarıyla test edemeyiz. Bundan sonra ya bir bilgisayar oyununun, ya da Alis harikalar ülkesi isimli kitaba benzer bir masalın içinde olduğunu düşünsen daha iyi edersin. Sahi kitap demişken, o yaşlı adamın sana torbayı verdiği anı gözlerinin önüne getirsene, sonra da çantayı açtığın anı.”
“Buna gerek yok, kitapların adı aklımda,”
“Kaç tane kitap vardı?”
“Üç siyah kitap vardı. Üçü de aynı kalınlıktaydı ve kapakları altın işlemeliydi.”
“Kenz’ül Havaslar yani,”
“Evet ikisininin ismi oydu. Üçüncüsünün adı yoktu. Hatta içlerine biraz bakmıştım, bir sürü anlamını bilmediğim Osmanlıca kelime vardı. Bir iki vefki muska yapmak için kullanmıştım bir arkadaşın yardımıyla. İlmi cifrle, ebced hesabıyla falan ilgilenen bir arkadaştı. Kitapları görünce gözleri yuvalarından oynamıştı, ama kafası pek çalışmadığından eline yüzüne bulaştırırdı her şeyi. Bir keresinde melek çağırma surelerini okuduk, zegferan mürekkebiyle bu sureyi yazıp, tıpkı açıklanan saatte, açıklanan şekilde tertipledik, ama sonunda sadece elektrikler kesildi ve bütün bir gece kâbus gördük. Üstelik ömrümüzde hiç uyumadığımız kadar fazla uyuduk, sanki Tarsus’daki Eshabil kehf mağarasındaki yedi uyuyanlardık.”
“Bazıları o mağaranın Maraş’ta olduğunu iddia eder.”
“Olabilir, bilmiyorum.”
“Sen yani biraz önce o üç kitabı bir iki uyduruk büyü için mi kullandığınızı söyledin?”
“Ya evet, birkaç masum zararsız şey işte. Ha, bir de Yelda’yı yani karımı bana aşık etmek için.”
“Sen zararsız san ahmak. O adam senin karşına boşuna mı çıktı sanıyorsun? O kitaplar onu bulman ve seni içinde bulunduğun durumdan haberdar etmek içindi. O onikimizin de üzerinde bulunan lanetin ilk taşıyıcısı, hepimizden yaşlı, hepimizden bilge. Kaç yüzyıldır yaşadığını kimse bilmiyor, ama laneti ve eşikleri atlatmayı her seferinde başardığına göre ondan öğreneceğimiz çok şey vardı. Senin yüzünden buraya düşmeseydik tabii. Sen zincirdeki en zayıf halkaydın ve azrail onikimizi de senden vurdu. Pardon onbirimizi. Sana o kitapları veren kadim zatın öldüğüne inanmıyorum. Zaten öldüyse naneyi yedik demektir. Şimdi burada amacım onunla telepatiye geçmeyi denemek. Belki o bir çıkış biliyordur. Girilen her yerin bir de çıkışı var mıdır acaba? Karanlığın duvarı isimli bir bilim kurgu öykü okumuştum zamanında. Uzaya çıkışı olmayan, garip bir gezegeni anlatıyordu. Yaşarken kırk yıl düşünsem böyle yerlerde bu sorunlarla uğraşacağım aklıma gelmezdi. Ah Mahmut ah, Müslüm Gürses’in şarkıları gibi yaktın yandırdın bizi. Neyse şimdi gözlerini kapat, sana her şeyi düşünceyle anlatacağım, hatta göstereceğim. Seni ve o yaşlı adamı, aranızdaki daha doğrusu aramızdaki görünmez kozmik kordonu.”
Şaşkınca kendisine bakan, dut yemiş bülbüle dönmüş Mahmut’un ağzından sadece şu sözler döküldü: ”Neden ben? Kimim ki?”.
Mahmut’a gözlerini kapatması için bir işaret yaptı Yaşar. Etrafını kısaca taradı diğerlerinin de gözleri hâlâ kapalıydı. Gözleri kapalı bir futbol takımı, top da benim ayağımda, ya Allah ya bismillah dedi fısıldayarak. Etrafın ne kadar sessiz olduğunun farkına ilk o zaman vardı. İçinde bulundukları balon ağır ağır kaynayan bir süt denizinin buharı üzerinde hareketli, ama olduğu yerde sayıyor gibiydi. Eğer öyleyse bu iyi diye düşündü. Gittikleri istikametin neresi olduğunu bilmediğine göre şu anda olabilecekleri en iyi yerde sayılırdılar. İki elini birbirine paralel olarak iç tarafları yukarıyı gösterecek şekilde masanın üzerine koydu. Derin bir nefes aldı, tam gözlerini kapatacakken onları bir daha açamama korkusuna kapıldı. Sezgileri kendisi uyandırmasa diğerlerinin de uyanamayacaklarını söylüyordu. Düşünce aktarma işini gözlerini kapamak yerine belli bir noktaya odaklanarak yapmaya karar verdi. Oğluyla birlikte bir film izlemişti. Oradakine benzer şekilde her an kendilerinin de ense fişi çekilebilirmiş hissi  artık olmadığını bilmesine rağmen kalp ritmini düzenleyememesine neden olmaktaydı. Aylardır kitaplığında duran Kundalini yoga isimli kitabı okumadığına hayıflandı. Nabzını istediği şerbete yatırması ve yaşadığı ani değişikliklere kolay uyum sağlaması açısından iyi bir çözüm olabilirdi.
Bir gong sesiyle irkildi. Şimdiye kadar duyduğu hiçbir sese tam olarak benzemiyordu. Bir huşu duygusuyla irkildi. Kulakları iki kaz tüyüyle gıdıklandı. Ses aheste bir sürüngenin en tembel halinde sürünerek çıktı kulaklarından. Yankısı neden bu kadar uzun sürmüştü? Gözleri görünmez yılankavi halkaların içine çekildi. Hayır artık mümkün değildi, mutlak gözetleyicinin hipnoz seansında oynadığı satranç oyununu kaybetmişti. Azrail yarısını içine çektiği ruhların tamamını almadan vazgeçmezdi herhalde. Yarım ruhlar tez bozulurdu. Yakınlarda bir yerlerde olmalıydı. Bakalım ilk önce kimin nefesini dışına üfleyecekti? Kendisinden iki yıl daha yaşlı olan karısının kokusunu aldı bir an. Manolya vanilya ağırlıklı ismi Melek olan bir parfüm kullanırdı. Hafif pörsümüş göğüslerinin yumuşaklığı Yaşar’ın dolgun dudaklarını yalayıp geçti. Sonra birkaç gün önce tramvayda giderken gördüğü, annesinin kucağında oturan esmer, iki yaşlarında olan bir erkek çocuğun kara delikleri andıran, kocaman simsiyah gözleriyle karşılaştı. Tıpkı o gün de olduğu gibi gözler vücuduna iki buzdan ok saplanmışcasına kasılmasına neden oldu. Kalbi bir el değirmeninde öğütülüyormuşcasına ezilirken bir besmele çekti, besmeleleri tekrarladıkça hologram çocuk netleşti ve üç boyutlu halini aldı. Masanın üstünde tam karşısında Mahmut’la hemen arasında ayakta durmaktaydı. Yaşar başını hafifçe yana kaydırıp Mahmut’a baktı. Gözleri Yaşar’ın tam arkasında bir noktaya kilitlenmiş olmalıydı, hiç kımıldamadan, put kesilmiş, ya geçmişe, ya geleceğe ya da kişisel can alıcısına odaklanmıştı. Sonra çabucak diğerlerine göz attı, dokuzu da gözlerini açmış tıpkı Mahmut gibi belli bir noktaya bakmaktaydılar. Çocuk ellerini üzerindeki eski pantolonun ceplerine sokup bilyeyi andıran iki avuç dolusu göz çıkardı ve hepsini yukarı doğru fırlattı. Gözler havada birkaç saniye dönüp eşlerini buldular ve gelip sadece yedi adamın kafasının üzerinde yörüngeye girmiş birer gezegenmişcesine konumlandılar. Mahmut’da bu yedi adama dahildi.
“Korkma,” dedi çocuk, radyo piyesleri için seçilebilecek kadar güzel ve davudi bir sesle. “Canını almaya gelmedim, ben adını anmaktan yüzyıllar boyunca sakındığım “O” değilim. Dilediğin gibi, sana yardım etmek için buradayım. Sana, Hayati’ye, Yılmaz’a ve Engin’e. Kim ki birine zulüm etti, kim ki ölmeden ölümü dileyip durdu, kim ki ona verilen gücü kara büyü için kullandı onlar burada kalıcıdır. Tepelerindeki gözegenler son durakta indiklerinde kullanmaları içindir, zira kendilerini ondan sonra görülecek başka bir alem bekler,”
“Sen azrail değil misin yani? Ben de o çocuğun kılığına bürünüp canımı almaya geldiğini sanmıştım,”
“Hayır ben on ikinciyim, telepati kurabilmek için binbir hazırlıkta bulunduğun Bâki.”
*

Yelda iki gündür tutuklu bulunduğu nezarethaneden çıkınca biraz rahatladı. Hücresinden birkaç koridor ve bir o kadar da otomatik açılıp kapanan demir kapı mesafesinde bulunan hapishane psikoloğunu yanında iki polis, ellerinde kelepçeler beklerken sigara içme hakkını bir kez daha zorladı. Polislerden kumral olanı Yelda’nın Japon çizgi film kahramanları kadar parlak gözlerine, bir o kadar da ışıltılı saçlarının hatırına bir sigara uzattı. Biraz önce arkadan da incelemişti kadını, böyle yuvarlak ve diri popo siyahilerde dahi zor bulunurdu. Tek kusuru ince ve renksiz dudaklarıydı. Kim bilir ne yapmıştı enayi herif de şu minicik kadına cinnet geçirtmişti. Bir anlığına kadını hücresinde soyunurken düşledi. Demir kapının minik gözetleme penceresinden bakarken kadının sırtının ortasındaki doğal çizgiyi, poposunun üzerinde, tam belinin başladığı yerdeki iki gamzeyi görebiliyordu. Yavaşça anahtarı çevirip demir kapıyı açarken, kadın hâlâ olduğu yerde duruyordu. Anahtarların şıkırtısını duyup yüzünü polise döndüğünde, uçları koyu kahverengi göğüslerini avuçlarıyla saklamaya çalıştı. Polis elindeki anahtarı yere atıp, son adımı atarken, kadın dayanamayıp vahşice üzerine atladı ve gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Bu esnada açık mavi rengindeki gömleğin bir düğmesi kopmuş, kadın da suçluluk duygusuyla her şeyi unutup düğmeyi aramaya koyulmuştu. Eğilmiş, paslı karyolanın altına bakarken film koptu ve önünde bekledikleri esas kapı açıldı.
Yelda o sırada sigarasını yarılamış, dumanın keyfini çıkarmaktaydı. İri yarı, gözlüklü, bir oyuncak bebeği andıran sarı kıvırcık saçları olan bir kadın Yelda’ya şöyle bir bakıp: “Buyrun,” dedi, başka hiçbir şey söylemeden tekrar içeri girdi.
Yelda bir ellerindeki kelepçeye, bir polislere baktı, kumral olan Yelda’yla gözgöze gelince bakışlarını kaçırdı, diğeri kemerine asılı olan anahtar salkımından bir tanesiyle kelepçeleri çözdü. Adamın ayaklarının dibinde ışıldayan minicik bir nesne çarptı gözüne, ama zemin Yelda’ya o kadar uzak göründü ki, bir türlü ne olduğunu seçemedi. Bir saksağan olsam uçup kapıverirdim diye düşündü.
Maun rengindeki masif bürosunun arkasında oturan kadının üst iki düğmesi açıktı. Çiçek desenli gömleğinden, sıkışmış kocaman memelerinin orta çizgisi görünmekteydi. Teni bir iki küçük, kırmızı, sıkılmış sivilce kalıntısıyla süslüydü. Hatırı sayılır cüssesiyle tezat oluşturan kolyesinde minicik bir anahtar sallanmaktaydı. Gözlüğünü burnunun üzerine yıkıp önündeki ten rengi karton dosyayı açtı. Dosyanın içindeki kağıtları bir bir kaldırıp pencereden vuran güneş ışığına tutarak baktı.
“Tabula rasa, ay düğümleriyle kilitlenmiş gökyüzü, tılsımlı transitler, jupiterden hep dört ayak üstüne düşen yaygiller,” diyerek elindeki yazıları her nasılsa silinmiş belgeleri tekrar dosyaya koydu. Yanında duran bir düğmeye basınca polislerden biri iki defa kapıyı tıklatıp içeri girdi.
“Tik tak, tik tak, siyah saçlı bana bakma yere bak,” dedi iri psikolog Yelda’nın gözlerine bakarak.
Yelda oturduğu yerde başı önüne düşmüş şekilde, horlamayı andıran minik tısıltılarla ağır bir uykuya daldığında polis kadının uzattığı dosyayı alıp odayı terketti. Psikolog boynundaki anahtarlı kolyeyle çalışma masasının çekmecelerinden birini açtı. İçinden siyah, kalın, kapağında yazı mazı olmayan bir kitap çıkardı.
*

“Kendimi bildim bileli bir cüzzam gibi taşıdım bu laneti. Nedenini tam olarak hiçbir zaman öğrenemedim. Biraz önce Mahmut neden ben, kimim ki diye sorduğunda cevabını verememek beni kahretti. Bilmediğin bir laneti taşımak, ömrün boyunca kehanetler labirentinde dolaşıp bir çıkış aramak zaman zaman serüven dolu olsa da çok yıpratıcı. Sizden esas ricam ilk önce bu lanetin kaynağını anlatmanız, çözüme giden yolda nasılsa birlikte olacağız.” dedi Yaşar karşısında duran küçük çocuğa bakarak.
Bâki ellerini iki şaklatmayla gerçek görüntüsüne büründü. Şimdi masanın üzerinde oturmuş, ayaklarını kenarından aşağı sallandırmaktaydı. Yaşar kendi saldalyesini vermek için ayağa kalkmaya niyetlendiğinde eliyle otur, gerek yok işareti yaptı. Bu arada Yaşar alışkanlıkla kolundaki durmuş saate baktı. Bâki, Mahmut’un tarif ettiği bembeyaz saçlı, upuzun beyaz sakallı, beyazlar içindeki bir insandı şimdi. Sakalını sıvazlayarak anlatmaya başladı.
“Vakti zamanında henüz insan bedeninde doğmadan, tamamiyle ruhlarının doğasının gerektirdiği gibi yaşayan dedemin ruhu bir ölümlü olarak doğmaktan o kadar korkuyormuş ki, kendisine emredilen doğuş tarihini, her seferinde tayin edileceği aileyi, dünyaya geleceği mekânını erteleyip duruyormuş. Asla ölümlülüğü tatmamış bir ruhun nasıl olup da böyle bir fobiye kapılabildiğine kendisi de bir anlam veremiyormuş. Zamanla aynı boyutu, aynı enerjiyi paylaştığı ruhlardan o kadar utanır olmuş ki, kendini yalıtmış. Bir gün hologram sinemada izlediği, dünyadaki yaşam isimli bir belgeselden o kadar etkilenmiş ki, anında cenin pozisyonunu alıp, hiç hesapta olmayan, aslında başka bir ruh için rezerve edilmiş bir ana rahmine düşmüş. Onun yerine doğması gereken esas ruh kaderine çokmak soktuğu için fevri dedeme lastik gibi sünen bir lanet ısmarlamış. Dedemden türeyen on iki soyun onikisi de Türkiye haritası üzerinde oniki ayrı şehre yerleşmiş. Hiçbiri bir diğeriyle candan bir ilişki kurmaya kalkışmamış. Bilinen o ki, on iki erkeğin on ikisi de hep aynı yaşta, aynı isimde, aynı fiziksel özelliklere sahip kadınlarla evlenmiş.”
“Sadece bu kadar mı?”
“Hayır tabii. Eğer aynı zaman diliminde yaşayan on iki erkek de bir kere ölmeden ikinci yaşam şansına ulaşırlarsa bu laneti geçersiz kılmış olacaklar. Ben bir tür bekçilik yaparak, elimden geldiğince bunu başarmanız için uğraştım, ama her seferinde ancak  birkaç kişiyi kurtarabildim. Şu anda bir baloncukta olduğunuz gibi berzahın sayısız görüntülerinde bu hikayeyi birilerine anlattım. Sizden önce de vardı birileri. Kurtulanlar tekrar dönüyor, diğerleri yenileniyor. Ölümsüzlüğü haketmek kolay değil, hele de bir lanetten devşirilmek durumunda olanı.  Dördünüzü kurtarabilirim, ama bu hayatta şansınız bitti, eşikleri atlayabildiğiniz kadar atlar, bir insanın en fazla yaşayabileceği kadar yaşar, ama vakti geldiğinde ölürsünüz. Benim bekçiliğim, uyarıcılığım bir yere kadar.”
Bâki gözlerini Yaşar’dan ayırıp diğerlerine baktı, hepsi donmuşcasına oturmaktaydı. Yedisinin üzerindeki gözegenlerden tek tük gözyaşları damlamaktaydı. Kendisine bir çift soru işaretiyle bakan Yaşar’a, “Ağlıyorlar, yazık” dedi, “Kendi nesillerinden olan ve en son ölen insandan sonra gelebilecekler tekrar. O ana kadar kendi yarattıkları eksiler, dünyadan kalma psikolojik kırıntılar ve gri renkli düşüncelerle dolu bir atmosferde hologram yaşamlar izleyerek geçirecekler zamanlarını.”
“Peki ya sen? Sen nasıl yüzyıllardır atlayabiliyorsun ölüm eşiklerini?”
“Üç kere ömrümü uzatarak bir şeyleri ıspatladım galiba birilerine. Bir gün uyandığımda bütün hayatımı, daha doğrusu üç hayatımı da her anı, her saniyesine kadar hatırladığımı, yaşadığım bütün detayları mekân, koku, renk, ses detaylarına varıncaya dek lime lime ayıracak kadar bildiğimi hissettim. İlk işim karımı memnun etmek oldu tabii. Birlikteliğimizin önemli ve önemsiz günlerinden bazılarını didik didik oluncaya kadar başından sonuna anlatınca hem çok sevinmişti, hem de kendisinin hatırlayamadığı detaylar yüzünden biraz mahcup olmuştu. Baksana bu bahsettiğim sekiz yaşam öncesi, ama karım dünmüş gibi gözlerim önünde. Gerçi nasıl olmasın ki on iki hayatımda da hep aynı özelliklere sahip, tek tip kadınla evlendim. On ikinci hayat belki yeni bir kapı aralar. Durum böyle işte, zamanı kavrama ve hatırlama konusunda azrailden bir farkım kalmadı. Her anı şimdi gibi görebildiğim, hissedebildiğim için aslında zamansız yaşıyorum da denebilir.”
Yaşar anlatılanları dil olarak anlamasına rağmen anlam olarak oturtamamaktaydı. Şaşkınlığı diline gem vurmuş, yorgunluğu kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı.
“Artık burada daha fazla kalamazsınız,” dedi Bâki. “Diğerlerinin silinme işlemi başladı, gözler birazdan yuvalarına girecekler, bedenleri ilk önce birer holograma dönüşecek, kayıtları silinir silinmez de senin için görünmez olacaklar.”
“Peki nasıl çıkacağız burdan, baksana diğer üçü hâlâ uyuyor,” dedi Yaşar çaresiz gözlerle bakarak.
“Merak etme, onlar da anlattıklarımın hepsini duydu,”
“Tamam o halde bir an önce gidelim ne olur, artık dayanamayacağım.”
“Size bir eşik ayarladım, oradan tekrar dünyaya döneceksiniz, kapıda sizi bir çocuk karşılayacak ve bir şey verecek. Onu aldığınızda hayatınız tekrar normale dönecek. Hepinize yeni roller biçildi, yeni bir hayat kesildi.”

*

Yelda bembeyaz sakallı, beyazlar içinde yaşlı bir adamla yap-boz pozisyonunda uyumaktaydı. Daire şeklinde bir mekândaydılar, içerisini sis basmış olduğundan sadece bedeninin uzandığı geniş kırmızı divanı görebiliyordu. Astral bedeni iki uyuyanın üzerinde süzülürken, içinde bulunduğu duruma bir anlam vermeye çalışıyordu. Yaşlı adam gözlerini açıp Yelda’yı omuzundan dürttü ve ”Uyan!” dedi.
Gözlerini açtığında kendisini Leman’ın beyaz arabasında, bir göl kenarına parketmiş buldu. Radyoda rüya sesli bir kadın kısık sesle sevdiği eski bir pop parçasını söylüyordu. Hafiften esen rüzgâr arabanın yarı açık penceresinden yanağını okşamaktaydı. Kocaman bir ağacın altına parketmişti. Ağaç devasa bir tavuk gibi kanatları altına almıştı Yelda’yı. Birden oradan hiç ayrılamama korkusuna kapıldı o sırada cep telefonu çaldı. Yan koltukta duran aleti eline aldığında normalde otomatikman bastığı açma tuşunu bulamadı. Oldukça gelişmiş, yeni bir cep telefonuydu. Sonunda yeşil, minik telefon işaretini görüp bastı.
“Kızım nerdesin, saatlerdir çaldırıyorum duymuyorsun?” dedi Leman.
“Bir su kenarına parketmiş, uyuya kalmışım, kusura bakma.” dedi Yelda bir yandan da aynada kendisini incelerken. “Çocuklar nasıl?”
“İyiler, seni sorup duruyorlar, birazdan eşim gelecek, arabanın hâlâ burada olmadığını öğrenirse krizlere girer.”
“Tamam canım hemen geleceğim, ama nerde olduğumu bilmiyorum. Sen biraz oyalayıver enişteyi. Üzerimde müthiş bir ağırlık var, sanki hipnozdan ya da ameliyattan çıkmışım, ben araba kullanabildiğimi bilmiyordum?”
“İçki mi içtin yoksa?
“Ne içkisi canım saçmalama sende.”
“Neyse önce ana yola çık, ondan sonra anlarsın nerde olduğunu, hadi çabuk ol bekliyorum.”
Yelda telefonu kapatıp, çantasının içine atarken parmağında parıldayan yüzüğü gördü. Çanta da pullu, boncuklu, kaliteli bir çantaydı. Ne zaman almıştı bunu? Hiç kendi zevkini yansıtmıyordu. Bir kez daha aynaya baktı, gözleri yuvalarından sökülüp farklı bir anlam yüklenip tekrar yerlerine takılmışlardı sanki. Hani nerdeyse rengi bir iki ton açılıp, bir de içlerine fazladan iki ampul yerleştirilmişti. Bir an önce eve gitmeliyim diye düşündü.
“Burcunuz değiştirildi. Hadi size yeni biçilmiş hayatınızda iyi eğlenceler diliyorum,” dedi radyo spikeri, ardından da hızlı bir rock parçası çalmaya başladı.
Yelda radyonun sesini biraz daha açıp arabayı çalıştırdı. Vitesi geriye alıp altında durduğu kocaman ağaca çarpmadan arabanın yüzünü toprak yola çevirdi. Hâlâ bulanık bilinci keyif ve korkuyla yakın temas dansetmekteydi. Bir an önce çocuklarını görmeliydi. Bakalım onların gözleri nasıldı? Gaza bastı.

*

Yaşar gözlerini loş ışıklı kocaman bir yerde açtı. Henüz gece olmalıydı, ya da yine o meşum mekâna benzer başka bir bölmesindeydiler berzahın. Gözleri birkaç dakika sonra alacakaranlığa alıştığında  Engin, Hayati ve Yılmaz’ın yanında hâlâ uyumakta olduklarını gördü. Önce Hayati’yi uyandırdı, sonra da diğerlerini. Etraf yavaşça aydınlanmaya başladı. Yukarıdan bir delikten içeriye güneş ışığı vurmaktaydı. Bir mağaradaydılar.
“Sanırım artık dünyadayız,” dedi Yaşar.
“Bence de,” dedi Hayati, “ama garip bir şekilde dışarı çıkmaya çekiniyorum,”
“Merak etme, ben buradayım ya artık, gücüm de tekrar yerine gelmiştir. Benim bir tayyibem var onu çağırayım da söylesin bize nerde olduğumuzu.” dedi Yaşar.
Hepsinin de “anlamadık” yüklü bakışlarla dolu olduğunu görünce iki elini açıp, sadece dudaklarını kıpırdatarak bir dua okudu. Birkaç saniye sonra karşılarına cüce bir kadın çıktı. Tam olarak etten, kemikten denemezdi. Daha çok boyası yer yer dökülmüş porselen bir heykeli çağrıştırmaktaydı.
Aralarında diğer üçünün de anlamadığı Arapça  konuştular. Yaşar Hatay’lıydı ve oradaki birçok insan gibi o da Arapça bilmekteydi. Kadının görüntüsü buharlaşaşarak yokolduktan sonra: “Eshabil Kehf mağarasındayız,” dedi Yaşar, “Tarsus’taki versiyonunda.”
“Peki dışarıda kimse yok mu, bekçi falan yani? Benim bildiğim Eshabil Kehf her gün bir sürü insan tarafından ziyaret ediliyor. Bizi burada define falan arıyor sanıp hapse atmasınlar,”  dedi Hayati.
“Şu anda erken, kimse yoktur, Tayyibem birkaç dakikadan fazla kalamaz, deforme olur, baksana yeterince silik zaten,” dedi Yaşar, “ancak bu kadar soru sorabiliyorum,”
“Sadece içerde çekiyor yani,” dedi Engin gülümseyerek.
“Aynen. Hadi çıkalım burdan,” dedi yaşar, “Düşünsenize birkaç saat sonra evimdeyim, Hatay buraya iki üç saatlik yol.”
“Mağaranın çıkışına vardıklarında şaşkınlıktan donakaldılar.
Etrafta uygarlığa dair hiçbir iz yoktu. Bu kadar çok ziyaret edilen bir yerin en az birkaç gişesi, umumi tuvaleti, bir hatıra eşyalar satan dükkân zincirleri falan olurdu. Ortalıkta gezinen bir iki küçük kertenkele, karınca ve böcekten başka hiçbir canlı yoktu. Hava çok sıcaktı. Mağaranın çevresinde başını alıp yürümüş sarmaşıklara, yaprağı tozlu incir ağaçlarına sürtünerek normal yürüyebilecekleri bir düzlüğe çıktılar. Üçünün de ağzını bıçak açmıyordu.
“Buraya küçükken babaannemle gelmiştim,” dedi Yaşar sonunda, “Beni çok severdi,”
“Ne olacak şimdi?” diye sordu Yılmaz ve uzadığı için şeklini kaybetmeye başlamış olan top sakalını sıvazladı.
“Hadi kaptırıp yürüyelim desek hava da acaip sıcak,” dedi Hayati.
“Bence yine de biraz yürüyelim, en azından şu ileride görünen patikaya kadar,” dedi Engin. Tüysüz yüzünde ter tanecileri belirmişti.
Patikanın yanında büyük bir ağacın gölgesinde oturdular. Aralarında Bâki’nin neler anlattığına dair farklı versiyonlar yüzünden yüksek sesle tartışırlarken, “Heeey ahali,” dedi davudi bir ses. Hepsi susup sesin geldiği yöne baktılar.   .
“Sesiniz ta nerden duyuluyor biliyor musunuz? Kendi bağırtınızdan benim geldiğimi bile işitmediniz,”
Biri siyah, diğeri beyaz iki atın koşulduğu ahşap bir at arabasında ayakta durmaktaydı. On yaşlarında bir erkek çocuğuydu. Neredeyse bir Albino kadar açık renk saçları ve kaşları vardı, buna rağmen gözleri simsiyahtı. Sesi esas yaşını ele veriyordu. Arabadan ışınlanıp yanlarında bitiverdi. Hareketleri kesik kesik algılanmaktaydı. Yürüdüğü belli olmuyor, konuşurken elini kolunu oynatmıyordu. Kahverengi heybesinden dört tane ince kitapçık çıkarıp havaya fırlattı, her kitap birinin önüne düştü.
“Bâki’nin selamı var, yeni hayatınızda size başarılar diliyor, yüzümü kara çıkarmasınlar,” dedi ve bir anda arabanın üstünde bitiverdi.
“Deh,” deyip olduğu yerde gözden kayboldu.
“Dedem ben küçükken gerçek yaşanmış cin hikayeleri anlatırdı, bu adam bana ordan birini çağrıştırıyor,” dedi Hayati sonra diğerleri gibi o da önünde duran kitabı eline aldı.
“Hele durun, hemen okumaya başlamayın, önce bir helalleşelim,” dedi Yaşar. Bu sefer söylediği anlaşılmıştı. Yolun sonuna gelmişlerdi. Yaşamları dört farklı yöne akacaktı artık. Karısını düşündü, çocuklarını. Kim bilir hangi zamanda, hangi boyutta  yaşamaktaydılar. Yaşar’ı gömmüşler miydi, yoksa hiç tanımamışlar mıydı?”
“Ben koç burcu olduğum için yönüm doğuymuş, doğuya sürülmüşüm yani,” dedi Engin gülümseyerek. Bundan sonra hiçbir şeyin önemi yok tebessümü kıpır kıpırdı yüz ifadesinde.
“Ben oğlak da güneye,” dedi Yılmaz. “Ama burası Tarsus’sa zaten güneydeyim, yani şu anda tatildeyiz arkadaşlar,”
“Benim terazi yönüm batıymış, eh fena sayılmaz.” dedi Hayati, “Ama oraya yürüyerek nasıl gideceğim o ayrı mesele,”
“Ben de kuzeye yolcuyum a dostlar,” dedi Yaşar, “Ha bu arada hakkınızı helâl edin.”
“Helal olsun.” dediler koro halinde ve yarı açık tuttukları kitapçıkları yeniden açtılar. Hepsine yeni bir astrolojik doğum haritası çizilmişti. Ömrü hayatlarında yaşayıp görecekleri ana hatlarıyla burada belirtilmekteydi. Kitabın sonunda tılsım yüklü kelimeler vardı. Sadece tekrarlamaları ışınlanmaları için yeterli olacaktı. Önce Yılmaz silindi bulundukları mekândan, sonra Engin. Hayati ve Yaşar birbirlerinin gözlerine bakarken aynı anda ortadan kayboldular. Bulundukları yer tıpkı bir kâğıt gibi buruşup küçüldü, sonrada gözden yitti. Geriye kalan kapkaranlık bir boşluktu.

Facebook'a ekle Facebook'a ekle

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.

Yorum yapın