Şeyda Koç

01 Ağu 2008

Atilla İpek

Yazar kişi, her insanı sadece dinsel kimliği ile değil duygusunu, sorunlarını da sayfasına taşıyabiliyorsa, kültürler arasında köprü kuruyordur. Bu düşünceyi dünya geneline de yaymak mümkün. Her insan da bu misyonla hareket etmelidir.’’

Şeyda Koç
Şeyda Koç
İlk romanı 1996 senesinde yayınlanan Şeyda Koç 1975 istanbul doğumlu; ilk ve lise öğrenimini istanbul’da ardından yüksek öğrenimini Roterdam’ da Avrupa İslam Üniversitesinde IUE ünüversitesinde (önlisans) aldı. İlk roman çalışmasını onsekiz yaşındayken tuttuğu günlüğünden yola çıkarak roman haline getirdi. İstanbul’da çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı. 1999 senesinde Hollanda’ya turistik amaçla geldiğinde bu ülkede kalıcı olduğunu henüz bilmiyordu. Bir dönem ‘Doğuş’ gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Köşe yazılarına ‘Platform’ dergisinde devam etmektedir. Evli ve ‘Sedef’ isminde sekiz yaşında bir kız çocuğu annesi. ‘Sedef’e ismini, içi inci dolsun diye düşünerek vermiş babası.

Şeyda Koç, ilk yayımlanan eseri olan ‘Bir Deli Rüzgardı’ adlı romanıyla 1996 yılında İstanbul’da okuyucusuna ulaştı. Seksenli yılların sonlarında tekrar hareketlenen üniversite gençliğinin sıkıntılarınından yola çıkarak, tesettürlü kızların başörtüleri sebebi ile yaşadıkları zorluklar karşısında korkularını gençlik heyecanlarını satırlarında işledi. İkinci romanı ‘Meridyen Mahkumları’nda erkek ve kadın diyoloğuna dostluk penceresinden bir kapı açtı. Dostluk ve sonrasında gelişen duyguları genç bir erkeğin gözünden kaleme aldı. Bu yıl çıkmış olan üçüncü romanı ‘Kutsal Sevda’ ilk roman denemesinin devamı olup, okuyanlarına entrika ve macera dolu sayfalar sunuyor. ’Şairin Gölgesi Yoktur’ adlı şiir kitabı, yazarın ‘ilk gençlik yıllarından’ izler taşıyor. Çıkmış olan kitaplarında daha çok genç okuyucularının nabzını tutan yazar, romanlarında yer yer geleneksel ve dini mesajlar taşıdığını görmekteyiz.

Bir eski İstanbullu olarak oradan başlayayım sorularıma: İstanbul’un neresindensiz hangi okullarda okudunuz?

İlkokulu İstanbul, Meciyeköy’e bağlı Ayazağa semtinde, ortaokul ve liseyi Kartal Samandıra’da bitirdim.

O dönemden biraz bahseder misiniz? Onsekiz yaşınızdayken günlük tuttuğunuzu anlıyoruz? Yazmaya hep bir ilgi var mıydı? Yoksa söyleyecek birşeylerinizin olması, günlük yaşanan olayları kağıda dökmek dürtüsü mü sizi yazmaya itti?

İlk gençlik yıllarım, bir genç nasıl olmak ve hayata nasıl bakmak isterse öyle geçti; yani biraz heyecanlı, biraz özgür ve biraz vurdumduymaz.

İlkokul yıllarımdan süregelen hep birşeyler karalama isteği vardı, ortaokul dönemimde bu istek yoğunlaştı. Notlar, karalamalar, şiirler v.s. Benim günlük anlayışım böyleydi, yoksa oturup her akşam ya da her sabah düzenli günlük tutmazdım.

Söyleyecek sözüm hep oldu. Babam mesela küçük yaşlarımda bana; 8-10 lu yaşlarda, “akıldane “ derdí . O, akıldane kız çocuğuna buyüdükçe öğretmenleri de destek verdi. Okul yıllarında katıldığım kompozisyon yarışmaları ile bu perçinlendi. İlk yarışma ödülüm Peyami Safa’nın “Atatürk” adlı eseridir.

Ne zaman bir roman yazma fikri ortaya çıktı?

Evlenmeden önce düşünürdüm hep ama cesaret edemezdim, biraz da yaşın verdiği tecrübesizlik. Onsekiz yaşımda evlendikten sonra eşim bu istek ve yeteneğimi farkedip, hayata bakış açımı başka insanlarla paylaşmam noktasında bana destek verdi.

Edebiyat tutkusu mu? Toplumsal konular mı ağır basıyor?

İlk yıllar toplumsal konular ağır basıyordu. Malum, hızla değişime uğrayan Türkiye gündemi içinde herkesin, özellikle doksanlı yıllarda, bir sancısı vardı. Bu şekilde başladı, sonra sonra bu düşüncem edebiyatı da çoğaltarak yoğunlaşmam gerektiğini bana öğretti. İlk üç roman ve bir şiir kitabı olarak yayınlanan eserler yine benim tabirimle ‘ilk gençlik yıllarıma’ ait, daha çok gözlem ve yaşadıklarımdan oluşuyor, yani edebiyat ön planda dikkati çekmiyor ama yeralıyor tabi…Yirmili yaşlarımın başında zaten bu eserleri yazmayı tamamlamıstım.

Kitaplara tekrar döneceğiz. En son Platform’da düzenli yazılarınızı okuyorduk. Hangi düzenli yayınlarda ne tür yazılarınız yayınlandı? Hangi konuları işliyorsunuz?

Bu kış dönemi Platform dergisindeki yazılarıma ara vermek zorunda kaldım. İş hayatım sebebi ile. Daha öncesinde 2007 sezonunda düzenli yazdım. Yazılarımın içeriğinde daha çok gurbet insanının manevi değerlerini, bunun içine; kimliksel, dinsel ve toplumsal duygularını katarak köşeme taşıyorum. Zaman zaman Hollanda ve Türkiye gündemine ve dünyadaki toplumsal ses getirmiş, siyasi ve dinsel olaylara ait yorumlar içeren yazılarım oluyor. (Bazen de çiçek, böcek, aşk derken felsefe de yapmıyor değilim!.. “Doğuş ” gazetesinde 2001 -2002 yilları içinde aynı köşe (journal) adı altında yazdım. Bundan sonra, “Platform” dergisi için yazmaya devam edeceğim.

(yazarlığın dışında) nelerle meşgulsunuz? Katıldığınız çalışmalar/organizasyonlar var mı?

Hollanda’da maalesef herhangi bir organizasyon içinde bulunmadım. Vatandaşlık sorunları, kızımın burada dünyaya gelişi ve son iki senedir eşimle birlikte ticaretle de meşgul olmamız bunu engelledi. İstanbul’da daha çok dinleyici olarak katıldığım paneller ve kadınlara yönelik semt bazında grup çalışmalarımız oldu. Yine İstanbul’da Sultanbeyli semtinde Milli Gençlik Vakfı için gençlik birim başkanlığı yaptım.

Tekrar kitaplara dönersek. 1996’da ilk romanınız ‘Bir Deli Rüzgardı’ çıkıyor daha sonra 2001’de Meridyen Mahkumları. Bu yıl iki kitabınız birden yayımlandı; ‘Kutsal Sevda’ isimli romanınız ve ‘Şairin Gölgesi Yoktur’ isimli şiir kitabınız. Kitaplarınız nasıl karşılandı ne tür tepkiler aldınız?

Olumlu tepkiler aldığımı söyleyebilirim. ‘Bir Deli Rüzgardı’ bu yıl -2008-5.basımını gerçekleştirdi. Kitap ve edebiyat sunumlu internet sitelerinde okuduğum yorumlar beğeni ifade ediyor. Zaman içinde, yayınevime gelen sipariş ve beğeni telefonları oluyor. Van ve Diyarbakır şehirlerimizin de içinde bulunduğu illerdeki gençlerden gelen olumlu telefonlar oldu. Bu, Meridyen Mahkumları ve son iki kitap içinde geçerli. Bu memnuniyet verici.

Örnek aldığınız yazar ve tarzlar var mı?

Bu soruya kitap özgeçmişime ait özetle cevap vermek istiyorum. Çocukluğum; 1001 gece masalları ile başladı. Kemalettin Tuğcu’nun duygu selinden geçti. Ömer Seyfettin’in ibretli yaşamına tutunarak Peyami Safa’nın derin mantık söylem ve hikayelerinde coştu..Gençliğim; Dostoyovski’nin duvar kağıdındaki deseni dahi nasıl eşşiz tasvir etmesini düşünerek başladı. yirmi yaşıma gelene değin üç kez ‘Suç ve Ceza’ sını okudum. Kafka nın ‘Sevgili Milena’sında görmediğim ‘Prag’ şehrini gördüm. Viktor Hugo’nun ‘Sefiller’ romanında acısını hissettim. Ahmet Günbay Yıldız’ın ‘Çiçekler Susayınca’ adlı romanında başlayıp, diğer romanlarında az soluklandım. Erdem Beyazıt, Sezai Karakoç, Nazım Hikmet, Can Yücel… daha birçok yazar ve şair düşünce dünyama konuk oldu. Genel olarak, roman ve şiir kitaplarının haricinde ara sıra felsefe ve insan pskolojisi üzerine ve hatta şehirler ve mimari üzerine kitaplar okudum. Birçok tasavvuf kitabı okudum… Her bir kitap bilirsiniz ki insan ruhunda izler bırakır, özetini geçebildiğim kitap geçmişimden bugün adına söylemeliyim ki çok vefa gördüm! Şimdi aklıma gelmeyenler de dahil örnek aldığım yazarlar ve tarzları muhakkak olmuştur. Örneğin, ‘Merİdyen Mahkumları’ adlı romanımda yeni bir deneme yaptım. Kadın yazar olarak bir erkeğin bakış açısı ile serüveni değerlendirdim. Bu da edebiyat açısından oldukça zor olan birşeydir.

Siz artık ikinci kuşak göçmen yazarlardan sayılırsınız. Hollanda’ya geldiğinizde burada neredeyse 35 yıllık göç tarihi olan bir Türk toplumuyla karşılaştınız. İlk izlenimleriniz nelerdi? Sizi yanıltan yada şaşırtan önyargılarınız oldu mu? (Genel anlamda, yani hem Hollandalılar hem de Türkler için geçerli)

Evet gerçekten hassas bir soru, düşündürdükleri yönünden hassas. İlk seneler maddi ve manevi gerçekten tabir yerinde olursa dibe vurmuş dönemler yaşadık. Eşim ve ben, maneviden kastım tabiiki sıla özlemidir. Durum böyle olunca, Avrupa da yaşayan gurbetçilerimizin hakkında yaşam tarzlarına göre çokta olumlu düşündüğümü söyleyemem. Kopuk aileler; genel kültürden uzak kalmış ebeveynler; materyal kıskacında yarışan insanlar v.s… Ama sonradan anladım ki onların geldiği seneler ve bizim gelip buraya yerleştiğimiz sene, zaman açısından aynı ortak paydaları taşımıyor ve yanıldığımı anladım. Ben kentliyim bunu değerlendirebilmeniz açısından söylüyorum. Benim ilk İstanbul sınırlarından çıkmam Hollanda’nın Roterdam şehrine oldu. Burada tanıdım insanımızın yöresel zenginliğini de hayatı yaşama biçimini de. Kuşak farklılıkları açısından ayrıca yorumlanabilir… Avrupalıyı çok yadırgamadım, düşündüğüm gibi buldum. Yurt dışında bir yaşam kurma isteğim hiçbir zaman olmamıştı. Hayat şartları bunu oluşturdu.

Toplumlarası kutuplaşmanın arttığı, Müslümanlara ve İslamiyete karşı önyargıların çoğaldığı batı dünyasında az da olsa diğer kültürlerle el uzatan çalışmalar da oluyor. Hollanda’da her yıl düzenlenen Winternachten edebiyat festivalinin açılış konuşmasını yapmak üzere davet edilen Elif Şafak, yazarın kültürler arasında mekik dokuyan bir aracıya benzetmişti. Siz buna katılıyor musunuz? Yazarın nasıl bir toplumlar arası yapıştırıcı bir rolü olabilir? Sizde kendinizde böyle bir misyonu hissediyor musunuz?

‘Elif Şafak’ adı ,kadın yazarlar içinde önemli bir yerde,Elif Hanım ın konuşmasının özetini bir haber portalından okudum. Konuşmanın temasında verdiği mesajında; Batı ülkelerinde İslam’ın, son dönemlerde sürekli terörle algılanmaya çalışıldığını, oysa Mevlana’yı yaratan ortamların da İslam kültürüyle oluştuğuna dikkati çekiyor. Dinlerin savaşı diye birşey yok aslına bakarsanız. Dinsizlerin din sahiplerine açmış olduğu bir savaş söz konusu, siyasi hırslar ve iktidar kavgaları sadece masum halkın en didilmeye müsait duygularından istifade ediyor… Kendi ülkemizin medyasında dahi bu emel bir açıdan göze batarken dünya çapında düşünülen, maddesel yapılanma çıkarları içinde yapılanlar çokta sırıtmıyor. Üzücü olan bu entrikaların daha çok fütursuz bir şekilde islam dünyası için tasarlanıyor olması. Yüzyıllarca halklar yaşamlarını saygı sınırları içinde yaşayarak geçirmiş. En yakın örnek bu açıdan Osmanlıdır. Özetlemem gerekirse;yazar düşüncelerini paylaşan insan, elbette bu ve benzeri toplumsal olaylara çözüm üretebilmek açısından bakar. Elinde bulunan materyaller ve edindiği donanımı kullanmak ister bunu yeri gelir kalemşörlüğü ile yeri gelir fiilen gerçekleştirebilir. Türkiye sadece toprakları üzerinde yaşayanları açısından dahi farklı kültürleri barındırıyor. Alevisi, Sünnisi, Ermeni ve Hristiyanı, Kürdü ve azınlık olan bir çok grubu daha… Yazar kişi, her insanı sadece dinsel kimliği ile değil duygusunu, sorunlarını da sayfasına taşıyabiliyorsa, kültürler arasında köprü kuruyordur. Bu düşünceyi dünya geneline de yaymak mümkün. Her insan da bu misyonla hareket etmelidir.

Üzerinde çalıştığınız kitap projeleriniz var mı?

Şimdilerde iki kitap üzerinde çalismalarIm sürüyor: Yaşama dair öykülerin yeraldığı Kadın merkezli bir kitap ve çocuklarla alakalı bir çalışmam var. Detaylarına şimdilik girmek istemiyorum.

Teşekkür ediyorum. Bitirmeden eklemek istediğiniz bir konu var mı?

Röportajınız için teşekkür ediyorum.

Dergiler, Hollandanın Türk Yazarları, sayı 9 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama