— Bu gece hangi rüyayı görmek istersin tatlım? Baban dün senin için indirmiş internetten, Alice Harikalar Diyarında. IDDB ’de 9.1 almış senin yaş grubundaki gençlerden. Eminim çok beğeneceksin sen de.
— Kendim rüya görsem olmaz mı anne? Sanki hiç uyumamış gibi hissediyorum rüya simülatörüne bağlı olduğumda.
— Psiko-sağlık sonuçların normal sınırlar içinde İmge, beyninin ürettiği görüntülerin analiz için kaydedilmesine gerek yok ki. Eğer bu gece rüya görmek istemiyorsan, bir kuantum fiziği belgeseli yükleyeyim dilersen? Modern fizik dersi notlarının düşme eğilimi gösterdiğine dair bir mesaj geldi siberokuldan bugün.
— Peki, babamın dün indirdiğini koy o zaman anne, ama interaktif modda olsun lütfen. Moron bir robot gibi bana dikte edilen görevleri tamamladığım bir rüya görmek istemiyorum.
— Nasıl istersen canım.
Annesi, rüya simülatörüne bahsettiği rüyayı yükledi ve simülatörden şırıngayla çektiği nano-robotları İmge’ye ensesinden enjekte etti. Beyin dalgalarından uyumaya başladığını algıladıklarında rüya işleme sürecini başlatacaktı nano-robotlar.
‘İyi uykular, tatlı rüyalar’ diyerek İmge’yi öptü annesi ve çıkarken bastığı düğme ile odanın kapısını kapattı.
İmge sabah, başında hafif bir ağrıyla uyandı. Rüya pek hoşuna gitmemişti, yaşıtlarınca neden beğenildiğini de anlamamıştı. Bir tavşan çıkmıştı karşısına çayırlıkta dolaşırken ve kaçmaya başlamıştı İmge’yi görünce. Daha sonra da gözden kaybolmuştu. Bütün rüyası boyunca İmge, çayırlıkta dolaşmıştı amaçsızca.
Odasının kapısı açıldı birden ve içeri ev asistanları olan Larissa girdi:
— Günaydın küçük hanım. Uyandığınızı algıladım. Bay ve Bayan Öz henüz uyanmadılar. Kahvaltınız hazır, siberokul yayına başlamadan önce ılık bir yosun terapisi ister misiniz cildiniz için? Siz kahvaltınızı yaparken banyoyu hazırlayayım dilerseniz?
— Sağol Larissa, bu sabah istemiyorum. Gözlerin biraz soluk duruyor bu arada, gece fazla dinlenemedin sanırım?
— Evet, gece elektrikler biraz dalgalıydı, şarjımı iyi olamadım küçük hanım. Tahmin ediyorum ki ana regülatörün ufak bir bakıma ihtiyacı var. Az sonra kontrol edeceğim.
İmge, kahvaltısını ettikten sonra üstünü değiştirdi ve odasına girdi. Dersin başlamasına 10 dakika vardı. Okul kaskını başına geçirdi. Retina taraması ardından sınıfına oturum açtı. 1000 kişilik sınıfında henüz yaklaşık 900 kişi hatta aktif konumdaydı. Aleksi’ye baktı listeden, oturum açmış mı diye. O da hattaydı.
Aleksi’nin bir metalürji mühendisi olan babası birkaç aydır Antartika’daydı. Üç yıl önce, bor yakıtının verimliliğinin artırılmasına dönük bir proje için ilk kez geçici süreliğine Türkiye’ye gelmişlerdi. Çevre bilimci olan annesinin çöl iklimlerinin iyileştirilmesine dönük çalışmaları açısından da faydalı olacağı düşüncesiyle daha sonra Rusya’dan Türkiye’ye temelli taşınma kararı almışlardı.
Aleksi, İmge’nin hatta olduğunu görünce yanına gelerek selam verdi :
— Merhaba, günaydın. Nasılsın?
— Sağol, iyi sayılır. Sen nasılsın?
— Her zamanki gibi. Okuldan sonra napıyorsun bugün?
— Bilmem, bir planım yok.
— Holo-sinemaya gideceğim ben. 20. yy. bilimkurgu film festivali varmış. İki boyutlu ekranda film izlemek ilginç olur diye düşündüm. Sen de gelir misin?
— Pek ilgimi çekmedi desem?
— (Üzgün bir ifadeyle) Peki, sen bilirsin…
İlk ders modern fizikti. İki yüz elli yıl önce Albert Einstein tarafından temelleri atılmış olan genel görecelik teorisinin uygulamalarına dair laboratuar çalışması yaptılar. İmge pek başarılı değildi bu işte. Simüle ettiği solucan oyuğu bir türlü kararlı duramıyordu ve hemen kendi üstüne kapanıyordu. Aleksi, İmge’nin zorlandığını anlayıp yardımcı oldu, oyuğu kararlı tutacak anti-madde miktarını kopya verdiği anlaşılmasın diye cep bilgisayarından kısa mesajla yolladı İmge’ye.
Modern fizikten sonra girdikleri Ulusal tarih dersinde bugün, 21. yy’ı işlemeye devam edeceklerdi. Siberokulun öğretici modülü, bir kadın öğretmen imajı halinde belirdi ve anlatmaya başladı:
— Geçen dersimizde, 21. yy. başlarında Türkiye’deki parlamenter demokrasinin temel karakteristik özelliklerini anlatmıştık. 21. yy. ilk yarısına dek Türk siyasal sisteminin merkezinde, parti adı verilen ve birbirlerinden ayrı dünya görüşleri olan, iktidara geldikleri takdirde bu ayrı dünya görüşlerine uygun şekilde plan ve programlarını yürüteceği düşünülen siyasal teşkilatlar yer almaktaydı. İnsanlar, seçimlerde oy haklarını bu siyasal partilerden bir tanesini seçmek suretiyle kullanmaktaydılar. Seçimlere katılan her partinin, illerde ve alt bölgelerde gösterdiği milletvekili adayları mevcuttu ve her bir partinin bu bölgelerde aldıkları oy oranlarına göre de bu adaylardan hangilerinin Millet Meclisi’nde yer alabileceği belirlenmekteydi.
Bu sistemde, temel demokrasi teorisi ve insan mantığının işleyişinin esasları bakımından irdelendiğinde iki büyük çelişki hemen fark edilmektedir. Söylemek isteyen var mı?
— (İmge) Anladığım kadarıyla, insanlar oylarını doğrudan temsilci olarak görmek istediklerine değil de, partilere veriyorlar. Yani aslında, partilerin onlara sundukları milletvekili listelerini onaylamış veya onaylamamış oluyorlar.
— Doğru. Peki, bu durumun sakıncaları olarak neleri söyleyebiliriz İmge Öz?
— Sakınca ihtimali şuradan kaynaklanıyor bence. Bu aday listelerinin oluşturulması süreci büyük önem kazanıyor öncelikle. Adayların listede yer alıp almama, alıyorlarsa da kaçıncı sırada yer alacaklarını kim belirliyordu mesela?
— Büyük çoğunlukla parti liderleri.
— Halkın doğrudan katılımı eksik yani. Liderler, halkın o bölgede gerçekte kimi aday görmek istediğini bilebilirler mi?
— (Öğretmen imajı gülümsedi) Demek ki biliyorlarmış! Şaka yapıyorum elbette. Çoğu durumda da zaten geçerli olan kriter, halkın kimi aday görmek istediği değildi. Parasal çıkarlar, menfaatler, güç ilişkileri gibi insan siyasetinin temel zaafları belirleyici oluyordu. Diğer, insan mantığının işleyişiyle alakalı olan büyük çelişki için ne diyebilirsiniz peki gençler?
— (Aleksi) İnsanlar, mevcut partilerden sadece bir tanesine mi oy verebiliyorlardı?
— Evet Aleksi.
— Herhangi bir partinin düşüncelerini yüzde yüz benimsemeniz ya da yüzde yüz benimsememeniz söz konusu olamaz ki ama.
— Sistemin temel çelişkilerinden birisi de buydu zaten. Fakat tarihte olayları yaşandıkları devrin şartları itibariyle değerlendirmek esastır, unutmayalım. O yıllarda henüz insan düşüncesi Aristo’dan bu yana egemen olan, “bir şey ya A’dır ya da A değildir” ile özetlenebilecek olan klasik mantık ile formatlanmıştı. İlk bilgisayarlar dahi, bu mantığı temel alıyordu: 0 – 1. Bu mantığın da elbette siyasal seçim sistemlerine izdüşümü kaçınılmazdı. Tabi, teknik bir takım zorlukları da göz ardı etmemek lazım. İnsanların oy kullanmak için evlerinden çıkmak zorunda olduğu bir dönemden bahsediyoruz.
İlk kez 1970’lerin başından itibaren bulanık mantık esaslı elektronik devrelerin, sonraları 2000’lerde daha büyük elektronik sistemlerin tasarlanması ve bu sistemlerin klasik mantık esaslarına göre çalışan benzerlerine göre çok daha verimli sonuçlar verdiğinin görülmesi ile bu yeni mantığın toplumsal alanlarda da uygulanması gereği dillendirilmeye başlanmıştı. 21. yy’ın ikinci çeyreğinde, 0–1 bit hesaplama yöntemi yerine 0 ile 1 arasındaki reel değerleri de kapsayacak şekilde kübitlerle çalışan kuantum bilgisayarlarının yaygınlaşması, bu yöndeki toplumsal talepleri daha da artırmıştı. Bu talepler sivil toplum örgütlerince gündeme yoğun şekilde getiriliyordu. Sonunda, çok partili siyasal hayata geçişten sonraki en büyük demokratik dönüşüm olan 2045 çoklu parti seçenekli genel seçimleri ile insanların seçimlerde tek bir partiye oy vermeleri tarih olmuştu. İnsanlar artık, oylarını yüzdelik dilimler halinde seçime katılan partilere paylaştırabiliyordu. Böylelikle, Türk seçmenlerin ‘Oyum boşa gitmesin’ diye nispeten daha idealist ama kadrolarını yetersiz gördüğünden dolayı oy vermekten kaçındığı küçük partiler siyasal sistem içinde zamanla daha çok güç kazanabilmiş ve seslerini daha çok duyurabilmişlerdir. Bu da elbette Türk demokrasisini geliştirmiş ve güçlendirmiştir. Her şeyden önemlisi, insanların gerçekteki talep ve düşünceleri siyasal sisteme daha çok yansıma imkânı bulmuştur.
— (Arka sıralardan) İlk elektronik seçimler ne zaman yapılmıştı acaba? İnsanlar ne zaman evlerinden hiç çıkmadan, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar oylarını kullanabildiler?
— 2032’de. Bunun öncesinde, mesela 2000’lerde hala tek bir kez oy verildiğinin ispatı için parmaklara boya sürüldüğünü düşünecek olursak, müthiş bir dönüşüm. Tabi bunun gerçekleşebilmesi için bilgisayar-iletişim sistemlerinin ve kimlik doğrulama mekanizmalarının da gelişmesinin beklenmesi kaçınılmazdı.
Konumuza devam edelim. 2045’te, çoklu parti seçenekli sisteme geçilmesi güzel bir adım olsa da hala oylar partilere verilmekteydi ve önceden parti listelerinden aday olarak gösterilen kişiler, seçime hangi partinin çatısı altında katılmışlarsa o partinin o seçim bölgesinde aldığı oy oranına göre seçilebilmekte ya da seçilememekteydi. Sistemin bu işleyişi de gene idealist, bir takım para-güç-çıkar ilişkileri içinde olmayan ama siyaset kurumunda yer alarak düşüncelerini, ideallerini, rüyalarını hayata geçirmek isteyen kişilerin önünde bir engel olarak yükselmekteydi. Bağımsız aday olarak herhangi bir partiye bağlı olmaksızın seçimlere katılma hakları vardı insanların elbette, fakat sadece tek bir seçim bölgesindeki seçmenlerin oylarını alabiliyorlardı. Türkiye’nin diğer bölgelerinde o adayı fikren destekleyenler oylarını bu bağımsız adaylara veremiyorlardı.
2032’den itibaren elektronik seçimlerin mümkün olmasıyla, sistemde bağımsız adaylara tüm ülke genelinden oy verilebilmesi yönünde bir değişim yaşanmıştı. İnsanlar, salt kendi bölgeleriyle sınırlı kalmaksızın, milletvekili olarak görmek istedikleri kişilere oy verebilme fikrini çok sevmişler ve bu yönde yapılan ilk genel seçimlerde Millet Meclisi’nin yaklaşık yüzde otuzunu bağımsız adaylar oluşturmuştu. Zaten, gelişen ulaşım ve iletişim teknolojileri sayesinde mekânsal farklılıkların önemini kaybetmesinden dolayı, ayrı seçim bölgeleri fikri de insanlara anlamsız gelmeye başlamıştı. Bu değişim rüzgârı elbette siyasi partileri de dönüştürdü ve partilere verilen oylardan milletvekillerinin belirlenmesi sistemi tersine döndü; adaylara verilen oyların partilere sayılması sistemine geçildi. Artık bir seçim bölgesinde siyasi partiler değil, adayların bizatihi kendisi yarışmaktaydı ve seçmenler elektronik oylarını partilere değil adaylara vermekteydi. Eğer adaylar bağımsız olarak değil de partisi adına seçime katılıyor ise bu adaylara verilen oylar partilerin oy toplamlarına eklenmekteydi. Oyların çoklu-seçenekli olarak verildiğini, yani insanların oylarını yüzdelik dilimler ile adaylar arasında paylaştırdığını elbette belirtmem lazım.
Teneffüsün ardından, günümüzde siyasal sistemimizin temel anayasal kurumlarından olan Âkiller Heyeti’nin işleyişini anlatacağım.
İmge kaskını çıkardı ve mutfağa gitti, acıkmıştı. Larissa’nın hazırladığı kapsül kurabiyeler masanın üzerinde duruyordu. Kâsenin üzerinde dijital bir yazı aktığını fark etti, okudu, “Beni Ye”. Güldü, bu matrak robotun espri anlayışına bayılıyordu. Kapsül kurabiyelerden birkaçını aldı ve suyla yuttu. Gerçekten de yapay tatlandırıcıların oranını çok iyi ayarlıyordu Larissa.
Odasına döndü, kaskını takıp sınıfta oturum açtı. Birkaç dakika sonra öğretmen imajı belirdi ve dersi anlatmaya devam etti:
— Âkiller Heyeti, 22. yy. başlarında, geçmiş iki yüzyılda parlamenter demokrasilerdeki Anayasa Mahkemesi’nin bir karşılığı olarak siyasal sistemimizde yer bulmuş bir kurumdur. Geçen derslerimizde sizlere Anayasa Mahkemesi’nin görevlerinden bahsetmiştim. Özetlemek isteyen var mı?
— (Ön sıralardan) Parlamentoların çıkardığı yasaların anayasaya uygunluğunu kendisine başvurulduğu durumlarda denetler.
— Doğru. Yasaların, siyasal sistemin ruhunun ve bir ülke halkının ideallerinin yazıya dökülmüş hali olan anayasaya uygunluklarını denetleyen, sistemin bu ruh ve idealler ekseninde işlemesinin sigortası hükmündedir Anayasa Mahkemesi. Böylesi önemli bir kurumun karar vericilerinin sorumluluğu da bu önem nispetinde büyük olmaktadır.
Âkiller Heyeti’nin prototip örneği olarak, mahkemelerin artan iş yükünü hafifletmek amacıyla tasarımına 2050’lerde başlanan ‘Süleyman’ın Kılıcı’ adlı adalet modülü kabul edilmektedir. Bu yazılım modülü, mevcut yasalar ve geçmişte benzer durumlarda karara bağlanmış mahkeme sonuçlarını baz alarak, kendisine girdi olarak sağlanan deliller ve ifadeleri bulanık mantık esaslarına göre yorumlamaktaydı ve kararını saniyeler içinde sunmaktaydı. Daha sonraları, yorum-işlemci çekirdeğin daha insanî kararlar üretmesi amacıyla Süleyman’ın Kılıcı’na, tarihte adil davranışları üzerinde uzlaşma sağlanmış kişilerin karakter simülasyonları eklendi. İnsanlar Süleyman’ın Kılıcı’nın aldığı kararlardan memnundu, insanî zaaflardan ve önyargılardan arınmış saf adaletin tecelli ettiğini düşünüyorlardı. Böylelikle, başlangıçta hakimlere kararlarında yardımcı olması amacıyla tasarlanan bu modül, zamanla hakimlerin yerini alarak yargı erkinde başvurulan tek merci konumuna gelmişti. Fakat bu yeni durumun da kendisine özgü bazı yan etkileri olabileceği düşünülmeye başlanmıştı. Ne gibi yan etkiler olabilir bunlar sizce?
— (İmge) Süleyman’ın Kılıcı kendisini yenileyemeyecekti.
— Biraz daha açabilir misin?
— Yorum-işlemci çekirdeği daha da geliştirebilmek için adalet uygulamalarının güvenilirliği üzerinde uzlaşma sağlanmış kişilerin karakter simülasyonlarının eklendiğini söylediniz. Fakat bütün kararların Süleyman’ın Kılıcı tarafından alındığı bir durumda, artık sisteme yeni karakter simülasyonları eklenemeyecekti. Sadece modülün aldığı kararlar sisteme yeni girdiler olarak eklenebilecek ve bu da zamanla sistemin esnekliğini azaltacaktı. Hatta uzun vadede insanların kendi kendilerine düşünmekten, yorumlamaktan ve karar vermekten vazgeçip bu yetilerinin körelmesi ile dahi sonuçlanabilirdi.
— Çok haklısın İmge Öz. Zaten bu bahsettiğin temel çekincelerden ötürü de artık günümüzde Süleyman’ın Kılıcı bir temyiz makamı olarak ancak mahkemeler arası uyuşmazlık durumlarında kullanılmakta.
Âkiller Heyeti’ne gelecek olursak; Süleyman’ın Kılıcı’na benzer şekilde bulanık mantık esaslarına göre işleyen bu yazılım, anayasa maddelerini baz alarak, yorum-işlemci çekirdeğine entegre edilen tarihte halka öğretileriyle yol göstermiş, ufuk açmış düşünürler, devlet adamları, sanatçılar, bilim adamlarının karakter simülasyonlarını çalıştırarak, çıkarılan yasaların anayasaya uygunluk denetimini yapmaktadır.
Dersimizin başında, bir ülkenin anayasasının o ülke halkının ideallerini bünyesinde barındıran bir metin olduğunu söylemiştik. Âkiller Heyeti’nin yorum-işlemci çekirdeğinde, karakter simülasyonları yer alan tarihimizin âkil insanlarının her biri bugün ideallerimiz olarak benimsediğimiz ilkelerimizin rüyalarını kendi zamanlarında görmüş akıllardır. Sizlerin de en büyük rüyası bu olmalıdır gençler; geleceğin ideallerini hayal etmek, karakter simülasyonlarınızın halkınıza ve insanlığa sunduğunuz katkıları değerlendiren gelecek nesiller tarafından Âkiller Heyeti’nin yorum-işlemci çekirdeğine entegre edileceği örnek bir hayat yaşamak…
İmge o gece annesinin tüm ısrarlarına rağmen rüya simülatörüne bağlanmak istemedi. Kendi gördüğü rüyasında, dün geceki aynı çayırlıktaydı. Birden çalıların dibinden aynı tavşan belirdi ve bir müddet İmge’ye baktıktan sonra kaçmaya başladı. İmge de peşinden koşarak tavşanı takip etti. Tavşan az ilerideki bir delikten içeri atladı ve gözden kayboldu. İmge deliğin kenarına gelip aşağıya baktı, dibini göremiyordu deliğin. Geriye dönecek gibi oldu ama vazgeçti. O da atladı delikten içeri. Gittikçe derine doğru düşüyordu, düşüyordu… Çalan alarmın sesiyle uyandı. Nerede olduğunu anlamlandıramadı bir an. Kapı çalındı, içeri hizmetçileri Larissa girdi ve:
— Günaydın küçük hanım. Kahvaltı hazır, en sevdiğiniz kurabiyelerden yaptım. (İmge’nin şaşkın bakışlarını görünce) Uykunuzu alamadınız mı yoksa? Hadi ama, kalkıp yüzünüzü yıkayın, okul servisini kaçıracaksınız. Bugün İnkılâp tarihinden sınavınız da var.