Blog

Delil Avcısı - Gülay Kaya

Kategori: Dergiler, sayı 9, Öykü   00:44   107 kez okundu

Delil Avcısı

Prof.Dr.Sevil Atasoy’a…

Giderek puslu soğuk bir kasım sabahı tan ağartısının ısladığı dallar, şöminenin kara sunağında öfkeli kediler gibi tıslıyorlardı. Yalımların kuyrukları henüz tavana erişemiyorsa da, işli demirden paslı parmaklıkların hapsettiği çift kanatlı iki uzun pencereyi kısmen buğulamıştı.
Kenar cepheler cevizden gömme kütüphaneydi. Cilası solmuş tozlu raflarda parlak şömizli ansiklopediler, çoğu kalın akademik kitaplar sıralıydı.
Üçe iki nispetinde bezden dünya haritasıyla o ölçülere yakın bir kauçuk panonun durduğu arka duvara basit bir masa bitişikti. Pano renkli plastik raptiyelerle tutturulmuş notlarla, sanki uzantısını andıran ahşap masa gibi bir yığın önemli evrak, dosya ve raporla doluydu.
Ancak buradaki ağır ve karmaşık havayı paravanlayan, adeta odayı soğurup karanlık salvolar yollayan yegane çarpıcılık, Rembrandt’ın şöminenin üzerindeki Anatomi Dersi adlı tablosuydu.
Yağlı boya tablonun çarpık düzleminde gezinen siyah delici bakışlarsa kriminal dedektif doktor Zi.’ye aitti. Aslında ne ressamın sanatı ne de grotesk tablosuyla ilgilendiği yoktu. Kırmızı Fener Sokağı’ndaki cinayete kilitlenmişti.
Yamyam varsanıların zihnine döşediği patikayı kaçıncı kez geçişiydi. Şakaklarını kemiren düşünceleri geriye izleyerek cinayetin profilini tarıyor, her seferinde çıkmaza düşüyordu.
Ceset yirmi iki yaşında, atletik yapılı bir Faslıydı. Stüdyo tipi bir dairede tek başına yaşıyordu. Kapı zorlanmamıştı. Cinayet mahalinde en ufak bir boğuşma izine rastlanmaması ayrıca tuhaftı. Her şey mutfak bölümünde olup bitmişti. Mavi gri mermer zemin kana boyanmıştı. Kan sağanağının ortasında bir ada gibi duran cesedin yüzü insafsızca doğranmış, saban kemiği parçalan mıştı. Dayanılmaz olanıysa maktulün suratındaki o korkunç oyuklardı. Alnının altındaki güvez rengi birikintiler irkilticiydi. Maktulün yüzüne dördü uzun altı kesik işlenmişti. Hepsi derindi. Ete temiz bir giriş yapıp sağa kavislenmişlerdi.
Dehşete imzasını atan cinayet silahının bir ustura olması muhtemeldi. Fakat ortada mide bulandırıcı bir durum daha vardı. Cinayet mahali temizdi.
Doktor Zi.’nin şüphesini çimdikleyen bilinmezlikler birden put kesildi. Telefondaki Uluslararası Adli Bilimler Merkezi’nden ortağı Profesör Sigma’ydı. Sesinde endişe küreleri oynaşıyordu.
“ Doktor bir sorun var! ”
Biri ne zaman “ Bir sorun var! ” dese aklına Apollo 13 uzay gemisinin kaptanı James A. Lovell’ın, “ Houston bir sorun var! ” deyişi gelirdi.
“ Ne oldu Si.? ”
“ Buraya gelseniz iyi olur. ”

Yerden yirmi altı katlı kil rengi binanın kuzeye bakan ana kapısı iki çekirdek kapıdan oluşuyordu. Kapılar titanyumdu. Her kapının üzerinde kartlı tarayıcı vardı. Güvenlik özel bir şifreleme yöntemiyle korunuyordu. Şifreler her hafta güncellenerek birim şeflerine sarı zarflarda gönderiliyordu.
Laboratuar yerin altı kat altındaydı. Koridorlar alçı kadar parlak ve beyazdı. Ellerine ceset rengi eldivenler giymiş beyaz tulumlu ve beyaz başlıklı görevliler steril koridorları turluyorlar, göz açıp kapayıncaya kayboluyorlardı.
Doktor dört gün önce M. Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’ nün şefi profesör Lop’un laboratuarına gönderilen ve iki saat önce merkeze fakslanan kan sonuçlarını inceliyordu. Gergin fakat sabırlıydı.
“ DNA kiti iki kere çalışılmış. Amelogenin her seferde tek bant vermiş. Sonuç bizimkiyle örtüşüyor. Maktulün tırnaklarındaki saç kıllarının DNA’sı…”
“ XY kromozomuydu. Kan sonuçlarıysa XX kromozomu.”
“ Bu durumda cinayeti iki kişi işledi ve elimdeki sonuca göre katillerden biri kadın.”
“ Kesinlikle öyle!”
“ Veri tabanında geniş çapta bir araştırma yapalım. Eğer şanslıysak bir ipucu yakalayabiliriz.”
“ Yapıldı. Elimizde DNA profiline uyan biri var. Elli yedi yaşında bir Alzheimer hastası. Kimsesiz. Belediye Muhtaçlar Evi’nde kalıyor. Hâlâ şanslı olduğumuzu düşünüyor musunuz profesör?”
“ Neresinden baktığına bağlı!”

Belediye Muhtaçlar Evi şehrin altı kilometre güneyinde dağlık bir arazideydi. Taş bina dikenli tellerin gerildiği yüksek duvarlarla çevriliydi. Muhtaçlar evinden çok bir uyuşturucu patronunun yuvasını andırıyordu.
Kırmızı Honda arabasını her türlü çekicilikten uzak yapının koca demir kapısında bırakan dedektif güvenliğin ipe sapa gelmez saçmalıklarından sonra içeri girebildi. Doğrusu bu ketum formaliteler garip ve şaşırtıcıydı.
Belli belirsiz bir patika çirkin çalılık sürüsüyle dikenli çiçeklerin serpildiği kuru bir toprak üzerinde kıvrılıyordu. Bir bulut dağının kapadığı bina adeta Frankestayn’ın şatosu gibiydi. İlgi çekici hiçbir yanı yoktu. Soğuk ve karanlıktı.
Burada kalanlar, yaşlılar ve hastalar cemiyete yapışmış asalaklardır, bağnazlığının aforoz ettiği zavallılardı. Sanki derisi iskeletinin üzerine salınmış kırışık bir cibinlik gibi duran kadavralar…
Danışmadaki cavlak kafalı adamın aromalı duman bulutlarının pusladığı yüzü kurnaz dikkatli fazlasıyla ketumdu. Öğütücü gibi açılıp kapanan ağzında ki dişleri sivri ve parlaktı. Dedektif hatırı sayılır bir miktar karşılığında hastanın dosyasına bakabildi. Dosyanın fotokopisi içinse bu miktarı katlaması gerekmişti.
Alt tarafı mavi şeritli kireçli koridorları çubuk floresanlar aydınlatıyordu. Ruhsuz koridorlar bir tabut kadar sessizdi. Oda kapıları bayık sarıydı. Soldaki odalar tek sağdakilerse çift rakamlıydı. On üç rakamı saf dışı bırakılmıştı.
Palanga gibi kalın kollu nobran hastabakıcının sivri topukları çini zemine korkunç bir egonun taşkınlığıyla vuruyordu. Sol elinde iri bir halkaya dizili anahtar destesi vardı.
Kertikli sesiyle:
“ Burası Alzheimerler koğuşu.” dedi. “ Alt katta hidrofobikler iki kat üstümüzde antropofobikler kalıyor. Eh ne yapacaklarını kestiremezsiniz.”
Hidrofobi su korkusuydu. Antropofobiyse insanlardan kaçma hastalığı. Nöbetlerle gelirdi.
“ Hiçbir şey hatırlamıyor mu? En ufak bir şey…”
“ Geçen salıya kadar hafıza gelgitleri vardı. Şimdiyse hatlar hepten kesildi. Şebeke keşmekeş yani! ”

Hastabakıcı on iki numaralı kapının önüne geldiklerinde desteyi salladı. Anlamsız mırıltılarla anahtarı seçip halkadan çıkardı. Anahtarı yuvaya sokup büktü. Tahta kapı rezenelerini titreterek geriledi.
Plastik bir masa, sandalye ve gri renkli bir demir dolabın bulunduğu oda, karyolanın şiltesine gömülmüş üzerinde gırtlağına kadar düğümlü pembe kapitone sabahlık olan kadının yüzü gibi soluktu.
Zavallı kadın kırk sekiz saat önce ölmüştü. Gözleri ifadesiz ve renksizdi. Tıpkı kurumuş balgam gibiydi. Mevtanın saldığı kokuysa berbat ve ağırdı.

77. karayolunun içe kıvrılan sapağına yüz kilometre uzaklıktaki Kibele Caddesi beton projektör direklerinin parlak ışıklarıyla adeta başıboş bir sahne gibiydi.
Karanlığa saplanmış binalar yoksunluğun pis kollarıyla sardığı ucube yapılardı.
Şoseli çıkmaz sokaktaki çift daireli yapının iki nolu dairesi bodrum katındaydı. Yerin bir kat aşağısındaki sahanlık havasız ve rutubetliydi.
Dairenin demirden kapısına iki kez vuruldu. Kapı duyulur duyulmaz fısıltılarla aralanıp çapını genişletti.
“ Merhaba! Yirmi dakika önce telefonda konuşmuştuk.”
“ Girin doktor!”

Tabutu andıran dairenin ölü beyazlığını andıran duvarları kabuk gibi soyulmuştu. Basit mobilyalar zevksiz döşenmişti. Rutubet kokusunu yoğun alkol kokusu boğuyordu. Cilası solmuş sehpadaki bira şişelerinin içindeki şey dikkat çekiciydi.
“ Anneniz için üzgünüm. Taziyelerimi kabul edin lütfen!”
“ Belediye Muhtaçlar Evi’nin böyle hizmetleri olduğunu bilmiyordum.”
“ Belediye Muhtaçlar Evi’nden geldiğimi söylememiştim zaten.”
Yuvarlak gözlükleri şişe dibi camlı adam yirmilerindeydi. Tavırları garip bir biçimde aymazdı. Bir şişe bira açıp yeşil kadifeden kanepeye kendini saldı. Kafası fena halde dumanlıydı.
“ Uyku bozukluğunuz mu var?”
“ Nasıl bildiniz?”
Sehpadaki kutuyu bakışlarıyla imleyen dedektif:
“ Zolpidem. Uyku bozukluklarının tedavisi içindir. İlacı her gün alıyor musunuz?” dedi.
“ Her gece yatmadan bir saat önce iki tablet alıyorum. Niye suç mu?”
“ Elbette hayır!
İçtiği biranın peşinden koca bir geğirti salan adam uzanıp bir bira daha kaptı. Biranın kapağını kıvırırken durdu. Bulanık zihninde sanki bir sis perdesi aralanmıştı.
“ Sahi kimim demiştiniz?”
“ İş takipçisi diyebiliriz!”
Sis perdesi adamın bilincine giyotin gibi düşmüştü. Cevapla ilgilenmedi. Biranın kapağını bir fiskeyle fırlattı. Kapak sehpayı ıskalamıştı. Arpa suyundan iri bir yudum alıp iştahla geğirdi.
“ Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz?
“ Fotoğrafçıyım. Kırmızı Fener Caddesi’nde bir dükkanım var.”
Dedektifin zihninde magnezyum patlamasını andıran çakımlar belirdi.
“ Öyleyse cinayeti duydunuz.”
“ Kim duymadı ki? İşini bilen bir berberdi. İki kutu filmle dükkana gelmişti. Filmleri ben banyo etmiştim.”
“ Görebilir miyim?”
“ Ne…filmleri mi?”
“ Eğer sizdeyse…”
“ Buna inanmayacaksınız ama kayboldu. Adam almaya gelmeyince de üzerinde durmadım.”
“ Son olarak tuvaletinizi kullanabilir miyim?”
“ Tabii. Sağdaki ilk kapı.”

Tuvalet pislik içindeydi. İğrenç kokuyordu. Pis bir mezar çukurunu andıran evden ne beklenirdi ki zaten!
Sifonu çeken dedektif klozetin içine boşalan boyalı sudan işkillenmişti. Porselen levhayı hemen kaldırdı. Şaşkındı. Beynine dehşetin bin voltluk zıpkını saplanıvermişti. Su almayı sürdüren sifonun içinde yüzen fotoğraflar maktule aitti. Ve cinayet silahı da oradaydı. Gümüş usturadaki kan pıhtıları hâlâ barizdi. Şimdi eğlenme sırası delilleri poşete koyan dedektifteydi.
“ Katili buldum!”
Kanepeden geriye şaşkın ve kırmızı bir suratla dönen adam:
“ Sahi mi? Kimmiş? dedi.
“ Sizsiniz!”
“ Anlayamadım. Ne demek bu?”
İki poşet cinayet delilini rakibini ekarte etmenin müthiş rahatlığıyla gösteren dedektif:
“ Bu şu demek. Katil sizsiniz. Onu siz doğradınız.” Dedi.
Birden ayıkıp tabanları üzerine dikilen adam eblehleşmişti.
“ Ama…nasıl olur? Hiçbir şey hatırlamıyorum.”
Cep telefonundan gerekli birimlere durumu bildirdikten sonra dedektif anlatmaya başladı. Başının ne tür bir belaya bulaştığını az çok kestiren adam yıkılmıştı.
“ O gece iki tablet Zolpidem aldınız. Uyku apnesi gibi bozuklukların tedavisinde kullanılan ilacın, merkezi sinir sistemini baskılayıcı bir özelliği olduğunu, kaldı ki alkolle alındığında diğer ilaçlarda olduğu gibi tehlikeli sonuçlar doğurduğunu bilemezdiniz.
İngiltere ve Avustralya sağlık bakanlıklarının Zolpidem alan 240 olguda uyurgezerlik, hafıza kaybı ve hayal görmeye rastladığını da…”
“ Aslında cinayeti siz değil, uyurgezer haliniz işledi.
O geceye gidelim.
Cinayet mahalinde herhangi bir zorlama ya da boğuşma izine rastlamamıştık. Neden olsun ki… Çünkü size kapıyı maktul açmıştı.
Tabl ettiğiniz fotoğrafları vermek için oradaydınız. Sonra ne oldu ya da aranızda ne geçti bilmiyorum. Bildiğim şey onu sizin doğradığınız.
O sırada maktulün kafanıza yapışan ellerini fark etmemeniz tuhaf!
Cesetten alınan saçların DNA’sı XY kromozomuydu. Kan sonuçlarıysa XX kromozomu. Bu garip durum bize iki seçenek vermişti. Katillerden biri kadın diğeri erkekti.
Oysa yanılıyorduk. Yanıldığımızı annenizin dosyasını incelediğimde anladım. Çünkü dört yaşındayken annenizden size kemik iliği nakledilmişti.
İlik naklinden sonra alıcının kan hücreleriyle vericininkiler aynı DNA özelliği taşıdığı halde, alıcının saç kökü, tırnak ya da yanak içi hücrelerinin DNA’ sı alıcının orijinal DNA’sıdır.
Saç ve kan sonuçlarındaki DNA farklılığı bundandı.

Sizi Kırmızı Fener Sokağı’ndaki cinayetin katili olarak tutukluyorum.”

Facebook'a ekle Facebook'a ekle

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.

Yorum yapın