Yolculuk – 2

01 Haz 2008

Mesut Balık

(Yolculuk – 1’in devamıdır)
Yavaş yavaş hareket eden trenin penceresinden içeriye sızan çamların hoş kokusu, ne kadar da huzur verici. Aynı dili konuşan irili ufaklı binalar serpiştirilmiş yemyeşil bir örtüye. Bir yerlerden bir yerlere çağlayıp duran, hayat dolu gençlik seli. Kulağıma ulaşan kuş seslerine, gitar çalan entel görünümlü gencin melodisi karışıyor. Ardından hayranlarının alkışları. Birisi arkadaşlarına heyecanlı heyecanlı birşeyler anlatıyor, arada sırada ellerini, kollarını da kullanarak. Ne kadar da hayat dolu, kıskanilacak kadar. Onu bu kadar çok heyecanlandıran konu ne olabilirdi ki acaba? Kaç seferdir sınavlarını alamadığı dersin kendisine zıt giden hocası, bir türlü kadir kıymet bilmeyen kız arkadaşının artık çekilmez hale gelen kaprisleri, insafsızca zam yapan ev sahibinin bitmek tükenmek bilmeyen para hırsı, türlü teknik hilelerle donatılmış bir filminin hikayesinden ziyade, göz kamaştıran ve de akıl karıştıran sahneleri. Hepsi de çok uzaklarda terkedilmiş vagonlar aslında.
-Biletiniz lütfen.
Sol cebimdeki kağıt parçasını uzattım, beni büyülemekte olan dışarıdaki hayat dolu dünyadan gözlerimi kısa bir an için bile çekmeden.
-Ne o evlat, oldukca uzaklara gitmeye niyetlenmişsin.
Kulaklarıma ulaşan bu ses, tanıdığım birisini anımsatmıştı bana. Hızlıca çevirdim başımı.
-Hulusi Hocam. Siz ha!
Arkaya taranmış, hafif beyaz saçları, uçları inceltilmiş, yukarıya doğru kıvrılan ince bıyıkları, tebessümü eksik olmayan geniş yüzü, hayat dolu gözleriyle karşımda duruyordu, yıllarını üniversiteye adamış bu sevecen insan, kucaklaşıp sarılmaya davet eden en babacan tavrıyla.
Sağ elimi omzuma koydu. Biraz önce dalgınlıkla ona vermiş olduğum fotoğrafı cam kenarındaki küçük masacığın üstüne bıraktı. Karşısındaki insanın ruh halini anlamaya istekli bir yüz ifadesiyle şöyle bir gözlerime baktı.
-Bu yolculuklar için çok gençsin evlat. önünde daha yıllar var. Hadi benim yaşımda olsan neyse. İnsan yaşlandıkça, vagonlarının sayısı gittikçe artıyor.  Emekli olduğumdan beri duramıyorum olduğum yerde.
-Hocam çok oluyor mu emekli olalı?
-Siz mezun olduktan kısa bir süre sonra okuldan ayrılmaya karar verdim. Zaten son dönemlerde öğrencilerin derslerime olan ilgisi epeyce azalmıştı. Ben de eskisi kadar heyecanla derse girmiyordum. Sanırım sahneden çekilmenin zamanı çoktan gelmişti de geçiyordu bile.
-Peki şimdi memnun musunuz hayatınızdan hocam?
-Memnun olmayıp da ne yapacağım. Artık kilometreyi doldurmak üzereyim.
Bir an durakladı sonra devam etti.
-Düşünmeye çok vakti oluyor insanın. Aslında hep neyi hayal etmişimdir biliyor musun?
-Neyi hocam?
-Gece gündüz trenlerde yolculuk etmeyi. Bir bilet kontrolorü olarak çalışsaydım daha çok mutlu olurdum herhalde. Düşünsene ne zevkli olurdu, bir yerlerden bir yerlere gitmek, değişik değişik insanların arasında.
-Gerçekten ister miydiniz?
-Hem de nasıl. Üniversitede ders verdiğim yıllarda aklıma birkaç fikir gelmişti. Örneğin koltukların arkasında, trenlerin tarihçelerini anlatan kitapçıklar bulundurmak. Boş bir zamanımda böyle bir örnek hazırlamıştım. Atılmamışsa eğer, oyuncak trenlerimin bulunduğu odanın bir köşesinde olması lazım.Ya da biletlerin seri numaralarından yola çıkarak, belli dönemlerde çekilişler yapıp, trenlerle ilgili hediyeler dağıtmak. Yetkililere bunlara benzer bazı fikirlerimi yazıp göndermiştim. Sanırım beni pek ciddiye almadılar.
-Belki meraklı bir yetkili zamanı geldiğinde önerilerinizi unutuldukları yerde bulur, ortaya çıkarır, ve de hayata geçirir.
-Kim bilir evlat, belki de kim bilir…Neyse anlat anlat bitmez. Ben en iyisi yoluma devam edeyim.
-Hocam sizinle bunca zaman sonra karsilastigimiza çok sevindim.
-Ben de evlat ben de. Bakarsın yine bir gün karşılaşırız, başka bir vagonda.
Ne tuhaf, bana mesleğini çok seviyormuş gibi gelirdi. En azından derslerini anlatırkenki tavrı öyleydi. Kimse derslerini ciddiye almıyordu. Bense dersi dinliyormuş gibi görünüp, Esin’in olduğu alemlerde dolaşıyordum.
Bir keresinde bana doğru yaklaşarak:
-Derslerimi dinleyen tek bir kişi bile olsa, anlatmaya devam edeceğim, demişti, bütün sınıfın iyice azıttığı, moralinin oldukça bozuk olduğu bir anda. Son sınavda en yüksek notu aldığımda da, hafif alaycı gözlerle sınıftakilere doğru bakarak:
-Gördünüz mü, dersi takip eden belli oluyor, demişti.
Kopya cektigimi bilen arkadaslarım basmışlardı kahkahayı ardından.

…….…
Ağır ağır hareket etmekte olan treni görünce geçmişlerini özlemle hatırlamışlar mıydı bilmiyorum. Başı sonu belli olmayan bu meydanda, kendilerine hiç de yakışmayan bir sessizliğin içine gömülüp kalmışlardı, büyük çarpışmaların yaşandığı bir savaş sonrası sessizliğine. Yan yana dizilmiş, üst üste yığılmış bu cansız varlıkların arasında gizlice gezinen, zaman zaman sallanan bir ağaç dalında, ya da yükselen bir toz bulutunda kendini belli eden rüzgar, bir ağıt gibi derin ve de dokunaklı. Son bir kez tüm güçlerini toplayıp arkamızdan gelmek istiyorlardı sanki. Onları bir arada tutan, sırf mesaisini doldurmaya çalışan bir bekçinin tavrındaki tel örgüler, onlara karşı hiç direnmeyeceklermiş gibi duruyorlardı. Ne kadar uğraşsa da hiçbir zaman hedefine ulaşamayacağını bilen birisinin çaresizliği bulaşmıştı, çoktan sönmüş olan kırık dökük farlarına. Yine de herşey bitmiş değildi. En azından birkaç afacanın oyunlarına mekan oluyorlardı. Bu kırık dökük arabaların arasında saklambaç oynamak ne kadar da zevkli olurdu ama… Onların arasına karışsam. Sorumluluklarımdan sıyrılıp tekrar çocuk olsam. Düşünmesem sadece duygulansam. Lacivert arabanın içindeki afacanlar nereye gitmeye hazırlanıyorlar bilmiyorum. Ama ben olsam masallardaki ülkelere giderdim, aracın önünde dikelmekte olan çocuğu da ikna ederek. Sanki o hep burada yaşamış gibi. Zamanla arabaların rengi üzerine bulaşmış, birbirine karışmış.  Elindeki sopayla, önünde duran lacivert renkli metal kutuya amaçsızca vuran çocuk, sanki izlendiğinin farkında. Bana doğru bakıyor bir an. Uzaklaştıkça, şiddeti gittikçe artan sesler ulaşıyor kulağıma, öfkenin karıştığı sesler.
Sağı solu delirmişçesine yumruklayan kişi, kapının açıldığını farkedince, hızlıca vagonu terk etti, bir bacağını tam olarak kullanamamasına rağmen. Belli ki korkutmuştum onu. Oysa biraz meraktan, biraz da yardım edebilme isteğimdendi onu rahatsız edişim.
Kapılar açıldı kapılar kapandı. Boş koltukların rahatça yolculuk ettikleri vagonlardan akıp geçtik, onların rahatını bozarak. Gittikçe yorulan bacaklarım için belki de saklambaç oynamak daha uygun olurdu. Son kapı açıldı, son kapı kapandı. Kalp atışlarını duyuyordum, nefes alıp verişini. Ter kokusu karışmıştı, hızlıca ciğerlerimize çekip bıraktığımız havaya.
Yavaşça geriye dönen yabancı, sonunda sessizliğini bozmuştu.
-Bırak artık peşimi, çık git hayatımdan.
-Kadir…
Yüzündeki ifade öyle yerleşmişti ki hafızama, yıllar boyu terketmeyecekti beni. Yüreğindeki kırgınlık ve de kızgınlık ağır gelmeye başlamıştı, bütün vücuduna. Öfkenin resmini yapmam istenseydi şayet, sadece onun gözlerini kağıda işlemem yeterli olurdu sanırım. Bir zamanlar dostça selamlaşmalarımıza ve kucaklaşmalarımıza tanıklık etmiş olan elleri yumruk olmuş, sanki parmaklarının arasında ben eziliyordum
– Neden seni hatirlayip duruyorum ki ben? Seninle karşılaşmak zorunda mıyım hep?
-Kadir ne olur böyle söyleme, çok üzülüyorum.
-Üzülmek ha! Sen bilir misin üzülmenin ne olduğunu? Herkesten kaçmanın, geçmişle yaşamanın, insanın içini kemirip duran o yalnızlığın ne olduğunu?
-Ben de çok yalnızım Kadir. Hem de tahmin edemiyecegin kadar cok.
-Sus, seni duymak istemiyorum. Hepiniz ne güzel sınavları kazanıp üniversitelere gittiniz. Ya ben? Bütün hayallerim suya düştü. Futbol hayatım da. Dost sandığım sizler bir kerecik bile olsun arayıp sormadınız beni. Öyle ya, yeni yaşamlarınızda eskilere ne gerek vardı ki?
Ne dese haklıydı. Çok yoğundum. Hep aramayı düşündüm ama fırsat olmadı. Böyle diyemezdim, sustum. Zaten uzun olan boyu, daha da uzamaya başlamışıi sanki. Kıvırcık gece siyahı saçları gittikçe gürleşiyor, gözleri iyice incelip kararıyor, rengi iyice atmış beyaz yuvarlak yüzü, genişledikçe geriliyor, hala kuvvetli görünen elleri iyice irileşiyordu. Belki de sadece ben küçülüyordum bu öfkeli bakışların altında.
Beni dinlemek istemeyen kırgın ve de kızgın dostumun bu halini görmeye dayanamıyordum artık. Gözlerimi kapadım bütün gücümle, tekrar açılsınlar istemiyordum. Sesler dolaşıyordu etrafımda. Birbirinin içine girmiş konuşmalar.
Amcam yine her zamanki gibi öğütler veriyordu. Ama bu kez lacivert arabasını vermeye ikna etmiştim. Çok sevinçliydim. Dinlemiyordum onu, hayaller kuruyordum.
Esin babasının ne kadar hızlı araba kullandığını anlatıyordu zaman zaman hayranlıkla. Onu büyük bir heyecanla dinliyordum hep, seviyordum.
Kadir neden ciddi görüntüsüyle her teklifime karşı çıkardı? “Bu fırsat bir daha elimize geçmez” deyişim içime tam olarak sinmemişti ama. Heyecanlıydım.
Kadir Esin’e ne kadar süratli araba kullandığımı anlattıkça hayranlığı artacaktı bana. Hızlandıkça, aşkına, ona daha da yakınlaştığımı hissediyordum. Her dönemecin ardında onu bulacağımı hayal ediyordum. Ve son dönemeç. Heyecanlarımızın korkuya dönüştüğü an. Arabayla birlikte savrulan  geleceklerimiz.
Kadir’in koltuk değnekleriyle futbol yaşamına veda edişi.
Esin’in öfke dolu bakışlarından, sözlerinden kaçışım, saklanışım.
Birbirinden parça parça kopan gelecekler.
O gün belki de sadece saklambaç oynamalıydık.
Kapı kapandı, gözlerimi açtım. Avazım çıktığınca bağırdım.
-Arayacağım seni. Hem de en kısa zamanda. Söz veriyorum.
Bu sefer duymuş muydu beni?

…….…
Her yer karardı birden, sonra ışıklar yandı. Bir dağı delip geçiyorduk anlaşılan.
Camda görünen babamın aksiydi; kahverengi, ince sarı çizgili takım elbisesi, dedemden kalma cep saatinin, yeleğinin cebinden sarkan gümüs zinciri, yanından hiç ayırmadığı siyah taşlı tesbihi, biraz ak düşmüş hafif dağınık saçları, yine o çok düşünceli dalgın esmer yüzü.
Hep merak etmişimdir neler düşündüğünü, o derin bakan gözlerinin gerisinde saklı duran dünyaları soramadım hiç. “Oku adam ol, bizler gibi sürünme”, deyişin hala kulaklarımda. Herşeyin bittiğini  sandığım zamanlarda, elini omuzuma koyup, “Evlat söyle bakalım, bugüne kadar azmin elinden kurtulan olmuş mu?” diye soruşun, ardından da çok sevdiğin bir eşyayı hediye edişin
Bir keresinde dalgın dalgın oturduğumu  farkedip yanıma gelmiştin.
-Aşk zaman zaman konuşamamaktır, uzaklara dalıp için için düsünmektir. Bazen dilin söylemeye cesaret edemediğini, güzel bir mektup anlatıverir, demiştin.
Cesaretsizliğimin tek şahidi dolma kalemin hala yanimda. Duygularımı açıkca yazıya dökmüş olsaydım…
“Bu kasabada doğdum, Allah bilir ya bu kasabada da öleceğim. Sen kurtar kendini” deyişin hala zihnimde canlı. Mezun oluşumu görmeyi ne kadar da arzu etmiştin.
Keşke şu an elini omuzuma koyup, beni yüreklendirecek birkaç söz söyleyebilseydin.

…….…
Güneş olabildiğince doldurmuştu vagonun her bir köşesini, içim ısınmıştı. Yemyeşil tarlaların arasından ilerliyorduk; biraz oyalanıp, etrafindaki güzelliklerin herbirine uğramak isteyen bir dere misali. Artık ihtiyaçları olmayan kardan şapkalarını çoktan çıkarmış olan dağları bulutlar gizleyemez olmuştu, heybetli cüsseleriyle yükseliyolardı karşıda. Önlerine, sarının ve de yeşilin tonlarının birbirine karıştığı ovaya tek tük evler serpiştirilmiş, birkaç ağaçla birlikte. Bahçenin birinde, bir çınarın gölgesinde, ahşap sandalyede oturup çay içmek, uzun uzun hayallere dalıp. Dışarıya uzattığım başımı okşayan rüzgar ne kadar da şefkat dolu. İlkbahar gelmiş, duyuyorum sabırsızca açmakta olan çiçekleri. Nice zaman sonra geriye dönmüş olan göçmen kuşlara takıldı gözlerim, gökyüzündeki sevinç dolu kanat çırpınışlarına ve de huzur dolu süzülüşlerine.
Birbirine iyice sokulmuş, kalın siyah harfleri bir arada tutmaya zorlanan kara şeritli beyaz levha, asılı durduğu duvarı işgal etmeye çalışmasa, belki de buranın bir istasyon olduğunu farkedemeden devam edip gidecektik. Ama neyse ki durmuştuk, telaşlı ve de gürültülü kalabalığın arasından geçerek. Beni mi karşılamaya gelmişlerdi yoksa?
Kimseler farketmemişti trenden inişimi. Demek ki unutulmuştum. Niye yadırgıyordum ki bunu, aradan bunca zaman geçmiş. Anne babalarıyla dikelmekte olan şık giyimli çocukların yanına birer çanta konuçlanmıştı. Bir gelenektir aslında, kasaba dışına gidilirken en güzel elbiseler giyilir. Çocukların yüzlerinde tarif edilemeyecek cinsinden bir heyecan var. Biraz da tedirginler. Annelerinin çoğunun bir eli çocuklarının başında, bir eli mendilli, gözlerinde. Babalar aynı ritmi tutturmuşlar, ciğerlerinin en derin köşelerine kadar inmiş olan dumanı bulutlara ulaştırmaya çalışıyorlar. Ara sıra birbirleriyle konuşuyorlar, heyecanlarını belli etmemek için olağanüstü bir çaba sarfediyorlar. Çoğunu tanıyorum bu insanların. Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen hiç yaşlanmamışlar. Sanırım doğal hayatın nimetleri bunlar. Şehrin, insanı her geçen gün azar azar eritip yok eden o stresli günlerinden çok uzakta buralar. Çalar saatlerin horoz, rengarenk bahçeleriyle her ev sahibinin birer manav olduğu yerler.
Birazcık ileride, yere diz çökmüş olan sakin tavırlı, şık giyimli kadın, sırtı hafif bana dönük olan mavi takım elbiseli küçüğün elinden tutmuş bir şeyler anlatmakta. Yavaş adımlarla ve de meraklı bakışlarla birazcık daha yaklaştım onlara doğru.
Kumral yüzüne değen güneş, hafifçe dalgalanan düz uzun saçlarında yansıyor, binlerce parıltıya dönüşüp etrafa saçılıyordu adeta. İnsana huzur veren bu sesin sahibi, daha iyi yerlere gelebilmemiz için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış olan ilkokul öğretmenimiz Münevver Hanımdı.
Heyecandan yerinde durmakta zorlanan ufaklık, öğretmeninin elinden kurtulsa biran için, uçup gidiverecekmiş gibi.
-Öğretmenim, annem geç kalmaz değil mi?
-Merak etme oğlum, birazdan gelir. Sakin ol, heyecanlanma.
-Öğretmenim korkuyorum, ya bu sınavı kazanamazsam.
-Düşündüğün şeye bak. Sen elinden geleni yaptın. Dünyanin sonu değil ya. Kaygılanma bu kadar.
-Uğraşıyorum ama olmuyor bir türlü öğretmenim.
-Biliyorum yavrum, biliyorum, kolay değil.
Başını yere  doğru eğdi. Çok duygulanmıştı sanırım.
-Oğlum bak, poğaçaları yetiştirdim sana.
Öğretmeninin ellerinden sıyrılan mavi takım elbiseli küçük, birden geriye döndü annesinin kollarına atılıverdi.
-Oğlum benim. Bak gördün mü hemen gidip geldim. Evden çıkarken kapının arkasında unutmuşuz torbayı. Yolda arkadaşlarınla birlikte yersin. Bu yeşil torbadakiler Esin’in. Şehire vardığında ona verirsin, olur mu?
-Tamam anneciğim, olur.
Acı acı bağıran trenin sesi yankılandı heryerde. Son bir kez daha sarıldılar, ağlamaklı.

SON

Dergiler, Öykü, sayı 8 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama