”Bak Koray, böyle kafana her estiğinde ara verirsek, bir sonuca ulaşamayacağız. Daha sabırlı…”
Koray, Türkan’ın kalemliğindeki makası almış, çıkardığı hışırtılara aldırmaksızın cam sehpanın üzerinde bulunan derginin sayfalarını tırtıklamaktaydı. İki haftadır randevularını eken kendisi değilmiş gibi büründüğü fütursuz halini parazitleyen derginin çıkardığı o rahatsızlık verici sesti. Sabır topcukları yuvarlayan bir akrobat gibiydi. Allahım sabır ver lerin ardı arkası kesilmiyordu. Geçen hafta da konuşmalarının ortasında birden ayağa kalkıp odanın duvarında asılı duran çerçeveleri düzeltmeye başlamıştı. Hiç dikkat etmiyorsun Türkan. Evet, işte…böyle daha düzgün duruyorlar. Adamı o an gırtlağından yakalayıp tüm gücüyle sıkmak istemişti. Kendini yutmak üzere ağzını açmış olan öfkenin üstüne düşen gölgesi ürkütücü boyuttaydı.
Bir miktar sakinleşebildi. Fakat adamın elindeki makasın bilemeye kurulmuş yüzlerinden taşan irite edici ses sinir uçlarını taramaya devam etmekteydi. Adam çok dakikti. Türkan da bir müddetten beri hastasının kurnaz olan yanını asla küçümsememesi gerektiğinin farkındaydı. Adam, doktorunun çileden çıkıp ağzını açmaya davrandığını hissettiği an elindeki işi bırakıp konuşmasına kaydığı yerden devam ediyordu. Uyarı paylamasını dilinin altına gömmek zorunda kalıyordu Türkan da. Radarvari antenlerine sinir dedektörleri takılmış gibi işleyen o şaşmaz dakikliğiyle yüzünü kadından yana çevirdi.
“Türkan nolur beni bırakma…daha düzenli gelicem söz..o yeşil haplara da devam, güzel uyuyorum bir iki tanesiyle..Türkan, sevdin mi çerçevelettiğim fotoğrafımızı, masanın üstünde yok, hani göremiyorum, eve mi götürdün yoksa…buna…bak ne kadar sevindirdin beni…söz Türkan…Ama inan ki annemle konuşmaya çalıştım…Leman yok mu, Leman…Bana neler saydı bilsen…”
Türkan İngiltere’de doktora yaptığı sıralarda evini bir Türk kızla paylaşmıştı. Kızdaki tek kusur dilini ilerletmek için yarı İngilizce yarı Türkçe konuşmasıydı. Yorucu oluyordu iki dil arasında sekmek Koray’ı da şimdi en az o kız kadar zor takip ediyordu. Tamamlanmamış cümleler yokuşunu alan motoru su kaynatmak üzereydi. Adamın düzensiz bir kalp atışı misali alçalıp yükselen ruh dalgaları her seans sonrası bir iki başağrısı ilacına mahkum ediyordu Türkan’ı. Hastalarına baka baka kazandığı tahammül idmanı sağolsun adamın sadece on beş dakikasının kaldığını fısıldıyordu.
Koray hemen hemen her seansta bu miras davasını açmaktaydı. Türkan’ın daha önceden karşılaştığı vakalardan biriydi. Miras payı abileri tarafından elinden alınan Melda adlı hastası da bir sene kadar kendisinde terapi görmüştü. Kızcağızı adam edene kadar çok uğraşmıştı. Annesinden duyduğu kadarıyla hâlâ arada bir tanıdık tanımadık herkese gülümsediği oluyordu. Koray’la ne yapması gerektiğini biliyordu. Fakat adamın Türkan’ı oyuncaklarım listesine alması profesyonellik pelerinini kalbura çeviren çuvaldız gibiydi. Zaman zaman masaya bıraktığı duygu sömürüsü kartı, her an tatsız bir süprize açılabilecek o çift nazar istasyonu, ortalığı yıldırımlara boğacak antik Yunan tanrılarını andıran sureti ile dört başı mamur bir teslis gibiydi. Anaokullarında el ele duran kağıt çocuk çalışmalarını hatırladı. Koray da karakter makaslıyordu işte. Gün geçtikce çoğalan kağıt çocukları metamorfozuydu hasta koltuğunda.
”Tamam, kendisine söyle hemen geliyorum.”
Saatine baktı, 17.48′i gösteriyordu. Koray’ ı az önce en nihayet gönderebilmişti. Seans harici vakitten onbeş dakika daha kotarmıştı herif. Boş midesinin kaynamasına boşvererek iki aspirin aldı. Renan’ın gelişini haber veren sekretere ”bekleme salonuna al” dedikten sonra masasının arkasında bir müddet kararsız bir şekilde bekledi. Eli en üstteki çekmeye uzandı sonra kendiliğinden. Aynaya fikir sormanın vakti değildi ama Renan çift yüzlü aynayasını hatırlatmıştı ona yeniden. Görüntüyü büyüten tarafı çevirerek artık sivilceler yerine çizgiler bitiren orta yaş yüzünü seyretti. Edepsizlik görmüş birinin şahit olduğu manzarayı parmağıyla işaret ederek faş etmesi gibi, elmacık kemiklerinin üstündeki pembe kılcal damarlar da o orta yaşını faş ediyordu.
Yüzün konuşuyor Türkan yüzün, artık şu genç kız işi giyimleri bıraksan diyorum. Bak o damarlardan baldırlarında da var, iyi bak kız iyi bak, bir tanesi nah şuraya kadar. 44′ü buldu kalçan, Renan’la… Kimle aşık atıyorsun sen 25′lik bir bahar dalıyla mı. Kızma ama Türkan’cık, sende de var o dallardan, ama ne çare pembe pembe olmuşlar…
Koray sıyırtığına sinirleri bozulmuştu besbelli. Tekrar tekrar aynı şeyleri düşünme öksesine ayağını kaptırmış bir güvercin gibiydi beyni. Alel acele saçlarına şekil verdi ve aynayı aldığı çekmeceye tıkarak odadan çıktı.
Buzlu camın arkasındaki gölge kat kat büyüyordu. Renan bir yanının Türkan’ı görmekten rahatsızlık duyduğunu yeniden farketti. Geldiği kapıdan çekip gitmek isteyen yanı fotonlar tarafından gözetlenen elektronlar gibi kaçınıktı. Yakınlaşan gövdeye bu kadar sakınımlı olmasının sebebini bilemiyordu. Kapı birden kuvvetle açıldı. Dana butu gibi bacaklarıyla iri bir deniz anasını andırıyordu Türkan. Renan aklına birden geliveren bu yakıştırmadan dolayı utandı. Kadının kucaklamak için kendisine açılan kollarına yaklaşırken düşüncelerini okuyan biri varmış gibi etrafındakileri süzüverdi.
”Çok bekletmedim değil mi canım, bakıyım..pek bir güzelleşmişsin.”
Öpüşürken ikisinin de pek çıkıntılı olan elmacık kemikleri çarpıştı. Gülüştüler.
”Türkan abla sen de çok iyi görünüyorsun. Herzamanki gibi çok şık giyinmişsin.”
Bu kız kispet gibi duran şu eteği görmüyor muydu. Dikiş yerlerinden ilmekleri atıcak diye nasıl ödü patlıyordu oysa. Çoğu zaman rahat rahat koltuğuna kaykılamıyordu mesela.
”Saol Renan’cım..Ama ne anlaşmıştık senle, ablacım yok, arkadaşız şurda yahu. İki genç kız..” diye göz kırptı.
Kadının içten selamlayışı Renan’ın tarif edemediği duygularında bir nebze olsun cezir etkisi yarattı. Iki duygu arasında yay gibi gerilmiş, midesine kramp saplanmıştı kadını beklerken.
“Aradığımda yoğundun sanırım. Sen gel diye ısrar edince..”
“Getirme aklına öyle şey, Renan’cımla şöyle bir alışverişe çıkmaya da vaktim olmıycak mı..Akşamları beşten sonra müsaitim. Yolun düştükçe uğrarsın.”
Sekreter kız onlar çıkarken Koray adlı hastasının bir sonraki randevu tarihini almadan gittiğini söyledi. Türkan’ın Koray adına tepkimesi elindeki paltosunu yere düşürerek oldu. Durumun bu kadar ciddi olduğunu anlaması için bu aklı bir karış havada sekreterin Koray’ın randevularının haftada bir kere olduğunu hâlâ ezberleyememesi yeterliydi demek. Yerdeki pardesüsünü aldı, Renan çıkış kapısında onu beklemekteydi. Şu kızın ağzından birkaç bilgi sökebilse tüm günün demlediği acı çayın üstüne şekerleme yemiş gibi hissedecekti kendini. Sekretere cevap vermeden Renan’a doğru yürüdü. Böyle şeyler bekletilmeye gelmezdi.
*
Suat elindeki bitmiş romana adeta huşuyla baktı. Güneşli bir öğle vakti sere serpe yayılmış bir kedi misali siyah deri koltuğuna iyice kaykıldı. Keyif salıncağı tıngır mıngır sallanmaktaydı. Bittiğine kanaat getirene kadar kimbilir kaçıncı kez okumuştu romanını. Düzenli bir zikir gibi tekrarladığı bu işlemde binlik tespih boncukları gibiydi cümleler. Bir derviş sabrıyla çekmişti her birini. Normal yazıcı yerine daha hızlı basım yapan lazer printerleri keşfettiğinde cümleler arasındaki gelgitlerin cebine yüklediği külfet daha az hissedilir olmuştu. Beyaz yüzeyin üzerindeki kara mürekkep taze basımın ışıl ışıl rengini üfürüyordu. Renan’a diye yazdı ilk sayfaya. Bilgisayarının açık kaldığı bir gün, kızı göz ucuyla yazdıklarını okurken yakalamıştı. Kendisini son kontrolör olarak seçtiğini söyleyerek merak jaluzilerini bir miktar indirebilmişti. Yoksa her sabah üç dört saat tıkırdayan klavyenin sesi kızın sabır soslu yemeğine şarap katmak gibi olacaktı. Uzun süre önce tasarladığı romanına bir kaç sanat dergisi için yazdığı uzun soluklu öyküler nedeniyle ara vermişti. Rötar kampanaları bir sene önce polisiye romanı için tekrar çalmaya başladığında hikayesinin başına geçmişti yeniden.
Kurgunun iskeletini oturtmadan bilgisayarının başına geçerek cümlelerine ten yamamak adeti değildi. Romanın ortalarına doğru usta romancı yanının sezildemliğine tarifini yapamadıği bir memnuniyetsizlik takılmıştı. Kahramanı Evren kendine biçilen minik bir rol kaftanına bürünmeye yanaşmamış, kendine daha geniş bir mahel yaratmıştı. Göz açılıp kapanıncaya kadar Evren, orta yaşlı dedektif olan ana karakteri Ziya’ın kucağındaydı. Suat ilişkiyi bu şekilde kurgulamamıştı. Kadın kahramanın yaptığı bir çeşit meydan okuyuştu, ve bunun sonrasında hikayedeki taşlar kendiliğinden yerine oturmuştu. Yazarın derinliğine kavrayamadığı bir alan fabrikai üretimini gerçekleştirmişti kadının rolünü biçimlendirirken. Sözler kimi zaman kağıda sapır sapır dökülen bilinçaltı kamışları gibiydi. Antremanın mavi boncuğu derdi Renan buna. Beyin tüm bu idmana kıyak geçer, hiç beklenmeyen bir avuçtan çıkarıverirdi mavi boncuğunu. Bütün bu idmana rağmen, roman tarafını avuçlayan eline amorti vurmakla kaldığı da olurdu. Allaha şükürdü ki cümlelerine tumturak tenekecikleri bağlayan acemilik iplerini artık daha kolaylıkla kesip atabiliyordu. Kitabı için tasarladığı önsözü az önce bitirmişti. Hiç de tasarladığı gibi yazamamıştı oysa. Aktif bir yoğunluğun edilgen kurgucusu gibi seyretmişti cümlelerin birbirine kenetlenmesini. Yine tarifi imkansız bir kurulumun anaforuna vakumlanmıştı. Mavi boncuk şoför mahallindeydi yani. Suat bir cezbe semesi içindeymişcesine dökülmüş olan cümlelere baktı.
Kelebek tozlu Leylak’ın bir şiir sandığı varmış. Hep yatağının altında dururmuş. Bir gün S.A. rümuzlu bir fare o sandığı merak edip ucundan kemirerek içine girmiş.
Bir de ne görsün; Kanatlı kelimeler, esin tozlu düşünce kıymıkları ve Leylağın kendine yazdığı mektup.
Mektup tek satırlıkmış. “Ya yaz, ya geber.”
Farecik zarfı kapatıp sandıktan çıkmış. Sonra yatakta uyuyan Leylağın yanına gitmiş. Soluğunu koklayarak ona yepyeni bir hikaye anlatmış.
Leylak uykuda duymuş, anlamış. Ama uyanınca unutmuş. Yaşam boyu yavaş yavaş hatırlayacakmış artık hepsini. 10.06.2007
Kızın odasındaki mevcudiyetine 365 gün için toptan imza atmasının negatifi gibiydi önsözsü şey. Her cümle başında Renan kalkıp burdayım demekteydi sanki. Yazdıklarını aseton gibi uçucu buldu. Meşe yapımı masanın gözlerinden birine tıktı kağıdı. Bunu yaparken kapı tarafını da yangözle kolaçan etmişti sessiz bir misafir ihtimaline karşı. Sapır sapır dökülen kamışlar diye fısıldadı. Şişede durduğu gibi durmayan bir tek bâde değildi belki de.
Antika telefonun sesiyle gömüldüğü düşüncelerinden sıyrıldı. Annesinin bu eve gelin geldiği sene Istanbul- Ankara arasına telefon hattı çekilmişti. Kadın Ankara’daki ailesini hep bu telefonla aramıştı. Suat medyateklerde sık sık gördüğü ve almayı düşündüğü hızlı tuşlu yeni dönem telefonlarını bu kara kutunun depoladığı anılara kıymet vererek eve sokmamıştı. Küçükken bu telefonla masal çocuk hattını çevirir, hikaye bitene kadar kapının girişinde bulunan eski ağaç portmantonun üstüne tünerdi. Portmanto da annesinden sonra hâlâ holün girişinde durmaktaydı. Nermin hanım, biz de sizin gibi miadımızı bekliyoruz der gibiydi yıllanmış dekoratifler. Telefondaki ses Füsun’a aitti. Paris’deki arkadaşı. Ses eşinden ayrıldığından başlayarak kısa bir geçmiş zaman özeti sunuverdi. Kadın bir kaç güne kadar İstanbul’a gelecekti ve onu da görmek istiyordu. O da ister miydi ? Suat kadına onu memnuniyetle göreceğini söyledi. Üniversitede kız arkadaşı olan Füsun bir Fransızın peşine takılıp on sene önce oralara yerleşmişti. Bitmesi birinden birinin restine bakıyordu. Füsunun fişi çeken taraf olması Suat’ın işine gelmişti. Adam almacı yerine koyarken amma hoppala bir kızdı şu Füsun diye geçirdi içinden.
*
Dergi günlük uğultusuyla çalkalanmaktaydı. Tuğba ile Sacide yanyana bulunan masalarında biraz daha yaklaşmış, işe başlayan yeni kızı süzerek konuşmaktaydılar. Kız onlara malzeme kazandıramayacak kadar işinin başında görünüyordu. Hülya hiçbirine selam vermeden Mustafa’nın odasına yöneldi. Kadınlar Hülya’yı görüp, derhal vaziyet değiştirdiler. Merak ampüllerinin watt’ı tavan yapmış olmalıydı. Hülya bir gün bu ikilinin henüz birbirlerini sokmamış dillerinin arasındaki takozun yerinden kalkacağına emindi. Dedikodu tamburu asıl o zaman neşeli ezgiler tımbırdatacaktı.
Hülya kapının kolunu zorladı ama kilitliydi. Adam dün olduğu gibi bugün de yerinde değildi anlaşılan. Bu ara yıllık fuarların start aldığı bir dönemdi. Onlardan birine katılmış olabilirdi.
“Dönene kadar bekleyeceğim bu kez. Bir yere gitmek yok.”
“Bir şey mi dedin?”
Hülya Avni beyin sesiyle irkilerek kendine geldi. Odanın kapısının önünde hareketsiz bir şekilde dikildiğinin o ana kadar farkında değildi. İki kadın uzaktan kendisini kesiyordu.
“Siz misiniz Avni abi. Korktum birden.”
“Benim ya. Kaç gündür nerelerdesin yahu.”
Hülya sırtını merak ampülleri ısınan kadınlardan yana çevirerek sesini bir miktar kıstı.
“İstifa edicem Avni abi. Ben etmesem de, kıçıma tekmeyi basacaklar yakında.”
“Ne oldu, anlat hele. Bu dergide de haberler kendilerini en son bana salık veriyor.”
“Şu son röportaj olayı…Kadına kendimi kovdurdum resmen. O da hemen dergiyi aramış. Şu ikisi de Mustafa’ya kesin birşeyler anlattılar ama…”
Son cümleyi söylerken iki kadına işaret etmişti farkında olmadan. Havada kalan elini indiren Avni bey oldu. Kadını koluna takarak dışarı çıkardı. Az sonra dergi binasının altında bulunan cafedelerdi. Yazın öğle tatillerinde buraya iner, buz gibi gazoz ısmarlarlardı birbirlerine. Adam siparişleri verirken Hülya, Avni bey için kimbilir kaçıncı kez aklımı başına toplamam için telkinde bulunacak diye düşündü. Şurup usaraleriyle ruh ağartmalara alışmış birine yeni seciye sayfaları açmak olmayan bir evi ipotek göstermek gibiydi. Kendini seyrettiği mazgalda aleladelik mülahazaları yarıştıran bir kadın görüyordu. Mührünü kıran şifre bir süreliğine Avni bey olacaktı. Kendini ikna etmesini bekliyordu onu alıp askıya asacak belboyundan.
“Ne soracaktım o kadına. Şiirlerinde estetiği nasıl yakaladığını mı?”
Avni bey bıyık altından o sen de haklısın ya gülüşünü bırakınca Hülya sözünün devamını getiremedi. Eli bastıramadığı kıkırdamasına kepenk oluşturarak yardım etti. Yen içinde kalmış gülümsemenin anlamı bu ikilinin manalı bakışları arasında sarmalanmıştı apar topar. Avni bey Hülya’ya sesini alçaltmasını ima eden bir el işareti yaptı. Çalışanlar dergi efradını tek tek tanırdı çünkü. Kulak misafiri olmalarını istemezlerdi. Hülya en son mankenlikten şairliğe transfer etmek isteyen bir bayanla röportaj yapmak için görevlendirilmiş, işi son anda eline yüzüne bulaştırmıştı. Kadın ertesi gün dergiyi arayıp editöre şiirlerinde cinsel özgürlüğü yansıttığını ve onların bunu anlamaktan çok uzak olduklarını haykırmıştı. Ertesi gün Mustafa’nın odasına çağırarak anlattıklarını kendisi zaten söyleyecekti. Bir kaç saat arayla geç kalmıştı. Derginin magazini de sırtlamak isteyen yanını ıskaladığı o gün, Mustafa ilk defa alkolle güreşiyormuşsun imasında bulunmuştu.
“Ama şiirler gerçekten kötüydü. Kadın iç çamaşırı envanterini çıkartmış.”
“Dergide elden ele dolaşan kitap değil mi bahsettiğin. Mor sütyenlerin işbitirimcileri.”
Avni bey durur durur böyle yeni terimler buluverirdi. Hülya kaçıncı kez kafa adam diye geçirdi içinden. İkilinin yüzünde set çekemedikleri o muzip gülümseme belirmişti yine. Garson dergiden müşterilerine hoşgeldiniz diyerek iki uludağ gazozonu masaya bıraktı. Hülya alelacele birkaç iri yudum içti. Son yudumu dilinin altında gezdirdi bir müddet. Heyecandan dili kabarmıştı. O gün manken zarfına kalifiye lirik pulu tükürükleyememişti. Aslında dersini çalışmadan gitmişti o röportaja. Kitabı son anda temin etmişti mesela. Şiirleri okurken yüzünde beliren üsluptan kadın durumu anında fark etmişti. Bütün bunlara rağmen evden apar topar gönderilişini vernikleyen yanıyla gurur duyuyordu hala.
“Sen bir konseptle git. Hazırlığını yap ve sun. Bugüne değin yazdıklarına kıymet vermese seni daha o günden sepetlemez miydi?”
“Bugün değilse de, yarın ama. Bir kez daha benzeri bir göreve verildiğimde…”
“Git konuş Mustafayla. Böyleyken böyle de… Hep aynı teraneli konuları verecek başkasını bulur o.”
“Öyle mi diyorsun.”
“Tabii öyle. Sarıl işine biraz yahu. Ne bu ilk poyrazda alabora kayık gibi yan yatmak.”
Hülyanın dudakları çekinme ve komik bulma eylemleri arasında gidip geldi. Ardından geniş bir gülümsemeye sıçradı.
“Haklısın da…’’
“Hadi artık düşünüp durma kukumav kuşları gibi. Kafamda bir konu canlandı bile senin için. Ne demiş Türkan Şoray ablamız?
“Takma kafana!”
“He ya, işte böyle. Takma kafana.”
Alelacele gazozlarını yudumladılar. Kapıda dikilen garson gazozlarını tokuşturan ikiliye bakıp dergide işler kıyak herhalde diye düşündü.
*
“Nermin anne tam bir ecza deposu.”
Kız konuşurken Özkan kızın hareketlerini izlemekle yetinmişti. Büyükadadaki son ziyaret gününde Renan’la bir bahçe sohbetciği kadar yalnız kalabilmişlerdi. Kızsa ona Suat’ın annesi Nermin hanımın nasıl yakı hazırladığı, bitki karışımlarıyla nasıl cilt ve saç maskeleri yaptığını anlatıp durmuştu.
“Bu lotus kokusu…” diyebilmişti Özkan kendi kendine. Onla ilgili ne zaman bir konu açmak istemişse kız uyduruk bir tarifeyi konuşmalarının arasına cıvatalayıvermişti. Bugün fitoterapistten aldığı lotus aroma terapisi Renanca bir kafa tütsüleyicisiydi. Kızın saçlarına hazırladığı lotus çiçeğinin koku zerreleri aromaterapistin kapısından girer girmez burun kıvrımlarından içeri süzülmüştü. Aroma yağını alır almaz atölyesine gelmiş çizim yapmak için kolları sıvamıştı. Nergis adında bir sevgilisi olmuştu bir zamanlar. Kısa süren ilişkileri fırçasının terkisine yükleyemiyordu, az önce anlamıştı. Çiçeğin sapı keşfini teyit makamından öylece tuale asılı kalmıştı. Oysa bu soğanlı çiçeği diğer çeşitlerinden ayıracak olan turuncu sarı renk fırçanın ucunda kurumaktaydı. Devamı gelmiyor diye mırıldandı. Birden omzunu dürten sağlam bir elle kendine geldi. Tuncay’dı gelen. Akşamki toplantının koordinatlarını bildirmek için uğramıştı muhtemelen. Sadece bu değildi tabii, yoksa telefonla da bildirebilirdi durumu. Bir göz atmak istemişti atölyeye.
“Mestanelik olmuşsun bakıyorum. Kendi kendine ne mırıldanıyordun yine.”
Özkan adamın içki kokan nefesini içine çekmek zorunda kaldı. Akşamları birkaç tek atan sadece oymuş gibi dedikodusunu ısıtıp ısıtıp ortaya sürüyordu. Meclislerin maç, ülkenin hali ve kadın üçgeni açıları arası seken hasbihallerinden sonra en heybetli konusu haline geldiğini arkadaşı Necmi söylemişti birkaç hafta önce. Özkan artık dikkat etsen demişti. Uyarıdaki ahbaphane ışık yemyeşildi, arkadaşı samimiyetlerine binaen bahsini açmıştı konunun.
“Kelle ayık. Düşünüyordum sadece.”
“Fazla dalma düşünce deryasına boğulursun alimallah. Bu akşam Birol’un yerindeyiz. Sen de geliyorsun. Yediyi aşma ama. Demlendiğimize değsin di mi.”
Sattığı tablolarıyla geçinen bir ressam olmasıydı bu dört başı mamur alkolik takımdan kendisini ayıran. Testi kırılsa da kulpu elinde kalan cinstendi hepsi. Ressamlıkları hobiydi. Geçimini sağlayan fırçası alkol yüzünden yalpalar hale gelince dile düşüvermişti. Onu en randımanlı çalıştığı zamanda da görmüşlerdi oysa. Ensesi kalın olanlara mahsus bir ayrıcalık gibi tangıramaktaydı bu ruh kemirme tamtamı.
Tuncay atölyedeki eski tabloları göz ucuyla süzüp dışarı çıktıktan sonra Özkan da atölyesinin mütevazı mutfağına giderek kendine kahve koydu. Adamın fazla kalmadan gitmesine sevinmişti. Söylenenlere kulak tıkayacaktı bundan böyle.. Beş, altı defa adamakıllı birşeyler çizebilse ardarda seri üretime geçecekti tabloları. Disiplin kolay kazanılmıyordu geriye. Acilen birşeyler çizmeliydi. Büyükadadaki o günden sonra defalarca lady lotusu çizmeyi istemişse de eli varmamıştı. Olmayacaktı da. Beraber olmadığı kadını çizemeyen bir tarafı ortalığa cafcaflı konfetiler saçıyordu. Kızla konuşmanın bir yolunu bulmalıydı. Tek telefona bakan bir mesele olsa çoktan çözerdi. Suat’la Renan arasındaki ihtimal ilişki niyetini karıncalandırıyordu. Bu akşam son kez Birol’un yerinde demlenecekti. Hepsine güzel bir maval sıkacaktı önce. Hikaye şu ara herşey kıyak gidiyor şeklinde başlıyordu. Meşeden yapılma askılığa bıraktığı ceketini kaparak kapıya yöneldi, bugün çalıştığı bu kadarlıktı. Yakın bir zamanda akşam yemeği için Suat’ı arayacaktı. Renan’ı görme işini ertelemeyecekti artık. Kalın bir topak haline dönüşmüş anahtarlığın arasından atölyeye ait olanını buldu. Ensesine şıp diye inen bir damla ile bakışları gökyüzüne çevrildi. Gri gri kümelenmiş bulutlar adamakıllı bir yağışın o daha dolmuş durağına varmadan kendisini yakalayacağını söylüyordu. Babasının rakı sofrasında sık sık tekrarladığı mısraları hatırladı.
Bâdenin çarkıfeleği olmaksa mukadderâtımız
Merdümgirizliği bırak, meclise koş
Bahtımızı kucaklasın hammâlımız
Kapıyı kilitlerken lotus aromasının havaya yayılmış zerrecikleri son kez burnundan öptü. Keyfi yerine gelmişti yeniden.