Tanrının Vadisinde (In The Valley Of Elah)

01 Haz 2008

Can Çelebi

Amerikan cephesinde yeni birşey yok / IRAK sendromu

in the valley of elahTanrının Vadisinde (In The Valley Of Elah)

Filmin Kunyesi:
Tür : Gerilim / Dram / Gizem / Suç /Savaş
Gösterim Tarihi : 28 Mart 2008
Yönetmen : Paul Haggis
Senaryo : Mark Boal , Paul Haggis
Görüntü Yönetmeni : Roger Deakins
Müzik : Mark Isham
Yapım : 2007, ABD , 121 dk.
Oyuncular Tommy Lee Jones (Hank Deerfield) , Charlize Theron (Emily Sanders) , Jason Patric (Lt. Kirklander) , Susan Sarandon (Joan Deerfield) , James Franco (Dan Carnelli) , Barry Corbin (Arnold Bickman)

Sanırım bir filmi izlemeden önce, (genelde) ilk olarak ilgimizi çeken şey, o filme verilmiş olan isimdir. Ben bu filmin ismini “Allahın Vadisinde” olarak çevirmek isterdim ama bu yazı için Türkiye’de vizyona girdiği ismini kullanmayı uygun gördüm.

Film ismini hani şu bildik Tevrat hikayesinden alıyor. Yenilmez, güçlü savaşçı Calut (Goliath) bir vadide uzun süre gidip gelmiş ve karşısındaki ordudan kendisine bir rakip çıkartmasını beklemiştir, günlerce ona karşı çıkmaya kimse cesaret edememiş, nihayet daha çok genç ve deneyimsiz olmasına rağmen Hz. Davud cesaretle Calut’un karşısına çıkmış ve onu, sapanıyla attığı tek bir taş ile yere serivermiştir. Davud peygamber ile Calut ün dövüşmüş oldukları vadi işte bu “Elah Vadisi” dir.

Filmin özeti:

in the valley of elahEski bir Vietnam gazisi olan Baba Hank Deerfield (Tommy Lee Jones), armut dibine düşmeli misali, her iki oğlunu da kendisi gibi asker yetiştirmiş, birini bir helkopter kazasında kaybetmiş, diğerini önce Bosnaya sonra Irak savaşına yollamıştır. Yani tam bir vatansever aileden gelen, Irak savaşında örnek bir asker olarak görev yapmakta olan oğul Mike Deerfield (Jonathan Tucker), ülkesine dönüşündeki ilk hafta sonunda gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Babası Hank ile annesi Joan (Susan Sarandon) Mike ‘ı aramak için polis dedektifi Emily Sanders (Charlize Theron) ile anlaşırlar.

Gittikçe çoğalan kanıtlarla genç askerin bir cinayete kurban gittiği ortaya çıkmaya başlar. Emily ve Hank soruşturmanın kontrolünü ellerinde tutmaya çalışırken, karşılarına Calut (Goliath) gibi dikilen, yüksek rütbeli subaylara karşı mücadele vermek zorunda kalırlar. Ancak Mike’ın Irak’ta geçirdiği dönemle ilgili gerçeklerin şu yüzüne çıkmaya başlamasıyla Hank’in tüm dünyası allak bullak olacak; öğlunun ortadan kayboluşunun ardındaki gizemi çözmek için o güne kadar sıkı sıkı sarıldığı tüm inançlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaktır.

Babalar ve oğullar:

Asker emeklisi – gazi baba Deerfield, sonderece vatan sever, emekli olmasına rağmen asker titizliğini, disiplinini ve düzenini asla terk etmemiş bir karakter olarak perdede ilk göründüğü andan son kareye kadar inandırıcılığını koruyor. Oğullarına da aynı ilkeleri benimsetmeye çalışmış, onları tam bir – Amerikan – vatansever – asker – olarak yetiştirmiştir. Aslında bu film, aynı zamanda, iste bu kısaca sözünü ettiğimiz baba karakterinin kendi iç hesaplaşmasını da ince ince, ustalıkla işleyen anti- militarist bir yapıt. Oğlunun yaşadıklarına değişik biçimlerde tanıklık ettikçe, onu tanıyacak ve ona ne büyük bir haksızlık – kötülük ettiğini, her iki oğluna da asker olmaktan başka hiç bir seçenek bırakmadığını kavrayacaktir. Bu olaylar zinciri içinde kendisiyle ilgili bir takım kemikleşmiş gerçeklerin de farkına varacaktir. Sadece Meksika kökenli olduğu için muhtemel şüpheli konumuna getirilen bir asker üzerinden, ne kadar ön yargılı, hatta ırkçı olduğunu anlayacaktir. (Yönetmen bu konuda ne kadar duyarlı olduğunu Crash filminde çok güzel anlatmıştı)

Amerikan ordusunu (militarizm), en düşük rütbeli erinden en yüksek rütbeli subayına kadar cesur ve acımasızca eleştiren bu film, bu bakımdan sürekli eleştirilerin hedefinde yer alan Amerikan sinemasının ne denli cesur ve ne kadar özgür olduğunu da bizlere gösteriyor. (Darısı Turk sinemacılarının başına ) Kutlamak lazım. Türkiyeyi örnek aldığımızda, Askerlik kurumuna -Türk ordusuna böylesi eleştirel yaklaşan bir film yapmak – bir tabu – nerede ise imkansız gibi.

Suzan Sarandon özel yaşantısında savaş karşıtı aktivitelerde ön plana çıkan bir isim olmasına rağmen, Anne, Joan Deerfield (Susan Sarandon ) film de oldukça geri planda kalıyor.

Emily Sanders rolündeki Charlize Theron her zaman olduğu gibi muhteşem. Bu kadının ( Monster) Canavar filmindeki seri katili canlandıran kadın olduğuna inanmanız mümkün değil. Amerikan toplumundaki iş yaşantısında, kadın erkek ayrımcılığının bu karakter üzerinden işlenmesi bana filmi ana konusundan uzaklaştirmiş bir zorlama gibi geldi.

Oyuncular açısından söylenecek fazla bir şey yok gibi, filmde üç tane Oscar’la tescillenmiş büyük oyuncu var ve onların oyunculukları eleştiri kabul etmeyen cinsten. Bu film sadece bu üç oyuncu ve onlara katılmış olan Barry Corbin nin sergiledikleri muhteşem performans için bile izlenmeye değer, inanın.

Amerikan cephesinde yeni birşey yok:

Hepimizin bildiği gibi, “In The Valley Of Elah” anti-militarizm ve savaşın insanlar üzerindeki etkileri gerçeğini anlatan– belki de artık biraz klişe – ilk film değil, Amerika yıllardır Hollywood usulü günah çıkartıp duruyor, “Vietnamdan, Irak ‘a batı cephesinde değişen bir şey yok” dercesine, bıkmadan usanmadan kendisiyle yüzleşiyor da yüzleşiyor.

80 lı ve 90 li yıllarda bunu Vietnam için; “Müfreze”, “Doğum Günü 4 Temmuz” “Apocalypse Now”, “Full Metal Jacket” – say say bitmez – gibi filmlerle defalarca yapmıştı zaten.
2000 li yıllarda, sadece Hollywood değıl dünya sineması doğuyu keşfetti,11 Eylül saldırılarından sonraki gergin ortamdan nemalanmak isteyen, kamerasını kaptığı gibi soluğu ya Afganistan’da ya da Irak ‘ta aldı. Hatta Türk sineması bile komşusu Iraktaki durumu duyarsız kalmayıp, değişik açılardan bir kaç kez işledi.( Bkz. Kurtlar Vadisi Irak, Maskeli Besler Irak.)
Hollywood da son zamanlarda, sıkça Amerikan yönetimi ve küçük oğul Bush’un ateşiyle kaynayan kazan, ortadoğuya eleştirel bakan filmler yaptı. Birkaç örnek vermek gerekirse “Syriana”, “The Kingdom Rendition”, bunlardan ilk akla gelenler.

Yönetmen Paul Haggis’in daha önce, çarpışma (senaryo – yönetmen), milyonluk bebek (senaryo), jamesbond casino royal (senaryo) gibi filmlerini seyretmiştim. Bu son filminde Haggis bizlere başarısının tesadüfi olmadığını, dahası oldukça iyi bir senarist ve yönetmen olduğunu da kanıtlıyor. Film her ne kadar ağır ilerleyen – zaman zaman sıkıcı – bir atmosphere sahip olsa da , olay ve karakterlerin işlenmesindeki ustalığıyla dikkatinizin dağılmasına asla izin vermiyor.
Yönetmen, 2004 yılında bir dergide yayınlanan – sanırım Playboy – Irak’tan ülkesine döner dönmez öldürülen Irak gazisi Richard Davis in hikayesinin konu edildiği “Death and Dishonor” adlı bir öyküden etkilenerek, bu senaryoyu yazıp filme almış. Yani Film gerçek bir olaya dayanıyor. Bu dipnotun ışığında, filmin bazı sahnelerini tüyleriniz diken diken olarak izliyorsunuz.
Örneğin, Mike in cep telefonuna kaydettiği, Irakta çekilmiş görüntüler ya da filmin sonunda, katil olduğu ortaya çıkan askerin, cinayeti itiraf ederkenki soğukkanlılığı ve Iraktaki insanlara yaptıkları hunharca – canavarca işkenceleri anlatırkenki sadist gülümsemesi sizi koltuğunuza çivileyip soğuk terler dökmenize neden oluyor.

Özgün müzikler yine Crash filminin de müziklerini yapmış olan Mark İşham a ait ve oldukça etkileyici.

Yılların ustası Roger Deakıns, görüntü yönetmeni olarak son derece net, pırıl pırıl , doğal renklerle bezenmiş ve doğru hesaplanmış karelerle, diğer çalışmalarına olduğu gibi bu filme de çok şey katıyor. (Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı (2007)
The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford, İhtiyarlara yer yok (2007), no country for old man Akıl oyunları (2001), A Beautiful Mind ya da Fargo ( 1996) bir kaç örnek.)

Filmin Sonu çok etkileyici:

Gelelim filmin sonuna.
Evet bu filmin sonu seyirciye simgesel bir dille, sağduyulu bir alternatifin var olduğunu gösteriyor.
Filmin başında ters asılmış bir Amerikan bayrağını düzeltip yerine özenle – titizlikle tekrar asan Hank Deerfield, filmin finalinde bayrağı kendisi bilerek ters olarak göndere çekiyor.
Filmin doruk noktası diyebileceğimiz bu sahne, bizlere baba Deerfield in değişim – dönüşümünü anlatıyor aslında. Bilindiği gibi – açıklandığı gibi – bir bayrağın ters asılması o ülkelerde ( topraklarda) birşeylerin kontrolden çıkmış olduğuna ,yolunda gitmediğine , imdat istendiğine dikkat çekmek için yapılan bir hareket, bir başkaldırı.

Bu bana 2008 yılının kasım ayında yapılacak olan Amerikan başkanlık seçimlerini hatırlattı ve ben filmin bu ön ve son oyun bölümlerini, bu noktaya yönetmen tarafından bilinçli olarak dikkat çekmek amaciyla yapılmış, etkileyici bir gönderme olarak kabulettim. Orta doğunun barış ortamına kavuşması adına, Amerikan yönetimindeki zihniyetlerin değişmesi bir umut olabilir mi? sorusunu da kendime sormadım değil.

Bakalım filmi izleyince sizler bana katılacak mısınız.

Hepinize şimdiden iyi seyirler dilerim.

Dergiler, sayı 8, Sinema | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

1 Yorum yapılmış, “Tanrının Vadisinde (In The Valley Of Elah)”

  1. 01

    Bu filmi izlemedim, izlemeyi de düşünmüyorum. Hollywood’un bilinen “Eğer, Amerikan politikaları eleştirilecekse, onu da biz eleştiririz.” mantığıyla yapıldığı belli. Film mutlaka -Apocalypse Now, Full Metal Jacket vs.- gibi “karşı koyulmaz Amerikan gücü”nü takdis ediyordur: Kötü Amerikalılara karşı İyi Amerikalılar. İnsan olan sadece onlardır. Nasıl Vietnamlılar binlerce “Vietnam Made in Hollywood” filmlerinde “acayip sesler çıkaran, duygudan mahrum yaratıklar” olarak resmedildilerse, burada da “insani duygular” yalnızca Amerikalılara bahşedilmiştir. “Iraklı” yoktur, onların haklarını Amerikan sistemini düzelterek koruyan Amerikalilar vardır.
    Ayrıca bir oyuncunun değerini hala “oskar” denen uyduruk Hollywood heykelciğiyle ölçüyorsak, beynimiz tedavi kabul etmeyecek derecede yıkanmıştır. 10 üzerinden SIFIR…

    Burhan Kum, 05 Haz 2008 06:43 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama