Eğer insan, uyuyup uyanıp aynı düş’ü görüyorsa, her seferinde kaldığı yerden tüm ayrıntılarıyla aynı düş’ü görüyorsa, bir süre sonra yitiriyor gerçekliğe ınancını.
Yine bir düş gördüm:
Okuldan çıkmışım, evimizin olduğu sokaktayım. Elimde kitaplarım, üzerimde okul üniforması yerine, annemin bayram için diktiği pembe mavi çiçeklerle süslü elbisem var. Adını “bahar” koyduğum bu elbisemi çok seviyorum. Ayaklarımda deri yapraklarla çevrili, yeşil rugan ayakkablarım. Bir gün önce yağan yağmurdan balçıklaşmış sokağımızda ilerliyorum. Ayakkabılarım kirleniyor. Üzülüyorum. İçimde tarif edemediğim bir sıkıntı var. Sanki birilerine karşı bilerek bir suç işlemişimde onlarla karşılaşmaktan çekiniyormuşum gibi. Gökyüzünde gri, yüklü bulutlar var. Sonsuz bir hızla birbirleri ardı sıra hareket ediyorlar. Az sonra sağ yanımda küçük, yılan gibi kıvrım kıvrım, dar bir sokak görüyorum. İki yanını bahçe duvarlarının çevrelediği sokağın sonunda yemyeşil kırlar uzanıyor. Ama sokak öylesine dar ve uzun ki, kırları gördüğümde dudağımın kenarında oluşan küçük mutluluk bir anda donuveriyor. Az sonra, sokağın sonunda bir uğultu eşliğinde, bir örnek, simsiyah giyinmiş kalabalık bir kadın gurubu beliriyor. Bana doğru ilerliyor ve yaklaştıkça çoğalıyorlar. Onlar çoğaldıkça uzak, yeşil kırlarım görünmez oluyor. Korkuyorum. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bir kaç adım yaklaşıp sokağa dikkatle bakıyorum. En önde büyükannemi görüyorum. Korkum büyüyor. Kalın siyah kaşlarını çatmış, kızgın kalabalığın önünde, bir yere varmak istercesine acele ve kararlı yürüyor. Herkes bir ağızdan uğultu halinde konuşuyor. Hareketleri öylesine sert ki, onlar yürüdükçe kadife siyah elbiseleri gümüşü ışıklar saçarak yalazlanıyor.
Kimi zaman kadınlar ellerini göğe kaldırıp birine beddua edercesine söyleniyor, söyleniyorlar.Onlar yaklaştıkça korkum kat ve kat artıyor. Kaçmak istiyorum ama yapamıyorum. Gökyüzünde bulutlar son sürat, dört bir yana savruluyorlar. Olduğum yere çakılı kalmışım; ayaklarım, ellerim taş kesmiş, dilim ağzımda dönmüyor. “Büyükanne” demek istiyorum. Boşuna. Taştan bir heykel gibiyim. Bedenim kaskatı, kımıltısız.
Az sonra kalabalık gelip önümde duruyor. Büyükannem gözleri gözlerimde, derin derin soluyor. Yüzünün yarısı çürümüş. Yer yer kemikleri görünüyor. Gözlerinin akı yok olmuş. Tüm gözleri dipsiz kuyular gibi simsiyah. Hiç kırpmıyor gözkapaklarını. Sanki bir yüzyıl öylece bakışıyoruz. Neden sonra usumdan geçenleri, kelimelere başvurmadan ona aktarabildiğimi fark ediyorum. Dudaklarımız kıpırdamadan, dilimiz dönmeden, yüreklerimiz atmadan, kaskatı olduğumuz yerlerde çakılı konuşabiliyoruz.
‘’Tenzile’’ bir fısıltı halinde defalarca yıneliyor adımı.
‘’Ten- zi- le. ’’ Üç hecenin üzerine hırsla basarak vurguluyor.
“Büyükanne bu kalabalık ne?”diye soruyorum.
“Dostlarım “ diyor. “Gittiğim yerde dost edindim onları. ”
“Peki” diyorum “neden böyle simsiyah giyindiniz?”
“Yas tutuyorum “diyor kısaca.
“Kimin yası bu?”
“Kendi yasım. ”
Kalabalık huzursuzlanıyor. Büyükannem kalabalığa dönüp yatıştırmak için ellerini kaldırınca, beline yakın biryerlerde, ensesinden sırtına, kalın bir zincirle asılı gümüşten büyük bir haç olduğunu görüyorum. Kuzguni siyah kadifenin üzerinde haç, parıl parıl ışıldıyor, bir süre gözlerimi alamıyorum. Kalabalık yatışıp da o tekrar bana döndüğünde, şaşkın, kekeliyerek, soruyorum
“Büyükanne sen Hıristiyan mısın? Neden taktın o haçı boynuna”?
Kızgın kelimeleri eze eze konuşuyor.
“Ben takmadım. ”diyor. Oradakiler, zorla taktılar. Senin yüzünden dinden ettiler beni. ”
“Benim yüzümden mi?” “Ama ben ne yaptım ki?”
“Onu kocana sor”diye homurdanıyor.
“Kocama mı? Ama ben daha küçüğüm. Evli değilim ki. ”
“Kanın akmadı mı bacak arandan?”diye aşağılarcasına soruyor.
Suçlu ve çaresiz hissediyorum kendimi “ Aktı” diyorum usulca.
“Eeee! “diye diretiyor. “O zaman ne diye evli değilim diyorsun. Aktıysa kanın, oradakiler biliyorlardır…. . ” Sonra başını, kızgın iki yana sallıyor
“Ah Tenzile” diyor bıkkın ” sen var mısın sen. Ne büyük günahkarsın. ”
Sonra kızgın bagırıyor. ” Seni iblis seni. ”
“Ne olur büyükanne böyle yapma, böyle davranma bana. Ben seni çok seviyorum. Yine sarıl bana yine göğsünde uyuyayım.” diye yalvarmaya başlıyorum.
“Sen git de” diyor “o gavur kocanın kasıklarında uyu.”
“Ben birşey yapmadım. ”diyerek ağlamaya başlıyorum.
Büyükannem azarlıyor beni. “Sus” diyor.“Neyi yapma dediysem yaptın.”
Sonra da bir biri ardına sıralıyor. “Geceleri lavaboya kaynar sular boşaltmadın mı? Banyo yaparken, nasılsa sularla gider diye işemedin mi olduğun yere? İki duvarın birleştiği yerlerde yatmadın mı? O gavuru, o sünnetsizi, koca diye sevmedin mi?”
Duruyor, derin bir nefes alıyor. Sonra hiç beklemediğim bir anda var gücüyle tükürüyor yüzüme. İrin çıkıyor ağzından, kanla karışık irin. Kaplıyor tüm yüzümü. Bir el işareti yapıyor kalabalığa “hadi” dercesine, bir anda tüm kadınlar üşüşüyorlar üzerime, kitaplarım savrulup düşüyor elimden. Uzun tırnaklarıyla, güçlü elleriyle, elbisemi bir anda paramparça edip çıkartıyorlar üzerimden.
“Elbisem, elbisem. Baharım. ” diye ağlıyorum. Sonra simsiyah bir elbise çıkartıyorlar ortaya. Tıpkı kendi giydikleri gibi. Zorla, direterek giydiriyorlar elbiseyi bana. Büyük, gümüş bir haçı boynuma ters takıyorlar. Sırtımda haçın metalsı yakıcı soğukluğunu hissediyorum. Ve artık direnmiyorum.
Büyük annem elbisemin dışında kalan bembeyaz kollarımı tutup havaya kaldırıyor ve var gücüyle bağırıyor. “Ne duruyorsunuz? Yiyin. ”diyor. “Yiyin. Onun etini yemek bize sünnettir. ”
Her kadın gelip bir parça etimi kopartıyor. Hiç canım yanmıyor. Sadece her seferinde içimdeki sıkıntının bir parça daha eksildiğini hissediyorum. Bir süre sonra kollarım, boynum yüzüm yer yer kemikleşiyor. Kanım akmıyor, ama etimin kopan kısımları kıpkırmızı.
Büyükannem dönüp kalabalıktan yaşlıca bir kadını yakasından tutup çekiyor ortalık yere. “Şimdi sıra sende” diyor. “Ne yanda oturuyordu senin o kafir kızın?”
Bu kez kadın gurubun başına geçiyor, yol göstermek için. Kadınlar yine uğultuyla, söylene söylene ilerlemeye başlıyorlar. Ben de takılıyorum peşlerine. Kitaplarımı görüyorum en son, yolun ortasında, balçığa bulanmış yatıyorlar. Dönüp almak istiyorum, niyetimi anlayan büyükannem omuzumdan tutup itekliyor beni.
Sonra da söylenmeye başlıyor.
“Hala kitap diyor kafir. Hep o kitaplar bozdu seni. O kitaplar yüzünden geldi ne geldiyse başına. Gitseydin Kur-an kursuna, yetişseydin bir mümine gibi, olmaz miydi sanki. Ama yok hep burnunun dikine…Yürü…-itekliyor-Yürü kafir…”
Yürüyoruz. Kadınlar bağırıp söyleniyor.
Biz yürüyoruz
Gökyüzünde bulutlar hala son sürrat…
Bu gün de, sabahın ilk ışıklarıyla uyandım. Bir süre öylece kenarında oturdum yatağımızın. Küçücük odamızı izledim. Elbise dolabının kapağı hala öyle yarı aralık. Çorapların orada, burada. İlaçların komodinin üzerinde, şeffaf plastiğin içinde yeşil, mavi öylece duruyorlar. İlaç kutusuna, sana zamanı hatırlatan digital saatini susturmak için bir çok kez dokunmak zorunda kaldım. Onun dışında her şey ama her şey bıraktığın gibi. El değmemiş.
Korkuyorum. Sanki dokunursam onlara, dolabın kapağını kilitlersem, çekmeceleri kapatırsam, çoraplarını toplarsam ya da çöpe atarsam ilaçlarını yitecek gibi gerçekliğin. Varlığını alacaklarmış gibi benden. Yaşadığını unutturacaklarmış, seni hiç varolmamış kılacaklarmış gibi.
Bir boşluğa açılacakmış gibi herşey, uzayda nereye gittiği bilinmeyen birer karadeliğe dönüşecekler, senin varolduğunu yutacaklarmış gibi. Bu korkuyla yaşıyorum uzun zamandır. Varlığını yitirmeye, seni birdaha hiç görememeye, sana dokunamamaya, seninle uyanamamaya dayanamıyorum; dahası alışamıyorum.
Aylardır, ben sana hala ölmüş diyemiyorum. Demek istemiyorum.
Buna inanmamak, alışmamak içın ne gerektiyse yaptım. Dahası, hala herşeyi yapmaya hazırım. Hiç yorulmadım, hıç yakınmadım. Vazgeçmeye de hıç niyetim yok. Bir yolculuğa çıktığına, gittiğin uzaklardan bir gün ansızın geri geleceğine inandırdım kendimi. Bir gün bir yerde karşılaşacağımıza olan inancımı hep diri tuttum. Seni bir kez daha görmek…
Başucumda, komidinin üzerinde duran, otuzlu yaşlarını sürerken çektirdiğin, siyah beyaz resmine takılıyor sık sık bakışlarım.
Sen o’sun, oradasın, bir kağıdın üzerinde suretin. Seni hiç tanımayan bir yabancı için ancak bu kağıdın sınırları kadar bir anlık gerçekliğin. İki parmağının arasında sıkı sıkıya tuttuğun, yarım sigaran sanki hala yanıyor, dumanı dalgalanıyor yanağında. Siyah deri ceketin, dağınık saçların, canlı gencecik gözlerin, ince bir çizgi gibi ağzınla, o sensin. Benim için bu kağıt parçasının sınırları kadar değilsin, hiç olmadın, olmayacaksın.
Kabuğundan çıkan bir salyangoz gibi ağır, yapış yapış, ağdali, terliklerimi sürüyerek çıkıyorum yatak odasından. Koridoru geçip mutfağa ilerliyorum. Bir hayal gibi algılıyorum herşeyi. Bu oda, bu ev, bu mutfak… Yaşamla aramda aylardır kalın bir buzlu cam var sanki. Herşeyi onun ardından görüyorum.
Geçenlerde, dışarı çıktığımda zihnim yine o kadar çok seninle meşgüldü ki, bir anda nasıl oldu anlamadım yolumu kaybediverdim. Sokakların hepsi birbirine benziyormuş gibi geldi bana. Evimizin olduğu sokağı bulmakta zorlanıyordum, saatlerce “o sokak mı, bu sokak mı?” derken, en sonunda karşıma çıkan gencecik bir polisten, yardım istemeye karar verdim. Bana sorduğu sorulara, uzunca bir süre, karışmış bir yığın yün yumağının içinde, toplu iğne ara gibi yanıtlar aradım, ama bir türlü vermem gereken doğru cevapları veremiyordum. Karşı çıkmama rağmen, beni ısrarla Marnixstraat’taki merkezlerine götürdü. “Şekerim düşmüş olmalı” dedim, gülerek. Orada bir süre dinlendim. Bir bardak meyva suyu içtim. Sonra bir polis aracına bindirilip evimizin kapısına kadar götürüldüm. Meraklı komşular, yarı bellerine kadar - kukla tiyatrolarındakiler gibi - camlardan sarmış, bana bakıyorlardı. Utanmadım değil tabii.
Ertesi gün erken denebilecek bir saatte, ev doktorumuz olan o kara kuru, çok bilmiş kadın eşşikte belirdi.
Benim şu buzlu cam’a, beş dakika içinde, Demantia Syndrome of Depression gibi karma karışık bir isim koyuverdi. (Bilirsin bunların bir şeylere hemencecik isim koymada üstlerine yoktur. )
Bir de randevu ayarladı benim için uzman bir buzlu cam kırıcısıyla.
Arkası yapışkanlı sarı bir sevk kağıdına, düzgün bir el yazısıyla uzun uzun yazdı hastalığımın adıni, sonra, boş gözlerle, hala kağıdın yüzeyindeki mürekkebin kurumamışlığına bakan bana uzatip:
“Profesyonel yardım almalısınız”. dedi “Sevk ettiğim doktora mutlaka gitmek zorundasınız “
Şaşırdım. “Zorunda olmak?…”
“Ne’ye? Ne için?”
Yani senin anlayacağın, onların istediği gibi, onların algıladığı gibi bu hayata devam etmeye mecburum. Aksi takdir de yaşlı, hasta bir kadınım, zavalliyim, yardıma muhtacim.
Çay için şu dolduruyorum ısıtıcıya. Küçük anahtarını çevirince kırmızı ışığı yanıveriyor, kendiliğinden sönene dek beklemeliyim.
Balkon kapısını açıyorum. Hava kapalı. Sisli, gri, kurşun rengi,ağır mı ağır bir Aralık sabahı. Balkonumuzdan göründüğü kadarıyla WesterKerk’e bakıyorum. Kulesi sisler ardından, bir hayal gibi görünüyor. Evlerin çatıları, bahçelerindeki ağaçlar, pencere pervazlarına tünemiş kış kuşları hepsi, herşey sanki bir düş kentine ait.
Kış, yalnızlık, Amsterdam, soğuk ve hüzün.
“Hiç bir güzel söz bana; aşk sözleri de dahil, güneşli, aydınlık günlerimde söylenmedi ki. ”
Düşünebildiklerim bunlar. Bu düşüncelerle, üşüyorum. İki elimle çay fincanına sıkı sıkıya sarılıp bir parça sıcaklık arıyorum. Avuç içlerim yanıyor.
“Hüzün nasılda yakışıyor bu şehre” diyen sesin hala yankılanıyor kulaklarımda. .
Hüzün. O, içimde yüklü yağmür bulutları.
Hüzün. Ruhumu oluşturan metalsı bir element.
Zihnimde bıkmadan usanmadan , yorulmadan seninle konuşuyorum. Uzunca sayılabilecek bir süredir senin dışın da kimse yok hayatımda. Şu an artık iyiden benim olan senin dişında kimseyle konuşmak istemiyorum. Yine de bazen inanamıyorum kendime. Bazen senin varlığını sorguluyor benliğim – en çok da özlemin dayanılmaz olduğunda-. Sen varmıydın? Gerçekten biz birlikte yaşadık mı? Seviştik mı geceler boyu, uyuyup uyanıp? O acı günler, mutluluklar bedenlerimizi yalayıp geçtı mi?
Seninle ilk sevişmemizde, sen ilk kez bana dokunup beni okşayıp beni öptüğünde, ilk kez varlığını içimde hissettiğimde derin derin, öylesine tarif edilmez, güçlü bir duyguya kapılmıştım ki, o duygunun etkisiyle senin içimde devinen bedenine batırıp parmaklarımı, gizlice ağlamıştım. Bugulanmış gözlerimle,kabarmıs, hassaslaşmış tenimle,zorlanan nefesimle boşluğa tutunup tanrıya teşekkür etmiştim sonra. Bir de hemen, o an, oracıkta ölmek istemiştim. Tanrım demiştim şu an bu dünyadan alabilirsin beni, şu an ölsem hiç gam yemem, hiç üzülmem.
Gerçek miydi o?
Ama şimdi düşününce inanası gelmiyor insanın. Şu an bir hiç olan sen, o an, orada mıydın, gerçek miydi varlığın. Üzerimde hissettiğim sıcaklığın, ağırlığın gerçek miydi. Peki ya o duygu? Benim zihnimden, benim bedenimden mi kaynaklanıyordu. Benden mi fışkırıyordu tüm o yoğunluk, o dirim.
Ne tuhaf, alğıladığımız bu gerçeklik: sessiz, hiç ışık almamış, ürkütücü bir ormanda saklı, zümrüt yeşili, dipsiz, dingin bir göl suyu.
Yaşanan herşey işte o suların üstüne, bir bir yazılan cümleler gibi. Hızla, iz bırakmadan, sesiz sedasız, kayboluyorlar.
O halde nedir gerçek?
Ne yazık ki, yaşanılanların tekrarı ya da muhafaza edilmesi imkansız.
En azından bazı yaşanan anlarımız için kullanabileceğimiz böyle bir hakkımızın olmayışı ne acı, ne büyük bir adaletsizlik.
Balkon duvarını çevreleyen bitkiler, canlı sağlıklı görünüyorlar. Çiçeklenen taç yapraklarını açmışlar yeni güne. Yer yer çığ damlacıkları oluşmuş üzerlerinde , canlı renklerini çiçeklerinin bir büyüteç gibi yansıtıyorlar. Onlara yeni bir isim verdim. Senden yadiğarlarım diye seviyorum onları. Gözüm gibi bakıyorum hepsine. Bazen konuşuyorum onlarla. En çok da seni anlatıyorum. Sessiz sabırla dinliyorlar beni. Bazı zamanlar bir de bakıyorum ki, yapraklarını, çiçeklerini, kaşla göz arası, hiç sezdirmeden, bana, sesime çevirivermişler. İşte o an, ne çok seviniyorum anlatamam. Ben de karşılık verip ellerimle tek tek dokunuyorum hepsine. Senin onlara dokunup sevdiğin gibi. Hayalimde bir bakıma, senin o yeşil yapraklardaki ellerinin izini sürüyorum, uzun uzun. Sıcaklığın hala orada öylece duruyor gibi geliyor bana.
İzmiri hatırlıyor musun? Babamın mezarına gittiğimiz günü? Kuru, yakıcı, tozlu, sarı bir Temmuz öğle sonrası. Sadece, beyaz gri damarlı bir mermer lahitten ibaret olan babamla, yıllar sonra tekrar kavuşmam ne çok heyecanlandırmıştı beni. Çevrede ölülerin kurak topraklarına su döken kadınlara bakıp “saçma “demiştin. “Bir ölünün toprağı kuru ya da ıslak ne farkeder ki?” “Bir gelenek iste” demiştim bende. “Bu insanlar unutamıyorlar sevdiklerini. Hayatın kaynağını vermek istiyorlar onlara, suyla beraber yeniden göversinler, yeniden hayat bulsunlar istiyorlar. ”
Küçük çocuklar, mezarlığı ikiye bölen toprak yolun sonundaki çeşmeden, pet şişelerle güle oynaya şu taşımışlardı durmadan ,belki de hiç görmedikleri dedelerine, ninelerine, genç yiten ağabeylerine, babalarına ve daha kimlerine kimlerine. Sesleri çınlatmıştı mermer yazıtları. Okunan Kur-an sesine zıt düşmüştü neşeli kahkahaları. Hafızlar kafaları karıştıkça başa dönmüş, yeniden yeniden okumuşlardı dualarını.
Babam ölmeden önce vasiyet etmişti. “Mezarıma, mutlaka bir kadeh rakı ile gelin” Demişti.
Ramazan ayıydı, bir gece yarısı, efkar ve ay ışığının eşlik ettiği fakir sofrasında yalnızdı. Sahura kalkan büyükannem namaz kılmayı reddetmişti o evde, gecenin bir yarısı toplamış tüm eşyalarını, amcamlara gitmişti. Kapıdan çıkarken, “Kafir” demişti babama. “Alkolik Kafir. ” Annem sabaha dek tespih çekmiş, gözyaşı dökmüştü.
Belki de babamın efkarı bu yüzdendi.
Bunu sana anlatınca, çok hoşuna gitmiş, gülmüştün. Mavi gözlerin muzırca kısılmış “yapalım” demiştin. Ertesi gün, bir kadeh rakıyı, gülsuyu şişesi içinde getirip dökmüştük, mezarın ortasındaki toprak havuzcuğa. Sonra sen, o havuzcuğun içerisinde gövermiş, kan kırmızı sardunyaları gösterip bana “İşte hayat böyle birşey’’ demiştin. “Sevinçle - hüzün, ölümle - dirim, hayalle – gerçek, iç içe. ”
İlk gençliğimde çok korkardım ölümden. Her gece yatmadan önce dua ederdim o zamanlar. Büyükannemden kalma bir alışkanlıktı. O öğretmişti bizlere şükür duasını, bana ve teyze oğullarına, küçük kız kardeşime.
Şükür duasında tanrıya verdikleri için teşekkür edilirdi. Her gece hep bir ağızdan bir küçükler korosu oluşturur, minicik ağızlarımızla, tanrıya doğru açılmış minicik ellerimizle, büyükannemin dediğine göre tertemiz yüreklerimizle tanrıyla konuşur ona sonsuz teşekkür eder, bu dünyada bize fazla acı çektirmemesi, bizleri ve büyüklerimizi koruması, dahası vatana ve millete zeval vermemesi için yalvarırdık.
Biraz daha büyüyünce, onlu yaşlarımın ortalarına doğru yani, o tertemiz yüreğime birşeyler oldu. Yüreciğimin tam ortasına, kapkara, kocaman bir korku yerleşti. Ölüm korkusu. Bu korku tonlarca ağırlığında ve taşınamaz büyüklükteydi. İlk kez, ölmüş birini, cansız bir bedeni gördüğümde hissettim onu. İşin ilginç yani bu ölü, herkesden çok sevdiğim büyükannemdi.
O güzelim tonton ihtiyar, o nur yüzlü, akca kadın, öylesine çirkinleşmişti ki anlatamam. Göz çevreleri, dudakları mosmor olmuş, tüm teni kararmıştı. Beyaz saçları, rüzgarlara tutulmuşcasına darmadağanıktı.
Annem “Yüzüne bak. ” demese bakamazdım. “Çok severdi seni, bir daha göremezsin. Son kez bak, uğurla onu” demişti. O son bakışın, o bir anlık uğurlamanın bende böylesine büyük, yıllarca sürecek bir korkuya neden olacağını bilemezdim; bilseydim, inanki bakmazdım. Hiç bakmazdım. Değil bakmak, ölü odasına dahi girmezdim.
Daha çocuk yaşımdaydım ve ölümü görüp bir nevi yaşamdan soğumuştum.
Küçük amcam öpmüştü onu. Ellerini ellerinin arasına alıp yaşlı gözlerle öpmüş, öpmüş , yanağına gözlerine tüm yüzüne sürmüştü. Bunları yaparken kendinden geçmiş, “Anam. Güzel anam” diye inliyordu. Çok düşkündü annesine. Uzunca bir süre kimse cesaret edememişti ona annesinin ölüm haberini vermeyi. Herkes ne yapacağını düşünürken, babam iki sokak ötedeki evinin önündeydi bile. Görenlerin anlattığına göre; Kapıyı çalmış, karşısında duran amcama
gayet soğukkanlı “Annem öldü. ” demişti. “Hazırlan çabucak, bitirelim şu defin işini. ” Sonra çığlıklar atan amcami sıkı sıkı tutmuş “Ne bağırıyorsun be! Ölüm bu. Hepimiz öleceğiz iste” diye azarlamıştı. Defalarca, babamsız aile toplantılarının tek konusu bu olay oldu. Kimilerine göre bu, annesinin kendisinden daha çok sevdiği küçük kardeşinden alınmış bir öçtü, kimilerine göreyse katı yürekliliğin, duygusuzluğun bir göstergesı. Annesinin ardından hiç ağlamamıştı babam. Aslında kimsenin ardından ağlamamıştı. Onun gözyaşı döktüğünü gören olmamıştı. Benden başka.
Düğün günümüzde, odama geldi, gelinliğimin içindeki beni, uzun uzun seyredip, hayranlıkla yüzüme baktı “Ne de güzelsin benim akıllı kızım “dedi. Hep akıllı kızım diye severdi beni.
Her defasında, imrenerek okumuş insanları böyle taktir ederdi. “Akıllı işidir okumak, adam olmak” derdi. Benimle de övünürdü.
Bir altın bilezik vardı elinde.
Tüm kuyumcu dükkanlarının ampul ışığıyla ısınmış parlak, sıcak vitrinlerini yansıtıyordu ışıl ışıl gözleri.
Gülümseyip bileğime takması için uzattığımda kolumu, tereddüt etti. Sonra, yapamadı, çekingen, çarçabuk avucuma bırakıp bileziği arkasını dönüverdi. Çıkmak için tam kapıya yaklaşmıştı ki “Baba” deyip durdurdum onu. İlk kez öylesine güçlü, duygulu, gerçek ‘’baba’’ diyordum ona. Durdu. Yanına gidip yaşlarla ıslanmış, yumuşacık yanaklarından öptüm. Onun kalpsiz ve katı bir adam olduğuna hiç inanmadım. Bazı insanlar böyledir işte, anlatamazlar kendilerini. Duygularını gösteremez, göz yaşlarını içlerine akıtırlar. Aldırmaz görünürler, boşvermis. Babam da onlardan biriydi. Şımaracağımızdan korkar, kızkardeşimle beni geceleri uykularımızda severdi. Kimbilir belki, o da bunu kendi babasından öğrenmişti. Belki o da bir çok geceler babasının sevgisini duyumsamak için uyuyor numarası yapmak zorunda kalmıştı, benim gibi, kızkadesim gibi. O da bizler gibi uykuda sevilen çocuklardan olmalıydı.
Sedirde yatıyordu büyükannem, öyle, boylu boyunca. Karbeyazı çarşaflara sarılıydı, çıplakti, sessizdi. Tek bir kıpırtı yoktu yüzünde. Mutsuz görünüyordu. Uzun zamandır çekmekte olduğu bir ağrı, bir türlü deva bulmamış, kaskatı, donmuş, yapışıp kalıvermiş gibiydi yüzüne. Korkmuştum. Çok korkmuştum. Sessizliği ürkütücüydü. Sanki dokunsan hoplayıp kalkıverecek, engellenmesi imkansız bir canavara dönüşüp bizleri tek tek yutacak gibiydi. Sedir örtüsüne işlenmiş kırmızı, mavi, yeşil, sarı, mor renkteki çevre çiçekleri bir anda renklerini yitirdi gözümde. Soldular, donuklaştılar, siyaha griye dönüştüler. Uzunca bir süre benim için herşey rengini yitirdi. Herşey.
Okunmuş gül sularıyla pişirdi annem helvasını, günlerce gitmedi evden gül kokusu. Taziyeye gelenlere; ortası gül desenli tatlı tabaklarında ben ikram ettim fıstıklı irmik helvasını.
Bir rüyada gibiydim, uçar gibiydim, duygusuz boş bakıyordum. Aynalarda gördüğüm gözlerim ışıksızdı, işitmiyor, konuşmuyordum.
Bu halimi görenlerin ardımdan söyledikleri gibi yıkılmıştım. Bir daha onarılmayacak denli yıkılmıştım. İlk kez yaşamın ucunu görmüştüm. Böylece şimdiden herşey son bulmuştu benim için. Bir daha asla eskisi gibi yaşayamayacaktım. Korunaksız hissediyordum kendimi, boşlukta bir ipin ucunda öylece asılı kalmış, her an düşüverecekmiş, her an ölüverecekmiş gibi.
Büyük annem öyle aniden ölmüştü. Banyo sobasını yakarken kucağında odunlarla yere yığılıvermişti. Gürültüye koşan babam kucağında çıkartmişti onu banyodan. Çıplakti, kuş gibi hafifti, hiç ağırlığı yok gibiydi. Banyo yapmak niyetiyle girip ölü çıkmıştı oradan. Aniden içi boşalmış, cansız kalıvermişti işte. Aniden oluvermişti herşey.
Annem “Allahın sevgili kuluydu, çektirmedi, elden ayaktan düşürmedi, bizlere hiç yük olmadı. ”deyip kapı kapı geziyordu.
Demek bir de böyle bir yanı vardı ölümün. Ağır ağır, elden ayaktan düşürerek geliyordu. Yavaş yavaş boşalıyordu beden. Ama ben, bu ikincisinden çok aniden ölmekten korkuyordum. Bir anda herşeyi yarım bırakıp o boşluğa gitmekten, kararmaktan, öylesine çirkinleşmekten korkuyordum. Ölümden ölesiye korkuyordum.
Bunları sana hiç anlatmamıştım değil mi? Aslında ne çok şey var böyle, hiç konuşmadığımız, birbirimize anlatmadığımız, ikimizin arasında, dile getirilmek için sırasını bekleyen. Dedim ya, senin hiçliğinle beraber, kafamın içinde durmadan konuşur oldum. Konuştukça zihnim boşalıyor, engel olamıyorum. Sırasını bekleyen sabırsız anılarım, her gün, birbirlerini ite kaka, tek tek çıkıyorlar ortaya. Ele geçiriyorlar tüm benliğimi, her gün bir anıdan bir diğerine, çağrışımlara yenik, geçmişimle, yaşanmışlıklarımla yeniden yeniden buluşuyorum sanki.
İlk günlerde gelen sık telefonlar kesildi. Eş, dost artık öyle arayıp sormuyor beni. Merak etmiyor. Elimi eteğimi bu dünyadan çekip, içime , kendi dünyama kapandığımı hatta belkı de delirdiğimi düşünüyor olmalılar. Kimbilir belki de haklılar. Eşini kaybetmiş yarı deli, yaşlı bir kadını ne diye merak etsinler ki? Aslında ben de pek yakınmıyorum. Dahası hoşuma bile gidiyor. Kimseye ihtiyacım yok, başımda durup “dır dır” etmesinler yeter. Senin yokluğunla beraber yepyeni bir dünyam var artık. Sevdigim, beni sıcacık sarıp sarmalayan,korunaklı kabuk kabuk örülen. Kendiliğinden oluştu herşey. Bir anda düşlere çekili verdi bilincim. Yaşadığım anılara paralel düşlerime hapsoldum. Adam sen de kurtulmak isteyen kim? Varsın acıtsınlar her yanımı. Şimdi ben anılarımızla yaşıyor ve sessiz sedasız kimseyi rahatsız etmeden ölümümü bekliyorum. Artık bu hayattan hiçbir beklentim de kalmadı. “Yaşadım iste” diye teselli ediyorum kendimi sık sık, bir çokları gibi yaşadım. Mutluluklarim
oldu, aşık oldum, acı çektim, yaşama karşı epey bir savaş verdim, sonunda yapayalnız kaldim. Biraz param var ve daha elden ayaktan da düşmedim. Kimseye muhtaç değilim henüz. Bir tek seni delicesine özlüyor ve dayanılmaz bir acı çekiyorum. Anılarımla, teselli ediyorum özlemimi. Yaslı bedenim acılarıma, düşlerimle direnebiliyor ancak.
Herşey geçer. Zaman akıp gidince, anılar, ağır ağır sırlanır, nasırlaşır; bir de bakarsın bir düş parçası oluvermiş tüm yaşananlar. Anılar bir süre sonra gerçekliğinden kurtulup düşlere geçmiş.
O zaman, bir düş parçasından başka nedir ki yaşanan? Kime benziyor, neyi andırıyorsa, iste o düşün bir parçası.
Bugün ev doktorundan bir mektup daha aldım.
Komik, resmi bir dille; benim adıma, tedavim için ayarladığı randevuyu, gidip görmem gereken doktorun adını ve adresini yeniden bildiriyor.
Vazgeçmeyecek. Amacına ulaşana kadar, ısrarla, ard arda bu mektupları yollamaya devam edecek. Ancak ben o doktora gidersem, işini iyi yaptığına ikna olacak ve içi huzur bulacak, biliyorum.
Hastalık sigortamız, seni unutmam ve bu hayata yeniden dönmem için gerekli bütün giderleri de, son kurusuna kadar karşılıyor.
İşte sosyal devlet kapımızda birtanem. Bana düşen şey verilen tarihte, tam da o saatte senin hayalini de yanıma alıp oraya gitmek. Hiç tanımadığım birine, bedenime, ruhuma, evime, herşeyime sinmiş, derin derin işlemiş olan senin varlığını, benim olan şeylerden ayırması için izin vermek. Eğer gerekli bulursa, o hiç tanımadığım kişinin bana vereceği rengerenk ilaçları, onun uzmanca belirleyeceği düzene göre, hiç aksatmadan almak. Daha olmadı, birçok yeni metodun denendiğe psiko-terapilere katılmak.
İşte hepsi bu.
Gitmek.
Yapmam gereken sadece bu.
İçinde yaşadığım dünyayı bu şekilde algılamam neden yanlış, neden hastalıklı, neden yardıma muhtaç. Bunu da sorguluyorum, kaç zamandır.
Evet, bazen benliğim darmadağan olmuş bir puzzl gibi; ya da söyle söyleyeyim:birbirinden tamamiyle farklı iki ayrı resim oluşturan, iki ayrı puzzl’ın küçük parçaları birbirine karışmış gibi.
Ama ben bunları birbirlerinden ayırmalarını hiç istemiyorum. Çünkü her iki resim de aslında benim ve onları cok seviyorum.
Onlara yabancılaşmak ölesiye korkutuyor beni.
“Doktorlar bana,yıllar önce, o hastane odasında, içimin boşaltildiğini, artık asla çocuk sahibi olamayacağımı söylediklerinde yanımdaydın değil mi. Elimden tutmuştun. Hasta odamın, yüksek pencerelerinin ardından görünen yağmur altındaki, puslu şehir, şu çocukların bilgisayar ekranında oynadıkları; kendi hayal güçlerine göre, kurup, geliştirip yıktıkları dijital oyunlardaki şehirlerden farksızdı.
Camlardan süzülen damlalar, senin sevkatle gülen yüzün, odaya sinmiş ilaç kokusu, vücuduma bağlı ince, şeffaf, plastik borular, bacaklarımın arasında bir türlü kurumak
bilmeyen, yapıskan, üşüten ıslaklık, hepsi ama hepsi hala zihnimde capcanlı duruyor. Şimdi düşününce, bütün bu görüntülerin aslında gördüğüm düşlerden biri olma ihtimali ne kadar yüksek. Geçmişteki hiçbir güne; yaşanmıştı, gerçekti diyemiyorum. Bir anı, bir düş parçası da olabilirler. Herşey aslında bize usumuzun oynadığı bir oyun olabilir?”
Olsun ben böyle mutluyum.
Mektubu tek bir kez okuduktan sonra, avucumun içinde, buruşturup uzunca bir süre sıktım. Bu ısrarlar beni kızdırmıyor artık, aksine daha çok pekiştiriyor kararlılığımı.
Sensiz kendimi, kollarım omuzbaşlarımdam kopartilmiş gibi hissetsem de, yokluğuna karşı ne kadar güçsüz olsam da….
Evet kararlıyım.
O doktora gitmeyeceğim.
Onun yerine ne yapacağım biliyor musun? Bu gün yine sokaklarına çıkacağım Amsterdam’ın. Pardesü’mü ve şu geçirmeyen botlarımı giyip şemsiyemi alacağım elime. -Beremi ve eldivenlerimi unutmamalıyım. -
Hava kararana dek, yorulup, bithap düşene dek, amaçsız, sarsık, başım önümde; kanal kıyılarında, parklarında, daracık köprülerinde, seninle el ele dolaşacağım. Kanalların titreyen sularına bakınca, her zamanki gibi yine gözlerim dalacak uzun uzun. O suların üzerine yansıyan şehrin bölük pörçük görüntüsünü seveceğim en çok. Çıplak, cılız kış ağaçlarına yaslanıp dinlendireceğim bedenimi. O meydandaki büyük kafede oturup bir bardak ılık süt içerken, bir süpriz yapacak güneş, gösteriverecek belki, bulutların arasından sarı, sıcak yüzününü. Ardından, karşımda duran senin hayal gözlerine bakıp yine çekilivereceğim
anılarıma.
Her bir buluşmasında iki dudağımın, adın birbiri ardına, fısıltıyla tekrarlanıp duracak. Sen gözlerini gezdirirken yüzümün çizgilerinde, dirseğini dayadığın masaya , işaret parmağınla yine anlatamadıklarını yazacaksın.
Öylece izlerken seni, varlığım havada asılı bir sarkaç gibi, zamanın iki üçü arasında ağır ağır sallanıp duracak.
Ben bir düşten bir diğerine, son sürrat izini süreceğim varlığımın.
İzmirdeki evimizde, büyük odada; daha önce büyükannemin olan, o büyük yatakta uyanıyorum. Bu odayı ne çok özlediğimi hatırlıyorum ansızın. Büyükannemin şevkatiı,ağır beni her saat yanına ,küçük kollarına çağıran kokusunu, özlemle duyumsuyorum. Korkulu gecelerimde sığındığım bu yatak o zamanki kadar büyük ve sıcak sarmalamış beni. Hiçbirşey
değişmemis. Herşey eski, kendi gerçekliğinde, hiç dokunulmamıs. Çocukluk sabahlarımdan kalma bir alışkanlıkla uzun uzun tavan süslerini seyrediyorum. Yalnızım. Büyükannem yok. Sadece ona ait bir sıcaklık hissi var her yanımda. Sanki yine sabahlara kadar küçük güçlü elleriyle, sırtıma, omuzbaşlarıma dokunup beni ısıtmış, korkularımı dindirmek için teselli etmiş, baş ucumda dualar okumuş gibi. Şimdi de o zamanlardaki kadar mutlu ve dingin olduğumu düşünüyorum.
Alt kattan, mutfağımızın olduğu yerden gelen radyonun sesiyle bir anda boşalıyor gözyaşlarım. “Annem” diyorum usulca. Eski günlerdeki gibi, mutfakta çalışırken radyo dinliyor, dinlerken eşlik ediyor hıü şarkılara. Bana kahvaltı hazırlıyor olmalı. Okul yok, demek ki hafta sonu, yoksa çoktan uyandırırdı beni. Kızarmış ekmek, tereyağ ve yazdan kalma incir reçelinin tadini duyumsuyorum zihnimde. “Annem” diye yineliyorum. Hala yaşıyor. Ama çok yıllar önce yitirmemiş miydim onu? Yataktan kalkıp kapıya yöneliyorum. Hemencecik göreyim istiyorum annemin aydınlık yüzünü, boynuna atılayım, dolgun gerdanından küçük küçük öpeyim istiyorum. Ona anlatacağım ne de çok şey var. Bilmediği, tanık olmadığı, köşe bucak sakladığım, benim bir başıma yaşadığım, yaşamak zorunda kaldığım, ne çok şey. . . Aceleyle kalkıyorum yataktan, uzanıp kapının pirinç tokmağını, çeviriyorum. Dokunduğum herşey, yatak, kapının tokmağı, tutunduğum duvar, dokunuşumdan merkezi bir ivme alıp suya düşen damlacıkların yüzeyde oluşturdukları dalgalar gibi bir süre halka halka açılıyor, sonra usul ve dingin tekrar ulaşıyor eski gerçekliğine. Kapıyı açıyorum, çocukluk geceliğim içeri dolan havayla beraber ağır ağır dalgalanıyor. Az sonra ulaşacağımı düşündüğüm koridora aceleci bir adım atıyorum, ama koridor yok. Koridorumuzun olması gereken yerde büyükoda var. Ne tuhaf ben yine aynı odaya geçiyorum. Aynı odadan çıkıp aynı odaya geçiyorum. Sonra dönüp ardımda bıraktiğim kapıyı tekrar açıyorum, giriyorum yine aynı odaya. Şaşkın, ağlamaklı birkaç kez çıkıyor ve her seferinde ardımda bıraktiğim aynı odaya tekrar tekrar giriyorum. İki oda da ayni. Çıkmak istiyorum bu odadan. Annem aşsağıda, sesini duyuyorum. Ona ulaşmam lazım.
Bana çok uzaklardan gelip kulaklarımda yankılanan, hüzünlü şarkı hiç de tanıdık, bildik değil. Sözleri bir garip. Annemi görmek istiyorum. Haps edilmiş bir kuş gibi güçsüz, çaresiz hissediyorum kendimi. Yakıcı bir özlem duygusu delice sarıyor beni. Bir yol arıyorum, çıkış yolu. Camlarına koşuyorum odanın, sakızbeyazı tül perdeler dalgalanıyor. Ardında sokağımızın görüntüsünü barındırıyor olmalı. Pencereyi açıp dışarıya seslenmek, bana yardım edin diye bağırmak istiyorum. Ama pencereler yok. Duvar örülmüş camlarımıza. Zamanla yosun tutmuş tuğlalar, çıplak, sıvasız.
Paniğe kapılıyor, var gücümle bağırmak istiyorum. Aşağıda olduğunu bildiğim annem tek kurtarıcim. Bir anda radyodan gelen müzik sesi öylesine yükseliyor öylesine yükseliyor ki, bastırıyor benim cılız çığlığımı. Radyodaki şarkı tamamlamak üzere olduğu kreşendo’da Kaçış Yok diyor. Her iki oda da aynı. Gerçekle düş aynı.
Çöküp kaldığım kapı aralığında, ağlıyorum. Sesim bastırılmış, boğuk. Tüm hıçkırıklarım içime içime akıyor. Tam ortasındayım iki aynı odanın. Bir sağımdaki bir de solumdaki odaya bakıyorum. Hiç fark yok. Tam tamına aynı.
İyi sırlanmış, usta işi taş aynalardaki yansımalar gibi.
Ya da;
durgun bir suyun aynamsı yüzeyi, dalga dalga yansıtıyor bir odayı bir diğerine.
Zihnimde duyduğum ses, büyük, karanlık, ürkütücü dağlara ard arda çarparak yankılanıyor.
Bir odayı, bir diğerine,
bir odayı, bir diğerine,
bir odayı bir…………………………. .