Dolunayın mat aydınlığı amansız ve mutlak karanlığa yaslanan sis bloklarını garip bir biçimde mistik ve ölümcül kılıyordu; sanki oradaki lanetin yüreğine yuvalanmış, zehirli ağlarıyla pusuda çatal dilli ifritlerle iblis pigmelermiş gibi.
Şeytan bilir ya! Belki de öyleydi.
Tabii zihnin bu varsanıyı resmetmek için hangarından bulup çıkardığı imgelerin dehşet vericiliği, tüyler ürpertici sislerin içinde beliren o şeyi görene dekti. Emin olun bu dehşetten öte bir şeydi.
O her neyse cenaze levazımatçısı gibi giyinmişti. Siyah melon bir şapka takıyordu. Kadavra suratı ağaç kabuğu gibi kıvrımlı ve tuhaf bir şekilde kıvıl kıvıldı. Kör kuyuları andıran gözyuvaları zifiri, bakışları ejderimsiydi. Kapkara dudaklarında seğiren tebessüm zehirli ve inanılmaz çekiciydi. Kızılderili kafa avcılarınınkine benzer bir tutumla kaldırdığı elinde bir nesne sallanıyordu. Fakat birden bastıran sis yüzünden ne olduğu anlaşılamıyordu. Tam o sırada rüzgârın ani pikesiyle karşılaşan sis dalgası çözülüp dağıldı.
O şeyin iskelet elinde tuttuğu nesne bir çıkrıktı.
Ve eğirdiği kesinlikle yün değildi!
Atmaca suratlı karısı tarafından dışlanmış, örselenmiş ve küçümsenmiş bir zavallı olan madenciyi, sabahın üç buçuğunda uykusundan adeta hortlatan, tek seferlik cadılar bayramı şakası gibi kulağının arzında patlayan çınlamalardı. Bu binlerce orkestra ziliyle kastanyetinin hep birden birbirini dövmesine benzer bir şeydi. O sırada zihnin idrak çipini devreye sokmakta gecikmesi madenciyi afallatıp alık bir düzeye indirgese de bilincin akıl mantık düzlemine oturması kısa olmuştu.
Midesine inen akkor kütle müthişti. Yüreği kızgın tepside kavrulan baklalar gibi zıpzıptı. Göğüs kaslarını darma duman eden adrenalin erozyonu devasaydı. Vücudu kasılmış, bir titreme almıştı. Başı yanıyor, korkunç zonkluyordu. Sanki o uyurken biri bu başı cendereye almış ve sıkmıştı. Perişan bir haldeydi. Heyecan asitleri amansızdı. Zihnini ateşli bir çember içine alan kara düşünce orak sallıyordu.
Oraya nasıl gelmişti? Anımsamıyordu. Bildiği kadarıyla uyurgezer değildi. Öyleyse iki tür varsanıya gidilebilirdi.
İlki o uyurken beyni diğer uyku evrelerine geçişte bir engele toslamış, bunun sonucunda da bilinçten sorumlu korteks bölgesi uyuduğu halde, duygu ve hareketlerden sorumlu olan kısım uyanmıştı.
Ötekiyse madenciyi avlanmak üzere çemberine çeken kötücül bir yaratığın korkunç esrarıydı.
İblisin elinde testeresiyle çıkagelip birden önünde hortlayıvermesini imgeleyen düşünceleri akıl yiyiciydi. Ödü patlıyordu. Korku vahşi ve ısırgandı. Madenciyi olduğu yere mıhlamıştı. Şaşkın ve kararsızdı. Kılcal damarları fırlamış kıpkırmızı gözleri ürkek ve telaşlı etrafı taradığında… gördüğü her nasılsa karşısında durduğu tekinsiz evle kör labirentleri ve cehennem kuyularını andıran ormanın dehşet vericiliğiydi.
Safran sarısı dolunayın gölgelere boğduğu ve bir resim kadar hareketsiz geceye esrarlı bir derinlik hakimdi. Göğün madenini paslatan kirli pus dalgaları her an çözülüp dağılarak bu derinliği şiddetle bilemekteydi.
Madencinin garip bulduğu öteki şeyse sessizlikti. Sanki ormanın iç ahengi sökülüp alınmıştı. Oysa sağır değildi. Tersine en miniskül sesleri bile alabiliyordu.
Madencinin iri, sağlam ve adaleli kalıbı hâlâ kaskatıydı. Sinir şebekesi çuvallamıştı. Bir kuvvetle silkinip geriye çekildi. Bir müddet tirşe rengi köknarın yanında bekleyecekti.
Acilen toparlanmalıydı. Her nasılsa içine düştüğü bilmece arapsaçından farksızdı. Madencinin zihni şimdi garip oyunlar peşindeydi. Nedense o dehşet anında birden aklına karısını getirmişti. Aslında bu o kadar garip değildi. Çünkü karısı bu yolculuğun biletini kesen gerekçelerden biriydi.
Madencinin karısı tombul, şirret ve kısırdı. Ev yönetmekten aciz ve tembeldi. Avına hortumunu salmış homur homur iştahla özünü emen bir böceği andırırdı. Komutlanmış bir otomat gibi kocasını gördüğü an üst perdeden zırıldamaya başlardı.
Madencinin evliliği için kıvamını bir müddet koruduktan sonra ekşiyip bozulan yoğurda benzerdi demek yanlış olmazdı. Ne var ki janjanlı hayaller içi dolu bir kese kâğıdının ansızın alttan patlayıvermesi gibi boşalıp gitmişti.
Madenciyi uğursuz bir yazgıya kelepçeli olduğunu düşündüren salt bu evlilik değildi elbet. Bir de o maden vardı. Madenle evi çeviren o kıraç araziyi cimri dayısından kendisine nasılsa kalan bir miktar parayla satın almıştı. Damı galvanizli saclarla kaplı ev karısı kadar kişiliksizdi. Karısı her seferinde o madenin değil altın kömür tozu bile vermeyeceğini, kaldı ki bunu bir aptalın bile anlayabileceğini söylerdi. Gel gör ki insan bir inanca körkütük bağlanmasın. Madenci umutluydu. Bu sıcak ve kabarcıklı duyguysa okyanusun kapkara ve soğuk sularını dehşetle yaran titanik boyutuna taşınmıştı.
O güne değin… Mayıs ayının baygın günlerinden biriydi. Hava kararsızdı. Kah açıyor kah kapanıyordu.
Madenci için mutad sayılan bir gündü. Ta ki maden gizini kusana dek… Madenciye heyecan, tereddüt ve sevinci aynı paralelde yaşatan o nesne, iki santim çapında, ortası delik bir çemberdi. Kahverengi siyah karışımı bir renkteydi. Üzerinde simetrik olmayan oyuklar vardı.
Garip bir ruh çeşnisi içinde kalan madenci bulduğu nesne hakkında bilgi kırıntısına bile sahip değildi. Bunu olsa olsa yaşlı otacı bilirdi. Çünkü onun deneyim ve fikir yelpazesi herkesinkinden genişti. Fakat öyle olmadı. Kızılderili büyücüsünü andıran otacı sarsak ve benekli elleri arasında evirip çevirdiği nesneyi bilememiş, o sırada yanında bulunan kara karga kılıklı bir adam mevzuya dalarak bu taşın obsidyen olabileceğini söylemişti.
Obsidyense sönmüş volkanik dağların ürettiği bir elementti. Kaldı ki o yöre bir tepsi kadar düz ve engebeliydi. Değil volkanik bir tepe bile yoktu. Yüzeyi bir cam kadar parlak taşın altın nispetinde bir değeri de…
Ruh haline bir de hayal kırıklığı bulanmış madenci gene de bir nebze mutluydu. Çünkü maden işe yaramasa da bir şey vermişti. Günün gölgeleri uzattığı bir vakitte eve dönen madenci bu taşa bir sicim geçirerek boynuna asmış ve her ne oldu ya da olacaksa ondan sonra olmuştu.
O taşın tuhaf bir tılsımı vardı ve madenci bunu o gece anlamıştı. Çünkü rüyalarına sonsuz bir heyecan ve korku seli içinde bırakan karabasanlar bulaşmıştı. Düşünüyordu. Fakat düşünceleri Kalahari çölünün uçsuz bucaksız kumları kadar boştu. İyi kötü her yöne çeken bir merak içindeydi. Günlerin ve gecelerin birbirini karıncalar gibi izlediği bir gün, yüreği tılsıma uymasını fısıldadığında da bir an olsun tereddüt etmedi.
İki günlük hırpani bir yolculuğun getirdiği yerse şu an bulunduğu yerdi.
Nihayet kendini toparlaması gerekliydi. Birtakım saçma kuruntuların esiri olup kalmakta bir mana yoktu. Sonuçta budala bir adam değildi. Yaşamda buna benzer rastlantılar olabilirdi. Onu etkisine almaya çalışan gerçekler garipse de üzerinde durmaya değmezdi. Saklanmak saçma ve anlamsızdı. Korku ve hezeyanların zihnini kemirip tüketmesine izin vermemeliydi. Neticede oradaki terkedilmiş bir evdi. Gulyabani ve hortlak sürüsünün ini değil.
O sırada dinamit patlamasını andıran patlamalar oldu. Bunu birçok gürültü izledi. Hava birden kapkara kesilmiş, yağmur kuvvetle inmişti. Ardına bile bakmadan eve koştu. İçerisi yıllardır kapalı kalmış bir lahit gibi kokuyordu. Zifiri bir karanlık her yeri örtmüştü.
Pencerelerin camsız kasnakları vücuda gelen hayaletler gibiydi. Geceyi sarmış olan fırtına ve çakan şimşek flaşları ürkütücüydü. Evin holü cehennem ağzını andırıyordu. Üst kata çıkan merdivenler bu cehennemin karanlık sislerine bulanmıştı. O sislerin içinde de korkunç vampirler vardı.
Madencinin peş peşe devrilen düşünceleri o vampirleri dehşetle resimliyor, şimdi ödü patlıyordu. Midesi bulanıyor, başı dönüyordu. Ucu elektrikli dikenli tellere sarılmış gibiydi. Birden öğürüp kusmaya başladı. Bayılmak üzereydi. Safra suyunu boşalttıktan sonra geri çekilip pencereye dayandı. Derin bir nefes alacakken birden kaskatı kesildi.
Arkasında bir kıpırtı işitmişti. Bir yılanın kupkuru yapraklar arasında kıvrılırken çıkardığınkine benzer bir ses… Orada karanlığın yalayıp yuttuğu kapı eşiğinde bir şey vardı. Yemin edebilirdi. O her neyse bu dünyadan olmadığı kesindi.
Madencinin kanı çekilmiş gibiydi. Yüreğini dondurup iliklerine dehşet saçan o şey karanlıktan çıkmaya başlamıştı.
İlkin sıyrılan iskelet bir el ve bu elin tuttuğu çıkrıktı.
Madenci bunun sürekli gördüğü o karabasanlardan biri olmasını tüm kalbiyle diledi Ne var ki değildi.
Papaz kılıklı çıkrıkçı hepten karanlıktan çıkmıştı. Kendisine doğru yürüyordu.
Madencinin ağzından kurusıkı bir çığlık koptu. Gök gürültüsü bu çığlığı bastırmakta bir an gecikmedi.
O iğrenç hayaletin kadavra suratındaki tebessüm inanılmaz çekici ve ipnotikti. O kapkara ağız birden korkunç bir kahkaha patlattı. Zehirli ağzında simsiyah böceklerle kurtlar kaynıyordu. Katran karası gözleri de kıvıl kıvıldı.
Çıkrık sallanıyordu. Boştu.
Cennetten kovulduğundan beri ruh eğiren çıkrıkçı şimdi madencininkini istiyordu
Daha da! Daha da yaklaşmıştı.
Madenci adeta put kesilmişti. Onu gören biri yalnız dehşetin yuvalandığı gözlerinin diriliğine hükmederdi.
Çıkrıkçı tam önündeydi. Çıkrık dönüyordu. Hızı ivme kazanmıştı.
Üzerine şeffaf bir şeyler dolanmaktaydı. Bu madencinin ruhuydu. Tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Madenci gayret üstü bir kuvvetle boynundaki taşı çıkarıp çıkrığın üzerine attı.
Bu hamle şeytanın halefini sendeletip asit gibi yakmaya başladı. Yaratık hafifçe titredi. Üzerine tuz atılmış bir sümüklüböcek gibi kıvrandı. Vücudu gitgide garip bir şekil alarak şeffaflaştı ve sonunda eriyip buharlaştı.
Madenci kendini kaybetmişti. Hatırında kalan tek şey yağlı ve soğuk bir dokunuştu.
Selim Tırpan
Ben böyle bir rüya görmüştüm. Sadece son bölümü ama. Rüya bayağı korkunçtu. Öyküyü okuyunca hatırlayıp irkildim.
Yorum — 12 Haziran 2008 @ 13:46