Blog

Fondaki kadınlar serisi:Ben Emine - Nazan Bilen

Kategori: Dergiler, sayı 8, Öykü   00:07   108 kez okundu

Ben geldiğimde herkes gitmiş olur. Nadiren birileri mesaiye kalır. Kalan her seferinde bir erkektir. Onu rahatsız etmemek için ilk önce boş odaları temizlerim. Beni görürse ne düşüneceğini bilirim çünkü. Tepeden tırnağa siyahlar içinde, başımda siyah başörtüsü, elimde de şeker pembesi bir deterjan şişesi, hatırı sayılır cüssemle karşısına çıkarsam korkabilir. Aslında daha renkli kıyafetler giyebilmek isterdim, ama o zaman da daha çok dikkat çekerim.
Yaşıtım kadınlar saat beş olunca şirketi ilk terkedenler. Bekleyenleri sevenleri var tabii. Yaş dedim de, bazen unuturum yaşımı. Tahminlerse hep kırk üzeri. Pasaportumu açar bakarım ara sıra tramvayda otururken. Pembe yanaklı, cılız bir tebessüm hatırlatır henüz yirmi dokuz olduğumu. Kendimi yıllar geçtikçe gövdesi kalınlaşan bir ağaca benzetirim. Eğer beni tam ortadan kesseler sadece yağ halkaları görürler. Bir ağaca her yıl yeni bir halka eklenirken ben bu yağ katmanlarına birkaç yılda sahip oldum.

İş dönüşü otobüsten indikten sonra, parkın içinden geçip eve doğru yürürken bir kenarda yığılı duran, kim bilir ne zaman topraktan sökülmüş, enine kesilmiş kütükleri görürüm. İçim her seferinde bir ürperti zelzelesine tutulur. Kalbimden aşağı birkaç küçük Emine daha atlar uçuruma. Düştükleri yer her seferinde meçhuldür, ölü kütüklerle yeşil ağaçlar arasında bir arafta gezinir dururlar tahminimce. Kalpten aşağı ip sarkıtamam hiçbir zaman. İçimden gelmez. Her azalan benle birlikte zayıflayacağımımı düşünürüm gizliden, yoksa giden gider kalan sağlar daha çok ben miyimdir diye, bilemem. Bilmiyorum işte, bilemiyorum. Ne güzel bir kelime bilmemek, ama hemen yanına bir söz kondurmuşlar onun da: bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp diye. Şimdi siz de şaşıracaksınız bu nasıl iş, bir biliyor bir bilmiyor diye.
Durun biraz daha gerilere gidelim, halkaların birbirini sıkıştırmadığı, kızım kadar zayıf olduğum dönemlere. Ama ne fayda o zamanlar zayıflığın kıymeti mi vardı. Ben kendimi görmeden onlar gördü beni.

***
Güzel bir yaz akşamıydı. Komşu köyden birkaç kişi ziyarete gelmişti. Dışarıda renkleri, neredeyse çivileri de atmış tahta sandalyelerde, ince belli bardaklardaki çaylarımızı diz üstü yapmış otururken birden ışıklar söndü. Bardağı hemen yere bırakıp dikkatli adımlarla mutfağa yürüdüm. El yordamıyla aradığım, herkesin evinde aynılarından bulunan orta boydaki beyaz mumlar sırra kadem basmıştı. Çekmece her kurcalayış sonrası yenilediğim bul emrine “yok” diyordu. Bu yoku işiten babam küçük kardeşimi komşuya gönderip büyük el fenerini ödünç almasını söyledi. Göz gözü görmeliydi.
“Gııız ocağı yak ta çayı üstüne koy ısınsın,” diye bağırdı annem göz görmeyince kulağın da işitmediğinden yola çıkarak.
Alevin mavi ışığı mutfağı aydınlattığında kız kardeşimin de yanımda olduğunu gördüm. Herkesten önce çaylarımızı tazeleyip, millet ikinci bardaklar için beklerken biz bergamot çayımızı fazladan zevkini çıkartarak yudumladık.
Annemle babam elektriğin kesilmesi kendi kabahatleriymiş gibi binbir nefsi müdafa tekniği uygularken ben bu özürlerin neden kusurdan bu kadar büyük olmalarını anlamaya çalışıyordum. On beş yaşındaydım, inceciktim, upuzun, katmerli saçlarım vardı, babam yazları Türkiye’de kışları Hollanda’daydı, yani Avrupa’ya açılan bir arka kapım vardı ve bu sakallı, bıyıklı, külahlı adam benim babamdı.
“Aha da geldi lamba,” dediğini duydum babamın. Kız kardeşim ve ben aynı anda tavana baktık. Ampul kördü hâlâ.
“Selâmun aleyküm,”
“Ve aleyküm selaaaam,”
Erkek kardeşim fenere elini deydiremeden, yolda açıp kapayamadan gerisin geri dönmüştü anlaşılan. Süleyman amca da merakını bastıramayıp fenerle ne yapılacağını görmeye gelmişti.
“Eh hele bakın neye bakacaksanız da ben de gidiverem. Pili de az zaten gavurun malının.” dedi Süleyman amca, “Hemi de bizimki evde yalınız korkar,”
“Emine,”
Elim bardağı hemencecik yanıma bıraktı, dışarı fırladım. Dondum, gözlerim kamaştı. Hiçbir şey göremiyordum. Kocaman el fenerini zifiri karanlığa değil bana tutmaktaydılar. Daha derinden dondum. Üzerimde balta girmemiş ormanlardan çıkma kocaman görünmez bir böcek gezinmekteydi sanki. Elimi gözlerime siper edip bakacaktım ki, “indir elini,” diye kükredi babam. Işıktan böcek bir süre gezindi üzerimde. Sonra el fenerini kapadılar, ben de içeri geçtim. Bir rüyada gibiydim. Gözümün önünde o artçıl ışık topu kalbik bir ritimde atmaktaydı. İçime istemediğim bir ışık kaçmıştı. Gözlerimi yumup sol gözümü sol elimle sağ gözümü de sağ elimle kapattım. Karanlığım ne kadar artarsa ışık o kadar çabuk çıkardı dışarı.
“Görücüler seni beğendiler,”  dedi annem mutfağa girdiğinde. Kendinden çıkma bir malın müşteri tarafından beğenilmesi dolaylı olarak kendi kalitesinin de takdir edildiğini tasdiklediğinden memnundu.
Birkaç güne kadar gelecekler, tatlısı yenip, söz kesilecekti.
“Ama ben oğlanı görmedim ki,” dedi cılız bir sesle.
Evlenince nasılsa sabah akşam görecek, altından girip üstünden çıkacaktı. Boşversindi, oğlan iyiydi, hoştu, mülayimdi.
Daha evvel her hangi bir erkekle bir elleşmeliğin, birlikteliğin olmamışsa pek korkmazsın, bir beklentin yoksa hayal kırıklığına uğrama ihtimalin de yok gibidir. Ama içimden bir ses bunun sadece kaderin zorunlu şıklarından bir tanesi olduğunu fısıldıyordu. İlerde seçmeli olanlarla da karşılaşacaktım ve o zaman kararımı alırken (h) şıkkını, yani Hollanda’yı kullanacaktım. Bu fikir beni bir anlığına okuma yazma bilmediğim için harf-i H, ömrü hayatımda karşıma çıkar, ben de onu tanımayıp kaçırırsam diye hayıflandırdı, ama çok geçmeden Hayal kırıklığının H’sinden eser kalmadı. Bu bir geçiş dönemi, kaderin çok meşgul olduğu zamanlarda yürürlüğe soktuğu bir B-planıydı. Böcek’in B’si, Boktan’ın B’si, Bir yıl sonra Bebeğin BB’si …

***

“Amina, bir odayı temizlemeyi unutmuşsun,” dedi birden arkamda biten Fas’lı şefim Ahmed. Beni hep böyle çağırırdı: Amina. Pek önemsemezdim, Emine’nin Arapça karşılığıydı. Yüzümü ondan yana döndüğümde popoma baktığını sandım. Gerçi belimin nerede bitip popomun nerede başladığı pek de belli değil ama. Bir anlığına kendimi büronun üzerine sırt üstü yatmış, Ahmed’i de üzerimde ritmik hareketler çalışırken gördüm. Şahsıma yönelik bakışların beğeni mi, yoksa tiksinti kaynaklı mı olduğundan hiçbir zaman emin olmamanın verdiği tereddüt yüzünden tahayyüllerim kısa ömürlü olur. Üzerlerine çamaşır suyu dökmüşüm gibi soluverirler. Daha birkaç salise önce hayal ettiğim Ahmed’in hiç de fena olmayan yüzünü mermer renkli, ele avuca gelen, taş gibi göğüsleri arasına bastırmış, iddialı, renkli kıyafetler içerisindeki, şuh, aşüfte Emine hemencecik gider, ben şekilsiz obezi oracıkta düşük kan şekerim, “tatlı tatlı” diye zonklayan bilincim ve fantaziden gerçeğe sızmış yeni bir travma ceniniyle başbaşa bırakır. Bu değişimin ikinci safhasında Ahmed’i kendimden itelemiş, memelerimi örtmüş, üstlerine de namus bayrağını dikmişimdir. Bir kez daha kazanmıştır çirkinlik.

Temizlemeyi unutttuğum odanın kapısını aralıyorum. Her şey normal görünüyor, pislikten eser yok. Zaten bazen odalar o kadar temiz oluyorlar ki, kameraların olmadığı bir köşeye bir sandalye atıp uyukluyorum. Şimdiye dek bir defa yakalandım, onda da deterjan başıma vurdu dedim. Ahmet bu odanın temizlenmediğini nasıl anladı acaba? Onun işi iyi sadece kontrol ediyor. İşi ilerletirsem belki ben de kontrolcü olurum, ama Hollandaca bilmemem, hele de okuma yazma bilmemem yüzünden pek ihtimal vermiyorum buna. Amaaan olsun, evden uzaklaşayım benim o Şam şeytanının yüzünü görmeyeyim de gerisi önemli değil. Bu arada insanın işi temizlik yapmak olunca bir süre sonra kendi evini temizlemekten nefret eder hale geliyor. Özel hayatla iş karışıyor yani. Tanıdığım bir sürü temizilikçi kendi evlerini temizletmek için adam tutuyor.
Çıplak ellerimi masanın üzerinde gezdiriyorum, toz yok, leke yok. Okşanmayalı ne kadar oldu? Masanın altına bakıyorum. Evet delil orada. İçi iki çürük elma, bir içecek şisesi, alabildiğine kırıştırılıp, gözden çıkarılmış kağıt parçalarıyla dolu bir çöp kutusu. Yanımda gezdirdiğim siyah plastik torbayı çıkarıp, çöpü içine boşaltıyorum. Başka hiçbir şeye dokunmadan çıkıyorum odadan. Kapı kendiliğinden kapanıyor.
“Eski günler hayalimden gitmiyor, dün dediğin bugününü tutmuyor, yiğidim ya sana sözüm geçmiyor…” diye mırıldanıyorum. Zaten çalışırken çok kısık sesle de olsa sürekli şarkı söylerim. Ahmet böyle sessizce arkamdan gelip beni gözetlemese cep telefonundaki şarkılardan da dinlerim ama, yasak.
Birazdan Gülendam’a mı uğrasam? Ama yok, bizimki yine yemek yapmadığımı görürse bu sefer dilinden kurtulamam. Birinci yine iyiydi. İkinci kocamın benimle neden evlendiğini aslında herkes biliyor. Yakışıklı adam, tatlı dilli – başkalarına karşı -, oturup kalkmasını bilir, ama ben sevemedim. Bir hoş kokuyor. Bakalım oturum iznini alınca beni terkedecek mi? Türkiye’de yazıştığı, telefonlaştığı tığ gibi ince bir sevgilisi var. Fotoğrafını buldum kızın, bir de birbirlerine yazdıkları mektupları. Bilmiyormuş gibi yapıyorum. Ben de ara sıra o kalabalık meydanda gördüğüm taksi şöförünü düşünüyorum. Taksi durağının yanından geçerken: “Benimle yatmaya ne dersin, elli euro veririm,” demişti gülümseyerek. Kocam işini görmek istediğinde ya o taksi şöförünü ya da Ahmed’i hayal ederim. Herşey birkaç dakikada olup biter.

Facebook'a ekle Facebook'a ekle

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.

Yorum yapın