Yolculuk – 1

01 Nis 2008

Mesut Balık

Yavaş yavaş camın gerisinde akıp gitmekte olan şehrin görüntüleri ne kadar da anlamsız gelmeye başlamıştı bana. Bir yerlerden bir yerlere koşuşturup duran insanları oturduğum yerden seyretmek, birazcık lükstü şu an benim için. Bu telaşlı dünya için sadece bir trenim ben, zaman zaman arabalara geçit vermediğim için birkaç küfre maruz kalan, ya da birkaç çocuğun gözünde, odalarında bulunması gereken güzel bir oyuncak.
İçinde bulunduğum vagondaki sessizliği, acil fren kolunun altındaki yazılar bölüyordu. Lüzumsuz yere kullanıldığında, kişinin ceza göreceğini adeta haykıran harfler, insanı baştan çıkartıp suça teşvik edecek derecede kırmızı. Yolculuklarında aşklarını ölümsüzleştirmeye niyet etmiş olan kalp ressamlarının eserlerinin arasındayım, yaşamaya çalışan yarı canlı bir beden olarak. Seven ve de sevilenin isimlerinin  sadece başharflerinin verildiği, gizli sevgilere ait o kadar çok kalp vardı ki, sanırım zamanla birer kırmızı koltuğa dönüşmüşlerdi. Annesinin kucağında şımartılmaya ihtiyacı olan bir çocuktum aslında, anonim sevgilerin teşhir edildiği bu koltukta.
Kimseciklerin olmadığını farketmiş olan ayaklarım, biraz sorumsuzca birazcık da küstahça karşıdaki yerlerini almışlardı. Sol elimin altındaki siyah çantam, hüzünlü oluşundan mıdır bu rengin, bilmem.
Sağ elim kravatımı gevşetmekle meşgul. Özgürce nefes almak ve de gevşemek. Önce üzerinde oturduğum koltuğu kaplamak. Oradan da damla damla yere doğru akıp gitmek. İçerisinde bulunduğum vagonu, diğer vagonları, geçtiğimiz  köyleri, kasabaları, şehirleri…Heryeri, ama heryeri kaplayacak kadar gevşemek, erimek, sonra da buharlaşıp ortadan kaybolmak.
Başarmak. Yıllarca peşinden sürüklendiğim nazlı bir güzel, ulaşılmaz bir masal perisi. Tam yakaladığımı sandığım bir anda, yavaşca ellerimin arasından uçup gitmesine seyirci kalmıştı gözlerim, tüm çabalarıma rağmen kurtaramadığım hastamla birlikte. Başarmak, peşinden koşup yorulduğum kaprisli bir sevgili.
Zaten bayatlamış olan poğacalar iyice bozulup tek hücreli canlılara ev sahipliği yapmasın diye içine konmuş olan naylon torbayı, asıl taşıma görevini üstlenmiş olan siyah çantamdan  çekip çıkarttım. Mideme ilk yerleşme ünvanına nail olan lokmadan sonra, annemin o mis gibi kokan peynirli poğaçalarını hatırladım, içten içe üzülerek.
Bir an yavaşlamaya başladık. Başım bir süredir tembellik ettiği yerden ayrıldı, karşı koltuktaki ayaklarım iyice ağırlaştı, durmuştuk. Oysa hiç durmayalım istiyordum, hep gidelim dönmemecesine, varacağımız yerin neresi olacağını bilmeden.
İki vagonu ayıran kapı bir ara kayboldu ve önünde de kaybolmaya yüz tutmuş olan birisiyle yeniden göründü. Elbiseleri ilk alındıklarında nasıldılar bilemiyorum, ama şu anda tek bir rengi temsil ediyorlardı, kirliliğin rengini. Üst üste geçirdiği sayısız ameliyatların ardından yorgun düşmüş bir hastanın umutsuzluğunda paltosu, yırtık yerleri zaman zaman iğne ve iplikten geçirilerek yok edilmeye çalışılmışsa da. Yaz kış yol yürüdüğü belli olan siyah potinleri, geçtiği her yerden numune olarak değişik tozlardan toplamış, fazlalıklar yere dökülüp kaybolmasın diye iyice yayılıp genişlemişlerdi. Üstündekilerinin başı sonu belli olmayan bu adamın zamanla saçları sakal, sakalları saç olmuş. Omuzları iyice sarkmış, bir elinde birası, bir elinde de sarı torbası, kolları bütün dünyayı taşıyormuşçasına dökülmüş, gözlerinde bu alemden çoktan ayrılıp uzaklara göç ettiğine dair boş bir ifade vardı.
Trenin hareket etmesiyle, biran dengesini yitiren yabancı, önce solumdaki koltuğa oturacakmış gibi yaptı, bir iki kez savrulduktan sonra, ezilmekten korkan ayaklarımın hiç tereddüt etmeden terk ettikleri karşı koltukta karar kıldı. Sağa sola savrulan biranın her yana yayılan kokusu, kısa bir sürede ortamı birahaneye çevirmişti.
Tanıdık bir siması vardı. Sanki daha önce bir yerlerde karşılaşmışım gibi. Yıkımın yüzleri ne kadar da benziyor birbirine.
-Ne o, tanıyamadın mı beni?
Görünmeyen dudaklarından dökülen cümlelerin bittiğini, arkasından eklenen birkaç öksürükle vurgulamıştı.
-Kusura bakmayın, çıkartamadım sizi.
-Bırak şimdi, kibarlık ayaklarını, iyi düşün. Çek bir fırt, zihnin açılır. Haydi çekinme.
Önüme uzattığı bira kutusu heyecanlanmıştı sanki, titriyordu.
-Yok sağol. İçki kullanmam.
Vagonun her bir köşesine sinmekle meşgul olan koku, beni sarhoş etmeye yetiyordu zaten.
-Demek hatırlayamadın beni. Aşk olsun, sana o kadar da nasihatlarda bulunmuştum.
Birasını yudumlamıyordu, adeta bir hortum gibi çekiyordu.
-Başkente geldiğin ilk günü nasıl da unuttun hemen?
-Baskente geldigim ilk gun? Yıllar geçti üzerinden. Sanırım tıp fakültesine kaydımı yaptırmak için gitmiştim. Tamam hatırladım şimdi. İstasyonda adres soracak birilerini ararken cüzdanımı çaldırmış, siz de bana yardımcı olmuştunuz. Hatta bir miktar para da vermiştiniz, o günü atlatabilmem için.
-Göründüğüm kadar rezil birisi değilimdir aslında. Dayanamam böyle şeylere.
-Daha sonra çok aradım sizi, teşekkür edebilmek için ama bulamadım.
-Devamlı aynı yerlerde dolaşmaktan hoşlanmam. Kimseler bilmez nerede olduğumu, bilsinler de istemem zaten.
Biran icin hüzünlendi sanki, bir süreliğine dışarıya doğru çevirdi gözlerini. Bira kutusundan birkaç yudum aldı, ardından da derince bir nefes.
-Hayata umut dolu bakan gozlerin beni şehirdeki ilk günlerime döndürmüştü. Geleceğe dair hayallerimle yaşadığım günlere. Zamanla beklentilerim değişti, hatta bir süre sonra da kayboldular. Neyse bu kadar edebiyat yeter.
Göğüs kafesi yırtılırcasına öksürdü, gözleri doldu, sonra tebessüm etti.
-Senin haline bakılırsa hedefine ulaşmışsın. Çevrendeki insanların hayran olduğu başarılı genç adam.  Tebrikler…
Birasını oturduğu koltuğa bıraktı, alaycı bir tavırla bir süre alkışladı.
-Sanırım pek mutlu değilsin. Yoksa böyle yolculuklarda işin ne?
Sustum biran. Dışarılara daldı gitti gözlerim. İçimde olup bitenleri birileri eşeleyip ortaya çıkarsın istemiyordum.
-Üzüntüsünü herkesten gizlemeye çalışan güçlü genç adam. Al iç biraz, iyi gelir böyle yolculuklarda.
-İstemiyorum, ısrar etmeyin lutfen!
Istemeden hafifçe öfke karışıvermişti, alalacele ağzımdan dökülen kelimelerin arasına.
-Sen sigara da içmiyorsundur okumuş çocuk.
Kaşla göz arasında bir bulut beliriverdi. Ayyaş gittikçe görünmez olmuştu, sisli bir havada yavaş yavaş kaybolan bir gemi misali. Tavana doğru yükselen dumanlar, düşüncelerime dönüşüvermişti, beynimden fışkıran binlerce düşünceye.
-Neyse boşver, bir hırsız için bu kadar üzülmeye değmez. Eninde sonunda böyle olacaği belliydi zaten.
-Anlayamadım. Kimden bahsediyorsunuz?
-Kimden olacak, yanlışlıkla ölümününe neden olduğun adamdan tabii ki.
Bir turlu anlam veremedigim alayci bakislarindan rahatsiz olmaya baslamistim.
-Nereden biliyorsunuz tüm bunları? Bir yakınınız  mı yoksa?
-Kendisini çok iyi tanırım, hem de tahmin edemeyeceğin kadar çok. İstemeyerek de olsa hayatını elinden aldığın o adam, yıllar önce istasyonda senin cüzdanına el koymuştu. Çaresizliğin bana öyle dokunmuştu ki, arkadaşımın haberi olmadan, kaşla göz arasında sana paranın bir kısmını iade etmiştim. Neyse bu kadar gevezelik yeter. Birazdan ineceğim. İçim dışıma çıktı. Pek sevmem bu tür yolculukları. Elimde olmadan yapıyorum bazen. Her insan gibi. Bir de öyle bir kafa ağrısı var ki, sanki binlerce kişi etrafıma toplanmış, habire davul çalıyorlar. İstersen bir kutu bira bırakayım sana. Bak herkese yapmam bu kıyağı.
Cevap vermeyince alaycı bir şekilde sırıtarak, elini paltosunun iç cebine doğru götürdü.
Sürekli bunu yanımda taşımaktan sıkıldım artık, dedi.
Cebinden cıkarttığı eski püskü bir fotoğrafı bana dogru fırlattı.
-Cüzdanında bulmustum bu resmi.Güzel kız doğrusu, yakışır senin gibi delikanlıya. Görür görmez vurulmuştum ona. İnsan bir fotoğafa aşık olabilir mi? Ben oldum. Ne dersin beni böyle olduğum gibi beğenir mi? Yıllarca hiç ayrılmadık Nereye gittiysem onu da yanımda götürdüm. Sahi nedir bu güzel kızın ismi? Aman bana ne ya, zaten başım acayıp ağrıyor. Midem de bulanmaya başladı birden.
İçeriye girdiği gibi terketti vagonu, koskoca bir duman kümesini geride bırakmayı ihmal etmeden. Fotoğraf, Murat’ın şaşkınlıktan titreyen ellerinde tebessüm ediyordu, olup bitenlere bir anlam veremeden.

……….

Pencereyi açıp kafamı dışarıya çıkarsam, sesim kısılıncaya kadar bağırsam. Beynimin kıvrımları arasında dolaşıp duran düşüncelerim dökülüp gidiverse, trenin tekerleriyle rayların arasında sıkışıp kaybolsalar. Belki de yerimi değiştirmeliyim. Evet ,evet, en iyisi gidip başka bir yere oturmalı. Bir an için olsun  yanımdan ayrılmamış olan emektar çantam iyice kararmıştı, onun da bir değişikliğe ihtiyacı olduğu her halinden belliydi.
Tam kapıyı açacakken, göz hizasındaki yuvarlak pencereden, içeride birisinin olduğunu farkettim. Demek ki yalnız yolculuk etmiyordum. Belki de doğru dürüst sohbet edebileceğim birisidir, İçinde bulunduğum ruh halini bana unutturacak bir insan, kim bilir.
Hafifçe yana dönmüş, sırtı bana dönük olan kişinin sadece siyah uzun dalgalı saçlarının bir kısmını  görebiliyordum, bir de narin, lacivert renkli ayakkabısını. Bir kadın, tek başına yolculuk eden yalnız birisi. Sağ elimden kurtulan kapı, fazla inat etmeden sessizce kapandı. Sigara içilmesi yasak olan vagondaki havanın neredeyse tamamını içime çekecektim, yaşamak için oksijene ihtiyacı olan tek canlı ben olsaydım o anda.
Birbirini tanımayan iki insan arasındaki konuşmayı başlatacak olan kelimeleri seçmiştim çoktan. Afedersiniz, diyecektim. O da dönüp bana baktığında en nazik ve de en sevimli tavrıma bürünüp tamamlayacaktım cümlemi:
Bir sakıncası yoksa buraya oturabilir miyim?
Ama bunlara gerek kalmamıştı. Yanında dikildiğimi farkeden yalnız kadın, sağ omuzunun üzerinden bana doğru baktı. Bir an için göğüs kafesime sığmayan kalbim, aniden yerinden koparak, kırmızı koltuklardaki kalp  ressamlarının eserlerinin arasında yerini almıştı çoktan.
-Esin sen ha! Gözlerime inanamıyorum.
Diyebildiğim bu kadardı. Aynada göremesem de kendimi, sanırım şaşkınlığımı ve de sevincimi, yüz ifadem tüm çıplaklığıyla anlatmaktaydı.
-Aman Allah’ım Murat. İnanmıyorum. Bunca sene sonra.
-Kimin aklına gelirdi seninle burada karşılaşacağımız. Dünya aslında ne kadar da küçük, değil mi?
Yanınıza oturabilir miyim sorusunu sormama gerek kalmamıştı. Çantam da ben de yüzsüzce yerlerimizi almıştık çoktan. Sol cebimdeki fotografa uzandı elim birden. Bil bakalim elimde ne var, diyecektim, vazgeçtim sonra. Ne o, ne de ben o yıllarda değildik artık
Onunla ilk tanıştığımızda da şimdikine benzer heyecanlar yaşamıştım. Daha ilkokul çağlarındaydık. Okul bitmiş, uzun, sıcak günlerin olduğu yaz tatili başlamıştı. Beyaz badanalı, kerpiç evimizin taş avlusunda, sıcaklar çökmeden annem ateşi yakmış, o dönem bilimkurgu filmlerindeki uzay gemilerini andıran sacın üzerinde ekmek pişiriyordu. Bense avlunun bir köşesindeki ağacın altında Rıfkı’yla oynamakla meşguldum. Bembeyaz tüyleri, ince uzun kulaklarıyla öyle sevimli bir tavşandı ki, zamanla onu içten içe kıskanacaktım.
Sıcaklardan iyice sararmış avlu kapısı açılıverdi birden. Gelen annemin yakın arkadaşı Fidan Teyze’ydi. Çizgi çizgi olmuş esmer kuru yüzü bakışlarındaki keskinliği daha da abartırdı. Giysilerinin her yerini saran rengarenk çiçek motifleri, iri cüsseli bu teyzenin ciddi görüntüsünü zerre kadar yumuşatamazdı. Nasırlı elleriyle yanaklarımı sıkarken anneme doğru bakarak her defasında:
-Şadiye, maşallah, ne kadar da güzelleşiyor senin oğlan her geçen gün. Herhalde kocanı çok sevdiğin bir zamanda doğurmuşsun, diyerek, ciddi ciddi gülerdi. Sonra da nazar değmesin diye hafifçe tükürür, tekrar elleriyle silerdi yüzümü. Annem, şikayetlerimin ardından onun aslında çok iyi kalpli bir insan olduğunu, küçüklüğünden beri yaşamış olduğu acıların yüzünü katılaştırdığını söylerdi her defasında. İyi bir kadındı belki de ama  Rıfkı’yla ben ona pek görünmek istemezdik.
Fidan Teyze’nin yanında güzel elbiseleri ve de tertemiz ayakkabıları olan iki çocuk duruyordu.
-Şadiye kolay gelsin, diye seslendi o gür sesiyle. Bizim kızın çocukları, birkaç hafta bende ka-lacaklar. Senin ufaklıkla arkadaşlık ederler diye düşündüm.
-İyi etmişsin. Gelin çocuklar gelin, durmayın öyle. Ben de ekmek yapıyordum. Birazdan şöyle bir kabak bükmesi yaparım, yanına da demli bir bardak çay.
-Hay sen çok yaşa Şadiye. Dur biraz sana yardım edeyim. Haydi çocuklar siz de kardeş kardeş oynayın.
Belki de Fidan Teyze’nin yanında tam bir ufaklık olarak duruyordum, nedense bu kez bu lafa pek aldırış etmemiştim. Çocuklardan uzun boylu, biraz irice olanın ismi Kadir’di. Simsiyah kıvırcık saçları vardı. Ablası ise ona göre daha kısaydı, ve birazcık da cılızdı. Uzun siyah dalgalı saçlarıyla öyle güzel tebessüm ediyordu ki, ilk elini uzatan da o olmuştu.
-Selam ben Esin.
Ardından da, az önce bir şeye sinirlenmiş tavrıyla kardeşi uzattı elini.
-Ben de Kadir.
Tam ismimi söyleyecekken Esin’in o ela gözleri parladı, birdenbire bir çığlık attı:
-Aman Allah’ım ne sevimli şey o öyle.
Günün geri kalan kısmını Esin, Rıfkı’yla geçirmişti. Top oynamaktan hoşlanmayan ben ise, bütün gün Kadir’i memnun edebilmek için eğleniyormuşum gibi yapmak zorunda kalmıştım. Ayrılırken Esin dönüp bana:
-Yarın sen de bize gel istersen. Ama Rıfkı’yı da getir, demişti.
Nedense o gün Fidan Teyze’yi acaba bir gün sevebilir miyim diye düşünmüştüm.
O günden sonra hep birlikteydik artık. Kadir top oynayabileceği yeni arkadaşlar bulmuştu. Ben de onunla sıkılmak zorunda kalmıyordum artık. Esin’le birlikte olmanın tadını çıkarıyordum bütün gün. Bazen, anneannesinin evinde şehirden getirdiği mandolinini çalardı. Özellikle “Samanyolu” adlı parçayı çok sevmiştim. Birkaç kez bana da çalmayı öğretmeye çalışmıştı ama bir türlü becerememiştim. Piyano çalmasını da biliyormuş. Müzik öğretmeni olan annesinden öğrenmiş. Evlerindeki kuyruksuz olan modellerdenmiş, ama ileride kuyruklu bir piyanoya sahip olmak en büyük hayaliymiş.
Bazı günler kasabanın tozlu yollarında boş boş gezerdik. O bana yaşadığı yerleri anlatırdı hep. Yüksek bir apartmanda yaşıyorlarmış, balkonundan görünen manzara şahaneymiş. Çok sevdiği kırmızı bir bisikleti varmış. Bir gün düşüp dizini yaralamış. O günden beridir de binmiyormuş. Canının çok yanıp yanmadığını sormuştum arka arkaya birkaç kez, nedense.
Ben ona geçtiğimiz yerlerdeki çiçeklerin, kuşların isimlerini öğretmeye çalışırdım. Hatta bazen bir ağaca tırmanır, yemiş toplar, gölgesinde afiyetle yerdik. Bazen de bakkal amcadan aldığımız cikletlerden çıkan manileri birbirimize okur, anlamlar çıkarmaya çalışırdık. Ben en çok bu oyunu severdim.
Bazı geceler ertesi gün yapacaklarımızı düşünmekten bir türlü kapanmazdı gözlerim. Kahvaltıda kızarmış gözlerimi farkeden annem hasta olup olmadığımı sorduğunda, birşeyim yok diyerek geçiştirirdim.
Günlerden bir gün, Fidan Teyze’nin, kiremitlerinin dansettiği, pencerelerindeki mavi demirliklerin, dökülmüş sıvaların akibetine yakalanmamak için ellerinden geldiğince birbirlerine tutundukları, tek katlı evinin önünde, filmlerdeki başrol oyuncularının kullandıkları türden bir araba duruyordu, güneşte parlayan tertemiz boyasıyla.
Esin yine her zamanki o sevimli tavrıyla karşılamıştı beni. Bu evde yalnız bir kadının yaşamakta olduğuna dair hiçbir ip ucu vermeyen eşyalarla dolu oturma odasına doğru yöneldik.
-Bak bu annem bu da babam.
-Anne, baba bu da Murat. Hani size bahsetmiştim ya, Şadiye Teyze’nin oğlu.
-Hoşgeldin çocuğum,gel buyur.
Esin güler yüzlülüğünü bu tatlı sesin sahibinden almıştı sanırım. Narin bakışlı, uzun  düz saçlı, yuvarlak alınlı bu şık giyimli kadının yüzü öyle sevkat doluydu ki. Ona baktıkça Esin’i görüyordum.
-Gel oğlum çekinme, gel otur şöyle.
Bu tok sesli, uzunboylu, hafif göbekli, biraz seyrelmiş kıvırcık saçlı adama bakınca, acaba Kadir de o yaşlarda böyle mi görünecek sorusu aklımdan geçivermişti birden. Gümüş renkli geniş gözlüğü onun, önemli bir işle meşgul olduğunu daha görür görmez söyleyiveriyordu. Başarılı bir doktor olan babasını epeyce anlatmıştı Esin bana. Oysa hayalimde başka türlü canlandırmıştım onu. O güne kadar izlemiş olduğum bazı filmlerde işlenen  doktor tiplemelerinden kaynaklanıyor olabilir miydi bu yanılgım?
Bir koltuğun ucuna yerleşmiştim. Bir süredir mutfakta olan, Kadir’le anneannesi oturma odasına gelmişlerdi. İlk kez Fidan Teyze’yi gördüğüme sevinmiştim. Bir ayağımı bir ayağımın üzerine koymuş, ellerimi çekingen bir tavırla kenetlemiştim. Kadir birden:
-Baba, Murat top oynamayı hiç sevmiyor. Zaten pek de beceremiyor, deyivermişti.
Bir an kızardığımı hissetmiştim, acaba onlar da farketmişler miydi bunu? Neyse ki Esin imdadıma yetişmisti:
-Murat’ın çok sevimli bir tavşanı var adı da Rıfkı. Bütün çiçeklerin ismini de biliyor, kuşların da, diyerek konuyu değiştirmişti.
O gün Esin’in babası epeyce okulumla ilgilendi. En çok sevdiğim dersi sorunca, fen diye cevaplamıştım. Ardından da büyüyünce ne olmak istediğimi sormuştu. Hiç düşünmemiştim aslında o güne kadar ama birden:
-Doktor olmak istiyorum, demiştim. Sıkılgan bir tavırla Esin’e bakmış, o da gülümseyerek bu cevabımı beğendiğini belli etmişti.
-Aferin oğlum sana, diyerek elleriyle saçlarımı okşadı, Okan Amca. Acaba doktorların elleri hep böyle yumuşak mu oluyordu?
Nilüfer Teyze’nin annesiyle birlikte yapmış olduğu yemeklerden afiyetle yedik. Fidan Teyze’nin çay içme teklifine karşılık Okan Amca:
-Sağol anneciğim, biz gün batmadan yola çıkalım, diyerek karşılık verdi.
Duymak istemediğim ama her tarafima yavaş yavaş dağılan bir acıyı hissediyordum.
Valizler yüklenmişti. İlk gördüğümde bende hayranlık uyandırmış olan bu arabaya büyük bir kızgınlıkla bakıyordum. Beyaz en çok Rıfkı’ya yakışıyordu bence.
Kadir çoktan arabadaki yerini almıştı. Bir an önce gitmek için sabırsızlanıyordu. Esin’le önce sarıldık. Sonra da elinde tuttuğu defteri bana doğru uzatarak
-Bana bol bol mektup yaz, olur mu? İlk sayfaya adresimizi yazdım, demişti.
Fazla birşey diyememiştim. Sanki boğazımı kocaman bir misket tıkamış, bir türlü yutamıyordum, dışarıya da atamıyordum. Okan Amca’yla Nilüfer Teyze’nin ellerini öptüm, gözyaşlarımın ellerine değmemesine dikkat ederek.Hepsi arabaya bindiler. Nöbet yerini ne pahasına olsun terketmeyen bir asker misali, yerimden hiç kımıldamamıştım, o beyaz renkli canavar gözden kayboluncaya kadar. Ayrılmak, böyle birşeydi demek.
-Gözleri yaşlı Fidan Teyze, diz çökerek sarılmıştı bana. Kendimi tutamamıştım. O gün Fidan Teyze’nin iyi kalpli bir insan olduğuna inandım.
Neyse ki mektuplaşıyorduk. Esin bol bol yaşadığı yerleri anlatıyor, birgün mutlaka gelmelisin diyordu. Her okul dönüşü anneme mektup gelip gelmediğini sorar, annem de alaycı bakışlarıyla:
-Oğlum istersen postaneye taşın derdi.
Babam ise okumakta olduğu gazetesinden başını kaldırıp:
-Hanım uyma şu çocuğa. Adam aşık, olacak o kadar, der ardından da ikisi birden basardı kahkahayı.
Sınavlara gece gündüz çalışırken, kazanacağım okuldan çok, şehirde Esin’e daha yakın olacağımı düşünür şevklenirdim.
Sonunda hayallerim gerçek olmuştu, yatılı okulda okumak üzere şehire gitmiştim. Haftasonları onlarda kalıyordum, eskisi kadar da sıkılgan değildim. Kadir ise benim birgün futbolu seveceğime dair umudunu çoktan kaybetmiş, bizi yalnız bırakıyordu. Rıfkı çoktan ayrılıp gitmişti aramızdan. Onun ismi, annesinin ve babasının doğumgününde Esin’e hediye olarak verdikleri, şirin beyaz köpekte yaşıyordu.
Yurttayken, biran önce haftasonu olması için dua ediyordum. Derslerde, onun ismini defterlerime, kitaplarıma yazmak, vazgeçilmesi neredeyse imkansız bir alışkanlık haline dönüşüvermişti. Birgün, ona karşı olan hislerimi açıklayacaktım. Birkaç kez denemişsem de cesaretimi bir türlü toplayamamıştım.
Yıllar öyle hızlıca akıp gidiyordu ki, ayrılıkların ve de kavuşmaların yaşandığı o eşsiz haftalar.
Üniversiteye giriş sınavları yaklaştıkça tedirginliğim de artıyordu. Ya ayrı şehirlerdeki üniversiteyi okumak zorunda kalırsak? Andaç için çektirmiş olduğu fotoğraflardan bir tanesini birgün gizlice alıvermiştim. Bu davranışıma sonra da pek bir anlam verememiştim. Yazdığım şiirleri,  yurttaki odamda bilmem kaç kez dinlemek zorunda kalmış olan bu çalıntı hatıra her defasında, sevgi dolu bakardı bana. Ta ki o herşeyin alt üst olduğu güne kadar.
İlk kez Esin’in bana kızdığına şahit olmuştum. Böyle olacağını bilemezdim, istemeden oldu, cok üzgünüm, diyemedim. Kelimeler, gözyaşlarımla birlikte içime hapsolmuşlardı. Öfke dolu bakışlarıyla bir daha karşılaşmayacağım bir yerlerde gizlenmek, o andaki  tek isteğimdi.
Onunla uzun yıllar sonra tekrar karşılaşmış olmak içimde derin bir sevinç uyandırmıştı birden. Birbirimize anlatacak çok şeylerimiz olmalıydı.
-Nasılsın Esin? Kaç yıl geçti aradan. Neler yapıyorsun anlatsana?
Hangi soru çok dokunmuştu ona bilemiyorum, “nasılsın” mı, yoksa “neler yapıyorsun” mu? Birkaç inci tanesi süzülmüştü yanaklarından. Ardından da hıçkırıklara boğulmuştu birden. Birbirine kenetlenmiş zarif elleri çözülmüştü, sarılmıştık.
Ağlamaklı birşeyler söylüyordu, birşeyler anlatmaya çalışıyordu. “Herşey bitti, bunca zaman sonra herşey bitti”. Ne kadar zaman olmuştu ona böylesine sarılmayalı, ne kadar da özlemiştim onu. Kalbim sadece kan dolaşımını yerine getirmekle yükümlü bir uzuv olmaktan çıkmış, çok hoş bir görevi daha olduğunu hatırlamıştı nice zaman sonra. O ne kadar ağladı ve ben ne kadar ağlamadım bilmiyorum.
Ela gözleri, o hayranlık uyandıran rengini kırmızılıklara bırakmıştı. İnce yuvarlak burnu, hafif şişkin yanakları al al olmuş, sevimli bir kız çocuğunun masumiyetine bürünmüştü. İçinden kağıt mendil aldığım çantam sevinmişti bir an. Hala bir işe yarıyor olmanın verdiği bir duyguydu bu sanırım.
-Sağol canım, ne kadar iyisin.
-Önemli değil. Anlatmak istersen dinlerim seni.
-Herşeye rağmen, bana karşı hala o kadar anlayışlısın ki.
Kağıt mendiller çoktan bitmişti, kalın örgülü kahverengi kazağının kolları kurutmaya çalışıyordu gözyaşlarını. Dışarılara daldı gitti gözleri, derince bir nefes aldı, hafif hıçkırıklı.
-Boşanıyoruz, dedi.
-Olamaz, inanmıyorum. Bunca yıllık beraberliğinizden sonra.
Sevincimi saklayabilmiş miydim acaba?
-Herşeyi bitirmeye karar vedik. Aldattı beni pis herif. Hem de en yakın arkadaşımla.
Ağlamaklı gözleri, yüzümdeki sevinci farketmesin diye bakışlarımı pencereye doğru çevirdim. Arkadaşlarımın bilmem kaç kez, hayranlıkla anlattıkları, belleğime kazınmış  düğün töreni yansıyordu pencerede. İki insan adım adım mutlu bir beraberliğe doğru ilerlerken, varlığımın vazgeçilmez bir parçasından kopuyordum yavaş yavaş. Yaşananlar  ne kadar da iç içeymiş meğer. Bir yandan insanların dans ederek, şarkılar söylerek eğlendiği bir düğün merasimi. Bir yandan sessizce ve çaresizce yaşanan tek kişilik bir veda töreni
-Ne güzeldi okullu yıllar. İnsan yaşarken sahip olduğu güzelliklerin kıymetini bilmiyor. Umarım sana değer verecek, seni çok sevecek bir insanla hayatını birleştirirsin ve de mutlu olursun, demisti.
Yalnız kalmıştı seneler sonra. Ben de işim tarafindan  terkedilmiştim. Elime bir fırsat geçmişti, onu tekrar kazanabilirdim. Beni harekete geçirecek o heyecanı neden hissedemiyordum ki şimdi?
Bir kez daha sarıldık, ve de yıllar önce yaptığımız gibi tekrar ayrıldık.
Dışarıya doğru baktım, onu son bir kez daha görebilirim umuduyla. Sanki kuş olup uçup gitmişti. Yapayalnız kalmıştım. Tanıdık bir duygu olmasına rağmen her defasında, içinde parçalanıp kaybolduğum bir boşluktu tum benligimi saran. Biran için şefkate ihtiyacım olduğunu sezen kışlık gri paltom, olabildiğince sarıvermişti beni. Lüks bir caddenin, gösterişli bir mağazasından koparıp kendi hayatıma katmıştım bir zaman önce. Benimle sefil bir hayat sürecek olmak. Bunu çok yadırgar mıydı?
Devam edecek…

Dergiler, Öykü, sayı 7 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

2 yorum yapılmış, “Yolculuk – 1”

  1. 01

    Değerli yazarımız bu çalışmasında da Oda sanat dergisinin daha önceki sayısında yayınlanan diğer hikayesinde olduğu gibi çok başarılı. Bu duygusal ve sevecenlik dolu samimi çalışmaların devamının gelmesi dileğiyle.

    zeynep, 03 Nis 2008 19:14 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git
  2. 02

    […] (Yolculuk – 1′in devamıdır) Yavaş yavaş hareket eden trenin penceresinden içeriye sızan çamların hoş kokusu, ne kadar da huzur verici. Aynı dili konuşan irili ufaklı binalar serpiştirilmiş yemyeşil bir örtüye. Bir yerlerden bir yerlere çağlayıp duran, hayat dolu gençlik seli. Kulağıma ulaşan kuş seslerine, gitar çalan entel görünümlü gencin melodisi karışıyor. Ardından hayranlarının alkışları. Birisi arkadaşlarına heyecanlı heyecanlı birşeyler anlatıyor, arada sırada ellerini, kollarını da kullanarak. Ne kadar da hayat dolu, kıskanilacak kadar. Onu bu kadar çok heyecanlandıran konu ne olabilirdi ki acaba? Kaç seferdir sınavlarını alamadığı dersin kendisine zıt giden hocası, bir türlü kadir kıymet bilmeyen kız arkadaşının artık çekilmez hale gelen kaprisleri, insafsızca zam yapan ev sahibinin bitmek tükenmek bilmeyen para hırsı, türlü teknik hilelerle donatılmış bir filminin hikayesinden ziyade, göz kamaştıran ve de akıl karıştıran sahneleri. Hepsi de çok uzaklarda terkedilmiş vagonlar aslında. -Biletiniz lütfen. Sol cebimdeki kağıt parçasını uzattım, beni büyülemekte olan dışarıdaki hayat dolu dünyadan gözlerimi kısa bir an için bile çekmeden. -Ne o evlat, oldukca uzaklara gitmeye niyetlenmişsin. Kulaklarıma ulaşan bu ses, tanıdığım birisini anımsatmıştı bana. Hızlıca çevirdim başımı. -Hulusi Hocam. Siz ha! Arkaya taranmış, hafif beyaz saçları, uçları inceltilmiş, yukarıya doğru kıvrılan ince bıyıkları, tebessümü eksik olmayan geniş yüzü, hayat dolu gözleriyle karşımda duruyordu, yıllarını üniversiteye adamış bu sevecen insan, kucaklaşıp sarılmaya davet eden en babacan tavrıyla. Sağ elimi omzuma koydu. Biraz önce dalgınlıkla ona vermiş olduğum fotoğrafı cam kenarındaki küçük masacığın üstüne bıraktı. Karşısındaki insanın ruh halini anlamaya istekli bir yüz ifadesiyle şöyle bir gözlerime baktı. -Bu yolculuklar için çok gençsin evlat. önünde daha yıllar var. Hadi benim yaşımda olsan neyse. İnsan yaşlandıkça, vagonlarının sayısı gittikçe artıyor.  Emekli olduğumdan beri duramıyorum olduğum yerde. -Hocam çok oluyor mu emekli olalı? -Siz mezun olduktan kısa bir süre sonra okuldan ayrılmaya karar verdim. Zaten son dönemlerde öğrencilerin derslerime olan ilgisi epeyce azalmıştı. Ben de eskisi kadar heyecanla derse girmiyordum. Sanırım sahneden çekilmenin zamanı çoktan gelmişti de geçiyordu bile. -Peki şimdi memnun musunuz hayatınızdan hocam? -Memnun olmayıp da ne yapacağım. Artık kilometreyi doldurmak üzereyim. Bir an durakladı sonra devam etti. -Düşünmeye çok vakti oluyor insanın. Aslında hep neyi hayal etmişimdir biliyor musun? -Neyi hocam? -Gece gündüz trenlerde yolculuk etmeyi. Bir bilet kontrolorü olarak çalışsaydım daha çok mutlu olurdum herhalde. Düşünsene ne zevkli olurdu, bir yerlerden bir yerlere gitmek, değişik değişik insanların arasında. -Gerçekten ister miydiniz? -Hem de nasıl. Üniversitede ders verdiğim yıllarda aklıma birkaç fikir gelmişti. Örneğin koltukların arkasında, trenlerin tarihçelerini anlatan kitapçıklar bulundurmak. Boş bir zamanımda böyle bir örnek hazırlamıştım. Atılmamışsa eğer, oyuncak trenlerimin bulunduğu odanın bir köşesinde olması lazım.Ya da biletlerin seri numaralarından yola çıkarak, belli dönemlerde çekilişler yapıp, trenlerle ilgili hediyeler dağıtmak. Yetkililere bunlara benzer bazı fikirlerimi yazıp göndermiştim. Sanırım beni pek ciddiye almadılar. -Belki meraklı bir yetkili zamanı geldiğinde önerilerinizi unutuldukları yerde bulur, ortaya çıkarır, ve de hayata geçirir. -Kim bilir evlat, belki de kim bilir…Neyse anlat anlat bitmez. Ben en iyisi yoluma devam edeyim. -Hocam sizinle bunca zaman sonra karsilastigimiza çok sevindim. -Ben de evlat ben de. Bakarsın yine bir gün karşılaşırız, başka bir vagonda. Ne tuhaf, bana mesleğini çok seviyormuş gibi gelirdi. En azından derslerini anlatırkenki tavrı öyleydi. Kimse derslerini ciddiye almıyordu. Bense dersi dinliyormuş gibi görünüp, Esin’in olduğu alemlerde dolaşıyordum. Bir keresinde bana doğru yaklaşarak: -Derslerimi dinleyen tek bir kişi bile olsa, anlatmaya devam edeceğim, demişti, bütün sınıfın iyice azıttığı, moralinin oldukça bozuk olduğu bir anda. Son sınavda en yüksek notu aldığımda da, hafif alaycı gözlerle sınıftakilere doğru bakarak: -Gördünüz mü, dersi takip eden belli oluyor, demişti. Kopya cektigimi bilen arkadaslarım basmışlardı kahkahayı ardından. […]

    Yolculuk - 2 | ODA Sanat, 01 Haz 2008 00:16 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama