Yaşam Kırpıntıları

01 Nis 2008

Ezgi Gürçay

“Masada bordo renkli bir leke var…sil sil çıkmadı…zamk gibi yapışmış mübarek. Eskisi gibi mukavemetli imal etmiyorlar bu zıkkımları.” Fatma hanım bir mübarek lekeye, bir de deterjanın köpürmüş zıkkım haline bakıyordu. Zeliha hanımın lekeye aldırış etmediğini fark edince sustu.
“Hülya hanım dedikleri şu saçları bukleli kadın var ya…Sacide ile Tuğba yellozlarına kulak kabarttım bugün onun hakkında konuşurlarken. Kadın gündüzden içmeye başlıyormuş. Arkasından kıkırdıyorlardı, pek yakında gazeteden postalanır diye. Dün koca bir şişe dayadı masanın üstüne, lıkır da lıkır, bana mısın demedi. Akşam ben nöbetçiydim.”
“Deme, şu bordo renk… Yuvarlak. İşyerinde  içiyor bir de demek. Eziyet olsun diye mi bana. Hep de Fatma  teyze der durur ama, nah avucumun ayası kadar sil sil çıkmaz bi leke.”
Zeliha hanım lekeye ilk defa o zaman dikkatlice baktı. Sonra yine bürodaki iki kadından yana döndü. Lekede bu kadar abartılacak bir taraf görmemişti belli ki.
“Bir gün bizim Besim’in bir çilingir sofrasından kendim için kursam da, eve geldiğinde beni mezelerin eşliğinde çakırkeyf bulsa.”  İç geçirerek söyledikleri kapıda beliren kocasının heybetli görünümüyle kırpıklanmış olmalı ki, yüzünde heves meves kalmadı ve “Öyle rakı şişeleriyle görse, Besim valla kemiklerimi elime verir.” dedi.
Fatma ilk defa o an Zeliha’da safça zengin olma hayalleri kuran toz pembecilerin sık sık uzaklara dalan gözlerini gördü. Kocası da kış gecelerinde ısınmak için karısına sokulduğunda zengin olma hayalleri kurardı. Yüzündeki o temiz ve umut biriktiren çizgileri bozmamak için, her akşam zengin oluyoruz biz de demekten kendini alıkoyar, inşallah bey diye geçiştirirdi. Artık kanıksamıştı böyle yaşamayı. İkisi de çalışınca dönüyordu işte bir şekilde hayatın çarkı. Hem burada gün boyunca bol bol dedikodu da dinliyordu.
“Ne o kız Zeliha, pek bir canın çekti herhalde”
“Benim derdim o değil, bir gün de evde ayaklarını uzatıp, itibar gören ben olsam fena mı olur.”
Fatma’nın böyle bir derdi yoktu. Kocası bazı geceler parlatırdı kuşkusuz. Güzel bir haber alıp keyiflendiğinde mesela. Ama o zaman Fatma’yı da yanına çağırır, hanım sen de çek bir tek, boğazının pası gitsin derdi. Fatma da kocasını kırmazdı hiç. Boğaz pasını hiç sevmemesi de diğer bir nedendi tabii.

*
İkinci kata yönelen Avni bey, iki temizlikçi kadını mavi bir kovanın başında bekleşirken buldu. Her zamanki gibi olmuş bitmiş şeylerin dedikodusunu ve olacak olanın da mutalâsını yapıyorlardı mutlaka. Fatma hanım başındaki bantı genişçe ikiye katlamıştı. İş çıkışı bantı açıyor ve küçük bir tülbent haline getiriyordu. Ellerini süpürgenin uzun sopasının tepesinde kavuşturmuş, ortasında derin bir gamze bulunan sivri çenesini de ellerinin üstüne saplayarak muziplikle bakan kahverengi gözlerini Zeliha hanıma dikmişti.
“Yine harıl harıl neler kaynatıyorsunuz hanımlar.”
Avni bey kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, munis yaratılışlı bir adamdı. İki kadın apansız yakalanmanın verdiği heyecanla arkalarına döndüler. Avni bey, Zeliha hanımı her  görüşünde karşısında (yanlış mesleklerin, yanlış aileye evlat ve yanlış bir seçimin hayat arkadaşı olmaların neticesiydi belki)  birinci, ikinci ve üçüncü katların bez, paspas, her türlü toz, ayağımın altından çekil Zeliha’ların figüranı değil, siyah beyaz karelerin mahalle bakkalından veresiye isteyen, terzilik yaparak genç kız yetiştiren kırk beşlik sevimli bir aktiristi var duygusuna kapılırdı.
“Ah, siz miydiniz Avni bey, biz de sandık ki… Ne kaynatalım aşkolsun, Fatma hanım lekeyi çıkaramıyor da.”
Biz de sandık ki’deki ikinci anlamı hemen görmüştü Avni bey. Otorite püskürtmüyordu falanca dereceden memur olması. Fakat o bu işlerin adamı olmaktan uzaktı. Iki hizmetçinin kendisinden çekinmesiyle ruhsal saadet bulacak tiplerden değildi. Küçük memurlara has daha küçüğü sindirme komplekslerinden onda eser yoktu.
“Eh hadi öyle olsun. Fatma hanım sen git bir terebentin al, öyle bir lekenin ancak terebentin hakkından gelir.”
İki kadın Avni beyin arkasından bakakaldılar. Ofiste tek sevdikleri adamın Avni bey olduğunu düşündüler kimbilir kaçıncı kez.

*

Hülya derginin kapısında durdu. Lacivert boyanın soyulduğu yerlerde alttaki astar boyanın beyaz yüzeyi  belirginleşiyordu. Bugün aynada saçlarındaki ilk akları fark etmişti. Annesi onları bir gün görürsen koparmamalısın derdi. Çoğalırmış yoksa. O da diğer sarı tellerin arasına saklamıştı. Ellerini parmaklıklara dolayarak sallanmaya başladı. İstiklâl caddesinin ara sokaklarında onlarca yıldır yayın hayatını sürdüren Yaşam dergisinin editörü iki ay kadar önce birdenbire odasına çağırıp yazılarının devir düşürdüğünü söylemişti. Adama o an devrin en okkalı küfürünü yıvıştırmak için nelerden vazgeçerdi. Ama işinden değil, en azından bir süre için. Sacide ile Tuğba o doğum gününde barda fazla kaçırdığının dedikodusu etmeselerdi dikkatler üzerine hiç çevrilmeyecekti. İşyerine taşımaya başlamıştı şişeleri son günlerde. Ne güzel evde kafayı çekip uyuyordu. Hiç kimsenin haberi olmayacaktı. İşe vaktinde gidip geliyordu. Akşamları alkolle halleşmekten yazamıyordu evet, ama işyerinde harıl harıl çalışarak arayı kapatmaya çalışıyordu. O doğum gününe hiç gitmemeliydim diye düşündü. Adını alkoliğe çıkaran iki kadına sövdü sövüştürdü. Yüzüne bakıp kıkırdıyorlardı artık. Fişini çekeceklerdi yakında. Biletini keseceklerdi. Hülya da elbette bunu birkaç gün daha öne almak için elinden geleni ardına koymayacaktı.

*

Panorama kitap evine açılan sokağa varmadan köşede bulunan çiçekçiye gözleri takıldı. Kırmızı ve sarı helozonlarla süslü, şeffaf cam gondollara oturtulmuş çiçek deryası alev alev yanan son bahar yaprakları gibi gözünü aldı. Çicekçi onca zehra arasından Nergis ismini seçmişti dükkânı için. Koyu sarı panonun üzerindeki Nergis ismi burnu ve çenesi yukarı kalkık, şımarık on beşlik bir kız portresini çağrıştırmıştı. Özkan Nergis ismini güzel bir kadın görünüşüyle bağdaştıramıyordu nedense. Ancak ortalama bir kız olabilir diye düşündü. Şımarık ve hoppa. Çiçekçideki çırak iki dakikadır vitrini kolaçan eden adama, “Buyrun yardımcı olalım abi, yengeye mi?” diye sordu. Çiçeklerle kadınları kıyaslama işini bir türlü aklından kovamıyordu. Çırağa cevap vermeden yürüdü. Deveci Behzat sokağına saptı. Kafası Nergis adında bir kızı tablosuna yerleştirmekle meşguldü. Önce beyninde görmeliydi. Yazmak gibi bir şeydi bu. Uydurulan karakteri anne, baba, sevgili gibi canlı kanlı hayal etmeyince boya tutmuyordu.
Kapının önünde sallanan kadını görene kadar yanlış yere döndüğünün farkında değildi. Yaşam dergisi panosu gireceği dükkânın sağdaki ilk sokakta kaldığını söylüyordu. Sırtı dönük olduğu için kadını tanıyamadı. Oysa beş sene önce bu bukleli saçların sahibiyle bir söyleşi için Ortaköy’de oturmuşlardı. Yaşam’ın en iyi magazin habercisiyle yapacağı röportajı fazlasıyla ciddiye almış, üzerine ne giyeceğini bilememişti. Neler söyleyeceğinin, ne giyeceğinden daha önemli olduğunu idrak edene kadar tüm çekimlerde bir miktar tedirginlik duymaya devam etmişti. Kadın kapının önünde bir kaç kere ileri geri gittikten sonra binaya girdi. Yüksek sesle bir şeyler söylemişti. Önünde bulunduğu müzik aletleri satan dükkândan dışarıya taşarak sokağı saran org sesi kadının söylediklerini bastırmıştı.
Panorama kitabevini Yaşam’ın bulunduğu sırada bir daha boşu boşuna bulmaya çalıştı. Onun yerine karşısına uzun zamandır uğramadığı Resimlik adlı dükkân çıktı. Kapıdan içeri ilk adımda çarpan keskin boya kokusunun evlerde giderek seyrelen çeyiz sandıklardaki naftalin kokuları kadar aşina olduğunu duyumsadı. Adımları sabırsızca boyalara doğru ilerledi.
‘Suat’cım. Merhaba.”
“Ooo, Özkan. Nerden çıktın sen?”
Son görüşmelerinde Suat’ın Büyükada’daki evindeydiler. Renan, Özkan’ın gelmesinden çok rahatsız olmuş, yemekten sonra odasına çekilmişti. Suat bazı insanlar birbirine ısınamaz diye düşünmekteydi. Renan’ın Özkan’a hissettiği de o hesap olmalıydı. Özkan ardarda şişeleri devirip eve gidemeyecek hale geldiğinde Renan’a hak vermişti biraz.
“Uzun zaman oldu görüşmeyeli, ne atölyeye, ne eve. Açtın arayı bak söyliyim.”
Özkan’ın artık çizmediği, bu yüzden içmeyi artırdığı kulaktan kulağa yayılmıştı, Acımıştı Özkan’a. Bu tür haberleri bu kadar hevesle uçuranlara da.
‘Ya sorma Özkan’cım, iş, güç, yazı derken dünyamı küçülttüm bu aralar. Valideyi de kaybettim bu sene Eylül başında…”
“Başın sağolsun Suat’cım. Gazetede görmüştüm. Arıyacaktım…”
Suat, Özkan’ın ardarda bahaneler sıralamasını bekledi. Herkes biraz öyle yapmıyor muydu. Bu yola başvurmamasına sevindi.
Kocası kalp krizi geçirerek hayatını kaybettikten sonra annesi Büyükada’daki evlerinden pek çıkmaz olmuştu. Kendini meşgul etmek için mobilyaların yerini değiştirtmiş, evin bakımdan geçirilmesi gerektiğini söyleyerek Suat’tan usta çağırmasını istemişti. Renan, kırk yıllık eşini kaybetti demeseydi annesine kendisini yormamasını söyleyecekti. Kadınlar birbirine daha kesin teşhisler koyuyordu belki de. Siz artık dönün dediğinde annesini de yanına almak istemişti. 5 Eylül günü bahçe işlerini gören Hayri amca Suat’ı arayarak annesinin sandalyesinde otururken öldüğünü haber vermişti.
Oradan buradan da sohbet etmeye başladılar ayak üstü. Özkan birkaç kere Renan’ı soracak olduysa da son anda vazgeçti. Evlerine gittiği o akşam kıza olan hislerini neredeyse faş edecekti. Oysa şimdi sormamakla daha çok dikkat çektiğinin farkındaydı. Suat, ona bu yağlı boya malzemeleri satan dükkanda rastlamakla Özkan’nın resme geri dönmeye çabaladığını görebiliyordu. Dedikoduların hepsi bir miktar şişirme malzeme içermez miydi.
Özkan’ın çizimleri kıyaktı doğrusu. Çiçek göbeğinden fışkıran çıplak kadınlar en çok kullandığı temaydı. Bunu aktarmaktaki üslubu imzası olmuştu. Bir de bu kadar içmese belki bir gün gelir…
Yazarın NOTU: Bir dahaki sayıda Özkan  hakkında iyi haberler vermeyi umuyorum.

Dergiler, Öykü, sayı 7 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

2 yorum yapılmış, “Yaşam Kırpıntıları”

  1. 01

    Çok güzel bir yazı olmuş.
    Yaşarken 5 dakikalık bir anımızda bu kadar şeyi düşündüğümüz olmuyor ama burda hiç düşünülmeyen 5 dakkikaya çok şey sığdırılmış. Güzel:).
    Daha da güzel yazılar dileğiyle.. Yanlız Yıvıştırmak kelimesi yanlış manada kullanılmış olabilir. Bende emin değilim..

    İmran Altıntaş, 06 Nis 2008 17:42 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git
  2. 02

    Terebentin leke çıkarmada kullanılıyormuş bu yazıda öğrendim bunuda :D Çok güzel yazı olmuş ellerinize sağlık.

    Gizem Peral, 30 Nis 2009 20:03 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama