Yağlı Kuyruk

01 Nis 2008

Mustafa Toga

Akşam işten yorgun dönmüştüm. Hanım sofrayı hazırlayana kadar şöyle biraz dinleneyim diye koltuğa uzandım. Bu arada dört yaşındaki kızım da oturmuş televizyondaki çocuk programına bakıyordu. Walt Disney çizgi filmlerine küçükler gibi bende bayılıyorum. Televizyona bakayım derken bir ara içim geçmiş, kapı zilinin uzun uzun çalmasıyla kendime geldim. O sıra hanımın sesi mutfaktan gürledi.
– Biriniz kapıyı açın…! Benim elim dolu burada.
Hemen terlikleri ayağıma geçirip seğirttim kapıya, ama kızım benden önce açmıştı. Ardından;
– Amca amca, bana ne getirdin, diyerek kapının önündeki kişiyle konuşuyordu.
Yaklaşıp baktım, gelen yabancı değildi, mahalle komşumuz Ali’ydi.
– Ne o, uyuyor musun bu saatte ? dedi. Daha güneş batmadan bu ne kış uykusu ?
– Yok canım ne uyuması, Televizyona bakıyordum biraz içim geçivermiş.
Bu arada karım da yanımıza gelmişti.
Ali’yi kapıda görünce ;
– Oooo..! Ali bey hoş geldiniz. Hani hanım nerede, getirmediniz mi ? Buyrun buyrun içeri geçin, bende mantı açıyordum hep beraber yeriz, dedi.
Ali’de ;
– Yok, yok yenge, rahatsız etmiyeyim, deyince.
Bende;
– Ne rahatsızı kardeşim, hele bir yol içeri geç bakalım, böyle kapı aralığında konuşulur mu, içeride hem çay içer hem de sohbet ederiz, dedim.
– Yok vallahi olmaz, şöyle ayaküstü bir uğradım, hem şey diyecektim ” Yarın boş musun ? ”
– Yarın mı..? Yarın ne günlerden, cumartesi değil mi ? Pazar alışverişinden başka yapacak bir işim yok, hayrola, birşey mi vardı ?
– Şey, dedi. Benimle yarın havaalanına gelebilir misin ? Çünkü yarın öğlen Türkiye’den kayınım geliyor, biliyorsun ben pek iyi Hollandaca konuşamıyorum, gümrükte bir problem çıkarsa bize yardım edersin diye düşündük.
– Hay hay canım, bu da sorulur mu ? Demek en nihayet kayının vizeyi alabildi.
– Öyle. Sekiz aylık bir uğraştan sonra, bu sabah telefon etti, çok şükür vizeyi almış. Bizim hanımı görme…! Sevincinden etekleri zil çalıyor, kardeşim geliyor diye.
– Hayırlısı olsun…, dedim.
Ali ; Ízmir’in Selçuk ilçesindendi. Yirmi yıl olmuştu Hollanda’ya işçi olarak geleli. Türkiye’de vasıfsız işçi imiş ama burada çok kısa zamanda kaynakçılığı öğrenmiş, o gün bu gündür bir gemi yapım firmasında kaynakçı olarak çalışıyordu. Karısı Gülseren hanım ise Ali’den beş yıl sonra gelmişti ve son dört yıldır akşamları iki saatlik bir işde çalışıyordu. Allah’tan bu temizlik firmasının bürosu evlerine çok yakındı. Kadıncağız işten çıkınca hemen eve koşuyordu çünkü beş tane çocukları vardı. En büyüğü oniki yaşında dört kız bir oğlan. Ali’lerin geldiklerinden beri amaçları üç beş kuruş biriktirip, geri memleketlerine dönmekti, ama bu güne kadar fukaraların iki yakaları bir araya gelmemişti. Nasıl para biriktiripte geri dönebileceklerdi. Ali karısının ısrarlarına dayanamamış, en sonunda kayınbiraderini buraya getirmek için yabancılar polisi kanalıyla Adalet Bakanlığına vize müracaatında bulunmuştu. Uzun bir uğraştan sonra nihayet almışlardı. Tabi amaçları çocuğu burada birisiyle evlendirip işçi yapmaktı, yoksa turist olarak iki üç ay gezdirip tozdurup geri göndermek değildi. Zaten burada kaçak olarak kalması, çalışması çok zordu.
Sabah, pazar alışverişini yaptıktan sonra hemen yola çıktık. Bizim oturduğumuz şehirle havaalanının arası bir saat sürüyordu. Arabada Gülseren hanımın mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Çocuklar ise bayramlık elbiselerini giymişler, dayılarını karşılamaya gitmenin sevincini yaşıyorlardı. Neyse ki havaalanında fazla beklemedik. Turistimiz gümrük kontrolunda hiç bir problemle karşılaşmadı. Yürüyen banddan valizini alıp yanımıza gelince gözyaşları arasında bir sarmaş dolaş olma faslı başladı. Ayak üstü kısa sohbetten sonra arabaya binip geri eve döndük.

O günden sonra eş dost Ali’nin kayını Süleyman’a kız bulmak için kolları sıvadık. Süleyman 23 yaşında, askerliğini yeni yapmış, uzun boylu, atletik yapılı, güreşçiler gibi geniş omuzlu, kara yağız, lise mezunu bir köy delikanlısıydı. Sessiz ve utangaçtı. Kendisine bir şey sorulmazsa gün boyu ağzını açmazdı. Saf, temiz, tam anlamıyla bir Anadolu insanıydı.
Íyi hoştu ama, tüm uğraşlarımıza rağmen bir türlü kız bulamıyorduk. Daha doğrusu bulunuyordu da, kız ailesi oğlan turist diye yanaşmak istemiyordu.

Günler su gibi akıp gidiyordu. Süleyman geleli iki ay olmuştu. Halâ hiç bir şey yapılamamıştı. Artık Ízmirlilerin moralleri bozulmaya başlamıştı. Íçlerine bir sıkıntı, bir kasavet çökmüştü ki sormayın gitsin. Çünkü vizenin bitmesine az bir şey kalmış, bu az zamanda çok iş başarmak lâzımdı. Íyi de nasıl ? Derken Ali’ nin hemşerisi Ödemiş’li Ísmail’in bir haberi bu kararmış yüzleri aydınlattı.
Ísmail ;
– Hollanda’lı dul bir kadın varmış, bizim hanım tanıyor. Paraya ihtiyacı varmış belki formalite evliliği yapar, böylece oğlan da yurtdışı edilmekten kurtulur, dedi.
Bu haber tüm ev halkını sevindirdi, herkesin yüzü güldü. Ne de olsa Ali’ ler bunca yıllık kapı komşumuzdu. Bir bayram havası esmeye başladı.

Neyse, en kısa zamanda Hollanda’lı kadınla rendevu yapıldı. Ben, Ali, Ali’nin hanımı ve Ísmail hep birlikte kadının evine gittik. Kapıyı kıvırcık saçlı küçük melez bir oğlan açtı.
Ísmail ;
– Annen evde mi ? diye sordu.
Çocuk da ;
– Íçeride , dedi.
Eşikten içeri adımımızı attık, o da ne !!!!
Kadın, uyuz eşşeğin dahi barınmayacağı bir evde oturuyordu. Íçerinin pis kokusu sokağa taşmıştı. Íçerisini sormayın sanki harpten çıkmış gibi darmadağınıktı. Ínsan şöyle bir etrafına bakınca bir ambara mı yoksa bir eve mi girdiğini anlayamazdı. Çocuk bizi kedi köpeklerin ayaklarımıza dolaştığı arka odaya götürdü. Orada çam yarması gibi, yağ tulumu bir kadınla karşılaştık. Ben diyeyim 120 , siz deyin 130 kilo. Sarı saçlarını taramamış yapalak yapalaktı. Çenesi sarkmış, ön üst dişleri dökülmüş 40 yaşlarındaki bu kadın bizlere “ Hoş geldiniz ” dedi. Anladık gelin adayı buydu. Kadının göstermiş olduğu kanapeye sıkışarak oturduk.
Hoşbeşten sonra ;
– Ne içersiniz ? dedi.
Bizde “ kahve ” dedik.
Birer nescafe yapıp getirdi. Ali lâfı fazla uzatmadan konuya girdi. Kadınla aramızda ateşli bir pazarlık başladı. Kadın üç yıl sürecek olan formalite izdivacı için peşinat on bin gulden istiyordu. Sonra her yıl için beş bin guldenlik senet yapalım diyordu.. “ Bu parada çok az ama sıkıntıdayım, acil paraya ihtiyacım var, onun için 25 bin gulden yeter ” diyordu. Anan aşağı, baban yukarı derken on sekiz bin guldene anlaştık. Ali cüzdanını çıkartıp iki bin gulden kapora verdi. Geri kalan parada nikâh kıyılıp, Süleyman birinci oturma müsaadesini aldıktan sonra ödenecekti.
Ev sahibinden müsaade isteyip oradan çabucak uzaklaştık.
Bu arada Ali, kadını yemeğe davet etti. “ Hem nikâh meselesini konuşuruz, hemde iki aile böylece tanışmış oluruz ” diyordu.

Aradan bir hafta geçmeden Ali apar topar bize geldi. Suratından üzüntülü mü, sevinçli mi olduğu belli değildi.
– Kadın evlenmekten vazgeçiyor azizim , diye anlatmaya başladı.
– Nedenmiş ? dedim.
– Neden olacak…! Hani o gün kadını bize yemeğe davet etmiştim ya ! Yemek boyunca baygın baygın bizim kayınçoya baktı. Evine gittikten sonra telefon etti. “ Ben Süleyman’ı görünce formalite evliliğinden vazgeçtim, sizden para mara da istemiyorum, ya oğlanı üç yıllığına bana eş olarak verirsiniz, yoksa her şeyi unutun “ diyor. Kulun kurbanın olayım bana bir akıl ver, dedi.

– Sen ne düşünüyorsun bu teklife, dedim.
Ali’nin yüzünde tatlı bir gevşeme görüldü. Kurnaz kurnaz bıyık altından gülümsedi.
– Vallahi sana bir şey söyliyeyim mi ? dedi. “ Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz ” tam benim istediğim gibi, biçilmiş kaftan. Neden dersen, kadına tüm paraları ben ödeyecektim, hem üstelik üç yıl boyunca kayınçoya ben bakacaktım ama böyle olunca bütün yük sırtımdan iniyor. Allaha şükürler olsun “ bir taşla iki kuş vurmuş oluyorum ” kayınço gitsin kadının evinde kalsın. Maşallah duba gibi kadın, kışın yorgan yazın döşek olur, dedi. Ardından bir kahkaha attı. Ali’nin sevincinden sanki yanaklarında güller açıyordu.
– Hayırlısı olsun, kısmette ne varsa o olur, dedim.
Bu günden tezi yok deyip başladılar evlenme muamelesine. Beni de nikâh şahidi yazdırmışlar. Gün geldi belediye evlendirme dairesinde nikâhları kıyıldı. Süleyman’ı iç güveyisi olarak Maria’nın evine gönderdik.
Íki gün sonra Ali bir hışımla geldi. “ Hoş geldin “ demeye firsat kalmadan bas bas bağırmaya başladı ;
– Duydun mu başımıza geleni komşu ? Mahvolduk..! Mahvolduk..! diyordu.
– Bir soluklan hele, ne var ne oldu ? dedim.
– Daha ne olsun kardeşim… daha ne olsun ! Hollanda’lı kadın kayınçoyu geri bize göndermiş. Üstelik boşanıyor, ne yapacağım, ne edeceğim şaşırdım kaldım !
– Pek anlamadım. Hem şunu güzelce baştan anlatsana ? Maria neden Süleyman’ı geri göndermiş ? Kim kimden, neden boşanıyormuş ?
Ali kızgın kızgın homurdanarak ;
– Neden olacak…. Bizim salak kayınçonun yüzünden. Ama asıl eşşeklik bende. Ulan herifi önceden bir doktora götürsene, sağlam mı , çürük mü ? diye bir kontrol ettirsene.
– Dur bakalım ne doktoruymuş ?
– Doktoru boş ver komşu, yoksa kayınçonun cinsiyeti filan mı değişik ? Of ulan…! Oof…! Of…! Çıldıracağım yahu buda mı gelecekti başımıza ?
– Bir dakika Aliciğim. Bir muamma anlatıp durma. Kafam karıştı, şunu enine boyuna bir güzel anlatır mısın lütfen ?
Ali birden hiddetlendi. Eli ayağı zangır zangır titremeye başladı. Anlatmasına el kol hareketlerini de karıştırdı. Sesinin perdesini alabildiğine yükseltip,
– Ne güzel anlatıyorum, sende anlamıyorsun kardeşim. Ne diyorum baksana, iki gündür kadına birşey yapamamış. Kadın da eve telefon etmiş, ‘Alın kardeşinizi geri götürün, benim bununla kardeş kardeş yatacak halim yok’ demiş. Ne yapacağım ben şimdi, dosta düşmana rezil olduk. Kimin tavuğuna kışt dedim de bunlar geldi başımıza. Yoksa çocuğa büyü filan mı yaptırdılar da erkekliğinden oldu ? Bu tür belâlar da gelip hep beni bulur, diye oflayıp pofluyordu.
– Bir yol sakin ol…! Her şeyin bir çaresi var, böyle arpacık kumrusu gibi düşünmeye, kafanı taştan taşa vurmaya lüzum yok, dedim.
Ali kaşlarını kaldırdı ;
– Eeee…. O halde ?
– Bu devirde tıpta her derdin bir çaresi var. Süleyman biraz da psikolojik olarak etkilenmiş olabilir. Çocuk köyden gelip pat diye Avrupa’nın kucağına düştü. Hollandalıların ayrı bir yaşantısı, kültürü var. Üstelik buranın dilini de bilmiyor. Íster istemez bocalamıştır, dedim.
Ali ;
– Allahını seversen o işin bocalaması mı olurmuş ? dedi.

– Öyle deme, üstüne üstlük 130 kiloluk azgın et yığınını görünce çocuğun miğdesi götürmemiş, nefsi uyanmamış olabilir. Onun için bir an önce bir doktora götürüp gösterelim, ondan sonra anlarız durumu, dedim.
Ali, takılmış bozuk plâk gibi ;
– Yok kardeşim…bu çocuğa muhakkak büyü yapmışlar, dinime imanıma büyülenmiş, diyordu.
Neyse Süleyman’ı zaman geçirmeden doktora götürüp durumu detayıyla anlattık. Doktor da böyle şeylerin olağan olduğunu, merak edilecek bir şeyin olmadığını söyledi. Süleyman’a kalçasından bir iğne yaptı. Íki kutu da hap verdi. Eve gelince Maria’ya telefon edip, durumu açıkladık. Süleyman’ı tekrar çiçeği burnunda taze gelinin yanına yolladık.
Aradan üç dört gün geçmişti “ Herhalde ortalık sütliman olmuş, ses seda çıkmıyor ” derken, çat kapı Ali geldi.
– Olmuyor kardeşim olmuyor…! Ele güne rezil olacağız. Hollanda’lı kadın her gün telefon ediyormuş “ Alın geri götürün ” diye. Bunun bir çaresini bulmalıyız. Vallahi komşu, bana göre bu çocuğa muhakkak büyü yaptırmışlar. Nefesi keskin bir hocaya okutmak lâzım, bunun başka yolu yok, dedi.
Ben de ;
– Etme eyleme Ali, biraz sabredin hele, ilaçlar bir etkisini göstersin olmazsa o zaman başka bir çaresine bakarız, dedim.
– Yok birader diyordu, eminim bizim köydekiler çekemeyip büyü yaptırmışlar. Büyüyü çözdürmek lâzım, nefesi keskin hoca lâzım.
Bir hafta sonra duydum ki, Ali kaynını Cindar Mustafa hocaya götürmüş.
Bir gün Ali’yi kahvede gördüm. Kalkıp yanıma geldi. Kulağıma yaklaşıp alçak sesle anlatmaya başladı.
– Duydun değil mi komşu, kayınçoyu Cindar Mustafa hocaya götürdüğü mü ? Hoca çocuğu görünce şıp diye anladı. Yarım saat okudu üfledi, birde kocaman muska yazıp boynuna astı. “ Eğer altı aya kadar iyileşmezse geri getirin ” dedi. Allah var, bizden para almadı ama hanımın 2 çift altın bileziğini verdik. Allahın iziniyle büyüyüde keskin nefesiyle çatır çatır bozacak.
– Yapma Ali…! Bu devirde böyle hocalara para yedirilir mi ? Keşke doktorun vermiş olduğu ilaçları bitirseydiniz, bu ne acelecilik, dedim.
Aradan bir kaç gün geçmişti. Ali bize yine apar topar geldi. Ben Ali’nin kara haberlerine alışık olduğumdan, yine neler yumurtlayacak diye beklerken ;
– Oldu…! Oldu…! O iş olmuş komşu…! Hollanda’lı kadın sabah erkenden telefon etti. Çareside ya Mustafa Hoca, ya da senin doktor. Aman…, hangisi olursa olsun çocuk kurtuldu ya biz ona bakalım. Of…be ! Neredeyse yüreğime inecekti, dedi.

– Haydi gözün aydın, allem ettin kallem ettin sonunda kayınçonu burada işçi yapmayı başardın, dedim.
Ali de ;
– Eşin dostun sayesin de, sağolun, dedi.
Aradan altı ay kadar geçmişti, bir gün pazarda Süleyman’ı gördüm. Yanında da karısı vardı. Kadın benim gözüme biraz zayıflamış göründü ama göbeği hala yerde sürünüyordu dersem yalan olmaz. Süleyman’ın da avurdu avurduna çökmüştü, zayıflamaktan çok uzamış gibi geldi oğlan bana.
– Merhaba, dedim. Ne var ne yok ?
Süleyman ;
– Ne olsun abi, gördüğün gibi işte.
– Ne oldu, menmun değil misin Hollanda’ya geldiğine ?
Süleyman öyle bir iç geçirdi ki yürekler parçalanır. Ağzından sözler tane tane çıktı.
– Ne menmun olması abi…! Ne umduk ne bulduk…! Ne umutlarla gelmiştim buraya, güya yağlı bir kuyruk geçireceğiz elimize diyorduk. Hayatımızı kurtaracağız, memlekette yalnız kalan anama üç beş kuruş göndereceğiz, hepsi boş çıktı. Hayellerim, umutlarım bir balon gibi söndü. Abi, burada eli kolu bağlı köle olduk.
– Takma kafana Süleyman, dedim.
– Öyle deme, baksana yanımda ki şu yağ tulumuna üç yıl nasıl dayanacağım, bu gidişle benim posamı çıkartacak. Yanından ayrılayım diyorum o zaman da yabancılar polisi yurtdışı eder, senin anlayacağın iki arada bir derede sıkıştım kaldım, dedi.
Ben de ;
– Sabır…! Süleyman, dedim. Sıkma canını. Bu günlerde geçer.
Hoş bu kalıplaşmış sözlerden başka elimden bir şey gelmezdi. Günler günleri kovaladı aradan bir altı ay daha geçti geçmedi duydum ki Süleyman hastaneye düşmüş, sağda solda “ kafayı üşütmüş ” diyorlardı.

Ne de olsa eski ahbabımız, bir buket çiçek yaptırıp ziyaretine gittim. Karantina odası gibi bir yerde tek başına yatıyordu. Beti benzi solmuş, beyaz çarşaflar arasında o dev gibi oğlan sanki eriyip kaybolmuştu. Beni görünce gözlerinde bir kıvılcım yanıp söndü. Ellerini uzattı bana, parmakları piyano tuşları gibi titriyordu. Ellerini tuttum, gözleri dolu dolu oldu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu besbelli.
Süleyman’ı böyle görünce ben de hüzünlendim. Kelimeler boğazımda düğümlendi.
– Geçmiş olsun Süleyman, dedim. Nasılsın ?
– Nasıl olayım abi, dedi. Gördüğün gibi ne hallere düştük burada.
Sözünü tamamlayamadan birden acaipleşti. Gözlerini tavana dikti. Yüzünde tikler başladı, sanki odada kimse yokmuş gibi kafasını sağa sola sallayarak “ Yağlı kuyruk uğruna….. Yağlı kuyruk uğruna ” diye bir şarkı tutturdu.

Dergiler, Öykü, sayı 7 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

1 Yorum yapılmış, “Yağlı Kuyruk”

  1. 01

    Çok zevkli bir okumaydı benim için; elinize sağlık.

    osman özbaş, 14 Nis 2008 12:29 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama