Pas

01 Nis 2008

Nazım Fırat

Hüseyin, dağların ardından ışığını yeni yeni kasabanın üstüne kusmaya başlayan güneşin ilk parıltılarıyla birlikte uyandı. Açık perdelerden içeriye süzülen aydınlık gözlerini kamaştırmıştı. Yataktan kalkıp perdeleri örtmeyi ve biraz daha uyumayı düşündü, ama o gün, onun için sıradan bir gün değildi.

Yıllarca aynı yatağı, aynı evi, aynı kaderi paylaştığı rahmetli karısının ölümünün üzerinden tam kırk gün geçmişti. Karısını çok seviyordu. Aslında sevgiyle anlatılamayacak bir duyguydu onunki. Yılların alışkanlığı vardı silip atamadığı. Her sabah uyandığında, yanındaki ılık boşluk korkutmazdı onu. Çünkü, bilirdi ki, karısı erkenden uyanmış ve mutfakta kahvaltı hazırlamakla meşguldü. Ama o an, iki katlı harabe evde tek başınaydı. İki kişilik battal yatak ve karısının sarılarak uyuduğu yün yastığı, kırk gün önce ölen sahibinin soğuk bedeni gibi buz kesmişti.

Kırk beş yıl önce evlendiklerinde, daha ilk gece, beraber öleceklerine dair söz vermişlerdi birbirlerine. Genç veya yaşlı, hasta veya sağlıklı; ölenin ardından kırk gün beklenecekti. Böylece ölüm acısı kırk gün tadılacaktı doyasıya. Kırkı çıktığı gün, hayatta kalan canına kıyacaktı gözünü bile kırpmadan.

Yalnızlığını iyiden iyiye hissettiren küçük yatak odasında sinirli bir şekilde adımlarken, sabah namazını kılmadığını hatırladı birden. Daracık tahta merdivenleri, yılların alışkınlığıyla hızla indi ve bahçeye çıktığında çiğ düşmüş diz boyu otların serinliği vurdu yüzüne. Haftalardır yabani otları temizlemediği için kızdı kendine. Sabah güneşiyle minik birer yıldız gibi parlayan çiğ taneleri, çizgili pijamasını ıslatmıştı. Yaşlı dut ağacının altındaki muslukta titreyerek abdest aldı ve oyalanmadan yatak odasına geri döndü.

Yıllardır üzerinde namaz kıldığı yıpranmış ipek seccadesini son kez kıbleye doğru serdi ve yaşından beklenmeyen kıvraklıkla sabah namazını kıldı. Seccadesini topladı; başındaki el işi takkeyi çıkardı, kapının ardındaki çiviye asıp, kel kafasıyla adeta bütünleşen kasketini kafasına geçirdi.

Uzun bir süre hareketsiz, öylece kaldı odanın ortasında. Zihni tamamen boşalmıştı. Ne bundan sonra olacakları düşünüyordu, ne de şimdiye kadar yaşadıklarını. Gözünü, beyaz duvardaki belli belirsiz lekeye dikti. Bir parmak izine benziyordu; karısı ölmeden önce, “Yetiş efendi, bana bir şeyler oluyor” diye feryat ettiği anda, yere kapaklanmamak için tutunmaya çalıştığı duvarda küçük bir iz bırakmıştı. Elinin tümü değil, olsa olsa bir parmağıyla dokunabilmişti duvara. Evin her noktasının, karısının bıraktığı izlerle, işaretlerle dolu olduğunu fark etti o an. Fakat, o küçük leke farklıydı. Karısı, parmağıyla dokunduğu duvara o izi bırakırken, aynı zamanda zayıf da olsa yaşama tutunmaya çalışıyordu.

Neden sonra kendine geldi. Vakit kaybetmeden harekete geçmeliydi. Zehra Hanımla evlendikleri gün eve giren eşyalardan, belki de evin en eski eşyası olan, komşuları marangoz Sadık Usta’nın özene bezene yaptığı zarif baş ucu dolabının üst çekmecesinden, uzun zamandır tek el bile ateş etmediği, belki de pas tutmuş tabancasını aldı. Şarjörünü kontrol etti, doluydu.

Sokağa adımını attığında, sabahın serinliğinde içinin titrediğini hissetti. Bu titremenin anlamı başkaydı. Soğuk değildi onu titreten, içine yerleşen yoğun korku, intikam ve nefretti. İşte o an, yataktan kalktığı giysileriyle yola çıktığını fark etti.

Üç-dört sokak öteye gideceğini düşünerek, kıyafetini pek önemsemedi. Sokakta uzun süre kalmayacaktı. Nasıl olsa, işini tez elden halledecek ve sonsuza dek üşümeyecekti. Zaten sabahın ilk saatlerinde sokaklarda in-cin top oynuyordu.

Mihenk Sokağın başına geldiğinde kısa süreliğine soluklandı. Sıtkı Usta’nın iki katlı kerpiç evi tam karşısında öylece duruyordu. Sarı duvarların tam ortasındaki çimen yeşili kapıya elini uzattı. Yüklense açılacak kadar yıpranmış kapının yumruğa benzer tokmağını sıkıca kavradı ve hırsla dövmeye başladı. Kısa süre sonra Sıtkı kapıyı açmıştı bile. Altmış yıllık arkadaşını sabahın erken saatinde, üstelik pijamalarıyla karşısında gören Sıtkı Usta’yı tarif edemediği bir endişe sarmıştı.

“Hayırdır Hüseyin” dedi Sıtkı Usta, gülümsemek için zorluyor gibiydi kendini; “Borcum da yok ki sana, alacaklı gibi çalıyorsun kapımı! Gel içeriye, yeni çay demlemiştim, birlikte kahvaltı yaparız…”

Kahverengi gözlerini perdeleyen kalın ve gergin kaşlarının yumuşamaya pek niyeti yoktu. Yarım açık kapının pervazına sol omzunu dayadı. “Girmesem iyi olacak Sıtkı” dedi, Konuşurken yüzüne bakamıyordu eski arkadaşının. Nemli lacivert gözlerine bakarsa eğer, ona kıyamayacağını, biliyordu; “Sana bir sorum olacak; cevabı basit bir soru: Biz altmış küsur yıllık arkadaşız, değil mi? Yıllarca yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmemiştir. Ben senin aileni tanırım, sen de benimkini. Doğrusu ya, tanıdığım günden beri senin ailene bir an olsun yan gözle bakmadım. Rukiye Hanımı bacım bildim, çocuklarını da öz evladım. Peki, ya sen? Sen ne yaptın? Zehra son nefesinde neden “Ah Sıtkı” dedi ve ruhunu teslim etti? Bunu açıkla bana…”

Sıtkı Usta, en yakın arkadaşı Hüseyin’in karısı Zehra’nın son nefesini verirken adını anmasına bir anlam veremedi. O anda, kırlaşmış saçlarının dibinden başlayan ve başından aşağıya ince bir dere gibi sızmaya başlayan soğuk terleri hissetti; sonrasında kulakları sağır eden patlama sesinin ardından durmak üzere olan yüreğinden fışkıran sıcacık kanı. Hüseyin, arkadaşının açıklama yapmasına bile fırsat vermemişti.

Sıtkı Usta olduğu yere yığılıp kaldığında, namusunu temizlediğini düşünen ve biraz olsun rahatlayan Hüseyin, dizlerinin üstüne çöktü ve silahı bu kez kendi yüreğine dayadı. Tetiği son kez çekmeden önce, hepsi çoluğa çocuğa karışmış yedi evladının yüzleri geldi gözünün önüne. En büyük kızı Nimet’in gözleri, az önce ölümüyle göz göze geldiği Sıtkı Usta’nın lacivert gözlerinin tıpatıp aynıydı.

Yüreğinin üstüne dayadığı sağ elindeki tabancanın hedefini şaşmasından korkan Hüseyin, sol eliyle sağ bileğini sıkı sıkıya kavramış halde tetiği güçlükle çekti. Kulaklarını çınlatacak ve acıyla yaşamına son verecek ikinci patlamayı duymayı beklerken, düşen tetiğin metalik “çıt” sesini duyar gibi oldu. Paniklemişti. Bir daha, bir daha denedi; olmuyordu. Sanki yaşlı tabancası, üzerine düşen görevi yapmıştı ve daha fazla insanı öldürmeye yanaşmıyordu.

Sıtkı’nın komşuları çığlıklar atarak sokağa çıktığında, Hüseyin, hala patlayacağını umduğu silahın tutukluk yapan tetiğini ısrarla çekmekle meşguldü. Sahibi gibi, yaşlı tabanca da gerçekten pas tutmuştu.

Dergiler, Öykü, sayı 7 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama