Ölümün Bekleme Odası

01 Nis 2008

Gülay Kaya

Ölümün Bekleme Odası

 

 

“Bütün evren doğmamış bir şimdiki zamanın cesedinin saçtığı pis kokuyla dolu. Hayat dediğimiz şey ölümün bekleme odasıdır.”

                                                     Gustav Meyrink

 

 

         Bir şeylerin içine çekildiğimi hissediyorum; yoğun, karmaşık ve esrarlı bir kötülüğün içine. Karşısında devasa boyutlu bir mıknatısa sürüklenen toplu iğne gibiyim.

 

            Karanlığa rağmen tahta basamakları kararlı adımlarla, hiç zorlanmadan indi. Basık hava ağır ve hararetliydi. Rutubet ve toprak kokusunun üzerinde dalgalanan yoğun deodorant, normal bir soluğun kaldırma boyutlarını aşan dayanılmazlıktaydı.

        

Kırk üç numara düztaban ayaklarındaki sinirler, toprak zeminin gevşekliğini çatlak kafatasının berisindeki beyinciğe algılattığında durup, sapıkça bir huşuyla küfsü kokuyu soludu. Zihni berraktı. Bakışlarına şeytani bir çarpıklık gelmiş, kadavrayı andıran yüzüne dehşet ve delilikten dökülmüş bir ifade yürümüştü. Yana seğiren ağzında pis bir alay vardı.

 

         Mabedimdeyim. Uzun, ıstıraplı ve çirkin bir hastalığı andıran hayatıma ilk neşteri attım.

           

Yeraltı mezarlarını andıran karanlık, etrafı bilinmezlik sisiyle çevrili bir lanete seslenmek kadar esrarlı ve cezp ediciydi. Birbirine yamalanmış örümcek ağlarının arasından sarkan lambayı bu yüzden yakmayacaktı.

        

Duvar yönüne doğru yürüdü. Burada duvarlar tuğladandı. Kurumuş pıhtıyı andıran duvarlara asılı şeyler, insanı felce uğratıp yarattığı dehşette boğulmasına yetecek korkunçluktaydı.

        

İri kemikli eli ganimetlerin kıvrımlarında kaymaya başladığında, birbirine ipliksi liflerle bağlı bellek keselerinde müthiş bir esrime oldu ve beyni karman çorman onlarca grotesk fonografla doldu.

 

         Çığlıklar, çığlıklar, çığlıklar… kasvetli monologlar!

 

            Her safhada katlanan hazzı şeytani bir boyut kazanmıştı. Yüzündeki kaslar gerilmiş, tüm hatlara manyakça bir ifade yerleşmişti. Her yanı cayır cayır yanıyordu. Adrenalin sağanağındaki bedeni adeta ıspazmoz geçiriyor, freni patlamış bir lokomotifi andıran kalbi soluğuna baskı uyguluyordu. Belden aşağıya doğru koşan karıncalanma hissi müthişti.         

Raşitik bacakları üzerinde hafifçe esneyip oracığa yığılıverdi.

        

Çırılçıplaktı. Altındaki toprağın uzuvlarını yaladığını duyumsuyordu. Avuç avuç aldığı toprakla her yanını ovdu. Bir vudu ayincisi gibi kendini kutsamıştı. Akıl havsala almaz bu garip ritüelin ardından dehşet ve deliliği aynı anda yaşayarak kırbacını şaklattı ve defalarca varlığını doruğa taşıdı. Balina böğürtüsünü andıran çığlıkları korkunçtu.

 

         Zamanın korsan bacakları, kendi arenasında tam bir daire çizdiğinde artık, boşalmış bir aküden farksızdı. Şarj olmaya ihtiyacı vardı. Kasıklarındaki esrikliğe balta sallayan o ilkel duyguysa muazzamdı.

 

         Bu duyguyu iri kıyım bir sıçanla ilk kez doyurduğunda on üç yaşındaydı. Kilosu yaşının dört çarpıydı ve bu oran boyuna vurulduğunda ekrana, iskele dubasını andıran bir görüntü giriyordu. Silik bir tip, hakkını veren bir sosyopattı. Zaten o hali ve çarpık özgüvenle izci kulübünün lideri olacak değildi!

        

Hayattaki tek ebeveyni üvey babasıydı. Gut hastası adam afyon tiryakisiydi ve ordudan bu nedenle atılmıştı. Öte yandan Guillain-Barre sendromlu bir vakaydı.

 

Bu her yüz bin kişinin bir ya da ikisinde görülen bir sinir sistemi hastalığıydı. Kasların yalnızca istem dışı bir şekilde hareket etmesine neden olur, yutkunmayı bile imkansız hale getirirdi. Ne var ki, adamın nur topu gibi bir sendromu olduğundan haberi bile yoktu. Çünkü o müthiş on iki kasım akşamına kadarki bir yıllık süreçte, dengesiz aralıklarla seğiren sendromlar, nasılsa adamın kafayı bulduğu anlara rastlamıştı.

 

         O akşam olanlar bu tarihten iki hafta öncesine dayanıyordu.

 

         Nemden yapış yapış, yağmurun bir türlü patlamadığı bir öğle sonrasıydı. Doğrusu bu berbat havada buz gibi bir şişe gazoz iyi giderdi. Bu düşünceyle hızla mutfak tarafına yöneldi. Nitekim bu düşüncesi mutfak kapısına bir metre kala lastik bir top gibi sönüvermişti. Doğrusu orada rastladığı şeyi hiç ummamıştı. Üvey babası beyaz polipropilen plastikten masanın önünde, cehennemi bir yaratık gibi dikiliyordu. Kaskatıydı. Anlaşılan gene afyon çekmişti.

        

Kan yürümüş gözlerinde kararlı, zalim bir ifade vardı. Gırtlaksı sesindeki ölümcül derinlik, duyanın kanını donduran cinstendi.

        

Gaz odasına gururla yürüyen bir Yahudi gibi babasına doğru yürüdü. Ne de olsa o, babası için işe yaramazın tekiydi. Ve her türlü zorbalığı hak ediyordu.

 

         Sonunda o karabasan bir yerde mola verdi. Bir kamyon dolusu terleyen adam lastik copu hışımla bir kenara fırlattı. Buzdolabından kaptığı bir şişe birayı soluksuz içtikten sonra, mutfağın fayans zeminine bir cenin gibi kıvrılmış yatan oğluna döndü. Zavallının her yanında mor yelpazeler açmıştı. Gözü dönmüş bir SS subayından farksız adam, gıkını bile çıkartmayan bok çuvalı oğlundan şimdi daha çok nefret etmiş ve tiksinmişti. Çocuğun kan torbasına dönmüş kafasına uzanıp kulağını yakaladı. Mahzene sürüklediğinde de tükürüklü küfürler yağdırmayı boşlamamıştı.

 

         Mahzenin paslı demir kapısını açıp, mezara bırakılan bir ölü gibi onu içeri atmış ve bulanık bilincine unutmasını hükmetmişti.

 

         Ne var ki, ölüme terk edilen asla unutmadı. Nefret ve öç alma dışındaki tüm duyguların üzerine sifonu çekip kendini hazırladı. Firavun farelerini andıran sıçanlarla ve lağım borularından sızan sularla beslendi. Ve mahzenin kapısını açabilmek için hayli didindi. Nihayet başardı da.

 

         On iki kasımdı. Doğrusu G-B sendromunun zamanlaması da övgüye şayandı.

 

         Hiçbir gevşeklik belirtisi göstermeden yatak odasına yöneldi. Sessizlik her şeyin üzerine serilmişti. Pirinç karyolanın pis şiltesine ağırlığını veren adam bir katatonikten farksızdı. Sapsarı gözlerini tavana dikmişti.

        

Yatak odasındaki pencerenin çürük kanatlarından biri açıktı. Gerisindeki hava bir tek saç telini oynatamayacak kadar zayıftı. O tarafa yönelip kanadı kapattı ve üzerine kalın perdeyi çekti. İşinin ehli bir cerrah kadar sakindi. Seri hareket ediyordu.

 

Karyolanın yanına geldi. Üvey babasının gözleri şaşkınlık ve korkudan büyümüştü. Başının derisi buz kesmiş, kocaman kafasındaki beyni mercimek kadar kalmıştı. Her yanına hücum eden adrenalin sağanağı amansızdı.

        

Sıra nihai kararı uygulamaya gelmişti.

        

Bir zamanlar annesinin urlu başını koyduğu elyaf yastığı aldı ve tüm gücüyle adamın başına abandı. Altındaki adam debelenmemişti bile.

 

         Cinayet mahalline gelen polisler hiçbir bulguya rastlamamış, cesedi muayene eden adli tıp doktoruysa raporuna, yüksek tansiyona bağlı kalp krizi diye yazmıştı.

 

Sözkonusu teşhise taşınmasındaki etken cesedin yuvalarından fırlamış gözleriydi. Yüksek tansiyon kafadaki suların hidrostatik basıncını ikiye katlar, kalbe basınç uygular ve gözler adeta yuvalarından fırlardı.

 

         Kimse oğlundan şüphelenecek değildi ya!

 

         Takip eden günlerde hastalandı. Kanına hepatit bulaşmıştı. Ne var ki, herkes bunu babasının ani ölümüne yordu. Zavallıcık bu acıya dayanamamış ve zayıf düşmüştü. Öyle ya! Ne de olsa hiçbir aklıselim hastalığı sıçanlardan kaptığına ihtimal vermezdi.

        

Müşahede altında tutulduktan bir hafta sonra hastaneden taburcu oldu. İyileşmiş, kuvveti yerine gelmişti. Çatlak kafatasının altındaki beyniyse hiçbir zaman iyileşemeyecekti.

 

Özellikle inanç sahiplerinin derin ilgi ve yardımlarını kazanmış, Kimsesizler Fonu’ndan kendisine özel bir maaş bile bağlanmıştı. Hatta bu yüce gönüllüler, Belediye Mezarlığı’ndaki gönüllü bekçilik fikrini de son derece sempatik bulmuşlardı.

 

Mezarlıkları oldum olası sevmişimdir. Derinliklerinde yatan küfsü kokuyu ve…

 

Vakit geçirmeden çalışmaya başlamıştı. Dikensi otlar ve sarmaşıklar mezarlığın her yanını istila etmişti. Önce onların icabına baktı. Sonra da her yeri çiçek tarhlarıyla donattı. Acaba ölüler mezarlarından başlarını doğrultup bir baksalar bu işten memnun kalırlar mıydı?

 

Çukuruna henüz düşmüş bir ölü…

 

Mabedinden çıkma zamanı gelmişti. Kalkıp son bir kez ganimetlerini okşadı.

 

Bir yerde insanın en lezzetli yerinin epidermistti olduğunu okumuştum. Birkaç günlük çürüme derinin besleyici özelliğini katlıyormuş. Ayrıca buradaki bakteriler epidermisttin sindirilmesini de daha kolay bir hale getirmekteymiş. Gene o makalede insanın dışkısını yiyebileceği de yazıyordu. Fakat en lezzetli ve ulaşılmazı zor olan kısım kemik iliği ve yağ dokusuymuş.

 

Ardından merdivenlere yöneldi. Son basamakta durup o berbat kokuyu gene derinden soludu. Geceye hazırdı artık. İki gün önce mezarlığa etli butlu bir kadın defnedilmişti.

 

Marine edilmiş bir ölüden daha tatlı ne olabilir?

 

Mahzenin demir kapısını örtüp çıktı.

Dergiler, Öykü, sayı 7 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

2 yorum yapılmış, “Ölümün Bekleme Odası”

  1. 01

    Çok dikkat çekici bir üslubunuz var Hanımefendi; tam öykü diline evrilmese de buna gerek bırakmayan bir ‘üsbubta’ kendini besleyen imgelerle eklektikleşmiş, gibi geldi bana; -naçizane fikrimdir.-
    Elinize sağlık.

    Osman Özbaş, 04 Nis 2008 17:11 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git
  2. 02

    Korku-gerilim türünü çok severim. T.Capote hastası bir okuyucuyum. Bu türde yazan bir yazarın nerelerden beslendiğini hep merak etmişimdir. Öykünüzdeki Negrofilin profilini çok iyi çizmişsiniz. Karanlık yazılarınızı seviyorum. Lütfen bu tarzda yazmaya devam edin. Ellerinize sağlık.

    Selim Tırpan, 07 Nis 2008 13:39 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama