Kefaret bu yılın İngiliz Hasta’sı…

1 Nis 2008 | yazar: Can Çelebi | Kategori: Dergiler, Sinema, sayı 7

kefaret.jpgFilmin künyesi
Yönetmen :
Joe Wright
Senaryo : Christopher Hampton, Ian McEwan (Kitap)
Oyuncular : Keira Knightley (Cecilia Tallis), James McAvoy (Robbie Turner), Romola Garai(Briony – 18 yaşında), Saoirse Ronan (Briony Tallis – 13 yaşında)
Müzik : Dario Marianelli
Görüntü : Seamus McGarvey
Kurgu : Paul Tothill
Prodüksiyon Tasarımı : Sarah Greenwood
Sanat Yönetimi : Ian Bailie
Kostüm : Jacqueline Durran
Tür : Drama
Yapım : 2007, İngiltere-Fransa, 130′

Savaş her nekadar, arzulanmayan, acı veren birşey olsa da ona birçok şey yakışabiliyor. Ölüm yakışıyor, hayatta kalma çabası yakışıyor, kan yakışıyor, kan kırmızısı gelincik tarlaları yakışıyor, dostluk, esaret, hatta savaşın en büyük düşmanı barış bile yakışıyor, daha sayamadığımız bir çokşey yakışıyor da bir tek ASK yakışmıyor. Heminway’in “Canlar Kimin İçin Çalıyor” adlı eserinden beri hep bunu söylemek istedim. Atonement – Kefaret filmi de sanki bu düşüncelerimin üzerine bir kaç gün önce beyaz bir sinema perdesinin üzerine sessiz sedasız düşüverdi.
Film bitip de perde karardığında Cecille nin şu cümlesi yakıyordu dudaklarımı.

“I love you… Come back to me.”

Filmin Konusu:
1935 yılında henüz 13 yaşında acemi bir yazar olan Briony Tallis (Saoirse Ronan) ve ailesi, görkemli malikanelerinde zengin ve seçkin bir yaşam sürmektedirler. Yılın en sıcak gününde Briony’nin keskin hayalgücünü ateşleyecek bir gelişme yaşanır. Evin hizmetçisinin eğitimli oğlu Robbie Turner (James McAvoy), Briony’nin inatçı ve dikbaşlı ablası Cecilia’ya (Keira Knightley) kur yapmaktadır. Robbie, Cecilia’nın da benzer duygular hissettiğini ummaktadır. İkisi arasındaki ilişkinin alev alması için tek bir kıvılcım yeter. Ancak olaya tanıklık eden küçük Briony’nin de gizliden gizliye Robbie’ye ilgisi olduğu için öfkeye kapılır ve hayal gücünü çalıştırarak Robbie’yi işlemediği bir tecavuz olayindan dolayi suçlayacak kadar ileri gider.
Cecilia ile Robbie artık birbirlerini sevdiklerini açıklamışlardır ama Robbie tecavuz iddiasıyla tutuklanır. Briony’nin de yalancı tanıklık yapmasıyla üçünün hayatı sonsuza kadar değişecektir.

Briony sonraki yıllarda çocukken işlediği günah için affedilmenin yolunu aramaya devam edecektir. Sonunda müthiş cüretkar hayal gücünün de yardımıyla günahının kefaretini ödemenin çaresini bulabildigini sanarak, kalıcı sevginin gücüne eşlik eden anlayışlılığa ulaşmayı başaracak, bu iki insane itiraf edemedigi gercegi bir kitap yazarak tum dunyaya ilan edecektir.

Film hakkında:

80. Oscar ödülleri Los Angeles’ta düzenlenen muhteşem bir törenle sahiplerini buldu. Gecenin galibi hiç şüphesiz 4 dalda oscar kazanan “No Country For Old Men” di.Kısaca hafızalarımızı tazelersek; en iyi erkek oyuncu ödülü ingiliz Daniel Day Lewis’e, en iyi kadın oyuncu ödülü Fransız Marion Cotillard’e gitti.
The Bourne Ultimatum (Son Ültimatom) 3 Dalda,There Will Be Blood (Kan Dökülecek) 2 Dalda, La Vie En Rose (Kaldırım Serçesi) 2 Dalda,Michael Clayton (Avukat) 1 Dalda, ,Juno 1 Dalda, Elizabeth: The Golden Age 1 Dalda ve Atonement (Kefaret) 1 Dalda OSCAR ödülü kazandılar.

Dört dalda Oscar adayı “Pride and Prejudice – Aşk ve Gurur”un yönetmeniyle, baş kadın oyuncusu Keira Knightley’i birkez daha bir araya getiren, tamı tamına otubeş milyon dolar bütçeli “Atonement – Kefaret”in bu yarışta en iyi müzik dalında o çok arzulanan altın (bolca estetik kaygılar taşıyan) heykelciği hakkıyla kazandığına inananlardanım.
Dario Marianelli imzalı müzikler, perdeye yansıyan tüm objeleri içine alıp onlardan beslenerek bizleri sarıp sarmalıyor ve atmosfer yaratmada sanki filmin bir baş oyuncusuymuşçasına önem taşıyor. Bir kaç örnek vermek gerekirse;camda vızıldayan arı, duvara vurulan lastik top,koridorda hızlı adımlarla yürünürken ahşap zeminin çıkarttığı çatırtılar ve tabii en unutulmazı filmin başından sonuna kadar kulaklarımızı delercesine basılan daktilo sesleri, tek kelimeyle MUHTEŞEM. Hatta Marianelli tıpkı bir önceki film Pride and Prejudice da yaptığı gibi, melodilerini salona gelen izleyicilerin kulaklarına takip evlerine götürmelerine de {ister istemez} izinveriyor. Bu film sadece Müzikleri için tekrar seyredilmeye değer.

İngiliz yazar Ian Mc Ewan’in 2001 yılında kaleme aldığı Atonement – Kefaret ( Türkçe baskısı-KEFARET – Ian McEwan – çeviri Püren Özgören – Can Yayınları – İstanbul, Aralık. 2003) adlı romanl, edebiyat çevrelerince yüzyılın en iyi 100 romanı içersinde gösterilen Booker ödüllü bir başyapıt. Çocukluğu, aşkı, savaşı, İngiliz toplumunu ve sınıf ayrımını akıcı ve etkileyici bir anlatımla sunarken, okuyucusunu utanç ve bağışlama, kefaret ve günahları hoşgörmenin güçlüğü üzerinde düşünmeye yöneltiyor. Aynı adlı romandan senaryosunu yazansa, Dangerous Liaisons – Tehlikeli İlişkilerle en iyi senaryo oscarını evinin başköşesine götürüp koyan Christopher Hampton. Bu senaryosunda, Hampton “Tehlikeli İlişkilerin” ağdalı dilini koparırcasına, anlatımında olabildiğince ekonomik davranmış.Hemen filmin başlarında, sanırım 10 dakika içinde bizleri filmdeki tüm karakterlerle tanıştırıyor.Sanki daha başlardayız bekle seyirci şuraları hemencecik geçelim daha anlatılacak çok şey var dermişcesine.
Aslında konu biz Türk izleyicilerin pekte yabancısı olmadığı şu Zengin kız Fakir oğlan hikayelerine benziyor.İçinde mavi panjurlu beyaz bir ev bile var. Biraz daha ileri gidersem, konu özünde (Kanava) bana Ömer Seyfettinin “KASAĞIŞINI” da hatırlatmadı değil. Ama itiraf etmeliyim ki,işleniş tekniği, kurgunun mükemmelliği ve yönetmenin ustalığı, filmdeki basma kalıpları seyirciye neredeyse hiç hissettirmiyor. Bu film bize aralarındaki sınıf farkına rağmen birbirlerini deliçesine seven iki genç âşığın kavuşamamaları ve onlara engel olmuş olan üçüncü kişinin pişmanlığı, vicdan azabı gibi klişelerle aynı kulvarda koşar adım giden bir öykü anlatırken, daha kapsamlı ve daha derin şeyler hakkında düşünme imkanı veriyor: Masumiyetin göreceliliği ve ‘telafi etmenin’ imkansızlığı gibi.

Beni düşündüren tek şey filmin sonu. Sanki herşey bir anda bıçakla kesilir gibi bitiveriyor. Bizleri 2. dünya savaşının o kirli puslu, yıkık,yaralı atmosferinden alıp bir anda 2001 in teknolojisi bol bir TV programına götüruveriyorlar. Birden bire 120 dakika sonra hiç tanımadığımız, filme yeni katılan yeni bir kadın karaktere adapte olmanız neredeyse bir120 dakikanızı daha alıyor.Bu ne diyorsunuz, yabancilastirma desem degil…

Finaline rağmen filmin özgün ve vurucu bir anlatımı var. Zaman zaman, bir olayı , filmin üç karakterinin gözlerinden ayrı ayrı, iki kez izleme olanağı bulabiliyoruz ve bu, olayın etkisini azaltmiyor, aksine katlanarak çoğaltiyor. Daha açık söylemek gerekirse hikaye sıralı bir şekilde değil de esnetilerek geriye dönmeli farklı açılardan yorumlanmış ve boylece siirsel bir dil yakalanmis.
Joe Wright daha bu ikinci filminde ne kadar yetenekli olduğunu kanıtlıyor.Klasik sinemanin tum araclarini seyirciye sezdirmeden ustaca kullanmis.Hatta tam yerinde zamani geri dondurme metaforuna gonderme yaparak hic basite kacmadan,su bildik perdedeki goruntuleri geri sarma numarasini bile yapiyor. Yani adam döktürüyor da döktürüyor…Büyük bütçeli projeleri ve kalabalık kadroları idare etmedeki becerisini ilk filmi ‘Aşk & Gurur’ da açık bir şekilde ortaya koymuştu zaten. Her ne kadar sinema kollektif bir sanat gibi görünse de burada bir kez daha anlıyoruz ki aslında sinema sanatı, tartışmasız, Yönetmenin sanatıdır.
Yine de her iki filmi boyunca sürekli karşımıza çıkan o muhteşem görüntü ve manzaralar yönetmeni olduğu kadar görüntü yönetmeni – sanat direktörünü de unutmamamız gerektiğini bize hatırlatıyor. Her bir kare üzerinde uzun uzun düşünülerek – özenle çalışılmış. Sahne geçişleri ve kurgu karakterlerin iç dünyalarını seyirciye ulaştırmada özel bir önem taşıyor. (Neden en iyi kurgu dalında da bir oscar alamadığını anlamakta zorlandim.).Ayrıca yönetmen Joe Wright bu filmle kendisini ilk filmi Pride and Prejudice daki James Ivory etkisinden de kurtarmış gibi görünüyor.Aynı şeyi oyunculuğu açısından Keira Knightley için söylemem mümkün değil ama yine de rolünün altından başarıyla kalkmış diyebilirim.
Küçük kız kardeş Briony’i oynayan Saoirse Ronan’nin sergilediği oyunculuk benim için daha bir değerli.Hani derler ya cuk oturmuş bu role. Çok inandırıcı, hatta öyle inandırıcı ki zaman zaman insanın gidip “ o “ kızı boğası geliyor.Eminim ileride kendisini başka başka rollerde de bol bol izleyeceğiz.
Filmin basrol erkek oyuncusu James mcavoy bana sürekli olarak Russel Crow un gençliğini hatırlatsa da bu filmdeki performansı gerçekten takdire değer ve izlerken son derece keyif verici. Kendisini Narnia Günlükleri’ndeki Bay Tumnus rolünden sonra bu ikinci izleyişim ama bundan sonra gözüm hep üzerinde olacak.

Sadede gelecek olursak; ben filmi pek sevdim. Ağlatacak noktaya getirip ağlatmayan, ortada hiç birşey yokken bir anda tokatlayan, müzikleriyle ilgimizin dağılmasına izin vermeyen, görüntüleriyle büyüleyip duygularıyla içimizi oyabilen ama o derece de ajitasyondan – duygu sömürüsünden uzak, tempolu, dahası, son derece vakur, kendinden emin ve bir kaç noktayı saymazsak ( o kadarı kadı kızında da olur) sonderece ayakları üzerinde duran, kendisinden uzun süre söz ettirecek, etkileyici bir film.

Kaç Oscar heykelciği kaldırdığı bu bağlamda beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Academy üyeleri – bu bazda- kendilerine daha başka filmler mutlaka bulacaklardır ama ben şimdiden bu filmin DVD’sini satın alıp arşivime kattım bile.

Bana sorarsanız “evet en iyi film(dram) dalında altın küre ödülü de almis olan bu filmi izlemek lazım, sakin kaçırmayın” derim

İyi seyirler.

  • Share/Bookmark

2 Comments to “Kefaret bu yılın İngiliz Hasta’sı…”

  1. Selda diyor ki:

    Cok etkileyici bir yazi, eline saglik.Oyku tadinda.Genelde elestiri yazilarina hic katlanamam ama bu yaziyi sonuna kadar okudum ve cok zevk aldim.Diger yazilari da merakla bekliyorum.

  2. Dilan diyor ki:

    bu filmi izlemedim, ama sizin yorumu okuduktan sonra filmi mutlaka izliyecegim. Cok iyi bir analis verdiniz, hikaye’nin konusunu hem anladim. Elinize sagilik, yeni yorumlar beklerim.

Leave a Comment