İki kez kaybolan ev

01 Nis 2008

İsmail Polat

Osman bir ara çok kötü pansiyonlarda barınmak zorunda kaldı. Bazı evlerde kiracı oldu. Eskiden Hollanda’da bir çok evde banyo hiç bulunmazdı. Yıkanma usulleri şöyleydi:Korlardı koca bir leğene suyu. Alırlardı ellerine ufacık bez parçasını. O bez parçasını ıslatıp leğendeki suya batırıp vücutlarını silerlerdi. Bir ailede on kişide olsan da öyle yıkanmalıydın. Çünkü başka alternatif yoktu. Banyo yapma kültürü daha sonraları yaygınlaştı. Daha sonraları evlerin bir gömme dolabına, küçük bir odasına banyolar inşa edilmeye başlandı.
Osman’ın en son kaldığı evin de banyosu yoktu. Daha önceleri kalmış olduğu evde de banyo yoktu, ama şimdiki adamlarla iyi arkadaş olmuştu. Onları uzun uğraşılardan sonra banyo yaptırmaya ikna etti. Banyo yapıldıktan sonra ev halkı çok memnun olmuşlardı. Hayat var be hayat diyorlardı. Bu sefer de banyo bilmeyen insanlar girdikleri banyodan saatlerce çıkmaz olmuşlardı. Banyo yapıldıktan sonra Osman’ın kirasına beş gulden zam yapılmıştı.
Osman’a sonunda ev çıktı. Ailesini yanına getireceğine birkaç kiracı alıp işin hilesine kaçmaya başladı. Kendi kendine ne güzel işte, iki kişi çalışmışım gibi kazanıyorum diye sevinmekteydi.
Birkaç ay sonra komşuları bu evde bu kadar adam nasıl kalabilir diye düşündüler. Komşu Hollandalılar Osman’ın o evi satın aldığını biliyorlarmış. Sonra, Osman olsun, kiracılar olsun merdivenlerden inip çıkarken sesli sesli konuşmaları, müzik sesinin fazla açılmasından komşular rahatsız oldular.
Köy kökenliydiler ve modern bir şehrin yaşantısına hiç alışmadıkları gibi, alışmak ta istemiyora benziyorlardı.
Müzik sesi, kalabalık olmaları, komşuların rahatsız olması, küçük çocukların uyuyamamaları hiç umurlarında değildi. Zaten o dönemler ev alanların çoğu yanlarına hemen birkaç kiracı almaktaydı. Bu  ticari amaçlı oluyordu. Bazı hallerdeyse pansiyon hayatındaki arkadaşını veya yakın bir akrabasını yardım maksatlı da evlerinde barındırdıkları görülmekteydi.
Komşular şikayetçi olunca Osman kiracıları çıkardı. Yaptığı bir istekle hanımı birkaç hafta sonra Hollanda’ya geldi. Çocukları Türkiye’de kalmıştı. Onlar orada okumalıydılar. Şayet başaramazlarsa hemen Hollanda’ya getirecekti.
Karısına hemen çalıştığı yerde bir iş buldu. Şimdi sabahları birlikte gidip akşam birlikte  evlerine geliyorlardı. Osman’a ev çıktığında evin etrafı, konteynırlarla, vinçlerle, kamyonlar, kompresörlerle doluydu. Aynı zamanda parke taşları, demirler, yağ bidonları, kumlar çakıllar evin çevresindeki  sokaklarına yığmışlardı. Osman ve karısı istasyondan otobüse biniyorlardı. O inşaat malzemelerini gördüklerinde evlerinin yerini bilerek otobüsten iniyorlardı. Bu inşaat malzemelerinin neden orada olduğunu hiç sormamış ve üzerine hiç te düşünmemişlerdi. Gerek de yoktu. Onlar için evleri de, adresleri de o yığılmış malzemelerdi.
Hanımı Safigül her gün şu çocukları da buraya getirelim. Gözüm hep geride kaldı demekteydi. Osman aynı fikirde değildi. Biraz bekleyip buradaki ve Türkiye’deki gelişmeleri izleme taraftarıydı. Türkiye’nin durumu iyiye giderse çocukları hiç getirmeye gerek yoktur diyordu. Anlayışlıydı hanımı.Osman’ın bu dediğine karısı hak vermekteydi.
Bir sabah erkenden kalktıklarında her güne nazaran evlerinin önünde daha bir hareketlilik vardı. Çalışan insanlar biraz daha çoğalmış ve değişik bir koşuşturma ile mevcut olan vinçler, konteynırlar bir tarafa çekilmekteydiler.
Otobüse binip doğruca işlerine gittiler.
Öğlen tatilinde, eşi Osman’a, “Bu akşam ne yiyeceksin. Ne yemek yapayım?” diye sordu.
Osman, “Hele bir akşam olsun eve gidelim de, ne yiyeceğime o zaman karar veririm.” Dedi.
“Yok canım şimdiden söyle ne yiyeceğini.”
”Biraz düşünüp de ne yiyeceğimin sana listesini yapayım.” dedi.
“Liste çok yorucu ve kalabalık listeden oluşmasın. Senin düşündüğün liste ancak tatil günleri olabilir.”
“Tamam canım merak etme.Mesajı anlamışsın. Anladıktan sonra yorulmazsın ancak dinçleşirsin.”
Akşama kadar çalıştılar. İşten çıktıkları gibi merkez istasyonunda her gün bindikleri otobüse binip Buitenveldert bölgesindeki evlerine doğru yollandılar.
Otobüs gelip aynı durağa yaklaştıkları sırada Osman otobüsün dur düğmesine bastı.
Safigül, “Dur basma düğmeye, ineceğimiz yer burası değildir.” dedi, ama kapı açılmıştı. Osman ve eşi  durakta indiler. “Çok yanlış indik. Bizim evimiz bir durak geride kaldı.”
Osman, “Yok karı yok.” dedi. “Bizim ineceğimiz yer daha üç durak ilerdedir.”
“Sen de çok ileri gittin ama.?
“Sen de hep geri gidiyorsun?
“Peki düğmeye niye bastın o zaman?”
“Bilmem. Geldik sandım, Ama inşaat falan yok ortada.”
Şaşkın şaşkın birbirine baktılar. Daha hareket etmeyen otobüsün şoförü de onlara bakmaktaydı. Kapı kapanmak  üzere iken Osman otobüse doğru yürüdüğünde, şoför hemen kapıyı açtı. Şimdi bir durak daha ileriye gidiyorlardı. Yoktu durakları. Çünkü vinçler, kamyonlar, konteynırlar, demirler, kompresörler yoktu. Onlar olmayınca evleri de yoktu.
Evlerini bulabilmeleri için muhakkak o inşaat teşkilatını bulmalıydılar. Üç durak sonra indiler otobüsten. Bir o cadde, bir bu cadde aradılar evlerini.
“Kız hanım acaba bizim ev nereye gitti?”
“Herif geze geze çok yoruldum. Üstelik benimle dalga geçme. Bir an önce evi bulmaya çalış.”
Karşılaşmış oldukları insanlara adres sorabilirlerdi, ama  evlerinin adreslerini kendileri de bilmiyorlardı.
“Yok mu şu adres cebinde?”
Osman cüzdanını çıkarıp içine baktı. Hayır, adres madres yoktu cebinde.
“Ulan herif cüzdanın içinde adres mi olur? Bir küçük not defteri alıp önemli şeyleri yazsan olmaz mı? Bu Hollandalı insanların çoğunda öyle küçücük adres veya not defterleri bulunur. Üstelik buranın yerlisi oldukları halde. Sen buranın yabancısısın. Dil bilmiyorsun, adresini bilmiyorsun ben seni ne yapayım.”
“Ne ulan. Hemen ben seni ne yapayım diyorsun. Bilir misin o kelimenin ne kadar ağır olduğunu?”
“Bir insan evinin adresini nasıl bilmez? Akşama kadar çalıştık. Geze geze dizlerim kırıldı valla.”
“Sen niye bilmiyorsun peki?”
“Ben kadınım. Aynı zaman da Hollanda’ya daha yeni geldim.”
“Yeni geldin de, şu kadın olduğun için adresi bilmemen mi lazım. Hanımsan neden şimdi bir dil bilmeyesin. Haydi bakalım bir otele gidip yatalım da oradan yarın birimiz işe gideriz. Birimiz de gelir evi arar buluruz. Herhalde adresler pasaportlarımızda yazılıdır.”
“Ulan pasaportlar da evde değil mi?”
“Sahi ya.”
Safigül durup ellerini beline koydu. “Ulan herif şimdi insanın tepesini attırma. Bazen çok aptallaşıyorsun.”
“Evet öyle. Aynı senin kadın olduğundan dolayı adresi bilmemen gerektiği gibi.”
“Sen onu daha bir sene bozuk plak gibi ağzında dolaştırır durursun.”
“Daha bir  ay olmadı Avrupa’ya geldiğin. İlk olarak bana baş kaldırmaya başladın. Böyle gidersen, geleceğin pek te parlak değildir.”
“Sen kendini kolla da aklını başına topla, yoksa bir gün kendini unutur eve de gelmezsin.
“Çok konuştun.Alim Allah seni şu caddede evire çevire benzetirim.”
“Siz erkekler sıkıştığınız zaman dayağa sarılan birer zavallısınız.”
“Sizde adresi bilmemeyi, okumamayı,kendinizi savunmamayı, bilime inanmamayı kadın olduğunuza yamalıyorsunuz.”
Safıgül kocasının çok üstüne gitmemeye karar vermişti. “Ne ise Osman bırak bunları da şu adresi bul.” dedi gönül okşarcasına.
“Ha işte böyle biraz gönlümü okşar gibi konuş.Bu işteyken ne yiyeceksin diye liste istiyordun. O listeyi unutma da,adres benim öteki  gömleğimin cebindeydi. Dün akşam gömleği değiştirirken, o gömleğin cebinde çıkarmayı unutmuşum. Aynı zamanda geldiğin günü sana adresi yazıp verdim. Bak hele bir çantana.”
Safigül baktı çantasına adres madres yoktu. Eşi her ne kadar esprili konuşmuş olsa da, sinirlerinin gerildiğini anlamıştı.
“Sen çok yorulmuşsun Osmancığım. Düşünmeyi bırak, biraz kendini topla.”
“Hanımcığım,nasıl düşünmemeyim. Şimdi acaba çocuklar ne yapıyorlardır? Hep onları düşünüp duruyorum. Keşke onları da birlikte getirseydim.”
“Onlara annen ile baban iyi bakarlar. Sen şimdi yalnız kendini düşün. Çocuklara gelince,onlar biraz çileli büyümeye alışsınlar. Getirmediysek bunları keyfimizden yapmadık. Onların okuyup birer adam olmaları için getirmedik. Eğitimsiz insanların doğal kaynakları ve parası olmuş olsa da onları değerlendirip bir ekmek parası kazanamaz. Fakat eğitimli toplum ve bireylerin doğal kaynakları ile parası da olmamış olsa,gördüğü eğitimle, doğal kaynak olmayan yerde doğal kaynakta yaratır ve ekmek parası kazanabilir.”
“Kız karı senin dilini yiyeyim. Ne kadar güzel bir kelime söyledin. Bu beni çok mutlu etti. Bunları nereden öğrenmişsin?”
“Çocukların üçü de  okula gidiyorlardı. Onları her akşam başıma toplayıp bir şeyler sorup öğreniyordum. Sen beni çok mu bilgisiz sanıyordun?”
“Yok canım. Onu de nerden çıkardın şimdi?”
“Sen yıllardır buradasın daha hiçbir şey öğrenmemişsin.” dedi Safigül durakta bekleyip durmalarına sinirlenerek. Kendini bunu yapmaktan alıkoyamıyordu. “İki kelimeyi bir araya getiremiyorsun.”
“Para kazanıp size gönderdim ya.”
“Biraz az gönderseydin de Hollanda’ca öğrenmiş olsaydın bari.”
Durakta bunlar konuşurken Osman’ın hanımı yüzünü başka tarafa çevirerek konuşuyordu. Osman’ı da o yöne baktırıyordu. Durağın bir köşesinde on üç ile on dört yaşları arasında bir kız, bir oğlan saatlerdir sarmaş dolaş olmuşlardı.
“Bunların anne ve babaları yok mu? gecenin bu saatinde bu uygunsuz durumda yaptıkları insanlık onurunu zedeler. El haya vel iman.” dedi kadın.
“Böyle genellemeler yapmak çok ayıp olur.” dedi Osman alçak sesle. “Şimdi bizim memleketimizde de böyle şeyler vardır, fakat gizlidir.”
“Sus fazla konuşma. Olursa da gizli olsun. Açıkta bir şey yapmak başkalarını da bu işe teşvik etmek ve alıştırmaktır. Sonra şu caddenin ortasında böylesi şeyleri savunmak kadar ayıp bir şey olamaz. Bu bir nevi pornoculuktur.”
“Sen şimdi çok sinirlendiğin için tüm sinirini bu gençlerden almak istiyorsun. Günün birinde çocuklarını buraya getirirsen senin çocukların da aynısını öğrenip yapmayacağı ne malum. Bu insanların sayesinde ekmek paramızı kazanıyoruz. Çocuklarımıza para gönderiyoruz da onlar okuyabiliyor.”
“Gel şöyle bir gezelim de şu gençlerin yaptığı şeyleri gözüm görmesin.”
Duraktan uzaklaşırken, Osman gençlere bakıp, “Aşka geleceğinden mi korktun yoksa?” dedi manalı,manalı ve “Hele bu kadar aceleci olma. Acele işe şeytan karışır,acele işin tadı olmaz derler ya. Önce ne yapalım edelim evimizi bulalım da sonrasını görüşürüz.”
Hanımı onun yüzüne ters ters baktı. “Sen burada hep ağır ve pis işlerde çalışmışsın. Bir de zamanın oldukça böyle şeylere bakarak kendini avutmuşsun.”
Otobüs geldi. Otobüse binip istasyona gideceklerdi. Oradan tekrar aynı otobüse binip evlerine geleceklerdi. Gelirken çok dikkat edeceklerdi ki yanlış durakta inmesinler. Onlara göre hataları yanlış durakta inmekti.
Otobüs istasyona giderken hiç oturmadılar. İstasyonda inip eve gelirken,otobüsün durduğu her durağa çok dikkat ediyorlardı. İnecekleri durağı bir türlü bulamadılar. Çünkü vinçler, kamyonlar konteynırlar, betonlar, torlar yoktu.
İnip biraz daha evlerini aradılar, fakat yine bulamadılar.
Şimdi bir başka tartışma başlamıştı.
Osman, “Bana göre istasyondan sonra onuncu durakta inecektik.” dedi.
“Bana göre o kadar durak yoktur evimizle istasyon arasında. Belki evimiz bu tarafta değildir. Veya bu taraftan da yanlış otobüse biniyoruz.”
“Gel tekrar binip gidelim istasyona.”
Osman bunu söylediği sırada bir otobüs durakta müşteri indiriyordu. Atladılar tekrar otobüse. İstasyona gelene kadar otelde ya da bir tanıdıkta yatma ihtimalini tartışıp durdular. Sabaha kadar evi mi arayacaklardı.
O dönemlerde daha aileli göçmenlerin sayısı çok azdı. Birbirini tanıyan aileler vardı. Ama hepsinin durumu aynıydı. Hiç birisi bir ailenin, dostunun adresini yazmıyordu. Bu belki de bir kültür biçimiydi. Hatta bir adres sorarken, adres batıda da olsa o eli ile doğuyu işaret ederek ha bu tarafa gidersen orada bulursun derlerdi.
Otobüs ile gelirken aylardır gelip gittikleri yol boyu ağaçları, binaları, ışıkları spor sahalarını gözden geçiriyorlardı. Bu sefer de evlerini bulamazlarsa, bir tanıdıklarına gidip bir geceliğine kalacaklardı. Ya bir de onun adresini de bulmazlarsa ne olacaktı?
Bir durakta indiler.
Hanımı, “Burası da hiç benzemiyor bizim her gün indiğimiz durağa.” dedi.
Osman, “Hele biraz yürüyelim belki öylece buluruz evimizi.” Dedi.
Kan ter içinde kalmışlardı.
Osman, “Şu bizim idareciler birbiri ile uğraşmanın yerine iş olanağı yaratsaydılar da buralara hiç gelmeseydik daha iyi olmaz mıydı?”
“Aman her şeyi de onlara bağlamak hatalıdır. Bir insan aptalsa nereye giderse gitsin yine aptal kalır. Ülkeye hizmet vermediklerinden dolayı idareciler hatalılar. Ama Şimdi biz evimizi bulmadık diye onları suçlamamız doğru değil.”
Bir yere geldiler. Burası galiba evlerinin kapısı olmalıydı. Şu ağaçta vardı. Bu ağaç ta vardı. Şu büyük araba da aynı park yerinde duruyordu.
Osman, “Hanım sen en büyük şeyi unuttun.” dedi. “Hani vinçler, konteynırlar, tırlar, demirler? Ya bir de bizim evlerin kapısına böyle aralıklarla kum mu dökülmüştü?”
“Haklısın. Yine de gel şu ikinci kata çıkıp şöyle bir bakalım.”
“Aman biri bizi hırsız sanır ve polise telefon ederse ne yaparız?”
“Ulan Osman şu veya bu şekilde bunun bir çaresini bulmalıyız.”
“Biz  ilk geldiğimizde de çıktık o kata yine de evimizi bulamadık.
“Gel çıkalım ulan.”
Ezile büzüle her ikisi merdivenlere yukarı çıkmaya başladılar. Merdivenin başında ikisi de yoruldular.
“Ulan Osman haydi şu caddeyi bilmedik. Neden şu evin numarasını da bilmiyoruz?”
“Evet öyle hanım, hele iyi düşünelim evin numarası kaçtı?”
Bu kadar yorgunluk onları büyük strese sokmuştu. Neyi, nasıl düşüneceklerini bilmiyorlardı. Hollandalı orta yaşlı karı koca bu göçmen komşularının akşamdan beri iki de bir caddeyi gezdiklerini fark etmişlerdi. Bu komşularının bir sorunu olmalıydı. Anahtarları kaybetmiş olabilirlerdi. Biri hastaydı belki. Hollandalı karı,koca komşular bu sefer çıktılar dışarı bir şey sormak için. Çıkar çıkmaz merhaba komşu dediler. Osman komşu kelimesini biliyordu. Aynı zamanda komşuları da tanımışlardı. Hollandalı komşularına merhaba dediler. Sıkıntıdan kıpkırmızı olan yanaklarından dökülen sıcak terin yerini tatlı bir serinlik almıştı.
Hollandalı komşu bir sorununuz mu var diye soracaktı.  Komşunun bir şey sormasına vakit bırakmadan içeri girdiler. İçeri girer girmez Osman bir koltuğa, hanımı Safigül ise bir başka koltuğa yığıldı.
Bir süre odanın içinde bir sessizlik hakim oldu. Her ikisi de bu sessizliği bozmak için bir şey bulup konuşmak istiyorlardı. Biraz daha durdular. Sonra Safigül, “Ne oldu sana Osman?” dedi.
“Hiçbir şey olmadı. Bayağı yorulmuşum. Sırtımdaki ter soğudu, şimdi titreme gelecek gibi oluyorum.”
“Aynı rahatsızlık bende de olacak gibi.”
Osman birden uzandığı koltuğun üstünde kalkıp dış kapıya doğru yürüdü. “Kız Safigül, bugün yaşadığımız gerçek mi, hayal mi, rüya mı?”
“Bana bu konuda fazla bir şey sorma ben kafayı yiyeceğim.”
Osman bir süre dışarı baktıktan sonra gelip koltuğa oturdu. Hanımı Safigül olduğu yerde uyuyakalmıştı. Osman geçip ocağa bir çay suyu koydu. Biraz sonra çayı demledi. Hanım Safigül uyanmıştı. “Kalk hanımcığım kalk bir bardak çay içte aklın başına gelsin.”dedi.
“Siz erkek milleti kadının aklını başından, canını bedeninden alır ondan sonra isteğinizi yerine getirmek için onu geri vermek istersiniz. Daha doğrusu aklınız yeni başınıza gelir. Hani derler ya yeni akıl başa gelen kadar eski akıl işleri çoktan berbat etmiştir ve tamiratı mümkün olmayan bir ortama getirmiştir.”
“O söz bir tek erkekler için geçerli değildir. Kadınlar için de geçerlidir.”
“Tabii ki herkese ait olan atasözüdür. Ama bu söz daha fazla erkekler için geçerli olmalıdır.”
Birer dilim ekmek yediler. Daha sonra çaylarını içtikten sonra kaybettikleri evleri hakkında konuşmaya başladılar.
Safigül, “Bugün çektiğim sıkıntıyı hayatımda daha hiç çekmedim.” dedi.
“Ben de böyle sıkıntı hiç çekmedim.”
“Bana göre sen bu kafa ile çok sıkıntı çekmişsindir. Şimdi açıklamak istemiyorsun veya çok unutkansın.”
“Yok canım o kadarda unutkan değilimdir.”
“Yok yok çok unutkansın. Daha bu gün yaptığın listeyi bile unutmuşsun.”
Osman,”He kız. Söylesene o liste neydi?”
“Bende unuttum o listeyi.” Dedi Safigül.
“Hafızanı toparlayıp hatırlasan?”
Safigül,”Çok üsteleme Osman.Yatağıma uzanıp yanardağın ateşi gibi alıp vereceğim nefesle dökeceğim terimi,caddede dolaşarak döktüm.”
“He kız bende olmuş gibiyim.”
Biraz sonra ikisi birden dışarı çıkıp köşe başındaki sokak tabelasındaki ismi ayrı ayrı defterlerine yazdılar. Peki evin önünde bulunan bu kadar vince, kamyona ne olmuştu?
Evin önündeki koca boşluğa baktılar. Evet o vinçler, kamyonlar, konteynirler hepsi kaldırılmış götürülmüştü. Aylardır orada kalan bu malzemenin yeri düzeltilmişti.
Biraz sonra aynı komşularla karşılaştılar. Bu komşular akşam geç saatlerde meğer bir tur atıyorlarmış. Komşu Hollandalı karı koca onlarla biraz konuştular. Safigül hiç Hollanda’ca bilmiyordu. Osman’ın dil bilgisi de çok yetersizdi. Konuştuklarının hepsini eli kolu ile tarif ediyordu.
Karı koca ilk iş olarak komşuları Hollandalıların isimlerini öğrenmişlerdi. Piet de Jong ile Nelly de Jong’du isimleri.
De Jong, “İyi ki caddemiz şu kalabalık vinçlerden, kamyonlardan falan kurtuldu.” dedi. “Şu mahallenin cadde tamiratları, bazı evlerin cam ve kapı tamiratları tam bir sene sürdü. İş bitti, şirket malzemelerini alıp götürdü. Biz de kalabalıktan kurtulduk.”.
Osman dili kıvıramadığı için durmadan, “Evet, evet.” diyordu.
O akşamın geç saatlerinde Osman ile Hanım Safigül yatakta hâlâ dertleşmekteydiler. Yorgun ve uykuluydular.
Safigül, “Bundan böyle Hollanda’ca öğreneceğiz.” dedi kararlı kararlı.“ Tanıdıklarımızın ad ve adreslerini bir deftere yazacağız. Evimizin adres ve numarasını hem yazacağız, hem de aklımızda tutacağız. Birisine  adres tarif ederken ha bura, ha burada deyip el kol hareketinin yerine, adres doğuda mı batıda mı, kuzeyde mi, güneyde mi iyice biliyorsak tarifini vereceğiz.”
Osman’dan cevap gelmeyince kocasının uyuduğunu anladı. Sevgiyle içini çekti ve gözlerini kapattı. Bugün çok ciddi bir değişim geçirmişlerdi. Artık komşularının adlarını ve oturdukları evin adresini ezberden bilmekteydiler.
“Anne beni kurtar.”
Osman ve Safigül bu ses üzerine dirildiler.
Osman, “Bizim kız bu” dedi.
Karı koca oturma odasına koştular. Kimsecikler yoktu. Evlerini bir gün önce kaybetmişlerdi. Bu defa ki rüyaydı. Böylece evleri iki defa kaybolmuştu.

Dergiler, Öykü, sayı 7 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

2 yorum yapılmış, “İki kez kaybolan ev”

  1. 01

    Bu güzel öykü için teşekürler.

    Osman Özbaş, 05 Nis 2008 10:37 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git
  2. 02

    Sevgili İsmail Abiciğim,

    Öykünü, keyifli keyifli okurken, şu kücücük ülkede yazacak meğer ne kadar çok şey varmış diye düsündüm.

    Yüreğine sağlık.

    Sevgiler.

    Mesut Balik, 20 Nis 2008 15:59 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama