Benim annem başka bir gezegende

01 Nis 2008

Nazan Bilen

“Hayır efendim, Anunakilere bir köle de ben doğuramam!” diye bağırdı Meral mutfaktan. Elindeki fincanı kahve makinasına yerleştirip, yanıp sönmekte olan kırmızı düğmeye bastı. Bir elinde üzerinde dumanı tütmekte olan kahve fincanı, diğer eliyle hafifçe karnını sıvazlayarak oturma odasına geçti. Kocası sessizce masadaki erimiş mum kırıntılarıyla oynamaktaydı.
“Seni anlıyorum, ama gezegenin yarısı zaten onların kölesi. Hem senin köle dediklerin dünyanın en başarılı ya da en ünlü insanları.”
“Ya da en büyük canileri.” dedi Meral.
Kocasının Nibiru’luların hizmetinde olduğunu öğrendikten sonra yaşadığı şoku hatırladı. Başlarda sadece bir hobi sanmıştı. Çalışma odasındaki kitaplık rafları Onikinci gezegen, Nibiru, Anunaki, Marduk isimli kitaplarla dolup taştıkça evleri de bir bereket sağanağına tutulmuştu. Yine de ne kadar ararsa arasın evin hiçbir mahrem yerinde, mahremlikle ilgisi olmayan plastik, şişirilebilir, hermafrodit bir İştar’a rastlamamıştı. Bu bereket yağmurunun ilkokul öğretmeni olmasa kendi kariyerinin ibresine de bol bol yeni mevki üfleyeceği kesindi. Ha evet, okula direktör olma teklifi gelmişti, ama kabul edilemeyecek kadar sıkıcı bir işti.
“İnan bana o kadar da kötü değiller. Hem kötülüğün ne kadar göreceli olduğunu sen de biliyorsun,” dedi kocası.
Ayakları bu şık, sivri ayakkabılar içerisinde ne kadar da büyük görünüyordu. Onunla ilk tanıştığı zamanlar çok zevksiz giyinirdi. İki çift ayakkabısı vardı, aynı model, biri siyah biri kahverengi. Giyim tarzı kahverengi altına, kahverengi ayakkabı, siyah altına siyahtan öteye gitmezdi. Bazen iki çorabının farklı renklerde olduğunu farkettiğinde bu vurdum duymazlığı Meral’in hoşuna bile giderdi. O zamanlar paralel evrenler, görünmezlik konularıyla ilgileniyor, genç yaşta sahip olduğu göbeği büyüme işini abartmasın diye haftada iki kez squash oynuyordu. Hayır aşk değildi, başka bir şeydi. Duvarına astığı kocaman dünya haritasının önünde Meral’i duvara yapıştırıp, “Bugün hangi ülkede sevişiyoruz?” demesiydi belki de. Hiç konuşmaması, Meral’in onu düşüncelerini saklamak için kullandığı ketum bir kumbara olarak kullanması ya da. İlişkilerindeki iki içedönük karakteri elindeki dışavurum aletleriyle tersyüz edip, hemen eski hallerine dönmesinler diye bir süreliğine firketeyle tutturmak da Meral’in göreviydi. “Benim söylemek isteyip bir türlü anlatamadığım şeyleri ne güzel ifade ediyorsun küçük karıcığım,” derdi Orhan. İzlenilecek filmleri, gidilecek restoranları Meral seçer, varoluş kuramlarını Meral inceler, Orhan dinin bile hazır yenilip yutulur biçimine tav olurdu, ta ki Meral elinde yeni bir teori Orhan’ı, kötü günler için alınmış bir arsa gibi davrandığı, hiç beslemediği, iletişim kurmadığı, tanrısından koparana kadar…
Arasıra Asperger sendromundan muzdarip olduğundan şüphelendiği, bilgisayarından ve kestane şekerinden başka gerçek dostu olmayan, yılda iki kez anne ve babasını görmeden yapamayan Orhan gitmiş, yerine bir erkek çocuğa sahip olmaktan başka hiçbir şey düşünmeyen, işten eve, yemekten sonra da tekrar bilgisayara ve borsaya dadanan, harıl harıl çalışan bir adam gelmişti. Sadece göbekli değil ensesi kalın, gıdılı bir adam oluvermişti kısa sürede. Meral için bir erkeği erkeksi kılan olmazsa olmazlar listesindeki gırtlağı kaybolmuş yerini yumuşak bir yağ tabakası almıştı. Gün geçtikçe saçları daha bir dökülüyor, uzun alnı daha bir ortaya çıkıyordu.
Karısının hâlâ ayaklarına bakmakta olduğunu gören Orhan ne yapacağını bilemeyerek, bir ayağını diğerinin üzerine koydu. İki korkunç karga diye düşündü Meral. Kimbilir hangi leşlere konup kalktılar, hangi cadının gözlerinin içine baktılar.
“Yanıma gelsene!” dedi Orhan çıkarabileceği en yumuşak ses, alabileceği en şefkatli halle.
“Gel şu konuya bugüne kadar olduğundan çok daha ciddi bir şekilde odaklanalım.”
Meral’in cevap vermesini beklemeden ayağa kalktı, bir elini uzatarak tekrar çağırdı. Bu yatak odasına gitme öncesi büründüğü, sayısı oldukça sınırlı hallerinden biriydi. Artık duvarda kocaman bir dünya haritası da asılı değildi, Orhan uzaya açılmıştı. “Ne garip,” diye düşündü, insanın içine hapsolduğu, kalıcı hareket, jest, sözel, görsel, önyargı ve bunun gibi daha bir çok şablon vardı. Bunları davranışsal danteller olarak da düşlemek mümkündü. Kombinasyon imkânları bu kadar sınırlı olabilir miydi? Tanrı bezmiş miydi insanlardan? Neden Orhan’dan önce aşık olduğu Hüseyin tıpkı Meral’in babası gibi gülüyor, arkadaşı Fadime, halasının sesiyle telefona cevap veriyor, ya da Mustafa tanıdığı diğer Mustafa’lar gibi psikopatik davranışlar sergiliyordu? Belki de yeni bir dantel örücüye ihtiyaç vardı, kim bilir. Halası, kırk yılllık kocası Beşir’in artık onu değil de horozları tercih etmesinden beri, sabahın köründe elinde hiç kirletmemeyi başardığı kar beyazı ip ve küçük tığla, gözlerine işkence edene kadar dantel işleyebiliyorsa, bu tanrı için de zor olmasa gerekti. Ama tanrı Anunakilere “Hadi dağılın ve üreyin” yerine “Hadi uçun, konun ve yaratın,” demişse ne olacaktı?
Orhan’a baktı. Gizlisi saklısı kalmamıştı. Çıplakken penisinin nasıl durduğunu, hangi beninin neresinde olduğunu, nasıl yemek yediğini, günün hangi saatlerinde büyüğünü, ne zaman küçüğünü yaptığını ezberlemişti Meral. Doğmadan önce birisi kocaman bir form üzerinde o kişiyi o kişi yapacak olan şıkların üzerine tıklıyordu sanki. Bir insanla uzun bir süre yaşamak bu aslında karmaşıkmış gibi görünen patronların yavaş yavaş çözülmesine yarıyordu.
“Aynen öyle sevgilim,” dedi Orhan, “Bu yüzden seni aldatmayı hiç düşünmedim. Çünkü bir sonrakinin de çözülmesi, katmanlarının sığlaşması sadece zamana bağlıydı.”
“Şimdi de düşünce okuma programı mı yüklediler sana?” dedi Meral, elinde olmayarak Orhan’ın annesinin aldığı, kendisinin nefret ettiği, evdeki hiçbir mobilyanın kabullenemediği, bu yüzden de yerde duran Kütahya çinisi vazoyu tutup duvara fırlattı.
Orhan hiç kızmışa benzemiyordu. İnce dudaklarında hain bir gülümseme belirdi. Meral bu gülümsemeyi hiç görmemişti, tanrı anında başlamıştı dantel örmeye, şıkları baştan belli formlar hikayeydi. Meral’in hiç duymadığı kadim bir dilde, kadim bir sesle konuşmaya başladı. Ağızdan çıkan kelimelere kilden bir tablete olduğu gibi hali hazır karbon testi uygulayamazdı ama, üç kulfuallah bir elhamdan da daha eski bir dille karşı karşıya olduğunu hemen anladı. Karnı ağrımaya, nefesi daralmaya başlamıştı. Daha fazla ayakta duramayacağını anlayıp kendisini koltuğa bıraktı. Normalde küçük karısının üzerine titreyen Orhan bu sahneden etkilenmemişti. Bir şaman dansını andıran hareketlerle tepinmekteydi. Gömlek düğmeleri patlayıp önüne top şeklinde kıllı bir et parçası düştü. Daha sonra gıdığından da küçük bir parça önce mükemmel bir yuvarlak halini aldı, sonra o da pat diye yere düştü. Meral oturduğu yerden kalkamayacak kadar ağırlaşmıştı. Orhan sırtını döndü, bir anda bütün vücudu irili ufaklı et topcukları halinde yere yığıldı. Her bir top anında kıpırdamaya başladı, ardından da bir patlama geçirdi, ortalığı gökkuşağı renklerinde bir duman kapladı. Birkaç saniye sonra dumanların arasından Meral’in inanılmaz çekici bulduğu Gary Oldman’ın oynadığı, Drakula filmindeki haline benzeyen bir tip çıkıverdi. “Adım Enki, kitabım kayıp, ama sizi affettim. Benimle dans eder misiniz?” diye sordu.
Kendisine boş gözlerle bakan Meral’e:” Gör beni!” dedi tıpkı Gary’nin Mina’ya söylediği gibi.
Birazdan elimi kalbine götürüp, “There is no life in this body,” derse kesin dayanamam, belden aşağım çatallanır diye düşündü Meral.
“Bu bedende senin anladığın biçimde bir can yok zaten.” dedi Enki.

*

“Ben annemin ruhunun nerede olduğunu biliyorum,” dedi beş yaşındaki Anuş.
“Senin annen yok ki,” dedi Geflet çukulata sürülmüş ekmeğinden bir ısırık daha alırken.
“Benim annem başka bir gezegende, o artık bir uzaylı,”
“Öğretmenim Anuş aptal mı?”
“Neden?”
“İnsanların ölünce cennete değil de başka bir gezegene gideceklerine inanıyor da ondan.”
“Bence artık önünüzdekileri bitirip ellerinizi ve ağzınızı temizleyin. Birazdan ders başlayacak.”

*

Meral elindeki 2012 üzerine Atman’la muhabbet isimli kitabı bırakıp, önünde duran kasedeki küçük, yuvarlak, renkli çukulataları avuçladı. Dişleri bir ambulans gibi yardımına yetişti ve hatur hutur ezdiği, renkli bulamaç karnındaki bebeğin üzerinde duran midesine indi. Mide bulamacı pek hoş karşılamadı, turşu isterim turşu diye bağırarak Meral’e tuvaletin yolunu tutturdu. Renkli bulamaç şimdi klozetin içindeydi. Sifonu çekip banyoya gitti. Fayansların ve lambanın beyaz ışığı altında her gün biraz daha yitirdiğini gördüğü çekiciliğine vahlandı. Karın çeperine içten inen bir tekmeyle irkildi, hemen ellerini karnına götürdü, sakince okşadığı bu yuvarlağa gülümseyerek: “Senin için her şeyim feda,” dedi yüksek sesle, “Güzelliğim bile.”
Tekrar çalışma odasına gitti, koltuğa uzanıp üzerini ince bir pikeyle örttü. Orhan’ın gelmesine daha çok vardı. Kitabı tekrar eline aldı. Orhan için aldığı kitapların da çoğunu kendisi okurdu, lakin bu Atman muhabbeti pek sarmamıştı. Masanın üzerinde duran başka bir kitaba uzandı. Uzaylılar aramızdaydı, – değillerse bile – bir gün mutlaka geri döneceklerdi. O zamana kadar dünyada yarı insan yarı uzaylı nüfus ne kadar artarsa o kadar iyiydi yani. Böylece düşmancıl olma ihtimalleri de azaltılmış oluyordu. Ölümden sonrasıyla ilgili haberler de vardı. İnsanlar ölünce başka bir gezegene gidiyorlar, orada tekrar hayat denen bir yolda adım adım yürüyorlardı. Her gezegende gerçekleşen ölüm buradakinden farklıydı. Her ölümde bir şeyler yitiririlirken, bir şeyler de kazanılıyordu. Çark-ı tekerrürde, ebedi tefekkür yani.
Yirmi yedinci sayfada kitap elinden düştü, gözleri kapandı. Bebeğiyle birlikte uykuya daldı. Dışarıdaki tek ses üç kere hav, hav, havdan ibaretti. Sonrasını duymadı.

*
“Hangi hastalığa yakalanmak istersiniz?” diye sordu beyaz gömlekli adam. Boynunda stetoskop yoktu.
Bu soruyu bir yerden hatırlıyordu Meral. Yattığı yerden gözleri odayı tararken, bir hastalık ismi arıyordu. Tam karşısında duran rafta cam kavanozların içinde kurutulmuş bitkiler vardı. Camekânlı dolaptaki envai çeşitde cam şişeler tek renk ya da birbirine karışmayan iki renkten oluşan sıvılarla doluydu. Tepesinde göz alıcı bir lamba korkutmak istercesine, sanki güç kullanır gibi yanıyordu. Bir dişçi koltuğuna daha çok benzeyen yerinden tekrar şifacıya baktığında, adam sabırla: “Hangi hastalığa yakalanmak istersiniz diye sormuştum?”
“Unutulma hastalığına,” dedi. “Atın beni letarjinin kollarına, unutun,”
Çok bitkindi, sesi kısık radyodaki piano konçertosunun her bir notası gelip gözkapaklarının üzerine konuyormuş gibi ağırlaştı. Karnındaki şişliğe son bir kez bakıp derin bir uykuya daldı.

*

“Hello, good morning, how are you?” dedi Orhan’ın cılız bir erkek çocuğunu andıran sekreteri. Orhan on dakika önce çıkmıştı. “Gamma isimli bir alet-edavat dükkânına galiba,” dedi hatırlayınca. Meral arkasını dönüp kıza teşekkür etti.
Onüçüncü kattan asansörle inerken Orhan’ı cepten aradı. Her zaman kullandığı telefonuydu, ama şimdi ne hikmetse çekmiyordu. Orhan bugün buluşacaklarını unutmuş olmalıydı. Bazen önceden kararlaştırır, Meral öğle yemeği arası için gelir, buradaki alışveriş merkezindeki küçük restoranlardan birinde krep yerlerdi. Binanın dışına çıkıp Orhan’ı tekrar aradı, yanıt yine: “Aradığınız numaraya ulaşılamıyordu.” Karnını taşımaktan yorulan belini avutmak istercesine sıvazlayıp, sürekli omzundan düşen çantasını eline aldı. Krep yemeye yalnız gidecekti, mazallah aşerdiği şeyi yemezse çocuk bir yeri eksik meksik doğardı. Bunu aklından geçirir geçirmez kendisiyle alay etti.

*

Bu saatte alışık olmadığı zil sesiyle koltuktan fırlayan Meral, yalnız olduğunu o anda farketti. Yine televizyonun sesini kısmış, elinde okunması kolay bir uykudan önce kitabıyla şartellerini kapatmıştı.
“Orhan sarhoşsun sen!” dedi, kocası ceketini çıkarırken, “Hem anahtarın yok mu senin, geç kaldığın yetmiyor gibi, bir de beni uyandırıyorsun.”
“Eskiden geç kaldığımda gözüne uyku girmezdi hayatım,” dedi Orhan, yalpalayarak Meral’e doğru yürüdü. İnce dudaklarını öpmek ister gibi büzerken ayağı terliğe takıldı. Düşmemek için portmantonun askılığına tutundu. Meral birkaç adım geri çekildi. Bu adamdan da, ince dudaklarından da, gıdığından da bir anlığına tiksindi, midesi bulanır gibi oldu, hafifçe yüzünü buruşturdu.
“Ne oldu, benden tiksiniyor musun?” diye sordu Orhan. Burnundan nefret ve ironi soluyor, ağzı içki kokuyordu. Meral’in davul gibi şiş karnına diktiği gözlerini çekip, yüzüne baktı. Yanında duran torbadan yeni aldığı bir oyuncak çıkardı. Yuvarlak, yassı bir uzay gemisiydi.
“Çok yakında Meral’cim,” dedi işaret parmağını tehditkârca sallayarak, “Çok yakında başka bir gezegene gidiyorsun.”

Dergiler, Öykü, sayı 7 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama