Bakış ressamı

01 Nis 2008

Sadık Yemni

Şu ünlü derginin parlak kapağındaki adam benim. Hayal dünyamın yelpazelerindeki eşsiz kompartımanlar, iç dünyamı taşıyamayan sevgililerimin ıslak itirafları, serüven dolu bir yaşamın imbiğinden süzülmüş deneyim usareleri gibi uyduruk laflara boş verin. Yüzüme bakın. Alelade, her yerde raslayabileceğiniz suratımı da es geçin ve gözlerime yaklaşın. En ilkel korkularınızı dehleyecek olan bakışlarım gerçektir. Tuvalden fışkıran o bakışların ressamıyım ben. İki boyutlu bir yere sürülmüş bir miktar boyanın algılarımıza oynadığı oyunun ta kendisiyim. Bu marifet postuna kolay gelmedim.

Kendimi O’na güçlükle buldurttum.
Seçilmiş biriydim. Seçilmişten çok işaretlenmiş demek daha doğru belki. Ehvenlerden biri olarak.
Bana on iki yaşında benzersiz bir korku kapısını araladığında önce deliriyorum sandım. Çocuktum. O’nu hissediyordum, ama idrak edebilmem mümkün değildi. Sıfat tutmaz bir yapısı vardı. Deliliğin rahatlatıcı kanatlarıyla uçuşmak bir kolaycılıktı. Kendini uçuruma doğru kapıp koyuvermek. O tarafa doğru meyil ettiğim zamanlardı.
İlk olarak, adı şimdi önemli değil, bir arkadaşım bana ders çalışmaya geldiğinde başladı şu ana varan süreç. Evde yalnızdım. Annem alışverişte babam işteydi. Tek çocuk olduğum için sırf bana ait kocaman bir odam vardı. Bir saat kadar ders çalıştık. Sonra resimli romanlarımı karıştırdık. Evlere bilgisayarların yeni yeni girmeye başladığı zamanlardı. Bir ara arkadaşım annesine geç kalacağını bildirmek için oturma odasındaki telefona gitti. Geri gelmedi. Neden sonra merak edip baktığımda evin hiçbir yerinde olmadığını gördüm. Garip bir şakaydı. Biraz hoşuma bile gitmişti. Yaramazlık katsayısı bu denli düşük sessiz bir çocukta bile beklenmedik şakalar yapabilecek özün olması ilginç gelmişti. Ertesi gün okulda bir gün önce evime asla gelmediğini iddia edince şakasına fazladan bir çatallanma yaraştırdığını düşündüm.
Üç gün sonra aynı arkadaşla kış günleri genelde çok tenha olan bir parkta karşılaştık. Elinde dört adet yepyeni çizgi roman vardı. Bir banka oturduk ve saatlerce sayfaları karıştırıp serüven tozlarını soluduk. Bir ara işemek için ağaçların arasına gittim. Belki o sırada ilk şüphelerim köpüklenmekteydi. Dönünce bir şey olacak duygusunun belli belirsiz parmak izleri. Bank boştu. Park da onsuz. Dergilerle birlikte çekip gitmişti yine. Ani bir kararla evine koştum. Bir kilometre kadar uzaktaydı. Nefes nefese oturdukları apartmana vardım. İkinci katın ziline bastım. Annesinin bakışları pencerede belirince arkadaşımı sordum. Evdeydi. Basamakları ikişer ikişer çıktım. Yüzünde o yolu koşmuş bir hal ya da şakasını cilalayacak lakayıt bir ifade yoktu. Daha kötü bir şey vardı. Hızla büyüyen bir korku fidanının kapkara gölgesi. Parkta yanımdan niye kaçtın diye sorunca benden korktuğunu hissettim. Ardından yaptığım bir keşif umarsızlığımı bitimsizliğe boyadı. Arkadaşımın bakışları parktakinden farklıydı. Evde yalnızken olduğundan da.
O tarihten itibaren on ay boyunca belki elli kez çeşitli arkadaşlarım ya da yetişkin tanıdıklarımla aynı şeyleri yaşadım. Annemden ve babamdan bile şüphelenir olduğum zamanlardı. Annem eve geldiğimde uzun uzun yüzüne baktığımda ağlama alışkanlığı edinmişti. Bu arada fena halde delirdiğim lafları ayyuka çıkmıştı haliyle. Bu tür haberler bir kutudan herkesin yürüdüğü bir caddede kaldırıma saçılan incik boncuğa benziyordu. Geri toplaması mümkün değildi.
Aile dostumuz olan bir psikoloğun yüzünde bana acıyan çaresiz bakışları gördüğümde ölmeyi arzu ettim bir an. İlaçlar, terapiler, okula ara vermelere rağmen on ay boyunca O şey neyse bana tanıdığım herkes kılığında, ama bakışları farklı olarak sokuldu ve çekip gitti.
Kelimeler tasvirde yaya kaldığı için O’nun resmini çizmeyi defalarca denedim. Ama iki gözden öte gidemedim. Binlerce olmalı, gövdeden bağımsız gözler çizip durdum. Annem de zaman zaman bana katılırdı. Çizim yeteneğimi annemden aldım. Çabalasa çok iyi bir ressam olabilirdi.
İhtirası ısrarsızdı. Birlikte sayısız yüz ifadeleri türetip durduk. Yaptığımız her resim iyileşeceğime değin umut saçıyor olmalıydı. Bakışları rahatlıyor, vücudu gerginliğinden sıyrılıyordu.
Sonra bir gün ansızın bitiverdi. O sabah bittiğini pencereden sokağa bakarken hemen hissettim. Baharın ortasıydı. Taze yaprakların güneş ışığını minnetle emmelerini seyrederken anladım. Sezilerime yollanmış geçmiş olsun telgrafı ışıyordu çevremdeki her şeyden.
O kıyı şehrinden diğer bir kıyı şehrine taşındık. Başka okullara gittim. Hormonlarım heybetlendi. Yeni heveslerle tanıştım. Liseyi kolayca bitirdim. Üniversite sınavı yöneldiğim branş için sorunsuz geçti. Üniversitenin son sınıfına geliverdim. Annemin özendirmesiyle Güzel Sanatlar Akademisi’nin resim bölümünün son sınıfına varmıştım. Özgün yetenek diyordu bana hocalarım. Bu bana yeterli değildi. Beynimin içinde bir şeyler eksikti hâlâ. Fırçaya istediğim gibi komuta edemiyordum. Huzursuzdum.
Dokuz yıl geride kalan unutulmaz kâbus periyodu sürekli olarak aklımdaydı tabii. Bu nedenle insanlar beni bakışlarının normalden biraz uzun süzen, emen mi demeli, biri olarak hatırlamaya başladılar. Bir gün o meseleyi sürekli olarak düşünmemin ödülü bir anda aklımın ekranında beliriverdi. Yaşadığım şey delirmek değildi. Üzerime kendini tanıdığım kimselerin benzerleri olarak salan biri, bir şey vardı. O. Çocuk aklımla bunun beni korkutmak amacıyla yapıldığını sanmıştım. Karabasancı dede değildi benle temasa geçen şey. Bakışları mahsus farklı tutuyordu. Bu bana bir mesajdı. İdrak çiziğiydi. Yaptığı şey bir çeşit aşılamaydı. Aşı tutmazsa yaşananlar travma kalıyordu. Delirip gidenler oluyordu mutlaka. Ölenler de belki. Aşı tutmuştu. Korkularımı yenmiştim. Geceleri rüyamda sürekli olarak kâbus görmüyordum. Sosyal yaşamım sıradan sorunlarla bezeliydi.
Birden bir karar aldım. O’nu bulacaktım.
Nasıl yapacağımı bir şekilde biliyordum. Yöntemi yani. Esinimi bakışlara açacaktım. Güç bela biriktirebildiğim az bir parayla kendimi bakışların en yoğun bulunduğu yerlere, metropollere saldım. Tanışmamız göreceli ıssız bir yerde olmuştu, ama bu aşı için gerekliydi. Kalabalığın ortasında olsaydı dayanamaz essahtan delirebilirdim.
Bir metropolden diğerine seyahat etmeye başladım. Babamın çift pasaportlu biri olması sayesinde ciddi bir vize sorunu yaşamadım. Yoksa baştan tarama alanım sınırlanıverirdi. Dünyanın en kalabalık sokaklarında ayaklarıma kara sular inene kadar dolaşıyordum. Hava güzelse teraslarda güneş batımına kadar oturuyordum. Renkli camlı gözlüklerimin arkasından bakış ölçüyordum.
Yığınlar O’nun akciğeriydi. Bakışları sağarak varkalan bir yaratıktı velinimetim. İbni Haldun’un asabiyet dediği şey onun enerji kaynağıydı. Asabiyet motoru durmadan çalışıyordu zaten. O uyduruk öykülerde bahsi edilen korku soluyarak yaşayan iğrenç yaratıklardan değildi. Birazcık korku belki mükellef bir yemeğin üstüne içilen bir Türk kahvesi gibiydi. Kıpır kıpır minik zifir kara gözcüklerden oluşmuş telvenin dayanılmaz çağrısı.
Yolculuğun ne kadar süreceği belli değildi. Bu nedenle bunu sürdürebilmek için para kazanmam gerekmekteydi. Kolay değildi. Paris’te garsonluk, Londra’da barmenlik yaptım. Mexico City’de günde 12 dolara on saat patates kızarttım. Manila’da bir terasta tanıştığım Alman’a İngilizce çevirmenlik yaptım. Dünyanın her yerindeki Türk restoranlarında babamdan öğrendiğim birkaç hoş şeyden biri olan mezelerimle iş buldum. Ortaklık teklif edenler bile oldu. Bu arada annemin kendi için en parlak yanım dediğim şeyi de kullanmaya başlamıştım haliyle. Sokaklarda milletin karakalem portrelerini yapıyordum.
Resimlerim ilgi çekiyordu. Her defasında üç beş portre satabilmekteydim. Hiç unutmam, Sao Paulo’da şehir merkezinde yaşlı bir kadın portatif sandalyede oturmuş poz veren genç kadınının portresini yapmamı izlemiş ve sonra kulağıma eğilerek, “Gözlere ne yapıyorsun öyle? Bin dolar verseler oturmam karşına.” demiş ve çekip gitmişti.
New York, Londra, Kuala Lumpur, Tokyo gezdim durdum. Garlarda, parklarda uyukladığım oldu. Sonunda iyice parasız kaldığım, sokak ressamlığı kışın karlı yağmurlu havalarda işe yaramıyordu, artık O’nu asla bulamayacağımı düşündüğüm bir sırada niyetime talih yıldırımı çarptı. Tokyo’da oynadığım lottodan 21.362 dolar karşılığı Yen kazandım.
Bunu teselli mükafatı gibi algılayan yanım ağır bastı. Atladım uçağa ve Istanbul’a, başlangıç metropolüme döndüm. Annemle babama 600 kilometre yaklaşmıştım, ama bunu belli etmedim. Bir buçuk yıllık serüvenimi başarısızlıkla noktaladığımı düşünmek istemiyordum. Kararsızdım. Arkadaşlarıma, apansız terk ettiğim sevgilime falan haber vermedim. Bir otelde kalmaktaydım. O’nun beni kayda değmez bulduğunu kurup durmaktan huzursuzdum. Ailemi çok özlememe rağmen görmeye hazır değildim. Başlangıç huzursuzluğumun garip bir varyantına geri dönmüştüm.
Soğuk, ama güneşli bir öğle üzeri Beşiktaş’ta bir terasta oturmuş çay içmekteydim. Tenhaydı. Boğaz’ın sularındaki hafif çalkantıyı izlemek sinirlerime iyi gelmekteydi. Uyduruk mevzuları öneme boyamaya çalışan bir derginin arka kapağındaki beyaz yüzeye kurşun kalemle bir şeyler çiziktirmekteydim. Bir yüzdü haliyle. Ne yapacağımı bilememenin salıncağında tıngır mıngır sallanmaktaydım. Yanıma oturduğunu saniyeler sonra fark ettim.
“Çiziminiz bayağı iyi. Bakış parlatırken yüzeye hapsolmuyorsunuz. Boyut tahakkümü soldurur bütün çabaları.”
Yetmiş yaşlarında, ince yapılı, güneş gözlüklü biriydi. Bembeyaz gür saçları özenle arkaya taranmıştı.
“Bir tanıdığım niyet pencereleri der.” dedim yarım saattir sohbet ediyormuşçasına bir normallikle.
“Hafif bir eğretileme.”
“Ressam mısınız?”
“Tablolardan taşan manaya dokunmayı severim daha çok.”
O’ydu. İnanılmaz bir şeydi. O’ydu. Sonunda… Ayıkmam hızlıydı, ama heyecanım mutlak sıfırda tavlanmışçasına donuktu. Kontrolu altındaydım.
Ağzım esas söylemek istediği şeylerden taşmıştı.
“Bir kahve içer misiniz?”
“Yüksek… Tansiyon… Ayrıca hemen gitmem gerekiyor. Bir başka zaman belki.”
“Anlıyorum.”
Ayağa kalktı. Bir saniyeliğine gözlüğünü indirdi. Zamanın başlangıcından beri emilmiş bütün bakışların kıpırdaştığı o iki çukuru gördüm. Donmuş duygularım sayesinde deli gibi bağırıp çağırmıyordum. Çığrından çıkmanın tüm halleri aynı anda üzerime yüklenmişti, ama dış zarfım sakinlik ışımaktaydı. Sesim de.
“Siz…”
“Bakış çizmeye devam. Mana fışkırtın niyet pencerelerinden. Yolunuz açık.”
Dört yılda, buna askerlik de dahil, dünyaca tanınan ünlü bir portre ressamı oldum. Emsalsiz bakışların ressamı lakabıyla ego cilaladım. 40×60 santim ebatlarındaki bir yağlı boya tablomun 650 000 dolara satıldığı defalarca yazıldı durdu.
Şu anda New York, Tokyo, Roma, Paris, Sao Paulo ve Istanbul’da malikânelerim var. Sırayla ikamet ediyorum. Aşık olduğum kadınlarımın hiçbiri bana çocuk veremedi. Tohumla değil. Aşıyla ürüyoruz.

Dergiler, Öykü, sayı 7 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

1 Yorum yapılmış, “Bakış ressamı”

  1. 01

    dunyanin cetrefilli dokusuna acilan pencere bakislar,o dokunmus hali temiz mi.. kirli mi.. eski mi yeni mi?..cevabi;goren gozle iliskili”sairane bir anlatim,ince bir sitem,bensel bir elestri…..
    -Mana fışkırtın niyet pencerelerinden. Yolunuz açık(olsun )

    syda, 06 May 2008 17:24 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama