Yolculuk

01 Şub 2008

Nazan Bilen

Ne yolculuk esnasında, ne de vardığı yerlerde gözüne uyku girmezdi. Kâbusa dönüşen ilk geceleri bir uyku hapıyla başından savmaya çalışırdı. Bu sefer aniden yola çıkmaya karar verince uyku hapını bir arkadaşından almıştı. Hap ovaldi ve uçuk eflatun rengindeydi. Tam ortasında kolayca ikiye bölünebilsin diye derin bir çizik vardı. Annesinden aldıklarına hiç benzemiyordu.
Tren neredeyse bütün şehirlerde en kuytu köşeleri seçerek ilerlemekteydi. Artık kullanılmayan boyası dökülmüş, pas, küf, sessizlik dolu küçük istasyonlardan geçerken içinde açıklayamadığı bir duygu, çantasının fermuvarlı gözünde de uyku dolu minik bir hap gidiyorlardı. Gördüğü her kullanılmayan istasyonda inip biraz beklemek geliyordu içinden. Sanki böyle bir şeye kalkışırsa kahve-sepya tonlarında bir filmin ortasında buluverecekti kendini. Bu eski istasyonlar tren geçtikten sonra teker teker silinecekmiş izlenimi veriyorlardı. İnsansızlık bir mekânı çok farklı algılatabilmekteydi.

***
Bavulunu açıp yanında getirdiği bitki çaylarını, kitaplarını, kremini masanın üzerine koydu. Pencereden iki dakikalık yürüme mesafesindeki pembeye boyalı hapishaneyi görebiliyordu. Daha önce ne yaşadığı şehirde ne de televizyonda pembe bir hapishane görmemişti. Önündeki kocaman duvarlar olmasa, gidip, ben geldim, Mustafa’yı görecektim, çağırın gelsin diyecekti nerdeyse. Kim bilir hangi odada kalıyor?Penceresi hangi tarafa bakıyor? Bağırsam, adını çağırsam duyar mı acaba? diye düşündü.
Daha trendeyken içi daralmaya başlamıştı. Zaten bu ziyaretlerden bir hafta önce sıkıntı başlar, onu görüp döndükten iki hafta sonrasına kadar gerginliği ve melankolikliği inanılmaz boyutlara ulaşır, yere göğe sığmazdı. Uzun yürüyüşlerde taze oksijen avına çıkar, anılarla kirlenmemiş sokaklar arardı. Mevsim kışsa sık sık üşütüp hasta olurdu. Son zamanlarda o kadar çok C vitamini içmişti ki artık vitaminlerden nefret etmekteydi. Sanki kendisi suda çözülen bir C vitamininden farklı mıydı? Sabah uyandığında 24 saatlik bir güne atlıyor, eriyip, tükeniyordu.
Saat akşamın altısıydı. Öğlen onikide yola çıkmış, altı saatte dört ülke kat etmişti. Trende her iki saatte bir konuşulan diller değişip durmuştu. Burada zaman ne kadar yavaş geçmekteydi. Onu görene kadar, yani sabahın dokuzuna dek yatak yorgan işkencesi çekecek, uyandığında büyük bir ihtimalle gözleri kırmızı, sırtı ağrıyor olacaktı. Duşa girdi. Su otuz saniye soğuk otuz saniye sıcak akmaktaydı.
“Tamam, bu iyiye alamet değil.”dedi. “Aksilikler şimdiden başladı.”
Elinden geldiğince çabuk kurulandı. Anlaşılan dönene kadar bir daha yıkanmayacaktı. Hastalanırsa dönüş yolcuğunda resmen rezil olurdu.
Kocaman fönünü, saç düzeltme makinasını yanında getirmişti, ama makyaj malzemelerinin hepsini evde unuttuğunu farketti. Yola çıkmadan önce annesi saçlarının uçları iyice ölmüş diyerek biraz kısaltmıştı. Üç ay önce gördüğü Mustafacığına güzel görünmek istiyordu, ama rimeli ve göz kalemi bile yanında olmadan bunu nasıl başaracaktı ki. Üstelik kıştı, teni soluktu. Bir allığı bile yoktu. Giydiğinde kendisini görünmez hissettiği, çirkin siyah paltosunu alıp otelin lobisine indi. Bu palto ona küçükken izlediği bir çizgi filmdeki siyah şemsiyeli adamı hatırlatmaktaydı. Adını bile unutmadığı Boris şemsiyeyi açıp, elinde döndürüyor, sonra da arkasına geçip kayboluveriyordu.
Ortalıkta kimseyi göremeyince zile bastı. Otel sahibi, karısı ve iki çocuğuyla zemin katta yaşamaktaydılar. Eşinin kıskançlık gazabından elinden geldiğince sakınan göbekli, bıyıklı Fransızla geçen sefer sadece formalite icabı bir iki laf etmişlerdi. Adam kendisini Rus sanmıştı. Belki ikinci defa geldiğim için biraz sohbet eder diye umut etti. Fransız arka kapılardan birini aralayıp, içeriye bir spor programının sözcükleriyle birlikte girdi. Kendiliğinden kapanan kapı, programı sözcüklerinden tutup tekrar içeri sürükledi. Lobi köye uyan sessizliğine kavuşmuştu yeniden.
“Bir çay içecektim.” dedi paltosunu saldalyenin üzerine yerleştirirken.
“Aa, tabii, tabii. “ dedi adam. Masaya bir kül tablası getirdi. Demek sigara içtiğini unutmamıştı.
Fransızcasını böyle buhranlı zamanlarda kullanacağı hiç aklına gelmezdi, ama hayattı işte. Biraz havadan konuştular. Adam isterse her ihtimale karşı bir şemsiye verebileceğini söyleyerek parmağıyla kapının yanındaki portmantoda asılı siyah şemsiyeleri gösterdi.
Böyle de yeterince görünmezim, paltom yetiyor, şemsiyeye gerek yok diyecek oldu, ama onun yerine “İnsanlar neredeler?” diye sordu.
“Ya evlerinde, ya da Belçika veya Lüksemburg’talar. Orada çalışanlar da var.” Dedi adam.
Yaşlı, çirkin köpek gelip masanın altında ayaklarının yanına uzandı.
Oysa adamın başka bir yanıt vermesini ne kadar isterdi. Mesela:”Burası yok aslında. Ya da burada gördüklerin gerçek değil. Ben Kafka’nın Şato’sundan kaçırdım bu köyü falan gibilerinden.“
“Ee, siz ne yapıyorsunuz burada? Hiç sıkılmıyor musunuz?” diye sordu adama pervasızca.
“Yoo, hayır. Biz iyi uyuyan insanlarız. En azından bu sessizlik, sakinlik sayesinde uyku problemimiz yok.” dedi adam kızın uyku sorunundan haberdarmışcasına. Arkasından, “Hem otelcilik zevkli bir iş, siz insanları görmeye gitmiyorsunuz, onlar size geliyorlar.” dedi bıyık altından gülümseyerek.
Eliyle bir dakika işareti yapıp, eski zil sesiyle çalan antika siyah telefona gitti. Bir elinde çay bir elinde üzerinde duman tüten bir sütlükle geri döndü. Karısı kesin evde yoktu. Olsa geçen seferki gibi arada bir gelip kapı aralığından kıskançlık okları fırlatırdı.
Hava kararmış olduğundan camda bile içerisini ve kendini görmekteydi. Adam bir süreliğine ortadan kaybolup tekrar döndüğünde baş parmağı ve işaret parmağı arasında minicik bir şişe tutmaktaydı.
“Buyrun.” dedi gülümseyerek. “Bu size otelimizden bir Montmedy hatırası olsun.” Dalga geçiyormuş gibi geldi, ama değildi. Hiç beklemediği biriyle kendi dilinde sohbet edebilmek onu sevindirmişti belki de.
Abartılı bir şekilde teşekkür edip, şişeyi aldı. Üzerinde kalenin resmi vardı. Altında şişeyi terkedip kaçacakmışlar hissini uyandıran, nerdeyse hareket eden, kocaman harflerle Montmedy yazmaktaydı. Harfler gerçekten titreşiyor gibiydiler. Şişenin ağzı bir tıpayla kapatılmıştı. Açmaya yeltendi, ama birden durdu. Bütün köylüler bu şişenin içine hapsolmuş olabilir miydiler? Gökyüzünden kocaman bir fil hortumunu uzatmış, köylüleri ve bir mekânı canlı kılan her şeyi soğurup götürmüştü belki de. İçinde her ne olursa olsun şişeyi açmamaya karar verdi.
Daha önce sadece bir kez geldiği bu küçücük köyde bir pizzacı, bir dönerci, sevimli bir Dalmaçyalı köpeği olan suratsız bir adamın mini marketi ve bir eczane dışında hiçbir dükkana rastlamamıştı. Bunlarsa kapılarında yazan açılış ve kapanış saatlerine hiç mi hiç uymamaktaydılar. Geçen sefer pizza yemek için saat yedide açık olduğunu okuduğu restoranta gitmiş, kapalı olduğunu görünce döner yemişti. Kaldığı üç gün boyunca her öğlen ve akşam yemeğini dönercide yemek zorunda kalmıştı. Bu tenha Fransız köyündeki İstanbul dönercisinde, bir Türk olarak sadık dönerini yemiş, ayranını içmiş, İbrahim ve Orhan dinleyerek, sigara tüttürmüştü.
Küçük bir tepenin üzerindeki bir kale hariç hiçbir özelliği olmayan bu köye turistler de uğramadığından, ortalıkta görünen yerliler yabancıları anında tanıyor ve büyük bir ihtimalle hapishane ziyareti için orada olduklarını biliyorlardı. Bu yüzden olacak pek hoş bakmıyorlardı yabancılara. Görünen kelimesini kullanıyordu, çünkü hafta sonu olmasına rağmen sokaklarda in cin top oynamaktaydı. İnsanlar ya açık olan dükkanlardaydılar, ya evlerinden park yerine doğru yürüyorlardı ya da arabalarındaydılar. Üstelik akşam olunca bütün kepenkler kapatılıyordu. Sadece üzerinde kendi büyüklüğüyle bir tezat oluşturan boyutlarda Hotel de Ville yazan belediye binasının önünde bir iki genç sigara içiyor, kendilerince sohbet ediyor, köyün en merkezinde takılmanın ayrıcalığını tatmaya çalışıyorlardı. Aslında gençlerin bütün hareketleri can sıkıntısı ve iç daralması haykırmaktaydı. Birileriyle aynı duyguları paylaştığını kesinlik derecesinde bildiği ender anlardandı.
“İşte bu yüzden.” dedi kendi kendine. “Ben buraya hapishane ziyaretine değil hapsolmaya geliyorum. Bu köyün kendisi bir hapishane zaten.”
Köyün sıkıcılığını saklamak için olsa gerek rengarenk boyanmış kapıların birinden, hayalet gibi bir kadın çıkıverdi karşısına. Kısacık eflatun saçları vardı. simsiyah bir manto giydiğinden bu karanlıkta uzaktan bakılsa kafası havada süzülen bir uçan balonmuş gibi görünebilirdi. Bu kadın da dahil hayatında hiçbir yerde bu kadar çirkin kadınlar görmemişti. Hepsi de saçlarını çeşit çeşit modellerde kestirmiş, sıra dışı renklere boyamışlardı. Sanki birkaç gün önce saçını en ilginç renge kim boyatacak diye bir yarışma yapılmıştı da ondan arta kalmışlardı. Birinci kim olmuştu acaba?
Yokuş aşağı, yokuş yukarı biraz yürüdü. Diğer şeylerin sıkıcı sıradanlığına rağmen evlerin ne kadar güzel ve bakımlı olduklarına tekrar tekrar şaştı. Köy karanlıkta bilim kurgu filmlerindeki terkedilmiş şehirlere benzemekteydi. Daha yarım saat bile yürümeden her yeri görmüş olduğundan otele döndü. Çirkin köpek birkaç defa sırf görevini yerine getirmiş olmak için havlayıp sustu. Bir köpekten çok koyun postundan yapılmış eskimiş, kirlenmiş bir kırlenti çağrıştırmaktaydı.

***
İçerisi duman dolmasın diye, sigarasını yakıp pencerenin bir kanadını açarak orada içmeye başladı. Saat daha sekizdi. Üç saat sonra onbir olur, uyku hapını atar, uyurum diye düşündü. O zamana kadar bir fincan çay içer, biraz televizyon izlerdi.
Dışarısı oldukça karanlıktı. Otel bir tepenin eteğinde olduğundan epey uzak mesafedeki sarı, kırmızı, turuncu ışıklarıyla arabaları görebiliyordu. Bir süre onları izledi. Birden ilginç bir şey farketti. Büyük bir kuyruk oluşmuştu ve arabaların tümü köyden ayrılıyorlardı. Çok uzaklarda ışıklarını seçebildiği arabaların hiçbiriyse köye doğru yaklaşmıyordu. Belki de cuma akşamı olduğu içindir, insanlar hafta sonunu daha canlı geçirebilecekleri yakın şehirlere gidiyorlardır diye düşündü.

***
Mustafa akşam yemeğini fazla kaçırdığından üzerine bir ağırlık çökmüş, karyolasına uzanmıştı. TRT Int de Yedi Tepe İstanbul’u izlemekteydi. Bir anda hoperlörlerden gelen bir bağırtıyla yerinden sıçradı. Bir şey mi oldu diye parmaklıklar arasından görebildiği kadarıyla dışarıya baktı. Hapishaneyi
çevreyelen yedi-sekiz metre yüksekliğindeki duvardan eser yoktu. Üstelik hücresinin kapısı da açıktı. Birden adının ve numarasının çağrıldığını duydu. Mustafa Çelik, 7473, rue de la Chevre sokağında 23 numarada ziyaretçin seni bekliyor. 15 dakikada orada olman gerekiyor. Bir saatlik görüşme süreniz var. Hadi biraz kımılda, durma koş!
Mustafa bir yıldır içinde yaşadığı, ama hiçbir zaman görmediği bu köyde nereye, nasıl gideceğini bilemiyordu. Sokakta birine sorarım diye yola çıktı. Yokuş aşağı koşmaya başladı. Önünden geçtiği dükkanların hepsinin kapalı olduğunu gördü. Birkaç evin ziline bastı. Sadece köpek havlaması duyuldu, kapıyı açan olmadı. “Allah kahretsin, bir allahın kulu yaşamıyor mu bu allahın belası yerde?” diye bağırdı. Gözüne yan sokaktaki küçük bir köprü ilişti, hızla oraya doğru yürüdü. Karşıya geçip, bir umutla sokağın ismine baktı. Menard’dı. Aradan 15 dakika geçmişti ve köyün her yanına yerleştirilmiş hoperlörlerden “Hadi çabuk ol ahmak. Bak zamanın bitiyor. Kız elden gidecek.” diyen gardiyanın sesini duyuyordu. Vücudu sanki parçalara bölünmüştü. Her parça onu bir yana çekiştiriyor, kendi istediği tarafa gitmesi için ısrar ediyordu. Mustafa çıldırmış gibi oradan oraya koşuyor, bir türlü ne yöne gideceğine karar veremiyordu. Sonunda olduğu yerde dizleri üzerine çöktü, başını kocaman ellerinin arasına aldı. Uzun süreden beri ilk kez ağlamaktaydı.

***
Sadece sekiz kanal vardı. Yarım saatten beri sürekli zap yapıyor, ama izleyebileceği bir şey bulamıyordu. Yanında getirdiği kitap sehpanın üzerinde öylece durmaktaydı. Kanal altı reklamlardan sonra bir Stephen King filmi başlayacağını haber verince filmle iyi gider diye kalkıp bir fincan ıhlamur çayı yaptı. Kingdom Hospital. Bakalım Fransızcası bu filmi nasıl anlatacaktı.
Yolculuk, yabancı bir dili iyi anlamaya çalışmak ve ertesi günün stresi yüzünden oldukça bitkin düştüğünden filmi sonuna kadar izleyemeyeceğini kuzu kuzu kabullendi. Çantasına uzanıp içinden uyku hapını çıkardı. Yatağın yanındaki komodinin üzerinde duran 1,5 litrelik Evian şişesinden birkaç yudum su içti. Televizyonun sesini nerdeyse duyulamayacak kadar kısıp, başının altına bir yastık daha koydu. Otellerde yastıklar hiçbir zaman tam istediği gibi olmazdı. Yıllar önce Mustafa’nın kendisine hediye ettiği yastığa alışınca başka hiçbir yastıkla dost olamamıştı. Sabaha onu görecekti. Bakalım zayıflamış mıydı, yoksa kilo mu almıştı. Geçen sefer çok iyi görünüyordu. Cumartesileri iyiydi. Onu iki defa görüyor, pazar günü de göreceğini bildiğinden yüreğini biraz olsun serin tutabiliyordu. Pazar günkü ikinci ve son görüşmenin nihayetinde gözyaşlarını dizginleyemiyordu. Sonra tekrar tren, tekrar yollar, değişen diller ve kendi yaşamına dönüş. Her şeye rağmen Mustafa’yı yüzüstü bırakmayı bir gün bile aklından geçirmemişti. Mustafa’nın yıllar önce hayatını kaybeden annesinin bir başkası için ördüğü küçük patikleri ondan bir hatıra olsun diye elbise dolabının kuytu bir köşesinde sakladığını gördüğünde onun hiçbir zaman hayatından çıkıp gitmesine izin vermeyeceğini anlamıştı. İlişkilerinin şekli ne olursa olsun kabul edebilirdi, ama onun nerede, nasıl olduğunu bilmemeye katlanamazdı.
Gece hiç istemeye istemeye kalktı yatağından. Sarhoş gibiydi. Karanlıkta uzun koridorda ilerleyerek el yordamıyla tuvaletin lambasını bulup yaktı. Yatağına gitmek için tekrar ayaklandığında aradan saatler geçmişti sanki. Uyur gezer gibi yürürken kafasını şiddetle duvara çarptı. Yanlış tarafa dönmüştü. Düştü. Yerde ne kadar kaldığını bilemiyordu. Galiba soğuk beton üzerinde bir süre öylece uyumuştu. Biraz kendine gelir gibi olunca ayağa kalkmak istedi, bacaklarını hissetmediğini farketti. Bir türlü doğrulup ayağa kalkamıyordu. Sürünerek karyolaya doğru ilerledi, tırmandı. Yorganı aceleyle üzerine çekti, ama nafile. Güç bela ısıttığı yatağı çoktan soğumuştu.

Dergiler, Öykü, sayı 6 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama