Novalis

01 Şub 2008

Gülay Kaya

“İnsanın kaderi ruhunda saklıdır.”
Herodotus

 

Berbat bir havaydı. Gökteki bulutların paslı yoğunluğu boğucuydu. Her an öğürmeye hazır, marazi bir sarılık her yere hakimdi. Öğleye yakın çiselemeye başlayan yağmur korkunç bir hal almış neyse ki, sağanak kısa aralıklarla geçiştirmişti. Gene de hepten kesildiği söylenemezdi. Çünkü bulutların bir teki bile yerinden oynamamıştı. İnsanda güzel duygular uyandırmayan hava ıslak kurum kokuyordu ve günün bu saati için fazla karanlıktı.
Kulaklarından asılı kalmış kısa yatay çizgileri andıran renksiz floresanlar, karanlığı dışarıda tutmak için aydınlıktı. Işık çubuklarının altındaki öğrenciler hap yutmuş gibi kımıltısızdılar. Profesör artık zihin eksenlerini mıknatısladığı öğrencilere konferansı noktalıyordu:
“Özetle: İnsan karakteri ruhi tavırlar mecmuasıdır ve kökeni dehşete dayanan tüm duyguların paradoksal bir doğası vardır.”
Bariton ses kesilmişti. Amfiteatr senkronize devinişlerden yükselen karman çorman uğultularla dışarı yönelmişti. Bir intizam topladığı araştırma notlarını modası geçmiş siyah deri çantasına yerleştiren profesör de, kısa bodur bacaklarını kürsüden alarak zemine vermiş, düşünceli bir kafa ve ağır adımlarla kapıya doğru ilerlemekteydi. Doğrusu tuhaf bir adamdı şu profesör: Kılı kırk yaran zekası ve o kahrolası kuşkularıyla fazlasıydı bile denilebilir. Evlenmemesindeki etken o fazlalıklardı belki de. O tuhaf huylarından bir de, sinirlendiğinde Gogol gibi örgü örmesiydi ve bunu biri dışında kimse bilmezdi. Az çok onu tanıyan herkesin bildiğiyse, dışarıyla bağlantıyı pausladığında derhal düşüncelerine mevzilenmesiydi. Zaten şu an yaptığı da tam olarak buydu.
O patlama olana kadar elbet! O şiirdeki gibi her şey birdenbire olmuştu. Aşina olmadık bir durumdu. Tersine aşina olmayan o ses değildi. Sesin birdenbire alakasız bir anda patlamasıydı. Zavallı profesör iki adım arasında kalakalmıştı. Şaşkınlık içindeydi. Biraz sinirlenmişti de. Kırklı yaşların kara sularında seyreden adam, bu saçmalığa cüret eden ahmağa yılansı bakışlarla bir kavis çizdi. Sesin odak noktasına kenetlenen bakışları donakalmıştı. Şimdi yaşadığı daha güçlü bir şaşkınlıktı. Amfiteatrın orta evleğindeki basamaklara pergellerini açan o ahmak, profesörün devlet parasız yatılıdan dostu başkomiser …dı.
“Her zamanki gibi ilham verici bir konuşmaydı dostum.”dedi. Pişkin pişkin sırıtmaktaydı.
Olduğu yerden adım oynamayan profesörün bakışları dik dikti. Hoşnut fakat azarlar tondaydı.
“Sanki ötekilere geldin de.”dedi.
“Haklısın. Hadi vur beni!”
İki dost sarıldılar. Her ikisi de şehrin değişik yakalarında oturuyorlardı. Birbirlerini neredeyse bir yıldır görmemişlerdi. Aradaki bağlantıyı seyrekte olsa telefonla hallediyorlardı.
Profesör yüzünden eksiltmediği o kısık bakışlarla dostunu tarttı.
“Eee! Nasılsın bakalım? Dedi. Sesindeki ton alaycı fakat dostçaydı.
“Domuz gibi dostum. Ya sen?
Profesörün bir şey demesine kalmadan başkomiserin telefonu zır zır ötmeye başladı. Başkomiser nedense mahcup bir ifadeyle, kahverengi deri ceketinin dıştaki cebine uzanıp telefonu aldı. Aygıtı çarçabuk açıp kulağına götürdü. Yüzü gitgide asılmaya başlamıştı. Sonunda telefonu kapattığında o ciddi sofuca ton milim değişmemişti.
Profesör ilgilenen bakışlarla:
”Bir sorun mu var?”dedi.
Başkomiser biraz tebessümle:
“Ne yazık ki öyle dostum. Bir cinayet vakası. Gitmek zorundayım.” Dedi. Sanki o an aklına gelmiş gibi de ekledi. “Aslında sen de gelsen fena olmaz. “

 

Yaklaşık bir yarım saat sonra olay mahalline varmışlardı. Başkomiser 99 marka siyah Ford’unu, cinayet mahalline yakın bir yere park etti. Cinayet mahalli karıncalar gibi kıvıl kıvıldı. İşi olan olmayan herkes çirkin binaların boy gösterdiği bölgeye toplanmıştı.
Dolunay suratlı bir polis memuru bina girişini ablukaya almıştı. Başkomiser kimliğini göstererek kendisini tanıttı:”Asayiş Şubesi Cinayet Masası Başkomiseri …” Pürüzlü sesi etkileyiciydi.
Şimdi profesörle binaya girmişlerdi. Her yer pislik içindeydi. Rutubet, idrar ve garip bir biçimde tanıdık başka bir koku mide bulandırıcıydı. Dördüncü kat sahanlığında onları tıkız bir adam karşıladı. Bu başkomiserin yardımcısıydı. Yaklaşık bir yıldır onun yanındaydı. Zeki fakat ketum bir tipti.
“Bu taraftan efendim.”dedi.
İçerisi polis kaynıyordu. Perdesiz giyotin pencerelerin altındaki salon ortasından bir ağıl dolusu hayvan geçmiş gibiydi.

 

-1-

 

Başkomiser dağınıklıktan bakışlarını ayırmayarak: “Kim haber vermiş?”dedi.
Yardımcısı onu süratle cevaplamıştı:
“Bilmiyoruz efendim. Arayan her kimse bizi köşedeki ankesörlü telefondan aramış. Geldiğimizde kapı aralıktı.”
Koridora yönelmişlerdi şimdi.
“Telefon defteri, ajanda, günlük, bilgisayar kayıtları, parça pinçik notlar bile önemli. Hepsini iyi araştırın.” Dedi. Başkomiserin sesi gizleyemediği bir gerilim içindeydi.
Koridor dardı. Ucundaki bir yatak odasıyla uzak ara karşılıklı mutfak ile banyoyu salona bağlıyordu. Sıvası çatlamış duvarlar çıplak ve kül rengindeydi. Yatak odasındaki korkunç manzarayla karşılaştıklarında profesörün yüzünün aldığı halde böyleydi.
Oda ağzına kadar alkol kokuyordu. Pıhtılaşmış kan ve parçalanmış et kokusu iğrençti. Dehşet her yere tünemişti. Neyse ki, giyotin pencereler açıktı. Odaya med cezirlenen serin ve temiz rüzgar mide bulandırıcı kokuyu yakasından tutup dışarı atıyor, havadaki ağırlığı bir nebze olsun hafifletiyordu. Kenara itilmiş bordo kadife perdeler zengin görünümlüydü ve bulundukları yer için fazla alakasızdılar.
Şişko ve kel adli tıp doktoru cesedin üzerine eğilmiş görevini yapmaktaydı. Soğukkanlıydı. Bir ara başını kaldırıp:”Ne vahşet ama!”dedi.
Gerçekten de öyleydi. Cesedin vücudu morumsu siyahtı. Camlaşmış gözleri yuvalarından uğramıştı. Dehşetin yan gelip yattığı yer ise cesedin apış arasıydı. Çünkü adamın cinsel organları orada değildi. Parçalanmıştı. Pıhtılaşmış kan gölünün ortasındaki küçük et parçaları geriye kalanlardı. Apış arasındaki derin oyuk vahşetin boyutunu ikiye katlıyordu. Morumsu et parçalarının ve kan tabakasının perdelediği oyuk gerçekten iğrençti. Anüse kadar ilerliyordu.
Cesedin üzerinde yuvarlanan meraklı bakışlar buz gibi bir dehşetle sarsılmışlardı. İğrenç manzarayı gören, kendisiyle ceset arasında empati kuramadan edemezdi.
Başkomiser ile profesör göz göze geldiler. Anlıktı. Bakışlarını gene cesedin kasıklarına götüren profesör, ansızın bir şey fark etti. Sol kasığın üzerindeki değişik renkteki maddeye dikkatle baktı.
Adli tıp doktoruna bu şeyi göstererek:
“Sizce bu nedir?”dedi.
Adam sanki birilerinin bu şeyi fark edeceğini önceden bilirmiş gibi süratle ekledi:
“Fıstık ezmesi gibi kokuyor. Üzerindeki kısa tüyleri fark ettiniz mi? Gerçi emin değilim. Ama nötron aktivasyon analizi bunun ne olduğunu bize söyleyecek.”
Cesedin sol göğüs altındaki deriden yumruk büyüklüğünde bir parça alınmıştı. İlginçti.
Başkomiser reçine rengi gözlerini kısarak uzman doktora döndü:
“Bunu siz mi yaptınız?”diye sordu.
“Hayır. Sanırım o işi iğdişçi yaptı.”
“Orada ne vardı acaba?” Başkomiser bunu kendi kendine konuşuyormuş gibi söylemişti.
Profesörün söze atlaması kaçınılmazdı:
“Bir dövme olmalı. Ama ne dövmesi.”dedi.
O sırada başkomiser süratle yardımcısına dönerek:
“Fotoğraflar…hepsini istiyorum.”dedi. Sesine heyecan bulaşmıştı. Direktif üzerine yardımcısı odadan çıkmıştı.
Bu arada adli tıp doktoru da işini bitirmişti. O sırada iki görevli içeri girdi. Cenaze levazımatçısını andıran tipler sinirleri alınmış gibiydiler. Çok geçmeden cesedi torbasına alarak çıktılar. Adli tıp doktorunun da onlara eşlik etmesiyle içeride başkomiser ile profesör kalmıştı.
Başkomiserin esmer yüzü fena halde sıkkındı. Zaten her dava öncesi böyle olurdu. Davayı çözene değin içi içini yer bitirirdi. Çekilmez bir tip olurdu. Süreç her zaman sancılıydı. İyi ki evlenmemişti. Çünkü onu bu haliyle çekebilecek bir kadın dünya üzerinde yoktu.
Pencereye yönelen başkomiser temiz havayı ciğerlerine çekti. Profesör yanındaydı. Temiz hava ona da iyi gelmişti.
Başkomiser bir sigara yakıp derin bir nefes çekti. Havaya akşam doluyordu. Bakışlarını karşıdaki tek edilmiş binadan ayırmayarak dostuna:
“Ne düşünüyorsun?”diye sordu.
Profesör tatlı bir takılmayla:
“Sigarayı bırakman gerektiğini.”dedi. Ciddi bir tavırla da ekledi:
” Kozayı yapan neyse oradan çıkan da odur dostum.”
Sigarasından derin bir nefes daha çeken başkomiser soluğunu bırakarak:
“Nefret.”dedi.

 

-2-

 

* * *

 

Ortaokula başladığı yıllardı. Korkunç irinli çıbanlar vücudunun her yanını istila etmişti. O iğrenç kalkan çevresiyle arasına hayalet gibi süzülmüştü. Kendisini bu boktan dünyada yüzüstü bırakılmış gibi hissediyordu. Çaresizdi. Elinden hiçbir şey gelmiyordu. Zaman insafsızdı. Köpek dişlerini etine geçirmiş habire kemiriyordu.
Aidiyetsizlik ve aşağılık duygusuyla doluydu. Üstelik tedaviler cüzdanı ütmekten başka bir işe yaramıyordu. Sonuç her zaman felaketti. Okulu da bırakmak zorunda kalmıştı. Zaten bu halde okula gitmek anlamsızdı. “Alacakaranlık Kuşağı”ndan fırlamış gibiydi.
Sağda solda fıkır fıkır oynaşan kızlarsa fena halde acımasızdılar. Kadınlara duyduğu nefret tohumu işte bu zamanlarda atılmıştı.
İlerleyen yıllarda başka bir tedavi yöntemine gidilmişti. Sanki bu işe yaramıştı da. Korkunç irinli çıbanlar vücudunu terk ediyorlardı. Sonunda terk etmişlerdi de. Kasıkları alev alev yanan yakışıklı bir delikanlıydı artık. Kadınlarla alkolü aynı anda tatmıştı. Her ikisi de mükemmeldi. Fakat birdenbire daha korkunç bir şey oldu. Bu sefer vücuduna hücum eden aknelerdi. Berbattı. Okulu ikinci kez dondurmak zorunda kalmıştı. Kadınlar gene düşmanıydı. Çünkü onu bu halde gören ağzı açık kaçıyordu. Bütün kadınlar iğrenç yaratıklardı. İmkanı olsa hepsini öldürebilirdi.
Kendisini yaşamdan tahliye ettiği o üç yıl korkunçtu. Fakat sonuç bir orgazm kadar mükemmeldi. Yorgun bedeni hastalığı defetmişti. Ne var ki, insan beynine saplanıp kalanları söküp atamıyordu işte. Özellikle çocukluğa demirlenenleri.
Her hafta sonu kabaetine yediği darbeler. Babasının ustura kayışı. O duman rengi fayanslar. Banyonun çıplak duvarlarında yankılanan katmerli çığlıklar. O seanslarda televizyon karşısında çekirdek çitleten annenin buz gibi kayıtsızlığı.
Sonunda babası akciğer anevrizmasından geberdiğinde ne akıl hastanesindeki annesi ne de kendisi üzülmüştü.
Yazık ki, zaman fena halde acımasızdı. O tohumlar filizlenmiş zihnini ele geçirmişti. Nefret kendinden çoğalan bir amip gibiydi. Asla tükenmiyordu. Hunharca katledilmesine mükemmel bir zemin hazırlamıştı. Yaklaşık on beş yıl sonrası için hem de.

 

* * *

 

Yağmursuz fakat kapalı bir gündü. Başkomiser maktulün nötron aktivasyon analiz raporlarını üçüncü kez incelemekteydi. Aradan dört gün geçmiş davaya momentum kazandıracak bir bulguya henüz rastlanmamıştı.
Raporları masaya bırakan başkomiser yorgun, bıkkın ve kederliydi.
Şimdi fotoğraflara bakıyordu. Bakışları maktulün sol göğüs üzerindeki dövmedeydi. Kim kendisine böyle bir dövme yaptırırdı ki? Fotoğrafları masaya bırakıp ajandaya peşinden de telefon defterine baktı. Çıldıracak gibiydi. Delil kendini göstermemekte ısrarlıydı. Parmak izlerinden bir şey çıkmamıştı. Cep telefonu kayıtlarından da. Sanki bu haltı yapan dünya dışı bir varlıktı. Ya da becerikli bir katil.
O sırada kapı iki kez tıklatıldı. Açılan kapıdan başkomiserin yardımcısı girdi. Elinde mavi bir dosya vardı. Dosyayı masaya bırakarak:
“Adamın çalıştığı radyodan da bir şey çıkmadı.”dedi. “Ne oradan ne de komşularından.” Tenor sesi sıkıntılıydı. “Zaten ahbap meraklısı bir tip değilmiş.”
Başkomiserin bakışları nedense yardımcısının sol çene altındaki flastere kaymıştı.
“Sen de en az benim kadar sıkıntılısın anlaşılan!”dedi.
Nükteyi kavrayan yardımcısı elini flasterin üzerine götürerek gülümsedi.
“Şu an nasıl traş olduğumu bile hatırlamıyorum.”dedi. “Fena dalmışım.”
“Ve hâlâ öylesin.”
Yardımcısı elindeki naylonu fark edene dek bir şey anlamadı. Sonra da mahcup bir ifadeyle naylon kaplı nesneyi başkomisere uzattı.
“Gümüş bir sigara tabakası.”
Yardımcısına yarı ciddi bir tatlılıkla takılan başkomiser:
“Doğum günüme daha iki gün var.”dedi.
“Şey…”

 

-3-

 

Başkomiser şimdi çok daha ciddiydi.
“Evet. Seni dinliyorum.”dedi.
Yardımcısı konuyu özetlemeye başladı. Yüzü fena halde kızarıp bozarmıştı. Anlatmayı bitirdiğinde başkomiser adeta burnundan soluyor, ateş püskürüyordu. Çok kızmıştı. Fakat kızgınlığı o anda ağzına geleni sayıp döktüğü yardımcısına değil, bu delili sümen altı eden polis memurunaydı. Haklıydı. Adamın icabına derhal bakılacaktı. Öte yandan şans kelebeği uçup gitmemişti. Çünkü yardımcısı bunu şans eseri öğrenmişti. Öğle yemeğine adamla birlikte çıkmışlardı. Yemekten sonra bir sigara tellendirmek iyi giderdi. Gümüş tabakayı çıkarmanın sırasıydı. Tabaka dikkatini çekmişti. Nede olsa zeki bir adamdı. Güven telkin eden sözlerle adamı kandırmak ve ağzından laf almak hiç te zor olmamıştı doğrusu.
Başkomiser yardımcısına çıkmasını söyledi.
Şimdi yalnız ve duble sıkıntılıydı. Gene de bu sıkıntıyı dalgalayan hoşnut bir yan vardı. Günlerdir beklediği şey belki ellerinin arasındaydı.
Gümüş sigara tabakasını elinde evirip çevirmeye başladı. İçini açıp baktı. Hayal kırıklığı kaçınılmazdı. Fakat o dikkatli davranıyordu. Miyop gözlüklerini bile takmıştı. Nedense gayri ihtiyarı bir an gözlerini yumdu. Parmak uçlarıyla görüyordu sanki. Öyleyse gözlüğe ne gerek vardı ki? Derken gözlerini fal taşı gibi açtı. Kalbi gümlüyordu. Evet orada, sigara tabakasının iç yüzeyinde bir yazı vardı. Fakat bu başka türlü bir yazıydı. Başkomiser parmak uçlarını gene o yazının üzerinde gezdirdi. Evet evet! Yanılmamıştı. Bu bir kör alfabesiydi. Orada Novalis yazıyordu. Ve Pusulanın altına bir numara işlenmişti.
Başkomiser sarhoş gibiydi. O an bir çığlık atmadığına kendisi de şaşmıştı.
Üniversite yıllarında tanıdığı o sağır ve dilsiz kıza minnet duydu. Çünkü bu dili o kıza duyduğu aşk sayesinde öğrenmişti.
Başına gelecekleri bilseydi belki şu an lanet ederdi.

 

Akşamın en koyu saatleriydi. Serin hava rüzgarlıydı. Başkomiser ihtiyatlı hareket etmişti. Sersem bir ihtiyattı bu. Silahıyla kimliğini arabasında bırakmıştı. Arabası da emniyet müdürlüğünün garajında pinekliyordu. Falso vermek istememesinde haklı olabilirdi. Fakat hayat her zaman güzel sürprizlerle dolu olmazdı. Yaklaşık on dakika önce caddeden çevirdiği taksiden inmiş tepeye doğru çıkıyordu. Uzun taş duvar boyunca ilerledi. Şimdi hapishanedekilere benzer bir kapının önündeydi. Demir perdeli kapı başkomiserin vurmasına kalmadan açılıverdi. Buralarda gizli bir kamera olmalıydı.
Gece fena bastırıyordu. Rüzgar şiddetlenmişti.
Kapının ardında beliren adam gece kadar siyahtı. Başkomiserin iki katıydı. Gözlerinde kapkara bir gözlük vardı. Harlem gangsterlerine benziyordu. Dost canlısı olmadığı kesindi. Ya da misafirperver. Şimdi iki yanı ağaçlıklı bir patikadan yukarı doğru yürüyorlardı. Başkomiser bir şey diyecek gibi oldu. Fakat konuşmamasını kendi adına daha yararlı bulup aralanan dudaklarını kapattı.
Patika eğimli yolun sonunda bitiyordu. Açıklık bir alana gelmişlerdi. Alanın ortasında inciyi andıran ahşap bir konak vardı. Başkomiser arkasını döndüğünde siyahi adamı göremedi. Ürkmüştü. Adamın yanından ayrılışını nasıl oldu da fark edememişti. Bu düşünceyle ilgilenmesine kalmadan konağın kapısı açıldı. Eşikte alımlı bir kadın duruyordu. Femme Fatale değildi. Fakat garip çekici bir havası vardı. Başkomiser merdivenlerden çıkarken kadını daha bir çekici buldu. Çünkü kadın vanilya kokuyordu. Başkomiser erkekliğini bildi bileli bu kokudan delice etkilenirdi. Avuçları terler, kasıklarında müthiş karıncalanmalar duyardı. Şimdi de tatlı fakat ızdırap verici bir gerilim içindeydi.
“Hoş geldiniz.”dedi kadın. Sesi sıcak ve içtendi. Sanki durumu kavramıştı da. Ne de olsa kadınlar kedilere benzerdi. Sinyal alıcıları kuvvetliydi.
Başkomiser mahcup bir tavırla:
“Hoş bulduk.”dedi. Ardından kendi kendine küfrederek ciddileşmeye çalıştı. Öyle ya buraya iş için gelmişti. Bu kadınla yatmak için değil. Gerçi fena olmazdı ya! Neyse…
Kadın birdenbire başkomiserin arkasına asıldı. Başkomiser bakir bir delikanlı gibi titremişti. Kadın başkomiserin montunu çıkarıp portmantoya astı. Soldaki geniş salona geçmişlerdi. Başkomiser eve adımını attığı sırada soluduğu kehribar kokusunu burada daha yoğun duydu. Salonun loş havası kokuya eklenince. Rehavet duygusu iki kattı. Sarhoş edici bir güzellikteydi. İnsana tuhaf bir huzur veriyordu. Saraydakileri anımsatan mobilyalar yaldız işlemeliydi. Galiba ahşap maundu. Tavandaki yaldız işlemeli çiçek bezeleri. Melek figürleri ortaçağ kilisesini andırıyordu. Duvardaki tablolar muazzamdı. Etrafı inceleyen başkomiser garip bir şaşkınlık geçirdi. Perdeler cinayet mahallindekilerin tıpkısıydı. Kalın topuzları bile.
Şaşkınlığın geçmesi uzun sürmedi ama.
“Şey… merakımı mazur görün. Novalis nedir?”diye sordu.
Karşısındaki koltukta oturan kadın bacaklarını zarif bir biçimde bacak bacak üstüne attı. Bacakları mükemmeldi. Teni süt rengindeydi.
“Sevgi dini.”dedi. “Sembolü de mavi bir çiçektir. Aşkın ve tutkunun çiçeği.” Yanındaki sehpaya uzanarak paketinden kahverengi bir sigara çıkardı. Başkomiser sigarayı yakmak istedi fakat çakmağı montunda kalmıştı. Boş bulunmuştu. Biraz mahcuptu. Kadın gülerek sigarayı yaktı. Bir tane de başkomisere uzattı. Fakat o almadı.
-4-
Kadın kakaolu sigarasından derin bir nefes çekip konuşmasını sürdürdü:
“Varlığımızı nasıl öğrendiniz? Şey… sormamda bir sakınca yoksa ne işle meşguldünüz?
“Radyocu bir arkadaşımdan. Sahafım.”
Kadının bal rengi gözleri irileşmişti. İkincisine oranla ilkiyle daha çok ilgilenmişti.
“Ne vahşet ama değil mi?”dedi. “Sıçan iyi iş görmüş.”
Başkomiser şaşırmıştı. Gazeteler cinayeti yazmıştı fakat olayın bu tarafını değil. Kadın gafil avlanmıştı. Geriye dönüp hafızasını taramaya koyuldu. Acaba gazeteler böyle bir şey yazmış mıydı? Emin değildi. Zaten önemli de değildi. Sigarasını söndürüp çıktı. Öyle ya misafire bir şeyler ikram edilmeliydi. Nede olsa o iyi bir misafirperverdi.
Çok geçmeden bir tepsiyle geri döndü. Fakat aradaki bu zaman bertaraf edilemeyecek denli de önemliydi. Tepsiyi başkomiserle arasındaki sehpaya bıraktı. Likör bardaklarında portakal rengi bir sıvı vardı.
“Umarım seversiniz. Portakal likörü. Özel konuklarım için daima bu reçeteyi uygularım.”
Başkomiser teşekkür ederek bardağa uzandı. Likörden iki yudum aldı. Tadı ekşiydi. Kötü denemezdi. Kadın bakış açısını başka bir noktaya çekme gayretiyle:
“Kocamın Kuveyt’te dedesinden kalma geniş bir arazisi vardı. Bilirsiniz. Oralar petrolün en zengin olduğu yerlerdir. Gördüğünüz bütün bu ihtişamın kaynağı da o topraklar.”dedi.
Başkomiser terlemeye başlamıştı. Nedense ateşi de çıkmıştı. Konuya dahil olarak:
“Kocanız hâlâ orada mı? Dedi. Sesi kendine bir garip gelmişti.
Kadın buz gibi bir kayıtsızlıkla:
“Öldü.”dedi. Saatine bakarak da ekledi. “Yaklaşık bir yarım saat sonra sizin de gebereceğiniz gibi.”
Başkomiser son sözleri sanki duymamış ya da kulaklarına inanamamıştı. Tıslamayı andıran bir sesle:
“Nasıl? Anlamadım.”dedi.
“Gardınız düştü. Başkomiser olduğunuzu biliyorum. Montunuzun cebindeki o telefon çalana kadar lanet bir sahaftınız. Öyle değil mi? Ha başkomiser.”
Başkomiserin suratı balmumu gibiydi. Gözkapakları morumsuydu. Göz yuvaları sararmıştı. Soluk almakta fena halde zorlanıyordu. Kısa kısa ve kesik kesikti. Kalbi patlayacak gibiydi. Kan dolaşımı zıvanadan çıkmış, damarlarına basınç uyguluyordu. Sonunda yerdeki halıya devrildi.
“Başın dertte lanet olası.”dedi. Sesi zor çıkmıştı. Konuştukça göğsüne iğneler batıyordu.
“O piç kurusu da senin gibi geberdi. Gerçi senin gebermene yirmi dakika daha var. Kocam hakkında söylemediğim bir şey daha var. Zavallı ahmak simyaya düşkündü. Zeki bir adamdı. Likörünüze kattığım onun zehirlerinden biridir. Zehrin panzehirini de yapmıştı ama başarılı olamadı.”
Başkomiser kadına uzanmak için ileri atılmak istedi. Fakat bedeni bir taşa dönüyordu.
Kadın aynı kayıtsızlıkla devam etti.
“Mükemmel olan ne biliyor musunuz? Zehir öldürdükten beş dakika sonra vücudu terk ediyor. Sizden geriye bir posa kalıyor. Hepsi o. Hadi size bir kıyak geçeyim. O manyağı niye öldürdüğümü merak ediyorsunuzdur değil mi?”
“Piç kurusunun tekiydi. Onu öldürdüm. Çünkü beni aldattı. Salak herif. Öldürülmeyi hak etmişti. ”
“Zaten erkeklerden oldum olası nefret etmişimdir. Ama size yazık oldu doğrusu.”

 

Başkomiser artık kadını duyamıyordu. Kulaklarından geçen yamuk ve uzun uğultulardı. Görüş açısı da bulanıklaşmaya başlamıştı. Artık ölüyordu. Uyuşuktu. Ne olup bittiğini artık kavrayamıyordu.
Son olarak duyduğu size yazık oldu gibi bir şeydi.

 

* * *

 

Yarım saat dolmak üzereydi.
Başkomiser emniyet müdürlüğünün yanındaki parkta, bir bankın üzerine yatırılmıştı. Oradan göğe bakıyordu. Gördüğü karanlıktan başkası değildi. Karanlık çoğaldı çoğaldı.

Dergiler, Öykü, sayı 6 | Yorumlar | Geri izleme Sayfanın en üst kısmına git

1 Yorum yapılmış, “Novalis”

  1. 01

    Sayın yazar,

    Öykünüzü çok beğendim. Ellerinize sağlık. Başarılar dilerim.
    Selim Tırpan

    Selim Tırpan, 02 Şub 2008 18:47 tarihinde
    Sayfanın en üst kısmına git

Yorum yapın

  •  
  •  
  •  

Yeni yorumlardan RSS ile haberdar olmak isteyenler için yorum beslemesi.

Edebiyat ve Fikir Yongalama