Azo Almanya’ya kaçak gelme işlemlerini tamamlamıştı. O akşam çocuklarıyla son görüşmesi olacaktı. Mutfağa girip ocağa bir çay koydu. Çayın pişmesini beklerken evin içinde sıkıntısından bir iki tur attı.
Hanımı, ”Bizden ayrılacağın için çok heyecanlısın canım Azo. Sen öyle heyecanlı olursan,ben kadın başıma ne yapacağım bu çoluk çocukla? Onları nasıl okutacağım? Okullardaki kötü gelişmelerden, sağ, sol örgütlerden onları nasıl koruyacağım?”dedi.
“Yok canım o kadar da heyecanlı değilim. Benim çocuklarım aklı başında çocuklardır. Kurda kuşa yem olacak çocuklar değildir. Biraz düşündüğüm ise, nasıl iş bulacağım ve nasıl oturum alacağımdır.”
“Gel sene hele bir otur. Şöyle bir sakinleş de onun programını yaparız.”
“Ne programı? Kiminle program yapacağım?”
“Benimle program yapacaksın. Ben sana yardımcı olacağım.”
“Be karı,sen nasıl bana yardımcı olacakmışsın? Gideceğim yer burası değil ki, edineceğin bilgileri bana aktarasın. Gideceğim yer Alamanya, Alamanya!” dedi.
Azo çayı demleyip masaya getirdi,hanımla birlikte çaylarını içtiler. Azo kalkıp önceden kenara ayırdığı bir bez parçasından makasla bir parça kesti. Daha sonra karısına seslendi. ”Hanım, şu dikiş iğnesini al da gel buraya.”
Hanımı iğneyi alıp geldi.
”Aha Azom! Söyle bakalım ne yapacaksın can yoldaşım?”
“Şimdi pantolonuma içten,tam diz kısmına gelecek şekilde bir cep dikeceksin!”
Hanımı, “Ne yapacaksın o cebi?”
“Paramın bir kısmını pasaportumun yanına koyacağım. Geri kalan kısmını ise, gizli cebimde saklayacağım!”
Hanımı gizli cebi dikerken, “Sana bu dikiş çok para kazanma dikişi olsun. Sana bu dikiş Almanya da oturum alma dikişi olsun. Sana bu dikiş,Almanya’da oturum için müracaat ederken polise iyi ifade verme dikişi olsun.”
“Ben senin bu duandan hiçbir şey anlayamadım karıcığım. Böyle dua olur mu? Ben polise nasıl iyi ifade verecekmişim?”
“Çok kolay. Siyasi sığınmacı olarak müracaat edersen, önce hangi siyası gruptan baş vuracağını belirleyeceksin. Daha sonra aynı düşüncedeki insanlar nasıl ifade vereceğini sana öğretecekler. O ifadeyi iyice ezberleyeceksin. Sakın ola ki adam dövdüm, silah taşıdım, dağlarda dolaştım, siyasi görüşüm için racon kestim demeyesin.”
“Bunları demedikten sonra, başka ne demem lazım ki oturum alabileyim?”
“Sağcıyım, solcuyum, dindarım, dinciyim, hatta komünistim de! Fakat silahlı eylem yaptım deme!”
“Yok canım,aman sen de! hanım Şimdi gidip bir oturum için şucuyum bucuyum mu diyeceğim? Aç kalır,açlıktan ölürüm de bunu demem.”
“İşte yanı,sana fikir verme açısından söyledim. Gidenlerin hepsi, orada birkaç kişi bulup bu biçimiyle oturum alıyorlarmış. Gidip oturum alanların büyük bir kesiminin ise siyasetle yakından alakaları yokmuş.”
“Peki,öyle olunca gerçek siyasi mülteci olanlara zararı olmuyor mu?”
“O kadarını bilmem artık.”
Azo hanımının bu konuşması üzerine derince düşündü. ”Sen çok şey bilirsen,dediğini yapacağım.”
Hakikaten Azo Almanya’ya geldiğinde aynı metodu uygulayıp oturum alacaktı. Fakat biz önce Azo’nun sınırı nasıl geçtiğinin öyküsünü yazalım.
Sınır geçirme ustaları iki kişiydiler. Kel kafaları, göbekleri ve bıyıklarından kardeş oldukları belliydi. Ara yollardan,dağ yolarında Azo’yu Alman sınırına getirdiler. Bu sınır boyu otlu, ağaçlı, çiçekli bir bölgeydi. Sınıra biraz uzakta tarla gibi yerlerde çalışan insanlar göze çarpmaktaydı. Bekleyeceği yer iki ülke arasındaki sınır noktasıydı ama, şehirlerden çok uzaklardaydı. Sınır boyunu belli eden yere, iki ülke arasına kimsenin sınırdan geçmemesi için teller çekilmişti. Çiçekler, otlar ve büyüyen ağaçlar tellere sarılıp yeşil bir duvar oluşturmuşlardı. Çok dikkat etmezsen içlerinde tellerin olduğunu göremezdin.
Azo’yu orada bir ağacın yanına getiren büyük kardeş, “Sen burada bekleyeceksin. Bu ağaç ve civarları senin ayrılmayacağın bir bölgedir. Ben sınırın öte tarafına gidip seni ya çağırırım. Veya başına bu tarafa ot, ağaç, gibi bir şeyler atarım. O zaman sen misin diye sesleneceksin. Ben de, benim atla gel dediğimde, bu tellere yukarı tırmanıp Alman tarafına kendini atacaksın. Ondan sonra seni alıp istediğin yere götüreceğim. Sakın ola ki fazla sağa sola gitmeyesin sonra seni yakalarlar.” deyip Azo’yu orada bir başına bırakıp gitti.
Azo uzun bir süre bırakılan yerde bekledi durdu. O tellere dolanan çiçeklerin, otların ve ağaç dalları arasına kendini kapatsan kimseler seni göremezdi. kardeşlerin gelip onu alacağı yoktu. “Acaba ben kendim atlayıp gitsem mi?” diye kendi kendine konuşup düşündü. fakat buna cesaret edemedi.
Biraz sonra birinin ona baktığın görünce, biçilmiş otları toplar gibi uğraşmaya başladı. Yakalanacağım diye de yüreği yerinden kopmuştu.
Tam dört saattir orada bekliyordu. Canı çıkma noktasına gelmişti. Saat hızlı bir biçimde ilerliyordu. Şayet gelip almazlarsa, gece bu dağda ne yapacağının hesabı içindeydi. Kısa bir tur attıktan sonra yine beklemesi gereken yere gelip durdu. Yüzünü o beklemesi gereken işaret ağacının noktasındaki sınır tellerine dayadı. “Acaba biraz uzaklaştığım için gelip beni görmediler mi?” yine konuşup kuşkuya düşmüştü.
Sen misin parolası bir türlü gelmiyordu. Durduğu tarafa işaret anlamıyla odun, ağaç parçası falan atılmıyordu. Öyle ise bunlar beni kandırdılar diye düşündü. Tellere bitişik öbür ince,uzunca ağaca dokundu. Birden kafasına dal gibi bir şey düştü. Düşmesiyle birlikte,his ettiği bir sevinçle, “Siz misiniz? Atlayıp geleyim mi?” diye ses verdi. Fakat cevap falan yoktu . Her ne kadar cevap olmasa da kafasına düşen daldan biraz güç almıştı. Saatlerdir uyuşan dudaklarına biraz canlılık vermişti. Ona gel diye verilen bir işaret değil de, kafasına düşen bir ağaç dalı olduğunu görünce yine beklemeye başladı. Sanki biraz sonra bir haber gelecekmiş gibi bir sevinç dolmuştu içine.
Azo,orada biçilen otları alıp üst üste koydu. Tam o sırada arkasından ne olduğunu anlamadığı bir ses geldi. Sesin geldiği yere geri dönüp baktığında biri ona bir şeyler söylemekteydi. “Eyvah,sivil polis yakaladı!” diye içi cız etti. Yüreği ağzına geldi. “Beni şimdi polis alır giderse,derdimi nasıl anlatacağım? Polis veya bir başkası beni bu dağda öldürürse gittim pisi pisine! Hiç kimsenin haberi olmaz!” diye düşüncelere daldı. “Gelip beni götürmezlerse bu dağ başında ne yapacağım?” diye endişelendi. “Bu dağda vahşi hayvanlar varsa beni parçalar!” diye bir anda bin bir türlü korkulu şeyler aklına geldi.
Neredeyse bir polisin onu yakalamasına bile sevinecekti. Ama polisin yakalaması durumunda parasına el konacaktı. Geçen sene,komşusu Durmuş beş kişiyle sınırı geçmek isterken yakalanmış. Durmuş’un üstünde yakalamış oldukları beş bin marka el koymuşlar. Daha sonra da,Durmuş’un parasıyla hepsinin uçak biletlerini alıp memleketlerine geri gönderdiklerinin hikayesi geldi aklına.
“Ya beni de yakalarlarsa,el koyacakları parama ne olacak? Geri göndermek için bilet aldıktan sonra geri kalanını bana mı verecekler, yoksa bir daha vermemek kaydıyla el mi koyacaklar.” tarzında kendine konuşup bir sürü kuşku canlandırdı kafasında. Bir başka sorun da bazen gece sınır boyunda polislerin köpeklerle gezmeleriydi. “O köpekler şayet beni yakalarsa,polis gelene kadar parça,parça ederler!” diye acı,acı düşündü. Artık iş işten geçmiş.”Korkmaya gerek yok!” diye kendi kendine konuşup cesaret verdi. “Kim olursa olsun, korku yaratmadan önlem alacaksın. Korkunun içine girdikten sonra, korkmadan korkuyla yaşamasını bilmelisin ve korkuyu öylece aşarsın!” diye kendine güç verdi.
Sınır uzmanları onu getirirken evet kelimesini ‘ya’ olduğunu, işin adı ise ‘arbeid’ olduğunu söylemişlerdi. Ona bir şey söyleyen adama hiç aldırmadan birkaç sefer topladığı otları göstererek, ”Ja arbeid, ja arbeid.” dedi. Bu söz üzerine adam biraz ona baktı. Daha sonra geri gidip bir yerde oturdu. Şimdi hem uğraşıyordu,hem de göz altında adama bakıyordu. Adamın polis filan olmadığını anlamıştı.
Bir süre sonra göz ucuyla adamım durduğu yere baktığında adam çoktan geçip gitmişti. “Oh be!” diye bir nefes aldı. Otların üstüne oturup,otlar ve çiçeklerle konuşmaya başladı. “Siz beni kurtaran kahramanlarsınız. Bu gece beni kimse buradan almazsa ya da ben yolumu bulup bir tarafa gidemezsem, siz bana yatak ve yorgan görevi yapacaksınız!”deyip ot ve çiçekleri bir yerde toparlayıp kendine gece yatma yeri hazırlamaya başladı.
Bekleye bekleye dizleri ağrımaya başlamıştı. Yedi sekiz saattir kursağına az da olsa ne bir yemek, ne de bir bardak su girmişti. Gözleri kararmak üzereydi. Kendini götürecek Kardeşlerin gelmediğine kızıyordu. “Vay kavatlar vay! Vay pezevenkler vay! Vay utanmaz arlanmazlar vay! Gelip beni götürmeyecektiniz de neden beni buraya getirdiniz? Neden paralarımı aldınız?” diye kendi kendine konuşuyordu. Hava neredeyse kararmak üzereydi. Birden bir dal parçası kafasına geldi. Dal parçasına baktı. O dal ona sanki arkadaş gibi geldi. “Siz misiniz?” diye ses verdi. Ses hemen cevap aldı. “Çabukça tele yukarı tırman ve bu tarafa atla! Biz seni gelip alacağız.”
Bu söz, sabahtan beri duyumsadığı açlığını, susuzluğunu, yorgunluğunu alıp götürmüştü. İçine bir sevinç, gözlerine ışık,dizlerine canlılık gelmişti.
Kot ceketini düğmeledi. Kot pantolonunun paçalarını çorapların içine koydu ve ayağının birini sınırdaki birince tele koydu. Daha sonra memlekette diktirdiği gizli cebe baktı. Cep sapasağlam yerindeydi. Tellere o kadar çiçek, sarmaşık otlar kendiliğinde sarılmıştı ki, belirli aralıklarla örülü telleri bulup onları merdiven yaparak,tellere tırmanıp sınırı geçmek çok zordu.
Neyse ki birinci ve ikinci sıra telleri bulmuş,biraz yukarı çıkmıştı. Ondan sonra, dakikalarca ayağıyla bir üstteki teli bulmaya çalıştı. Fakat bulmak öyle kolay değildi. Tırmanırken elleriyle tutunuyordu. Yüzünü ve gözünü çalılardan korumaya çalıştığı için aşağı da bakamıyordu. Ayakları tellere yapışık durumdayken, uzanan ağaç ve dalları bulup basmak için onlarca defa yer değiştirdi. Sonuç olarak büyük bir çabayla tel örgünün ötesini gördü. Bu sırada ortalıkta kimsecikler yoktu. Yalnız ileride iki polis arabası vardı. Arabanın yanında dikilen bir iki kişi polis vardı.
Tam o sırada bir ses:
”Hemşerim gir o tellere sarmaşmış çiçek, ağaç ve otların arasına! Çiçekleri, ısırgan otlarını, ağaç dallarını kendine çek ki, polisler seni görmesin.”
Azo denileni yaptı.Eğer otlar,çiçekler,ısırgan otları,ağaç dalları tellerin arasında sarmaşık biçimde ağırlıklı olmasaydı ve elbisesi kot takım olmasaydı teller kendisini çoktan yırtacaktı. Azo denileni yapıp bekledi. Bir süre sonra polisler gittiğinde,aynı sesi bir kez daha duydu:
“Şimdi atla da gel bizim gittiğimiz yere doğru! Şuraya doğru… Araba oradadır.”
Karanlık basmak üzereydi. Azo şimdi tellerden aşağı inmeye başlamıştı. Bir ve ikinci telin basamaklarına basıp, aşağı indi. Sol bacağının pantolonu birden tele takıldı kaldı. Ani bir kararla silkelenip kendini kurtarmaya çalıştı. Fakat başaramadığı gibi teller eline batmıştı. Birkaç dakika oyalandı. Öyle yoruldu ki tükenmek üzereydi. Var gücüyle kendini kurtarmak için güçlü biçimde silkeleyip kendini aşağıya koyuverdi.Bu silkelemeyle vücudu aşağı doğru sarktı. Yere düşerken bir acı hissetti. Acıyan bacağına bakayım diye düşünürken,adamın ”Acele bize doğru gel!!” diyen sesi duyuldu.
“Hayır şimdi bacağıma bakmanın zamanı değil!” deyip adamlara doğru yürümeye başladı. Fakat ayakkabısının içinde bir ıslaklık hissediyordu. “Acaba bu su ayağıma nereden girdi?” diye sayıklarken ayakkabısını çıkarıp, ayakkabısının içindeki suyu boşaltmak istedi. Gördüğü manzara içini kaldırdı. Ayakkabısındaki su değil kandı. Atlamak isterken teller bacağına takılmış ve birkaç yerinde belirli aralıklarla bacağını yırtmıştı. Böylece onların yanına geldi.
“Abi bana yardım edin şu kanı durduralım.” diye ricada bulundu.
Adamlardan biri buna itiraz etti:
”Bu dağın başında sana ne yardımı yapacağız? Neden dikkat etmedin? Sonra biz seni bu halinle arabaya da alamayız.”
“Peki ne olacak bana?”
“Ne olursa olsun! Tohumuna para mı verdik? Biz parayla iş yapıyoruz. Ölene de,yaralanıp yakalanana da karışamayız.”
“O da ne demek?”
“Ne,ne demek?”
“Yani tohumuna para mı verdik demek gibi laflar…”
Adamlar, Azo ile dalgasını geçerek tohum kelimesi hakkında ona bilgi verdiler.En sonunda arabanın arkasında çıkarmış oldukları plastik parçalarıyla Azo’nun oturacağı koltuğun üstüne sererek onu içeri aldılar.
Adamın biri ötekine soruyordu:
“Şimdi bu yarayı ne yapacağız?”
Azo, ”Size sığınmışım hemşerim. Bana bir pantolonla, yaraya mikrop aldırtmayacak alkollü bir ilaç!” diyebildi Azo.
“Ona da para alırız.”
“Cebimde az para var. Fakat,hakkınızı alacaksınız.”
“Ya bize vereceğin para nerede?”
“O hesabın dışında. Size vereceğim parayı kendi parama dahil etmiyorum. Çünkü o sizin hakkınızdır.”
O gece Azo’yu yardım etmek ayağıyla adamların sürekli kullandığı yere götürdüler. Götürdükleri yerde neler vardı neler. Onlarca insanı hep öyle para karşılığı getirmişlerdi. Yarın öbür gün başka yerlere götüreceklerdi.
Akşamdan Azo’dan paralarını aldılar. Parayı alırken Azo’nun cüzdanında epey para görünce, “Ulan hani az param vardır diyordun. Bir de yalan söylüyorsun.” dediler.
Azo,” Paramın hepsini size söyleyeceğim diye bir kaide yoktur!” dediği sırada,birden memleketteyken para saklamak için hanımına diktirdiği dualı cep geldi aklına. Eliyle yokladı. Cep yerinde yoktu. Birden var gücüyle bağırdı.“Anaam diktirdiğim cep yırtılmış. Tüm paralarım sınırda düşmüş!”
Bu ses çok acıklı ve gür çıkan bir sesti. Ondan önce gelen kaçaklar veya şebeke mensuplarından biri,bu bağırtıyı durdurmak için, Azo’nun ağzını elleriyle kapattı.
“Bağırma ulan! Polis gelir,bizi de seni de yakalarsa,bir daha kurtaramayız kendimizi. Bu gece burada kalırsın. Yarın erkenden buradan defolup gidersin! Yoksa seni kendi ellerimizle polis teslim ederiz.”
O gece Azo öfkesinden küplere binmişti. Adamlar gidince, Azo’dan önce oraya getirilenler başlarından geçen olayları anlattılar. Çok acı şeyler yaşamışlardı.
Azo,geldikten bir süre sonra siyası mülteci olarak oturum almak istedi. İfadesini verirken memlekette hanımının ona tavsiye ettiği kurallara uyduğu için oturumunu kolayca almıştı. Azo bu şekilde oturum alma metodunu sonradan başkalarına da öğretecekti.
Azo,Başvuru süresince kendisine bağlanan sosyal yardımın yanı sıra bir restoranda iş buldu. Restoran sahibine verdiği güvenden dolayı pazartesinden Cuma gününe kadar günde on saat kaçak olarak çalıştı.
Azo’nun bilinmeyen başka bir yanı daha vardı. Davul ile zurna çalmayı bilirdi ve halk oyunlarını tanırdı. Azo kısa süre içinde kendi sanatını bilen birisini de buldu. Ayda birkaç sefer düğünlerde davul zurna çalmayı da programına aldı. Daha sonra bazı derneklerde folklor dersi verdi. Herkesin Almanya’da ayda iki bin mark kazandığı dönemde, o mültecilikten aldığı yardım parası, kaçak olarak restoran işinden aldığı para, düğünlerde davul zurna parası derken, ayda epey para kazandı. Daha sonra oturum alıp çocuklarını da yanına getirdi. Kısa zamanda ev de satın aldı,iki adet dükkân da açtı. Allah var,çocukları da iyi okuyarak ileri mevkilere geldiler.
Azo çok zengin oldu. Ama sınırı geçerken özel olarak diktirdiği dualı cebinden kaybettiği bin beş yüz markı hiçbir zaman unutmadı. O geçtiği sınır bölgesine o kadar gidip geldi ki, orayı kutsal ziyaret yeri gibi andı durdu. Milyonlar sahibi oldu ama, bin beş yüz mark, yırtık pantolon ve bacağından akan kanların anısını asla unutmadı.
Azo durup dururken,bu kitabın yazarının,aklından hiç çıkmayan dizelerini yüksek sesle tekrarlıyordu:
GÖRECEK BİR GÜN
Derdi olanların dertleri bir gün
Sırtını toprağa verip yatınca
Dünya yok olunca sağalır gider
Aşık olanların aşkları bir gün
Kavuşur masmavi temiz bir günde
Ekmeğe muhtaç giyim ne yapsın
Gaz lambasıyla ders mi çalışsın
Bir ülkeden kaçtı başka ülkeye
Ter temizi bir dünya kötü insanlar
Binbir sorununu kime anlatsın
İsmail diyor ki insanoğluna
Kuzeyden güneye geniş bir dünya
Doğudan batıya doğan güneşle
Masmavi gök yüzü temiz bir dünya
Görmeyen insanlar görecek bir gün
Esref Uzel,Sedef Kkeles,Ahmed Azarfam
Basarilar Ismail Polat.Oykulerinizle,calimalarinizla bir tarih biraktiniz bizlere.Yillar sonra bu oykuler okullarda bir kaynak ve ders malzemesi olarak kullanilmali diye dusnuyoruz.Oykulerin en hos yani da hos espirili ve haksizliklari dile getirirken,baskalarina cuvaldiz gosterirken kendimize de ineyi gostermekten kacinmamaniz ne kadar hos degil mi? Bu toplum sizleri unutmamali diye dusunuyoruz.
Yorum — 09 Şubat 2008 @ 22:52