Blog

Namus - Murat Tuncel

Kategori: Dergiler, sayı 5, Öykü   00:40   150 kez okundu

Islak kaldırımlarda soluk almadan koşuyordu. Tek amacı sokağın sonundaki polis bürosuna varmak ve orada yüreği gülerek “Tam kafasına nişan aldım,” diye başlayıp kahramanlığını anlatmaktı.

Her gün oturup kağıt oynadığı kahvehanenin önünden geçerken, biraz yavaşladı. Gözlerini süzerek geniş pencereden içeri baktı. Hemen hemen bütün tanıdıkları oradaydı. Hepsi de oyun oynuyorlardı. Hiç kimse onun gözlerini süzerek içeriye baktığını görmedi. Kimsenin kendini görmemesine  biraz içerleyerek, “Biraz sonra hepiniz duyarsınız” dedi ve eskisinden de hızlı koşmaya başladı.

Adımları hızlandıkça, ciğerleri genişliyor, ciğerleri genişledikçe daha hızlı koşuyordu. Koşarken de hırıltıya benzer sesler çıkarıyordu. Bu sesler onun kahramanlığının işareti olmalıydı. Kahramanlık öyle kolay  değildi? Elbette bazı işaretleri olmalıydı. Biraz sonra polis bürosuna varınca “Dayadım duvara, gözümü kırpmadan tam kafasına  ateş ettim. Elim bile titremedi. ” diyecekti. Çünkü elinin titrememesi de kahramanlığının bir işaretiydi. Bir saat içinde bütün Hollanda, belki de bütün dünya onun kahramanlığını duyacaktı. O zaman da kahramanlara yaraşır bir şekilde davranmalıydı ve izleyicilerin gözünün içine baka baka konuşmalıydı. Belki bütün haklarını “haram” eden babası da onu izlerdi. Bütün dünya neyse de babası bakışlarında korku görmemeliydi. Eğer görürse ne hakkını helal ederdi, ne de bütün namusçular gibi köyün ortasında başı dik gezebilirdi.

Her şeyi kahramanca planlayan Mesut, polis bürosundan içeri girerken  kahramanlığına yakışsın diye, kan sıçramış  gömleğinin üçüncü düğmesini de açtı. Göğsünün siyah kılları da görünsün istiyordu. Ellerini cebine soktu. Yavaş yavaş danışmaya doğru yürüdü. Tahtadan yapılmış yüksekçe bankın arkasında kimse yoktu. Göğsünü banka dayadı.  Duvarları ince lerken, ciğerlerindeki  bütün havayı boşaltırcasına birkaç kez soluk alıp verdi. Dirseklerini bankın üzerine koydu.  Başını avuçlarının arasına alıp da karşı duvara bakınca, Yeli  karşısında peydahlandı. Yeli hem ona bakıyor, hem de en usta dansözler gibi dans ediyordu.  Kalın kaşlarını çattı ve bıyık altından gülerek:

-Artık dans edemezsin, dedi.

Yeli de gülerek:
­Ederim, diye karşılık verdi. Der demez de biraz daha hızlandı. Gelip Mesut’un elinden tuttu. Hadi sen de gel, diyerek onu kendine doğru çekti. Mesut eliyle onu iterken:

-Ben seninle hayatımda bir kez oynadım. O da düğünümüzde. Karşı-beriyi de çok güzel oynuyordun. Ama ben oynamaktan çok sana bakıyordum. İçimden sana sarılıp, seninle kucağımı doldurmak ve seni öpmek istiyordum. Öpmek dediysem öyle fotoğrafçıdaki gibi  kaçamak değil, gerçekten ve doyasıya öpmek istiyordum. Ama herkesin gözü bizim üstümüzdeyken….. Ah Yeli ah, keşke  yüreğime işlediğin gibi kalsaydın! Diye söylendi soluk alırcasına.

Avuçlarının arasındaki başını öyle sıkmıştı ki, kulakları acıdı. Kulaklarının acısıyla kendine geldi. Yumruğunu yüksekçe banka vurdu.  Kalın bir sesle de”Yeli meli yok” diye bağırdı. Bağırmasını da kimse duymadı. Bir süre bütün kahramanlar gibi burnundan soluduktan sonra, ” Ne olursa olsun ağlamayacağım işte!” Diye  sızlandı ve sustu.  Susunca bacaklarının titremesini fark etti. Korktu.  O korkuyla dirseklerine iyice dayandı. Olmadı. Titremesi daha da şiddetlendi. Elleriyle tahta bankı sıkı sıkı kavradı. Yine olmadı. Titreme bütün vücudunu sardı.  Elleri çözüldü, tam yere düşeceği sırada karşısındaki duvara gömülü gibi duran sarı kapılardan birisi yavaşça açıldı, içerden çıkan uzun boylu, sarışın bayan polis daha Mesut’a  bir şey sormadan, o yüksek sesle ağlamaya başladı.

Bayan polis neye uğradığını şaşırdı. Bankın dışından koşarak Mesut’un yanına geldi. Ona doğru eğilip:

-Ne oldu beyefendi, diye sordu.

Mesut  hepten kendini koyverip daha sesli ağlamaya başladı. Ağlaması da ağlamaya benzemiyordu, ağlamaktan çok böğürüyordu. Bayan polis onu yatıştırmak için kolundan tuttu. Yumuşak ve yavaş bir sesle de:

- Lütfen ağlamayın beyefendi, dedi.

Mesut epeyce böğürdükten sonra birkaç kez burnunu çekti. Hıçkırdı. Ağlaması biraz yavaşlayınca bayan polis kolundan tutup onu kaldırdı. Ayakta durmasına yardımcı olurken de:

-Ne oldu beyefendi, diye sordu yeniden.

Mesut ayağa kalkmasına yardımcı olan bayan polisin suratına bön bön bakarken konuşacaklarının hepsini unuttuğunu anladı. Bildiği bütün Hollandaca sözcükleri beyni yutmuştu. Yanıt vermeyeceğini anlayan bayan polis Mesut’un kolunu bıraktı.

-Lütfen anlatır mısınız beyefendi, ne oldu? Birisi mi saldırdı? Neden ağlıyorsunuz?

Mesut Yine korku ve şaşkınlıkla irileşmiş gözleriyle bakmaktan başka hiçbir şey yapmadı. Kendisine aptal aptal bakan Mesut’a gülümseyen polis, Mesut’un gömleğindeki kan lekelerini görünce şüphelendi. Çarçabuk bir kolunu kıvırıp ensesinden de banka doğru bastırdı. Bastırırken de sert bir sesle:

-Hangi ülkeden geldiğinizi söyleyiniz de tercüman çağıralım, dedi.

Mesut “tercüman” sözcüğünü duyunca korkuyla irkildi. Tüyleri diken diken oldu. ’’Tercüman tercüman  tercüman’’ diye kekelerken başını “hayır” anlamında iki yana salladı. Bayan polisin bir şey konuşmasına fırsat vermeden de boşta kalan elini ceketinin cebine sokup, bir mendil çıkarır gibi kanlı tabancasını çıkarıp, tahta bankın üzerine koydu.

Bayan polis tabancayı görünce heyecanlandı. Şaşırdı. O şaşkınlıkla da Mesut’un kolunu bırakıp tabancayı ileriye doğru itti. Bir an başı kesik tavuklar gibi kendi çevresinde dolandıktan sonra da Mesut’un  iki kolunu sıkı sıkı tuttu. Arkasından iterken emreden bir sesle:

-İçeriye yürüyün, dedi sertçe.

Bankın çevresinden dolaşıp, biraz önce bayan polisin çıktığı sarıya boyanmış kapıdan içeri girdiler. Bayan polis arkadaşlarından birine bankın üzerinde duran tabancayı getirmesini söyledikten sonra Mesut’u büyükçe bir masanın yanına götürdü. Masanın arkasında oturan orta yaşlı, saçları dökülmüş, burnu ileriye doğru biraz uzunca ve yanakları dışarıya doğru hafifçe sarkmış memura durumu kısaca anlattı. Orta yaşlı memur tabanca sözcüğünü duyunca yerinden zıplayarak kalktı. Onların yanına geldi. Gelir gelmez de Mesut’a:

-Hangi ülkeden geldin? Diye sordu.

Mesut:
-Türkiye’den, dedi. Boynunu büktü. Yine bacaklarının titrediğini ve boyunun kısaldığını hissetti. Ne zaman böyle olsa çocuklar gibi ağlardı. Ağlamamak için dudaklarını ısırdı. Orta yaşlı polis Mesut’un titrediğini ve ağlamak üzere olduğunu görünce masanın ön tarafındaki koltuklardan birine oturttu. Bayan polis koşarak naylon bardakta kahve getirdi. Mesut sıcak kahve dolu naylon bardağı iki avucunun içine aldı. Kahvenin sıcaklığı ellerinden bütün vücuduna yayıldı. Hızlı hızlı iki yudum sıcak kahve içince sinirleri gevşedi. Kimse bir şey sormadan anlatmaya başladı.

-Ondört yıldır buradayım. Bahçede çalışıyordum. Altı yıl önce memlekete gittim. Yeli’yle nişanlandık. Bir yıl nişanlı kaldık. Ertesi yıl izne gidince de dillere destan bir düğün yaptım. Köyün en güzel kızıydı. Düğünden on beş gün sonra Yeli’yi Hollanda’ya getirdim. İlk zamanlar çok iyiydik. O kış belimden sakatlandım. Bükülerek yürüyordum. Uzun süre evde kaldım. Hiç bir şeye yaramamanın verdiği sıkıntıyla karımla kavga etmeye başladım. Kavgalarımız büyüdü. Yeli’yi birkaç kez dövdüm. Birinde evden kaçtı. Bizim akrabalardan birinin evine gitmişti. Eş dost aracı oldu. Barıştık. O yıl izne gittiğimizde kayınpedere evden kaçtığını anlattım. Kayınpeder, benim yanımda her yerini çürütünceye kadar dövdü. Kızına “Kocan etini kesse de sesini çıkarmayacaksın. Ne olursa olsun senin yerin kocanın yanıdır.” Dedi. İzinden dönünce yine eski güzel günlerimiz geri geldi. Her istediğimi yapıyordu. O yıl gül gibi geçindik. Çokça mesai yapıp tatil parası biriktirdim. Hevesle güzel bir de otomobil aldım. Hazırlan tatile gidiyoruz dediğimde “gelmem” dedi. Tartıştık. Onu yine dövdüm. O

gün evden kaçtı. Ben yine akrabalardan birine gitti diye düşündüm. Bir gün, bir hafta, bir ay bekledim dönmedi. Tam üç yıl sonra ortaya çıktı. Benim öfkemde hevesimde geçmişti. Artık ne söylese yapacaktım. Ayrılmak istedi. Kabul ettim. Ayrıldık.

Bir süre sonra evlendiğini duydum. Boşanması değil, ama başka birisiyle evlenip namusumu kirletmesi çok zoruma gitti. Onu öldürmeyi düşündüm uzun uzun. Ama bir gün “değmez” dedim kendi kendime. Sonra her şeyi yüreğimden silip attım.

Bu yazın izne gitmiştim. Bir gün Yeli’nin babası yolumu kesti. “Namusumuzu temizle, erkek adamın altından karısı gider mi? Namusumuzu temizlemezsen gelecek yıl başlık paranı suratına atacağım,” dedi ve yürüyüp gitti. Konuşup başlık parasını helal ettiğimi, para falan istemediğimi söyleyecektim, ama benimle konuşmadı. Sadece ‘’Gavurlar gibi namussuz olmuşsun, namussuzluğunu bize de bulaştırma’’ dedi.  Bu benim için çok ağırdı. Deli oldum, başı kesik tavuklar gibi dolaşmaya başladım. Ne yapacağıma karar vermemiştim ki, bir gün Yeli’nin annesi “O senin de, bizim de gönlümüzü yıktı, namusumuzu kirletti. Kanı helaldır” dedi. Zaten Babam da her akşam; “Köyün içinde hep böyle başı eğik mi dolaşacağım?” diye sorup duruyordu. Bir tek annem benden taraf konuşuyor, “Nasıl istiyorsan öyle yap oğul” diyordu.

İzinden dönünce buradaki akrabalarımın da benden yüz çevirdiklerini anladım. Hiçbiri benimle konuşmak istemiyordu. Ben onlarla konuşmak için yanlarına gidince de bir bahane bulup, uzaklaşıyorlardı. Kendimden şüphelenmeye, korkmaya başladım. Oyun arkadaşlarıma bile sırtımı dönemiyordum. Sırtımı döndüğüm zaman “pezevenk, bir karısına sahip olamadı” diyeceklerini düşünüyor, kimseye sırtımı dönüp oturamıyordum.

Birkaç ay önce bunun böyle yürümeyeceğine karar verdim. İşi bıraktım. Sabahları kahvede oyun oynuyor, akşamları da evde Yeli’yi nasıl bulacağımı düşünüyordum. Kocasının bir günahı yoktu. Namusumu Yeli kirletmişti. Günlerce aradıktan sonra izlerini buldum. Kocası sabahları işe gidiyordu. Bir ay kadar onu izledim. Hep aynı saatte işe gidiyordu. Her gece sabah olunca bu işi bitireceğime karar veriyordum, ama Yeli’nin kocası işe gidince, benim bacaklarım titremeye başlıyor, ağlamaklı oluyordum. Öyle olunca da cesaretim kırılıyor, dönüp eve gidiyordum. Dün akşam annem telefon etti. Babam zorlamış. Annemin sesi de ağlamaklıydı. Bana “Baban, eğer namusumuzu temizlemezse, onu evlatlıktan reddederim, diyor” dedi. Ben de bu sabah canımı dişime taktım, bacaklarımın titremesine de aldırış etmeden, arka pencereden içeri girdim. Zaten evleri birinci kattaydı. Yeli yeni uyanmıştı. Gözleri hala uykulu ve güzeldi. Ama benim gözlerimi kan bürümüştü. Dayadım duvara. Kafasına iki el ateş ettim. Biri namusum için. Biri de…

www.murattuncel.com

Facebook'a ekle Facebook'a ekle

2 Yorum »

  1. osman özbaş

    İnsan sermayesi ile insan kalitesi arasındaki temek fark, herhalde kadına duyulan saygı ile insanın kendine duyduğu saygının vicdanlara yansıyan sorumluluğunda tohumlanıyor. bunca senedir DEF’EDEMEDİK töre cinayetlerini.. Bir de buna bazen ‘namus cinayeti’ demiyorlar mı… Hani Vicdan nerede; o bile… cinayete kurban!
    Öykünüzden etkilendim. Teşekkür ederim.

    Yorum — 14 Nisan 2008 @ 12:16

  2. kamil Namoglu

    Çok etkilenmedim.
    Toplumsal yara,konu olarak doğurgan,ama klişe işlenmis. kendini tekrarlayan kısır İmgeler.Yoğunluğu olmayan, geçiştirilmiş kısa anlatımlar. Farklı bir bakış açısı yok,yeni değil.

    Yorum — 15 Nisan 2008 @ 17:54

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.

Yorum yapın