Küllük deşen tavukları kovalayan hovarda bir horoz, hoyratça çöküyordu tuttuğunun üzerine. Gıdaklamalar ve canhıraş ötüşlerin karıştığı yükselen tozlar bunalttı içini. Sokağın tenhalığını kurtaramayan bu şamatada daha da yalnızlaştı.
Yere dokunmayan ayaklarından adımlar bırakarak yürüdü. Kavak yaprakları arasından bir yel hışırdadı kulaklarına. O sessizlikte canhıraş çığlıklar oldu fısıltılar. Teninde dalgalanan bir ürpertiyle titredi soğuk soğuk. Yirmi birinci yazına ermiş selvi boyundan bir gölge tuz buz oldu yerde. Gölgesinden korkmak bu demekse korkmuştu. Neden, kimden, nasıl korkmasını bildirmeyen; yalnızlığını yalnız bırakmayan korkusu küt küt atıyordu yüreğinde. Buna aldırmadı; bu hâllerde, korkmadığı anlardı en korkunç olanı.
Öğle üzerine sarkan zamanın umursamaz akışı aceleciliğini yiyip bitirmişti. Satamadığı veya alın(a)mayan mallarının bohçalandığı sırtındaki yük, yürümek istemeyen bacaklarını zorluyordu. Uğrak yerlerinde başına neler gelebileceğini bildiğini, bilmezmiş gibi yürüdü.
Bir de mesanesinde ve bağırsaklarında çıkış kanallarını zorlayan sıkıntısı artmıştı. Geçtiği yerlerde gözüne çarpan her kuytu köşe, evlerin kıyısına derme çatma yapılmış bir kaç helâ aklını çelmeye çalışsa da, bir bilinmezliğin itirazı baskın geliyordu: İçinde kalması gerekenler, içinde kalmalıydı.
Çadırlı, göç dolu kısa yaşamının ağırlığını da bohçasının içine sokmuştu. Çekmekten başka çaresi olmadığını bildiği yüklerin altında ezile ezile devam etti yoluna.
Sokağın sonundaki çatal kapının önüne dikildi. Elindeki sopayı kapıya bir kaç kez vurdu. Beklerken köyün kıyısındaki son evlerden birinin önünde olduğunu fark etti. O onda çekilen sürgü sesini duydu ve döndü. Kapı kanatlarından biri gıcırdayarak açıldı. Önceden kendini meraka hazırlamış bir adam yüzü düştü gözüne. Yüz bildik haline geri döndü, bir çingeneye bakar gibi bakıyordu.
Ceylan ürkekliği gözlerinden savruldu soğuk soğuk. Bunu yakalamıştı adam, ısıttı gözlerini. Yılışık bir surete gerdi yüzünü, her tarafını inceleyen bakışlarını gizlemek için konuştu.
“Bir bohçacı, nelerin var bakalım?”
“Kadınlar yok mu? Onlar için pazenlerim, güllü basmalarım, boncuklu, oyalı yaşmaklarım ve simli eşarplarım var. Almazlar mı?”
“Elbette bacım, neden almasınlar? Zaten soruyorlardı, şu günlerde bir bohçacı gelse de kendimize bir şeyler alsak!”
“Gel Bacım kadınlar tandır damında ekmek yapıyorlar, seni oraya götüreyim.”
“Yok ben bohçamı buraya açayım beyim… Siz… Bir zahmet onları buraya çağırsanız!”
“Olur mu hiç kadın, kapının önüne bohça serilir mi? Hem kadınlar un bulaşığı içinde buraya nasıl gelsinler. Sonra sıcak bir kaç bazlama ve çökelekle karnını doyurursun. Gel içeri, çekinme…”
Kapıyı daha da araladı. “Bak tandır damı orada, gel, hadi gel, durma öyle,”
Çekinerek adamın ardından yürüdü. Kapanan çatal kapı kanadına sürgü vurulmadığına dikkat etmişti.
Tandır kapısını açtı: “Kadınlar bohçacı geldi, toparlanın!” Bu sözlerin arasından hızla geçmiş, kendini içeride bulmuştu. Bohçasından tutularak içeri itildiğini anımsayıp, bunun tandır damında olması gerekenlerin yanında yapılamıyacağını anladığında; ardına kapanan kapıdan gelen sürgü sesi dehşetini çoktan dağıtmıştı yarı karanlık odaya. Bohçasının ağırlığını sırtından çeken ellerin kemlik dolu niyeti vurgun yedirdi bedenine, çekemeyeceği yükler vurulacaktı sırtına.
“Sen ne güzel şeysin öyle, görür görmez kanım kaynadı kız. Çingene avratları ne de güzel oluyor öyle!”
Bluzuna şefkatle uzandı elleri, soyunmana yardım edeyim der gibi şehvetle bakıyordu gözleri.
Bedeni titreyerek geri çekildi. Duvarla buluşan soğuk terlerin dolduğu sırtı duvardan daha katıydı. Açılıp kapanan ağzında bir söz bulup sarılamayan dili kıvranıyor, gırtlağından gelen titreşimler anlamsız yakarışlar içinde boğuluyordu.
‘Nazlandığını’ anlayışla karşılayan bakışlar uçuşup kondu göz uçlarına. Taşıp fırlayan korkularla savruldu o anlayış. Bu kadarını anlamayan ‘anlayışlı’ gözler işve beklentisini dillendirdi bedeninde, iri cüssesini sunmak için yaklaştı. Don bağına uzanan elleri geri itti. Ellerden biri ellerine yapıştı, diğeri çekti kopardı don bağını. Elleriyle tuttu düşmek isteyen yerlerini.
“Kurbanın olayım ağam beni bırak… Bana kıyma,” demenin ne demek olduğunun anlaşılamayacağı bir zamanda demişti bunu.
Tutuldu, çekildi, sırt üstü düştü boş bir kaç çuval üzerine. Üzerine kapaklanmakta olan iri vücudun altından yana kaymak isterken omzundan yakalandı. Sırtüstü döndürmeye zorlanan bedeni dayanamadı, kendini hızla dönmeye bıraktı. O anda adamın ağzına ‘kazara’hızla çarptı dirseği. Kanayan dudaklarındaki acının acısını çıkarmak için kalktı bir el. Şiddetli bir şamar suç işlemek isteyen bedenine direneni suçlayarak indi.
Sersemlemişti, paçasını aralayarak girmeye çalışan cüssenin hayalarına kasıtlı olup olmadığı belli olmayan tekmelerinden birini savurdu.
Kanlı dudaklarını ısırmıştı adam. Apış arasından yayılan bir ağrı boğazını yırtan bir böğürtüye, elinde öfkeli bir tokata dönüştü.
Yüzünde şaklayan şamarın kamaştırdığı gözleri kararırken donu sıyrılmış, kendi uçkurunu açan iri gövde sokulmuştu bacakları arasına. Narin bedeni bulunmaması gereken bir yerde narinliği yüzünden ceza çekecekti. ‘Suçunun’ bedeli ağır geliyordu ve titriyordu.
Kaçış yoktu artık. Bacakları arasına yerleşen gövdeden uzanan sertlik dayanmıştı kapısının ağzına. Yanlış bir kilidi kurcalıyor, zorluyordu.
Birden mengeneye alınmış kollarını, var gücüyle sıktığı, direttiği bacaklarını gevşetti, açtı iki yana. Bu anî değişikliğe şaşırdı adamın: “Ha şöyle yola gel, işimizi rahat rahat görelim,” der gibi bakışlarla zehirledi gözlerini. “Gör bak, sen de zevk alacaksın!” diyen yılışık bir gülüş dağladı bedenini.
Kendiliğinden kilidi açılan kapıyı aralarken anîden durdu adam. Bir sıcaklık, yapışkanlık sarıldı apış arasına. Burnu pis bir kokuyla yandı. İğrenerek geri çekildi. Sidik ve dışkı bulaşığı tenasül âleti, hayaları ve bacaklarına şaşkın şaşkın baktı. İçi tiksintiyle doldu.
“Seni çingene orospusu, seni pis kaltak, her şeyi böyle kirletiyorsunuz. Çişini tutmasını bile bilmeyen cahil takımı…” Tokat ve tekmelerle öfkesini akıttı bu ‘acuzeye’.
Acıların morarıp sızladığı bedeni, kanla dolan ağzı ve çürümüş göz çukurları; donunu çekmiş, bluzunu düzeltmiş, bohçasını sırtına atmış kapıya yaklaşmıştı. Sürgüyü çekip kapıyı açtıktan sonra kıçına yediği tekmelerle yalpalayarak kendini dışarı attı. Yan tarafta köyün kıyısına açılan diğer bir avlu kapısından çıktı, yürüdü bir kaç arpa boyu.
Bir şey unutmuş gibi geri döndü. Tandır damının bacası asılı kaldı gözünde. Ateş olmayan yerden duman çıkmayacağını nasılda unutmuştu. Yine de yazıklanmadı buna. Dudak kenarlarına yerleştirdiği bir gülümseme sızdı bunca acı arasından.
İşte ben onu gördüm. Yok yok orada değildim, o zamanda da yoktum, ama gördüm. Bağırsaklarında tuttuğu kurtarıcısını “korku boku” diye anlayan tecavüzcülerin saflığına karşılık gelen bir gülümseme olduğunu nereden bilebilirdim ki. Yine de bilmek istemedim, bilinmesini ise hiç.
Blog
Bohçacı - Şahin Güvenç
3 Yorum »
Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.
Adnan Sahin
Hocam,
Masallahin var, sana basrilar dilerim.
Adnan
Yorum — 04 Aralık 2007 @ 19:44
hacer tarhan
gerçekleri yazmaktan çekinmemek,gerçeğe yaklaşmak mı bir başarı,yoksa neyi nasıl yazdğın mı?ikisi birbirini bütünlüyorsa başarı bu mu?eğer buysa başarılı olmuşunuz.başarılarınızın devamını dilerim…
Yorum — 11 Aralık 2007 @ 09:07
Semih KOCABAŞ
Bir insan bir iş yapabiliyorsa, bütün insanlar o işi yapabilir. Üşenme, vazgeçme, erteleme.. Başarı ben başaracağım diyenlerindir. Güzellikler Hep Sizinle Olsun. İnşallah bende birgün böyle güzel eserler yapabilirim.
Yorum — 22 Ağustos 2008 @ 23:40